29 Ekim 2014 Çarşamba

CUMHURİYET BAYRAMI NEDİR?

CUMHURİYET BAYRAMI NEDİR?
Cumhuriyet Bayramı, yoksul ve mazlum bir halkın dünyanın efendilerine kafa tutmasıdır,
Cumhuriyet Bayramı, bir avuç devrimcinin kendi halkının nabız vuruşlarında ölümü göze alarak rütbeyi, ünü, parayı hiçe sayıp yazgı diye önüne sürüleni yırtıp atmasıdır,
Cumhuriyet Bayramı, ortaçağ kafasının
, derebeyi baskısının yok etmeye çalıştığı Anadolu halk gerçeğinin, kadın cinsimizin üstündeki karanlık perdenin dağıtılması, aydınlık gelecekler için güçlü bir ışık tutulmasıdır,
Cumhuriyet Bayramı, Horasan ve Hazar boylarından akıp gelen akıncı gazilerin kurduğu, Bizans ve Muaviye zorbalığını yıkarak adalet dağıttığı, Anadolu ve Rumeli topraklarını DİRLİK DÜZENİ, “Beytülmami müslimin” kılarak kamunun ortak kullanımına açan Osmanlı Beyliği’nin, İmparatorluğa evrilmesi, “Gazi”liğin Tanrı elçisi “Halife ve Sultan”lığa dönüşmesi, KESİM DÜZENİ ile derebeylere ve mültenzimlere teslim olması sonucu yozlaşan, kendi kurucu boyunu, soyunu hor ve hâkir gören, saray debdebesinde şatafata boğulup ülkesini karanlıklara götüren SALTANAT VE HİLAFET makamlarına karşı başlatılmış soylu ve onurlu bir ayaklanmadır,
Cumhuriyet Bayramı, bin odalı saray saltanatlarında kutlanacak bir bayram olamaz!
Cumhuriyet Bayramı, halkından kendi dilini esirgemiş, Arap ve Fars medeniyetlerinin sınıf karmaşası içinde DİVAN duvarlarının arkasında şatafata karışmış çocuk ve kardeş katili despot tiranlara karşı Gazi Mustafa Kemal önderliğindeki göçebe demokrasisinin açtığı bir bayraktır,
Cumhuriyet Bayramı, halkının yüzde doksanının kullandığı ve konuştuğu, birbiriyle anlaştığı Türkçeyi, günün koşullarına uygun olarak devlet ve yazı dili de yapan, dil devrimciliği için koşulları hazırlayan, edebiyatı ve sanatı halka taşımayı amaçlayan devrimcilerin bayramıdır,
Cumhuriyet Bayramı, kendi dili yerine Arapçayı ve Batı taklitçisi bir dil anlayışını yeğleyenlerin bayramı olamaz!
Cumhuriyet bayramı, kendini dünyanın efendisi sayan, iki yüz yıldır, yeryüzünde dökülen tüm kanların sorumlusu olan kapitalizme ve emperyalizme, “Yedi Düvel”e karşı verilmiş bir halk savaşıdır,
Cumhuriyet Bayramı, kutlanışının onuncu yılında Ankara’da büyükelçiliği bulunan ve Kuvayımilliye iktidarı ile ilişki kurmuş olan SOVYETLER BİRLİĞİ ve AFGANİSTAN dışında, tüm dünyanın şaşkınlıkla izlediği bir yenidendoğuştur,
10. Yılda, Mustafa Kemal geceyarısı geldiği Ankara Halkevi'nde iki Sovyet mareşali ile birlikte Kazaska ve Zeybek oynayarak kutladığı bir bayramdır,
Cumhuriyet Bayramı, eğitilmemiş yığınların köle mantığıyla verdiği oylarla ve seçim oyunlarıyla çoğunluk gibi görünüyor olanlar tarafından kutlanamaz!
Cumhuriyet Bayramı, emperyalist metropollerden emir alan, topraklarını dünyanın egemeni ABD ve NATO askeri üsleriyle dolduran bir işbirlikçi anlayışın bayramı olamaz!
Cumhuriyet Bayramı, kutlanışının onuncu yılında kurucusu olmayı üstlenmiş partiye altı okunu armağan eden Tonguç Baba’nın kurup yaşattığı Köy Enstitüleri’nde Batı ve Doğu kültürlerini harman eden, kültürler, diller ayrımını savaş kışkırtıcılığı için kullanan Şarkiyatçı Batı saldırganlığına karşı halkların bir sorgulama, araştırma, çözümleme, barış ve İMECE harmanıdır,
Cumhuriyet Bayramı, komşu ülkelerde iç savaş çıkarmaya çalışanların, savaşları körükleyenlerin, meydanlarda dinsel işaretlerle inançlar üzerinden halkı birbirine karşı kırşkırtanların bayramı olamaz!
Cumhuriyet Bayramı, “Eğitim Birliği” yasası ve “karma eğitim” ile ortaçağın medreseci, belletmeci, taklitçi, cins ayrımcı eğitimine son veren ve eğitimde sorgulayıcı, araştırmacı kuşaklar yetiştirmeyi amaçlayanların bayramıdır,
Cumhuriyet Bayramı, kadını ikinci cins gören, kapatıp hizmetçi statüsüne sokan, alınıp satılacak mal sayan erkek egemen buyurganlığa karşı Anaşah insanlık tarihinin bugüne dokunması, cinsler arasındaki ayrımın kaldırılmasıdır,
Cumhuriyet Bayramı 4+4+4 ile “dindar ve kindar nesiller” yetiştirmek için yola çıkanların, küçücük kız çocuklarının başlarını örtüp mahalle baskısına, çocuk evliliklerine, kadınların sokak ortasında kurşunlanıp bıçaklanmasına kapı açanların bayramı olamaz!
Cumhuriyet Bayramı, halka kendi adıyla armağan bıraktığı orman dışında bir tek yonga parçası mülk edinmeden bu dünyadan göçüp gidenlerin bayramıdır,
Cumhuriyet Bayramı, altın kaçakçılarının, ormanları yakıp yıkanların, park ve orman alanlarını Cami masallarıyla, AVM soygunu için yok edenlerin, kömür, petrol ve maden patronları için halkını sorgusuz sualsiz ölüme gönderenlerin, gemiler, hanlar, hamamlar alanların, yatak odalarında para sayma makineleri ile para sayanların bayramı olamaz!
Cumhuriyet Bayramı, aynı zamanda, “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” masalıyla, yoksul halkın dişiyle, tırnağıyla kurduğu bir Cumhuriyet’in devlet kasalarında palazlandırılıp piyasaya sürülen Finans Kapital’e yeniden teslim edilmesinin de sorgulandığı bir bayram olmalıdır;
Cumhuriyet Bayramı, yüzyıllardır birlikte yaşadığımız Kürt kardeşlerimize uzun yıllar boyunca en küçük kültürel haklarının, kendi öz dilleriyle konuşma olanağının, dillerini olsun öğrenme hakkının verilemediğinin, yok sayıldıklarının ve onların emperyalist oyunlar için hazır kuvvet durumuna getirildiklerinin de görülebildiği, ayrılıkların değil, birlikte yaşam olanakların araştırıldığı bir bayram olmalıdır;
Cumhuriyet Bayramı, binlerce yıldır Anadolu’yu soyup sömüren üreticinin kanını emen tefeci bezirgân zümresinin ve toprak ağalığının Cumhuriyet’in en devrimci olduğu dönemde bile neden yok edilmediği sorusuyla birlikte kutlanmalıdır;
Cumhuriyet Bayramı, kooperatifleşmeden, üretici örgütlenmesinden yana olanların, demokratik kitle örgütlerinin ve meslek odalarının günlük yaşamda etkin yer almasını isteyenlerin bayramı olmalıdır…
Cumhuriyet Bayramı, özgürlüklerin, güzelliklerin, iyiliklerin, barışın egemen olduğu bir dünya isteyenlerin bayramı olmalıdır…
YAŞASIN CUMHURİYET BAYRAMI!...
29 Ekim 2014, Alper AKÇAM

*************************************


Türkiye sosyalist hareketinin en önemli fikir adamlarından Dr. Hikmet Kıvılcımlı, “Cumhuriyet Bayramı Nedir” başlıklı makalesi
Kıvılcımlı bu makaleyi 1968 yılında Cumhuriyet’in Kuruluşunun 45.yılı nedeniyle yazmıştı.
İşte 45 yıl önce yazılan o makale:
CUMHURİYET BAYRAMI NEDİR
Bunu, bize en iyi özetleyen kişi, Cumhuriyet’in ölümsüz kurucusudur.
Mustafa Kemal, Türkiye’nin yüzyıllardan beri iki büyük kahredici gücü, iki büyük lanetleme gücü ezdiğini haykırdığı gün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin gönderine ilk Cumhuriyet bayrağını çekmişti.
Bu iki kahredici, lanetleme, baş belası güç neydi?
Mustafa Kemal’e göre; birisi Emperyalizm, öteki Saltanat’tı.
EMPERYALİZM NEDİR
Batıda, serbest rekabetçi tasını tarağını toparlamış ve iç çatışmalarını, dünya ölçüsünde kangrenleştirmiş olan, tekelci kapitalizmdi.
SALTANAT NEDİR
Kadim Tefeci-Bezirgân Sermayenin, her türlü gelişimi taşlaştırıp dondura koymuş olan derebeylik biçimiydi.
Bu iki güç birbiriyle domuz topu olmuştu. Emperyalizmin yeryüzündeki egemenliğini sağlayan yerli avadanlık, geri ve sömürge ül­kelerde emperyalizmin teslim aldığı irili ufaklı saltanatlardı.
1919 yılı, yalın savaş kılıcıyla, Modern Çağ derebeyliği olan emperyalizmin, yüzde yüz emrine geçirilmişti. Onun için, Anadolu içlerinde, gâvura karşı kıpırdayan baş kaldırma karşısında, ilkin sözde Müslüman olan, Saltanatı buldu. Emperyalizmin Papaz Fru’ları, Saltanat’ın Molla Necmettin’lerini parayla tuttular. Ve Anadolu topraklarına sarıklı-cübbeli kılıklarla, casus ve baltalayıcı olarak gön­derdiler. Ege Cephesinde Millî Kurtuluş Cephesinin ilk kurşunu, Yunanlıdan önce, sözde Müslüman mütegallibe hacıağalarına karşı sıkılmak zorunda kalındı.
Onun için Türkiye’de Cumhuriyet demek, Türk Milletinin bağrına oturmuş olan emperyalizmle Saltanat’a karşı kurduğu bir savunma kalesi demektir. Bu sebepten Türkiye’nin devrimci Anayasasında, her madde üçte iki çoğunlukla değiştirilebilirdi. Ama hiçbir çoğunlukla, hiçbir zaman ve hiçbir kimsenin değiştiremeyeceği tek madde Türkiye Devletinin bir Cumhuriyet olduğu maddesiydi.
Cumhuriyet çağına dek Türkiye’de kurtuluş yolları çok arandı ve denendi. Dizginler Saltanat’ın elinde kaldığı sürece debelene debelene batıldı. Ya Lâle Devri gibi, halkın Saltanat’a karşı düşmanlığıyla devrilen, bir sefahat sofrası kuruldu, ya Tanzimat gibi emperyalizme şirin görünme muskası takınılarak Abdülhamit istibdadına karıldı. Ya da Meşrutiyette olduğu gibi Saltanat’ın da altı üstüne getirilip, sömürgeleşme uçurumuna yuvarlanıldı. O “kâr’ı kadim” Saltanat kazanı, emperyalizmin ateşi üstünde kızdırıldıkça, içindeki Türk Milleti diri diri kaynatılmaktan kurtulamazdı.
Cumhuriyet Saltanat kazanını devirip, emperyalizmin ateşini Türkiye’de söndürdüğü için, bir Millî Kurtuluş yarattı.
Cumhuriyet emperyalizme, yani Cihan Finans-Kapitalizmine ve Saltanat’a, yani Osmanlı Tefeci-Bezirgânlığına karşı savaşarak doğdu.
Türkiye’de Cumhuriyet’in anlamını yücelten ve kutsallaştıran, Mustafa Kemal’in hiç hayale kapılmaksızın pek açık belirttiği, o her iki irtica cephesinde, her iki gericilik cephesinde başardığı savaştır.
45 yıldır Türkiye’de neler olup bitti?
Her canlı ya da cansız varlık gibi, toplumumuz da zamanla bir sıra değişikliklere uğradı. Ana çizgisiyle, yani ekonomik temel ve sos­yal sınıf yapısı bakımından geçirdiğimiz değişikliklerin anlamı ve yönü ne oldu?
Soruya duruca karşılık bulmak için, kendi kendimize bir daha sorabiliriz: Türkiye’de Cumhuriyet, Mustafa Kemal’in ilk olarak gördüğü ve gösterdiği hedefe vardı mı? Daha kabaca söyleyelim: Tür­kiye’de Cumhuriyet, Saltanatı kökünden devirip, emperyalizmi kökünden kazıdı mı?
Bu sorulara yuvarlacık bir EVET yahut HAYIR ile karşılık vermek kadar bozuk metafizik veya skolâstik bir düşünce ve davranış olamaz. Cumhuriyetimizin gerçekliğinde yatan diyalektik büsbütün beklenmedik, şaşırtıcı gelişmeler gösterdi.
1- SALTANAT’ın tepesi Padişahlık ve Hilafetti. Saltanatın tabanı derebeyleşmiş Tefeci-Bezirgânlıktı. Cumhuriyet, tepedeki padişahlığı ve hilafeti kaldırdı.
Tabandaki Kadim Tefeci-Bezirgân Hacıağalık ne oldu?
Vaktiyle “irtica” denilen gericilik isyanlara, suikastlara giriştikçe ezildi. Kabuğuna çekildikçe rahat bırakıldı, hatta ayrıcalandı. Yalnız ara sıra tefeciliğe karşı resmi savaşlar açıldı. Yüzde ondan “aşırı” faizler kanunla yasaklandı.
Oysa, politikanın etkileyemediği kanunlar vardı. Türkiye ekonomisinde Kadim Tefeci-Bezirgân Sermayenin kökünü ancak genlikli (prosper: Müreffeh) ve hızlı bir modern sanayileşme kazıyabilirdi. Geniş üretim alanımız, toprakta küçük ekici, sanayide esnaf eliyle yürütüldükçe kaçınılmaz sonuç belliydi. En ufak teşkilâtına göz yumulmayan, her kımıldanışı ağa ağırlığı ile boğulan, bin bir devlet vergisi ve banka mükellefiyetleri altında her gün biraz daha ezilen KÜÇÜK ÜRETMENLER Tefeci-Bezirgân torbasında kekliktiler.
O yüzden en iyi niyetli olsun veya olmasın, bütün resmî yasaklar ister istemez kitapta kaldı. Hayatta Kadim Tefeci-Bezirgân ilişkileri, şehir bankalarından güç alarak bütün hınçları ve uğursuzluklarıyla işlediler. Eski “saltanatlarını” (yeni egemenliklerini) yürüttüler ve gitgide büyülttüler.
2- EMPERYALİZM’in tepesi -o günler- Yunan Kralı ile Türk Padişahının gölgelerine çöreklenmiş: İngiliz, Fransız, Amerikan, İtalyan vb… emperyalist silâhlı güçleriydi. Emperyalizmin Türkiye içindeki tabanı: yabancı komprador sermaye, yani bankalar ve şirketlerle onların acenteleriydi.
Mehmetçik, Yunan Ordusu’nu baskına uğratınca Yunan Kralını, maymun ısırdı, Türk Padişahının kavuğu devrildi. Emperyalist silahlı güçler paratonersiz kaldılar. Anayurtlarındaki grevlerde, halk hareketlerinde Sovyet İhtilâlini bastırmaya vakit bulamayan emperyalizmin silâhlı güçlerini de şeytan aldı götürdü. Tabandaki modern yabancı şirketlerle acenteler ne oldular?
Düyunu Umumîye alacaklıları “Şark İsyanlarını” ve şirketler “Gaziye suikastları” kışkırttıkça, yerli-yabancı firmalar devletleştirildi. Çoğunluğu Rum, Ermeni, Yahudi olan komprador burjuvazi “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarıyla sindirildi. Sermayeci tıkırına baktıkça okşanmaktan da öteye şımartıldı ve varsa yoksa biricik devlet gözdesi yapıldı.
Bunun üzerine pek imrendiğimiz özel sermaye külahları silâhları değiştirip yerli millî şirketler kılığında “adanmış toprağına” kavuştu. Uluslararası Finans-Kapital bütünlüğü içinde bir öz ve özel parça oldu. Türk’ler “Medenî Kıyafet” takınıp “Avrupalılaştılar”. Batılı kodaman turistler ve vaktiyle Türk’e tepeden bakan kompradorlar da “Türkleştiler.”
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki “Cemiyeti Akvam” (Uluslar Derneği) adını alan kozmopolitlik eğilimi, İkinci Dünya Savaşı’ndaki “Birleşmiş Milletler” biçimine doğru gelmişti. NATO, CENTO, Pentagon kemerlerini cankurtaran simitleri gibi kuşandık.
Cumhuriyetinin başlıca “hikmeti vücudu”: Birincisi, saltanatı (Türkçesi: DOĞU GERİCİLİĞİNİ), İkincisi Emperyalizmi (Türkçesi: BATI GERİCİLİĞİNİ) yok etmekti.
1919–29 arası Türkiye’de, Kadim doğu gericiliğinin kavuğu olan saltanat devrildi. O kavuğun örttüğü asıl doğu gericiliğinin başı: Tefeci-Bezirgânlık dımdızlak parladı kaldı. O yüzden eski “irtica”, yeni “gericilik”: budanmış ağaç gibi, her zamankinden daha zor kötekli ve daha gürbüz olarak, dört bucağımıza dal budak saldı.
1919–29 arası, Türkiye’de modern Batı gericiliğinin şapkası olan emperyalizm, silâhlı kuvvet biçimiyle önce kapıdan kovuldu. O şapkayı taşıyan eskimiş ve iler tutar yeri kalmamış komprador burjuvazi saf dışı edildi. Emperyalizm şapkasını yerli millî şirketler başlarına geçirdiler. Kapıdan kovulan yabancı sermaye: “Batıcı Demokrasi” ve “dış yardım” adı verilen Truva’nın Atıyla yurdumuza bacadan girdi. Bir de baktık, 1923 yılı Finans-Kapital şeytanının alıp götürdüğü yabancı silâhlı güçleri, aynı şeytan satamayıp geri getirdi. Ve yüzlerce üs’te yuvalandırdı.
O nedenlerle, kırk yıllık ara geçmeden: Birinci Kuvayimilliyecilikten sonra bir İkinci Kuvayimilliyecilik gerekti.
1919–29 yılları Birinci Millî Demokratik Devrim sosyal bir kümeye: “komprador burjuvaziye” karşı gerçekleşti. Ancak, kompradorların yerine, Türkiye’de, genlikli ve ilerici bir sanayi burjuvazisi geçemedi. “Eşsiz Örneksiz” Devletçiliğimiz sayesinde: tebdil gezen en kodaman eski kompradorlar, en kodaman, kadim Tefeci-Bezirgânlar ve en kodaman büyük toprak emlâk ağaları bankalar kubbesi altında harman edildi; hepsinden, son sistem “her mahallede bir milyoner” parolalı yerli millî FİNANS-KAPİTAL OLİGARŞİSİ yaratıldı.
1959–69 yılları İkinci Millî Demokratik Devrim, 27 Mayıs’ın ışığı altında çim çiğ aydınlandı. Burada, nükleer başlıklı Amerikan üslerine sırtlarını dayamış bulunan Finans-Kapital Oligarşisi, Mustafa Kemal’in “EMPERYALİZM” dediği BATI GERİCİLİĞİ’dir. Burada köylerimizi inlete inlete sömürdükçe biti kanlanan tefeci hacıağalık Mustafa Kemal’in “Saltanat” dediği DOĞU GERİCİLİĞİ’dir. Her iki gericilik de, 48 yıl önce Kuvayimilliyeci atalarımızın savaş açtıkları aynı iki başlı ejderhanın bugünkü gelişimidir. İki kahredici, iki lanet olası büyük başbelâmızdır.
Birinci Kuvayimilliyecilik: SİLÂHLI, askercil, sıcak savaştı. Bu savaşın bütün yokluklarına rağmen cephesi açıkça belirliydi. Stratejisi ve taktiği az çok genel kurallara göre basitti. Hedefi ise olağanüstü kolay anlaşılırdı.
İkinci Kuvayimilliyecilikte, cephe ne denli baş döndürücü, strateji ve taktik ne denli karmakarışık, hedef ne denli güç anlaşılır olursa olsun, Birinci Kuvayimilliyeciliğin devrimci, kutsal Mustafa Kemal gelenekli CUMHURİYET BAYRAĞI başımızdadır.
HİKMET KIVILCIMLI
(29 Ekim 1968)”

21 Ekim 2014 Salı

AHMET TANER KIŞLALI





Altan Öymen: Anlattığı Tehlike Bugün Sınırlarımızda

Ahmet Taner Kışlalı’yı ölümünün 15. yıldönümünde saygı ve özlemle anıyoruz. Anlattığı Tehlike Bugün Sınırlarımızda.

O günü bir kâbus gibi hatırlarım. CHP’de genel başkanlık görevinde bulunduğum dönemdeydi, Ankara’daydım. Sabah evde partiye gitmek için hazırlanıyordum. Televizyon açıktı. Bir son dakika haberi verildi. Konusu bir suikasttı. Hedef Ahmet Taner Kışlalı’ydı. Uğur Mumcu’ya yapılana benzer bir şekilde düzenlenmişti. Evden çıkıp bineceği arabasına, daha önceden bir patlayıcı yerleştirilmişti.  Kışlalı’nın arabasına geldiği sırada patlamıştı. Kışlalı yaralıydı, ambulansla hastaneye götürülmüştü.

Hemen çıkıp Kışlalı’nın evine yöneldim. Haberlerin gerisini arabanın radyosundan dinledim. Kışlalı’nın  bir kolu kopmuştu. Ama hastaneye yetiştirilmişti. Bunlar art arda verilen son dakika haberleriyle anlatılıyordu. Hastaneye yetiştirilmesi umut verici bir haberdi. Ama arkası gelmedi. Daha doğrusu acı bir haber halinde geldi. Kışlalı’yı kaybetmiştik.
Evine vardım. Orası artık bir cenaze eviydi. Ailesi, yakınları, arkadaşları, komşuları, okurları, tanıyanları, tanımayanları... Gelenlerin bir kısmı evin içindeydi, bir kısmı kapının dışında...

Gazetecilik, siyaset ve yazarlık
Anlatılanlardan çıkan sonuç şuydu: Suikastın, Mumcu’ya yapılan suikasttan farkı, patlayıcının arabanın değil, camın üzerindeki sileceğin altına, küçük bir paket içinde yerleştirilmiş olmasıydı. Kışlalı, sileceğin altındaki paketi görmüştü. Çıkarıp atmak istemişti. Patlama o sırada olmuştu. İstenen sonuç alınmıştı. Evde, eşi, ailenin o zaman en küçük kızı ile birlikteydi. O sabahki programlarına göre, onlar da evden Ahmet Taner Kışlalı’yla birlikte çıkacaklarmış. Kışlalı onlara, “Siz biraz durun da ben arabayı bir ısıtayım. Çocuk üşümesin” demiş. Öyle yapmasaymış, felaket, daha da büyük olacakmış. Bunlar, o gün yaşadıklarımdan hatırımda kalanlar... O günün sonrasından da aklımda, gene büyük üzüntüyle hatırladığım sahneler var. Ankara’da on binlerce insanın katıldığı çok heyecanlı törenler...
Kışlalı’nın milletvekilliği yaptığı Meclis binasının önünde, öğretim üyesi olduğu İletişim Fakültesi’nde, bakanlığını yaptığı Kültür Bakanlığı’nın Büyük Tiyatro Salonu’nda, yazarı bulunduğu Cumhuriyet gazetesinin Ankara Bürosu’nun önünde... Sonra Kocatepe Camii’ndeki cenaze töreni ve Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verilişi... Bunların hepsine çok büyük topluluklar katıldı. Konuşmalar yapıldı. Cinayeti işleyenlere ve bunlara karşı yeterli tedbir almayan görevlilere tepkiler dile getirildi. Yapılan konuşmalarda, Kışlalı’nın ülkemize, basın, bilim ve siyaset hayatına yaptığı hizmetler anlatıldı.

Cenaze günü programında yer alan anma törenlerinin çokluğu da onu gösteriyordu: Kışlalı, o alçakça suikast gününe kadar 60 yıl sürmüş olan yaşamına, birçok alanda, birçok çalışma ve eser sığdırmıştı.
Ahmet Taner Kışlalı, 1939’da Tokat’ın Zile ilçesinde doğmuştu. Babası Ziraat Bankası memuru Hüsnü Kışlalı’ydı. Annesi Lütfiye Hanım, öğretmendi. Liseyi İstanbul’da Kabataş Lisesi’nde bitirdi. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Fakültede okurken gazetecilikle de ilgilendi. Ankara’da çıkan Yeni Gün gazetesinde yazıişleri müdürlüğü yaptı. Yankı dergisinde yazılar yazdı.
Fakülteyi bitirdikten sonra öğretim görevlisi oldu. Paris’te hukuk fakültesinde doktorasını verdi. 1977’de CHP’den milletvekili seçildi. Ecevit hükümetinde Kültür Bakanlığı yaptı. Bakanlığın gerek yayın, gerek tiyatro-opera- bale alanındaki çalışmalarını çağdaşlaştıran atılımlar başlattı. Milletvekilliği 1980 darbesiyle sona erdikten sonra, Cumhuriyet gazetesinde yazarlığa başladı. Bir yandan da Ankara’da İletişim Fakültesi’nde profesör oldu. Siyaset bilimi dersleri verdi. Atatürkçü Düşünce Derneği’nde genel başkan yardımcılığı görevini üstlendi. Cumhuriyetin ilkeleri ve tarihi gelişimi üzerine yurdun birçok yerinde konferanslar verdi. Panellere katıldı.
Dayanılmaz hafiflik
Kışlalı’nın eserleri arasında, “Çağdaş Türkiye’deki Siyasi Güçler” konusundaki doktora tezinin yanında, İmge Yayınevi’nden yayımlanan “Siyaset Bilimi” ve “Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi” adlı kitapları var. “Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği” de, adından da anlaşıldığı gibi, Cumhuriyetin kurucusuyla ilgili haksız yayınlara karşı eleştirilerini içeren eseriydi. Büyük ilgi gördü. Birçok baskı yaptı. Kışlalı o eserinde de görüldüğü gibi, laiklik de dahil Cumhuriyetimizin değerlerine, hem yüreğiyle, hem de aklıyla bağlı olan bir düşünce adamıydı. Görüşlerini anlatırken, başka düşüncede olanları mantık yoluyla ikna etmeye çalışırdı. İleri sürdüğü görüşlerin gerekçelerini, belgelere dayanarak anlatırdı.
Tabii, Atatürk, Cumhuriyet, demokrasi gibi konularda aşırı derecede önyargılı bir karşı duruş içinde olanların, Kışlalı’nın anlatımlarıyla ikna edilebilmeleri kolay değildi. Ama o önyargılı kesimlerin dışında kalanlar, herhalde şunun farkındadır: Ülkemizin içinde ve dışında şu sıralarda yaşanan sorunlar izlendikçe, Kışlalı’nın özellikle bazı konulardaki duyarlılığında ne kadar haklı olduğu, daha iyi anlaşılıyor.
Kışlalı’nın haklılığı
Bir de, “laikçilik” diye isim konularak alay konusu yapılmak istenen laiklik ilkesinin ne işe yaradığını soranlar vardır. Acaba onlar şimdi ne düşünüyor? O ilkenin ne işe yaradığı, sınırlarımızın
dibine kadar gelmiş, hatta içine de girmiş olan şiddet örgütünün yaptıkları görüldükçe
anlaşılmıyor mu?..
“Ben hilafet devleti kurdum. Her şeyi şeriata göre düzenliyorum. İnsanları sadece dinlerine göre değil, mezheplerine göre de birbirinden ayırıyorum. Sadece benim mezhebimden olanları Müslüman sayıyorum. Gerisini kâfir ilan ediyorum. Başka dinlerden olanlar veya ateist olanlar zaten kâfirdir. Dediğimi yapmazlarsa idamları caizdir.” İdamları “caiz”... O cezaların kafa kesmek yoluyla infaz edilmesi de “caiz”... Bunların video çekimleriyle tüm dünyaya gösterilerek dehşet salınması da...
Laikliğin, başka birçok meziyetinin yanında, bu gibi gaddarlıkların ülkemize yaklaşmasına
fırsat vermemek gibi bir işlevi vardı. Bugünün Türkiyesi’nde, o ilke itilip kakıldıkça, o işlevin
yerine gelmesi de mümkün olmuyor.
Ahmet Taner Kışlalı, bu tehlikenin boyutlarını çok öncesinden beri hatırlatmaya çalışan bir bilim, siyaset ve düşünce adamımızdı. Dilerim, aramızdan ayrılışının bu yıldönümü, yazıp söylediklerinin yeniden hatırlanmasına ve ne kadar haklı olduğunun, daha iyi anlaşılmasına “vesile” olur...

Ölümsüzlüğünün 15. Yılında Kışlalı...
Mustafa Balbay


Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın alçakça düzenlenmiş bir terör saldırısı sonucu aramızdan koparılışının 15. yılındayız. Kışlalı’nın düşüncelerini, günlük olaylar karşısındaki yorumlarını, bugünkü güncel gelişmelerle birlikte gözümün önüne getirince şunu söylemeden edemiyorum: 
“Ahmet Taner Hoca Türkiye için, bizler için ne büyük kayıp. Ahmet Taner Hoca’nın düşünceleri ne kadar güncel...
 21 Ekim 1999 Perşembe sabahı Ankara büromuzda olağan gündem toplantısının bitiminin hemen ardından odama geçtiğimde, saat 9.45 sıralarında acı bir telefon geldi. Kışlalı, aracına binerken ön camına bir kutu içine konan bombanın patlaması sonucu ağır yaralanmış ve hastaneye kaldırılmıştı. Bütün umudumuz yaşıyor olmasıydı. Hastanenin giriş katındaki görevliler tek cümle söyleyip bıraktılar, “Başınız sağ olsun.”

Bugün genç kızlığa yürüyen kızı Nilhan Nur henüz 1 aylıktı. Doktorların bir kaygısı da minik bebek ve annesiydi. 
Hastaneden gazeteye dönerken ne yapacağımızı biliyor olmanın çaresizliği içindeydik. “Susturamazlar”, Yılmayacağız” gibi kararlı bir başlıkla 8 sütuna manşet atacaktık, tepkileri hemen altında verecektik, gazetenin önüne gelen, Anadolu’nun değişik kentlerinde meydanlarda buluşan hüzünlü insanların fotoğrafları ve tepkileriyle devam edecektik. 
Daha önce katledilen Prof. Muammer AksoyUğur Mumcu, Doç. Bahriye Üçok, Çetin EmeçTuran Dursun’un ardından bir Cumhuriyet aydınını daha teröre kurban vermiştik.
***
Kışlalı’nın o gün bedeni yaşamdan koparılmıştı. Ama ruhu yaşamaya devam ediyordu. Bir bakıma onu katledenler hedeflerine tam olarak ulaşamamışlardı. Kışlalı, gerek öğrencileriyle, gerek fikirleriyle, gerekse bıraktığı eserlerle her şeye karşın karanlık gidişin önünde sönmeyen bir meşale gibi yanmaya devam etti. 
Kışlalı’yı katledenler, sonraki yıllarda her şeye rağmen güçlenen tam bağımsızlıkçı, yurtsever, Atatürkçü düşünceleri benzer yöntemlerle bitiremeyeceklerini anladılar. Bedenleri ortadan kaldırılan aydınların her şeye karşın ruhları yaşamaya devam ediyordu. 
Çareyi bedenlerden önce ruhları öldürmekte aradılar. 
Bu nasıl olacaktı? 
Yurtseverler, Atatürkçüler bir bir tutuklanacak, ucu belirsiz davalarda yargılanacak, cezaevi yaşamına dayanamayacaklar, çok geçmeden ruhen ve bedenen iflas edecekler, pişmanlıklarını dile getirecekler, operasyonları gerçekleştirenler topluma da şunu söyleyecekler: 
“Bakın işte sizin bu ülke için her şeyi yapar dedikleriniz bir yıl bile dayanamadı, ruhunu teslim etti. İşte fikirler de bu kadar güçlüymüş...” 
Ama bunu da başaramadılar. Türkiye bu karanlık gidişi Anadolu’nun gücüyle sayıları az da kalsa yurtsever aydınların gücüyle aşacak.
***
Girişte Kışlalı’nın ne kadar güncel olduğunu vurgulamıştık. Bugün Mustafa Kemal’e, Kurtuluş Savaşı’na, Cumhuriyet devrimlerine saldıranlar işlerini kolay yapsın diye Kışlalı’ları katlettiler. 
Bu karanlık dönemi aşacağımıza olan inancımızın yanında bugünkü tabloyu da tüm çıplaklığıyla aktarma sorumluluğumuz var. Aydın tariflerinden biri şudur: “Gerçek aydın ülkesinin geleceğine harç taşıyan kişidir.” 
Bugünkü baskın aydın yapısı ise ne yazık ki geleceğin Türkiyesi’ne harç taşımak yerine iktidarın haracını yemeyi tercih ediyor. Topluma ve ülkeyi yönetenlere gerçekleri söylemekle sorumlu kişiler iktidarın kucağında iktidarın düşüncelerini topluma kabul ettirme işlevini üstlenmiş durumdalar. 
Bu yapıyı en iyi deşifre edebilecek ve karşısında bir sıradağ gibi durabilecek aydınların başında Kışlalı geliyordu. 
Bedeninin aramızdan ayrılışının 15. yılında Kışlalı’nın anısı önünde eğiliyoruz, dimdik duran fikirleriyle geleceğe yürüyoruz.  
Evet, kimdir Türk?
Türk olmanın ölçütü nedir?
11. yy. ile 13. yy. arasında Anadolu’ya gelen Türklerin sayısı 800 bin ile 1 milyon 300 bin arasında. Ama o sırada Anadolu’da yaşayan insanlar bunun tam on katı.
Türkler o insanlarla yalnız kan olarak değil, kültür olarak da karışmışlar. “Türk ulusu” dediğimiz şey de, ırkın değil, o ortak kültürün biraraya getirdiği toplumun adıdır.
Ege Tıp Fakültesi’nin altı yıl sürdürdüğü araştırmanın, “Anadolu Türk tipi” diye birşeyin olmadığı sonucunu vermesinin hayret edecek ne yanı var?
Kırgız da, Kazak da, Azeri de “soydaş” tır, ama bu ulusun bir parçası değildir.
Tıpkı Cezayirli ile ‘Iraklı’nın soydaş olmalarına karşın, aynı ulustan olmamaları gibi… Tıpkı Tuareg ve Berberi’lerin de, Arap olmalarına karşın, Magrip uluslarının bir parçası olmaları gibi…
İnsanları ne olduklarından çok, kendilerini ne hissettikleri önemlidir.
Özbek mi daha “biz”dendir, yoksa Güneydoğu’nun Türkçe bile bilmeyen köylü kadını mı? İstanbullu bir Ermeni’ye, Anadolu insanı mı daha yakındır, Ermenistan’daki soydaşı mı?
Tekirdağlı Yahudi, Amerika’da Türk ana-babadan doğan çocuktan daha “Türk” değil midir?
Buyurun! “Kürt milliyetçileri”ne yanıtlamaları için bir dizi soru…''
Ahmet Taner KIŞLALI
NEDEN KEMALİSTİZ
Atatürkçülük yerine "Kemalizm" sözcüğünü kullananlar artıyor.
Aslında aralarında bir ayrım olmaması gerekir. Ama ben Kemalizm demeyi niçin tercih ettiğimi her fırsatta açıklıyorum.
Birinci neden, Kemalizmin - tıpkı Leninizm gibi - evrensel bir kavram olması... İkinci neden, Atatürkçülük sözcüğünü, Marmaris'teki adam ve arkadaşlarının yıpratmış olması...
Önümde Almanya'dan yollanmış iki bildiri duruyor. Birincisini Sosyaldemokrat Halk Dernekleri Federasyonu, ötekisini de Türkiye Sosyaldemokratları Derneği yollamış... İkisinin de başlığı aynı:
"Neden Kemalistiz?"
10 Kasım 1995 günü, Hürriyet gazetesinde "Gerdan Atatürkçülüğü" diye bir yazı çıkmıştı:
Yazarın, bindiği uçaktaki dört hostesten ikisinin yakasında Atatürk rozeti bulunmaktan rahatsız olduğu anlaşılıyordu. Bundan "Gerdan Atatürkçülüğü"nün "avamlaştığı" sonucunu çıkarmıştı... Kendisi de "açık kart" oynadığını ve "Atatürkçü veya Kemalist olmadığını" açıklıyordu.
Çok hızlı, yetenekleri ve birikimi de çok sınırlı bir "numaracı cumhuriyetçi"nin, "Kemalist olmadığı" gibi müthiş bir açıklama (!) yapması, Aziz Nesin'in bile düş gücünü aşan bir olaydı. Nedense güldürü ustaları - kıskançlıktan olacak - "es" geçtiler. Ben de güldüm geçtim.
Ama yazıdaki ilkelliğe yönelik - yurtiçi ve yurtdışı - tepkilerden, benim telefonum, faksım ve posta kutum da "fazlasıyla" payını aldı.. Ve o yazı - PTT'nin yanı sıra - en çok da Atatürk rozeti satanlara yaradı.
Her geçen gün, THY çalışanlarının daha çoğunun yakasında Atatürk rozeti görüyorum!
Makedon, Hırvat, Bulgar, Rus, Alman, Yunan, İngiliz ve Romen bilim adamlarının oluşturduğu bir "Balkan Bilim Derneği" var. Birkaç ay önce yapılan genel kurulunu, Bulgar başkan şu sözlerle açmıştı:
"Atatürk'ü 20. yüzyılın en büyük dahisi kabul ediyoruz!.. Amacımız, Atatürk'ü hem kendi ülkelerimizde hem de bütün dünyada tanıtmaktır."
Dernek, "Atatürkü Düşümde Gördüm" isimli bir film yaptıracaktı. "Atatürk ve Balkanlar" kitabı hazırlanıyordu. Harf devriminin 70. yılının, 1998'de bütün dünyada kutlanması sağlanacaktı. Balkan ülkelerinde "Atatürk'ü Nasıl Tanıyorsunu?" konulu yarışmalar düzenlenecekti... Ve çeşitli Avrupa ülkelerinde şubeleri olan bir Atatürk Üniversite kurulacaktı...
Bir "32. Gün" izlencesinde, Vietnam'da bir ilkokul gösterilmişti. Karatahtada "Atatürk" yazılı idi. Ho Şi Min'in çocukları, Mustafa Kemal'in devrimini öğreniyorlardı... Ve son haber:
Kırgızıstan'da Başbakan Yardımcısı Prof. Osmanakun İbraimov yönetiminde "Uluslararası Atatürk Araştırma Vakfı" kuruldu. Azerbayacan'da - Bakü ve Nahcivan'da - bir "Atatürk Araştırmalar Vakfı" kurulması hazırlıkları içinde. Özbekistan'ın Stratejik Araştırmalar Vakfı ise, Kemalizmi öncelikle incelenecek konular arasına aldı.
Kuzey Kıbrıs'ta yapılan ve çok sayıda yabancı bilim adamının katıldığı "3. Uluslararası Atatürk Sempozyumu"nun sonuç bildirisinde şu satırlar bulunuyor:
"Atatürkçülük Türk milleti için bir öze dönüş hareketidir. Atatürkçü düşünce, sadece Atatürk dönemi Türkiyesi'nin zorluklarını çözmek ve bütün esir ve mazlum milletlere örnek olmakla kalmayan; akla, bilime ve fenne dayalı bir dünya görüşü olarak, gelecek yüzyıllara ışık tutacak bir sistemdir."
Bizim niçin Kemalist olduğumuz belli.
Türkiye'de bir din devleti, ya da etnik farklılıklara dayalı bir devlet kurmak peşinde olanların, neden Kemalizme karşı oldukları da belli.
İnanca dayalı olduğu ölçüde, her iki tutuma da saygı duymak gerekir... Ama "gerdan"dan yukarıya çıkamayan "yeni mandacılar"a saygı duyabilmek çok zor!..
24.12.1995
Ahmet Taner Kışlalı/Cumhuriyet

13 Ekim 2014 Pazartesi

FAKİR BAYKURT


FAKİR BAYKURT’U ANIYORUZ!
27 Eylül 2014 Cumartesi günü Talip Apaydın amcamızı yitirmiştik. 19 Eylül 2003 babam Dursun Akçam’ın, 11 Ekim 1999 Fakir Baykurt’un ölüm tarihleridir. Sonbahar yapraklarını izler gibi, birbirine yakın güz günlerinde, birbiri ardı sıra toprağa düştüler. Toprağın çocuklarıydı onlar; toprağa döndüler.
Onlar, bugün aramızda olan ve varlıklarıyla onur duyduğumuz diğer yoldaşları, Mahmut Makal ve Mehmet Başaran gibi, 11 Nisan 1980 günü küçük kızının gözünün önünde bedenine on altı kurşun birden sıkılarak öldürülen türkü derleyicisi, Köroğlu Kolları’nın Yelatan dağlarının tutkulusu Ümit Kaftancıoğlu gibi Köy Enstitüsü ocağında közlenmiş apaydın kimliklerdi. Onları birer birer uğurladıkça sonsuzluğa, biz yoksullaşıyor ve yalnızlaşıyoruz. Karanlıklar, kavgalar çoğalıyor, onların boşalttığı o insanlık kokan, sevgi kokan havayı dünyanın egemenlerinin kışkırttığı kardeş kavgası ve kan kokusu dolduruyor.
Bugün on beşinci ölüm yıldönümünde onun izindeki aydınlığı konuşacağımız Fakir Baykurt da, adını andığım diğer enstitülü mücadele insanları da birer yoksul köylü çocuğu iken, hem bir öğretmen, hem bir öğretmen önderi, hem halk için politika yapan bir aydın, hem de ayağını kendi kültürüne basmış özgün birer yazar olmuşlardı. Birlikte oldukları sürece de birbirlerine can yoldaşlığı yaptılar.
Fakir Baykurt amcamla, Ardahan’da altı yedi yaşlarındayken bir tür sürgün olduğu Şavşat’tan geçerken mutlaka uğradığı, konuk olduğu, şimdi yerine iğrenç apartman bozuntuları dikilmiş, her taşında bin çekiç izi, el emeği bulunan koca taşlarla örenmiş evimizde tanışmıştım.
Köy Enstitülü yazarlar, içinde doğup yetiştikleri halk kültürünün çoğaltan ve yenileştiren seküler gücüyle düşünmüş ve davranmış, yapıtlarında o kültürün yenidendoğuşuna kapı açmışlar, yerel olanla evrensel bilgi ve estetiği harman etmeyi, insancıl bir bakış açısı kurmayı başarmış, Rabelais romanının Batı’da başlattığı Rönesans’a Anadolu’da eşlik etme yoluna çıkmışlardı. Esin aldıkları, içinde doğup büyüdükleri grotesk halk kültürüyle, korkunun yerine gülmeyi yeğlemiş, karanlığın yerine aydınlığı kurmuşlardı. Onların kitaplarıyla donanmış öğretmen ve aydın hareketi Anadolu’nun dağlarına, köylerine ışık tutmuştu. 12 Mart faşizme onların tuttuğu o güzel ışığı köreltmeye yetmeyince, 12 Eylül Amerikancı faşizmiyle bindiler ülkenin üstüne.
Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği olarak o güzel insanların anısında, ülkeyi kardeşçe yaşanacak iyilikler, güzellikler ülkesi yapmak için işlemiş, güne her sabah el ele, kol kola tutulan halay ve horonlarla başlamış Köy Enstitüsü ocağını kentleri de kapsayacak biçimde yeniden yakmak, imececi Anadolu kültürünü geleceğimizin de harcı yapmak için çaba gösteriyoruz. Özellikle de genç kardeşlerimizi aramıza bekliyoruz. Bu ateş, bu meşale yere düşmemeli…
Bugün edebiyat dünyasında kültür endüstrisinin pompaladığı, kendi güncel gerçekliğimiz yerine egemen politikaların kurguladığı, inanç ve kültür ayrılıklarını kışkırtan yapıtlar el üstünde tutuluyor. Araştırmanın, sorgulamanın yerine kulaktan dolma bilgiler, televizyon ekranlarından söylenen palavralar ve internet sayfalarından pompalanan yalanlar öne çıkarılıyor.
Anadolu topraklarını işgale gelmiş emperyalistlerle iktidarda kalmak için onlara işbirlikçiliği yapmış hilafet ve saltanat makamlarına karşı insanlık onurunu ve yurdunu savunmak için çıplak elle bir var olma kavgası olan, Kurtuluş Savaşı’yla ilgili yazılmış en güzel romanlar Talip Apaydın’ın Toz Duman İçinde, Vatan Dediler ve Köylüler üçlemesidir. Onunla ilgili bir yazı için göz attığım internet sayfalarında dolaşırken şöyle bir not çıkmıştı karşıma.
“Eserlerinin hemen hemen hepsinde vaktiyle Köy Enstitüleri’nde benimsetilmiş köy anlayışına uygun klişe anlayışı işler. Bu kitaplarda köy daima sefil ve sömürülmüştür. Köylü câhildir, hurafelere inanır. Müsbet hiçbir davranışları yoktur. Bu toplumda tek iyi insan köy öğretmenidir. Öğretmen, köylüyü eğiterek modern ve laık hâle getirmeye uğraşır. Eserlerinde Yaşar Kemâl, Kemâl Tahirve Orhan Kemâl’in etkisi görülür.”
Bu çarpık bakış açısının, bugün Cumhuriyet değerlerini savunduğunu, Mustafa Kemal’e sahip çıktığını iddia eden bazı kurum ve kişiler tarafından da paylaşılıyor olması ise, üzücü bir gerçekliktir.
Bu çarpık bakış açısına verilebilecek en güzel yanıtlardan birisi de, kendi adıma Fakir Baykurt’un başyapıtı saydığım ve Köy Enstitülü yazarların Anadolu Rönesansı’nda hangi öğeleri öne çıkardıklarının anlaşılabilmesi için tümüne birden örnek sayılabilecek Kaplumbağalar romanında başkahramanın eğitmen Rıza değil, köyün delisi Kır Abbas olmasıdır.
Değerli dostlar…
Fakir Baykurt,yazarlık damarının özünde, kendisini “bacaklarını gerip güne karşı işeyen” bir kişi olarak tanımlaması yatar. Baykurt, yine kendi deyimiyle, “İnsan hayatını karartan “beylerle, paşalarla” uğraşır… Baykurt’un yazın dünyasında, anası Elif’in evinde karşılaştığı, o sıra kafasındaki roman olan Kaplumbağalar’dan söz ettiğinde, “sivrelt kalemini halam, sivrelt de yaz” diye bağıran köylüsü Haçça Akdoğan’ın sesi hep duyulur. “”İstemeyenlerin ağzına tüküreyim!” demiştir Akçaköylü Haçça. Sonra da devam etmişti… “Dünyada insanın sıkıntısı bir çanak bulgurla, bir lokma kuru ekmeğe mi? Topal eşeğime yükler, ben iletirim senin çocuklarına! Sivrelt kalemini, durmadan yaz.”
Durmadan yazmıştır Baykurt… İçinde doğup büyüdüğü halk kültüründen aldığı çoğul ve yenileştirici güçle, önce o kültürün evrensel kültürle buluşması için öncülük etmiş, sonra da bir ayağını attığı Avrupa’dan yenileşmiş bir biçemle ses vermiştir.
Anadolu’nun Don Kişot’u Kır Abbas’ın yaratıcısıdır o! Ağalara, beylere karşı elde sopa ergişilerin önüne çıkmış, insanlık adına kavgaya durmuş, hak aramış, adalet istemiş Ulguş’un, Iraz ananın ele avuca sığmaz kavgacı, yaratıcı çocuğudur.
12 Eylül 1980'dan sonra, Batılı Şarkiyatçı bakış açısının ürünü olan sözde aydınlarımız enstitülü yazarlardan boşaltılan kültürel alanı farklı söylemlerle doldurdular. Onlara göre, halk ya da gelenek demek, “din” demekti! Tarikatlar ve din cemaatlerini halkla devlet arasında arabulucu kurumlar olarak gören (Asım Karaömerlioğlu, Orada Bir Köy Var Uzakta), doksanlı yıllardan sonra günlük yaşamın dinselleştirilmesini “Kültürel yapı(nın) devletin tercihini aşacak biçimde coğrafya ve yerellikle bütünleşmesi” (H. B. Kahraman, Doğu Batı) diye yorumlayan, yazdığı için öğretmenlik görevi bile elinden alınan, ödül kazandı diye sürüm sürüm süründürülen Fakir Baykurt’u “devlet destekli” bulan (O. Koçak, Defter) nice “demokrasi açılımcısı” düşünürler, yazarlar çıktı ortaya…
“UMUT ÜZÜMLERİ” İLE ORTAÇAĞ ZEBANİLERİ!...
Fakir Baykurt’un Kaplumbağalar adlı yapıtını Tunç Okan Umut Üzümleri adıyla filme aktarmıştı. Tunç Okan 25 yıl önce, 1978’de sansüre takılmış Kaplumbağalar’ı “Umut Üzümleri” adıyla yeniden çekti; film, gösterime çıktı… Tunç Okan’ın bu inadı nedendi acaba? 1978 yılının sansürcüleri belki de çoktan toprak olup gitti.
İzleme olanağı bulduk. Ne yazık ki, Umut Üzümleri, Kaplumbağalar’daki imgelem ve kültür zenginliğini kapsayamıyor…
Tunç Okan’ın Kaplumbağalar’ı “Umut Üzümleri” adıyla yayına hazırladığını ekinde haber veren gazetenin o günkü sayfalarında Irak’taki, Suriye’deki mezhep savaşları ile ilgili başka haberler de vardı. Emperyalizmin kışkırttığı ve kasıklarını tutarak güle güle izlediği Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, Yakın Asya’ya etrafımızı kan gölüne çeviren ve aradan altı ay bile geçmeden ülkemize de sıçrayan kültür, dil, din ve mezhep savaşlarında insan kanı dökülüyor, okullar, heykeller, bayraklar yakılıyor. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta döktürdüğü kan yetmemiştir emperyalizm ve yerli işbirlikçilerinin… Ulusal bayramların yerini dini törenler aldıkça, etnik kimlikler üzerinden yapılan kavga toplumsal mücadelenin, üretim, üleşim, insanca yaşam mücadelesinin yerine geçtikçe, insan kanı dökenler neredeyse ilahi bir haz duymaya başladılar.
Bizim demokrasi açılımcısı “kültür adamlarımız”dan, ekranlarımızdan ayrılmayan “edebiyatçılarımız”dan ise bu konularla ilgili bir tek tık çıkmıyor.
Tunç Okan 28 Nisan Pazar günü, Cumhuriyet Pazar Eki’nde kendisiyle yapılan söyleşide, arada, “Bu film koyu bir köy edebiyatı değil” demiş Tunç Okan. O kadar çok saldırı, o kadar çok yakıştırma yapıldı ki, “köy edebiyatı”na, adını ağzına alanın dili yanar oldu.
Oysa ki, Umut Üzümleri’ni filme alan Tunç Okan’ın günah çıkarırcasına söylediğinin tersine, köy çocuğu Fakir Baykurt’un başyapıtlarından olan Kaplumbağalar, “köy edebiyatı”nın tam da koyusudur. Tozak Köyü’nün Kır Abbası, Mihail Bahtin’in “Rabelais ve Dünyası”nda halk yaşamıyla ilişkilerini görünür kıldığı Rabelais’in Gargantuası, Pantakruel’i gibi direnir Ortaçağ karanlığına. Kır Abbas, eğitmen Rıza’dan da yardım alarak, toprağı elleriyle yararak Tozak kırına üzüm bağı kurar. Yalnız üzümün değil, ondan yapacağı şarabın da ardında, arzusundadır. Tozak köyünün bağ bozum şenliği, Rönesans kültürüne öncülük etmiş olan Rabelais romanına hak ettiği değeri vermiş Bahtin’in “Rönesans” ve “çoksesli roman” karnavalına çıkan bir yol gibidir. Ne Baykurt okumuştu Bahtin’i, ne Akçam, ne Apaydın, ne de türküler, destanlar, masallar derleyicisi Kaftancıoğlu… Onların kalemleri, halk kültürünü üstkültür ve evrensel estetikle buluştururken, Bahtin’in yapıtları Batı dillerine bile çevrilmemişti henüz. Ama onlar, içinde doğup büyüdükleri halk kültürü içindeki grotesk imgeleri tekil dilli iktidar kültürüne karşı yeniden kurup korku karşısında gülmecenin, şenlikçi bir geleneğin savaşçıları olmuştu…
Enstitülü yazarların metinleri, yaşamla olağanüstü iç içe öğeler barındırırlar; aynı zamanda, kendi anlatımları ve söylemleri içinde biriciklik taşırlar.
Fakir Baykurt da diğer Köy Enstitülü yazarlar da Rabelais romanında olduğu gibi yoğun bir takma ad, lakap kullanımı ile biçemini işlerler. Kır Abbas, Kel Bektaş, Çil Keziban, Pat Ali, Kaymak Muharrem, kahraman ve karakterlerin adlarıdır. Bu adlar zaman zaman grotesk öğelerle, dışkı ve sidiğin kullanıldığı tamlamalarla başka bir boyuta geçer: “osuruğu cinli”, “kır domuz”, “sidikli Senem”, “boklu Cennet”, “Güssün kancık”. Kimi zaman da halk kültürünün özgün biçimlerinden olan parodik manilere dönüşür: “Gıı Hörü/ yorgan yandı yörü”, “Hişt, adı Musa/ boyu kısa”
Roman başkişisi Kır Abbas, Kaplumbağa’lara “tekneli dayı” diye ad koymuştur. Kaplumbağalar ile Tozak köylülerinin yaşamı birbirine koşut yürür. Kır Abbas’ın gözleri kaplumbağa gözleri gibidir (s 46). Baykurt bu insan-hayvan-nesne alegorisi ile, diğer Köy Enstitülü yazarlar gibi Rabelais romanının özelliklerini Anadolu’ya taşımaktadır.
Kır Abbas, Kel Bektaş’ın karısına “Güssün kancık” diye seslenmektedir. Adamın evinde ve yanında da “Ulan Güssün, ulan Güssün sen huylu has bir avrattın da neden bana düşmedin ha?” diye bağırır (s 302).
Tozak köylüleri, kıraç ve taşlık bir alanı imeceyle bele kadar kazarak Rıza eğitmenin gösterdiği şekilde “krizma” yapmış, bu alanı bağa dönüştürmüştür. Beş yıl sonra ürün veren bağdaki bağ bozumu şenlikleri tam bir karnaval havası içinde geçmiştir.
Köyün delisi Kır Abbas at binmiştir, diğer herkes yayadır. Dokuz delikanlı posta bürünüp boynuz takmış, koç kılığına girmiştir. Bağın girişinde kapıyı tutarlar ve geçiş hakkı olarak dokuz güzel kız isterler köyden. Oğlanlarla kızlar eşleşirler, atlı Kır Abbas’a yolu açarlar.
Köylünün imeceyle kazıp ortak bağ durumuna getirdiği taşlık alan köye ölçüm için gelen ve günlerce köylüden olmadık şeyler isteyerek yiyip içen kadastrocular tarafından köylünün hazine arazisine el koyması olarak yorumlanmış, Tozak köylüleri suçlu duruma düşmüştür.
Romanın sonunda köylü devlet bürokrasisiyle baş edemeyeceğini anlayınca yoktan var ettiği bağı hayvanlarına yedirip dümdüz eder. Bağda yıllar içinde mutlu bir yaşam sürmüş, üreyip çoğalmış “tekneli dayılar” da dört bir yana dağılarak köyden uzaklaşır.
Sonsuzluğa göç edişinin on beşinci yılında Fakir Baykurt amcamı anarken uzak bir yayla anısıyla sözlerimi noktalamak istiyorum. Bir yayla düğününde, köylümüz Vıji Alişan’ın oğlu, arkadaşım Kurban’ın düğününde geniş bir yayla damında el ele kol kola oynuyorduk. Birden yayla damının güneşe açılan kapısında kravatlı karartılar belirdi. Davul zurna sustu, oyun durdu. Köyümüzden yetişmiş ve oldukça büyük makamlara gelmiş bir politikacı içeri girmişti. Herkes saygıyla onlara bakıyordu. Gelen kişi kalabalığı süzdü gözleriyle, düğün sahibi Alişan’a döndü. “Alişan” dedi, “nedir bu rezillik, burası Müslüman evi değil mi? Neden kadını kızı, erkeği bir araya doldurmuşsunuz?” O politikacı da o köyde, o güzel gelenekler içinde yetişmişti oysa. Alişan buz gibi olmuştu. Sarardı, sendeledi. Sonra ağırdan konuştu: “Beyim” dedi; “bizim aramızda fesat yok, sen istersen dışarı çık!”
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum, Fakir aydınlıkları diliyorum.
13 Ekim 2014, Alper AKÇAM


Karikatür: Köksal Çiftçi

YOKSUL ANADOLU'NUN
ZENGİN GÖNLÜ FAKİR BAYKURT
Yazı: Ali Rıza Özkan 
Karikatür: Köksal Çiftçi

Dumanı bitmeyen Madran dağını solunuza, yiğidi ve söğüdü bol Bozdoğan’ı da arkanıza aldığınızda, Nazilli’ye doğru uzanan inciri, üzümü, armudu, tütünü, buğdayı ile sanki hiç bitmeyecek bir bereketin fışkırdığı koca bir ovanın ortasına düştüğünüzü anlarsınız. Menderes nehrine ulaşmak için aceleyle akan Akçay size eşlik ederken koca koca ayıların insanlara dostluk kurduğu Madran dağı dünyanın en eski ve en verimli ovalarından birisini yüzlerce yıldır izlediği noktadan ismini duyduğunuz anda sizi Asya’nın ateşi ile buluşturacak bir köyü gösterir: Alamut köyü.



Türkmen Yörüklerinin 20. yüzyılın başında yerleşik hayata geçmeye karar verdiklerinde Rum ağalardan peşin parayla satın aldıkları ve alır almaz ilk iş olarak ismini değiştirdikleri işte bu köyde tanıdım Fakir Baykurt’u.



Sıcak bir yaz günü, tatil sessizliğini sadece benim gibi öğretmen çocuklarının bozabildiği okul bahçesinde oynarken Hasan Özkan’ı sorduğunda aklıma ilk gelen kasabadan “büyük” bir adamın gelmiş olabileceği idi. Hoş, Fakir Baykurt da, ilköğretim müfettişi olarak onlardan daha az yetkili değildi. Ancak, Alamut’a geliş sebebi bu değildi. Türkiye Öğretmenler Sendikası genel başkanı olarak, Ege öğretmenlerinin örgütlenmesinde babama daha fazla iş düşüyordu. Kısa bir konuşmadan sonra görevi kabul eden babamla bu bıyıksız, tuhaf görünüşlü ama oldukça sevimli “amca”nın geçmişe dair sohbetleri sanırım dünya, ülkemiz, düşmanlarımız ve görevlerimiz hakkında duyduğum ilk cümlelerdi.



Fakir Baykurt gittikten sonra, babamın bize büyük bir disiplin içerisinde okuttuğu kitaplardan bazılarının yazarı olduğunu da öğrendik. Efkar Tepesi, Amerikan Sargısı, Irazcanın Dirliği, Onuncu Köy… Her akşam yemekten sonra kardeşlerimle babamın çevresine toplanıp yüksek sesle okuduğumuz ve her 5-10 sayfadan sonra babamın mutlaka özet geçip dikkatimizi sınava tabi tuttuğu kitaplar!



Bizim dünyamızın kalemi, Baykurt



Ülkemizde yaşayan ve bize emirler verebilen yabancılar, yoksul ama onurlu insanlar, bizim gibi görünen ama küçücük bir çıkar uğruna en yakınlarını satan kalleşler… “dünya ahvali” Fakir Baykurt’un kalemiyle gözlerimizin önünde canlanıyordu. Irazca anayı hafızamda kendi anam gibi capcanlı hatırlarım, hâlâ.



Fakir Baykurt konuşurken de, yazarken de kuşkuya yer vermeyecek netlikte ifadeler bulur, öylesine renkli sözcükler çıkarırdı ki, domatesi tüm kırmızılığı ile, patlıcanı tüm tombulluğu ve morluğu ile gözlerinizin önünde canlandırabilirdiniz. Çocukluğumu Fakir Baykurt gibi bir yazar eşliğinde yaşamış olmam nedeniyle çok şanslı olduğumu söyleyebilirim.



Uzun süren bir yolculuk sonrasında, bir tarlanın ortasında arabadan indiğinizde üstünüze gelen tazeliktir, Fakir Baykurt. Siz ne kadar büyük kentlerin doğaya aykırı çoğalan kütlesinin parçası olsanız da, Baykurt’un kaleminden çıkmış sözcüklerle karşılaşır karşılaşmaz, köklü ve derin bir bağın aranızda olduğunu hemen fark edersiniz. Türkçe’dir o! Sanki, yüzlerce yıldır birlikteymişiz gibi, gelir gönlümüzün en güzel köşesine kıvrılıverir. Çünkü, bizim gibi hisseder. Bizim gibi kızar. Bizim gibi sever. Bizim gibi düşünür.

Köylü romanı olur mu?

Fakir Baykurt ile beraber Talip Apaydın, Mahmut Makal, Dursun Akçam gibi yazarlara “köylü yazar” dediler. Bu “köylü”lük aslında onları kente kabul etmeyen, hatta yazarlıklarına da itiraz eden bir “kulp” görevi üstleniyordu. Daha sonra bu daha da yaygınlaştı. İbrahim Balaban köylü ressam, Süreyya Duru köylü yönetmen gibi…

Köyü anlattığı için bir sanat eserinin üslup, içerik vs. hiçbir benzeşik yanı olmasa da diğer eserlere aynı başlık altında değerlendirilmesi, her şeyden önce sanatın sınıflandırılması ile uyumsuz. Zaten burada amaç, sanatsal bir kategori yaratmak değil, tersine “köylü” damgası ile bu eserleri ve yaratıcılarını “yüksek sanat” çevresinin dışında tutmaktı. Belki, kendi aralarına almadılar ama, Fakir Baykurt’la kendi hayatına, varlığına ayna tutan, sorgulayan benim gibi milyonlarca kişi bu sanatçılarımıza evlerinin de yüreklerinin de en güzel köşesini ayırdı.

Kendilerini “kentsoylu” olarak sınıflandırıp yeteri kadar komikleşen küçük burjuva eleştirmenlerin yaftalamalarının aksine, Fakir Baykurt köyü anlatmaz. 19. Yüzyıl Avrupa’sının romantik bir köy/doğa yazarlığının çok uzağındadır, o. Baykurt köy ile kent ayrımı da yapmaz. O’nun öyküleri dönüşen sınıf ilişkilerini, proleterleşen köylüleri, ülkemizi örümcek gibi saran emperyalizmi ve bir tarlanın bir ucunda, bir arığın başında başlayan direnişi, kavgayı, “ateşi ve ihaneti” anlatır. Bu haliyle, Baykurt’un öyküleri evrenseldir. Dünyanın herhangi bir yerinde karşılaşabileceğiniz hikayelerdir hepsi. Bir yanında Cengiz Aytmatov varsa, diğer yanında Miguel Ángel Asturias vardır.

Genel Öğretmen Boykotu

Türkiye’nin o güne kadar gördüğü en büyük emekçi hareketlerinden birisi olarak tarihe yazılan “Genel Öğretmen Boykotu”, Fakir Baykurt’un Gaziantep-Fevzipaşa’da sürgün-memur statüsünde tutulmasına rağmen, el birliği ile örgütlendi. Öğretmenler sadece kendi özlük hakları için greve gitmiyorlardı. Hatta, daha da fazlası olarak, öğretmenler aslında milli bir eğitim için greve gidiyorlardı!

TÖS Genel Yönetim Kurulunun kararı şöyledir :

“Bugüne kadar yapılan her uyarı ve düzeltici her uygulamayı, türlü - çeşitli iftira ve bühtanlarla boğan iç ve dış çıkarcılar, bu bakımsız ve perişan devlet eğitimini halkın çocuklarına bırakıp kendi öz çocukları için özel okullar açmışlar ve açtırmışlardır. Yöneticilerimiz, kendi öz çocuklarını çoğunlukla dış ülkelerde okutmakla, oradan diploma aldırmaktadırlar. Sömürgeci ülkelerin yolladığı uzman, barış gönüllüsü ve üretim artığı bayat süt tozlarıyla ve bugünkü genel işleyiş ve görünüşleriyle böyle bir eğitim, «millî» bir eğitim olma niteliğini yitirmiştir.



Bundan sonra öğretmenlerimize düşen, başlarını kaldırmak, tarihin ve Türk milletinin önünde son sözünü söylemektir.

Çünkü :

Öğretmen yalvarmaz,

Öğretmen boyun eğmez,

Öğretmen el açmaz.

Öğretmen Almanya'ya, Hollanda'ya işçi çöpçü gitmez.

Öğretmen dövülmez,

Öğretmen yakılmaz,

Öğretmen kıyılmaz,

Öğretmen sürülmez,

Öğretmen DERS verir.

Öğretmen eline teslim edilen çocukları ve milletin kendisini EĞİTİR.

Öğretmen horlanmaz, öğretmene SAYGI duyulur...”

15-19 Aralık 1969’da bütün yurtta öğretmenlerin genel greve gitmesi 15-16 Haziran 1970’de İstanbul’da patlayacak işçi direnişinin de habercisidir, sanki. Ülke çapında 109 bin öğretmen greve katılır. Bunlardan 50 binine adli kovuşturma açılır. 45.200 öğretmene “maaş kesim cezası” uygulanır.

Daha 5 ay önce, Kayseri’de yapılan TÖS Genel Kongresi gericiler tarafından yakılmak istenmişti. Dönemin Milli Eğitim Bakanı’nın sadece seyretmekle yetindiği saldırı, kongrenin düzenlendiği sinema salonunu kuşatan gericilerin “komünist öldüren cennetlik olur” kışkırtmasıyla kundaklanmış, ancak erken farkına varılmasıyla can kaybı olmamıştı. Yıllar sonra Sivas’ta Pir Sultan Şenlikleri sırasında da aynı tezgah tekrar piyasaya sürülecek ve bu kez ülkemizin en kıymetli aydınları bir otelde katledileceklerdi.

Fakir Baykurt roman, öykü, şiir yanında toplum ve eğitim yazıları da kaleme aldı. Yılanların Öcü, Irazca’nın Dirliği, Kaplumbağalar’ın da aralarında olduğu 13 romanı, Çilli, Efendilik Savaşı, Onbinlerce Kağnı, Sınırdaki Ölü gibi 14 öykü kitabı, 2 şiir, Yandım Ali, Sakarca, Saka Kuşları gibi 6 çocuk kitabı ve Efkar Tepesi, Kale Kale gibi 5 toplum ve eğitim hakkındaki görüş ve yorumlarını içeren kitabı yayınlandı. Gürcüce’den Çince’ye kadar dünyanın pek çok diline eserleri çevirildi. Yabancı ülkelerde yayınlanan kitapları oralarda ödüller aldı. Ülkemizde ise, Yunus Nadi, Orhan Kemal, TDK gibi yazarın edebi yetenekleri yanında toplumsal olayları yansıtma derinliğine de önem veren kurumlardan aldığı pek çok ödülü vardır. Ayrıca 7 ciltlik hayatını anlattığı “özyaşam” dizisi, 11 Ekim 1999’da pankreas kanserine yenik düşmesi ile yarım kaldı.

4 Ekim 2014 Cumartesi

BAYRAMLARDA ÇALIŞIRIZ, BAYRAMLAR İÇİN Talip APAYDIN

BAYRAMLARDA ÇALIŞIRIZ, BAYRAMLAR İÇİN
Talip APAYDIN
Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu. O günler bir soğuktu, bir soğuktu... Kar, fırtına, tipi...
Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Göz gözü görmüyordu dışarılarda. Sular donmuştu hep.
Seydi Suyu iri buz parçaları akıtıyordu.
Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu.
Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk. Lambalar ikide bir usulca sönüveriyordu. Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk.
Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu.
Üç gün bayram iznimiz vardı, ama bu soğukta nereye gidecektik?
Köyü yakın olanlar gitti ancak.
Bayram sabahı kampana çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler.
Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık.
Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu. Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı. Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi. Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu.
O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik. Ellerimizi cebimizden çıkardık.
"Arkadaşlar!" diye başladı. Bir canlıydi sesi, bir heybetliydi. Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı. Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi.
Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi. Olduğumuz yerde birkac kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi.
Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti.
Bugün bayram, dedi. Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz. Sonra yapacağımız iki iş var: Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak, bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak. Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek.
Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek.
Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir. Çünkü, inanarak çalısan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar. O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır...
Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz. Yeter ki bir insan yaptığı işin gereğine inansın.
-Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum, dedi. Çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak. Elektrik yanınca okulun işleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz. Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz.
Size şunu söyluyorum, bizim asıl bayramımız, yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır. Şimdilik bize düşen milletçe çalısmak, çok çalışmaktır. Parolamız şu olmalıdır: "Bayramlarda çalışırız, bayramlar için".
Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin.
Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti.
Hepimiz; “Geleceğiz!” diye bağırmıştık.
-Bayramda çalışırız bayramlar için!
-Bayramda çalışırız bayramlar için!
Altı yüz kişi böyle bağırdık. Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı.
İnsanların böyle canlanması, bir amaca doğru saldırması belki sadece savaşlarda görülür..
Santral havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik.
Çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı'ndan doğru zehir gibi bir rüzgar esiyor. Pelerinlerimizin etekleri uçuşuyor.
Kazmayı vurdukca yüzlerimize buz parçaları fırlıyor. Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş. Nereyi kazacagız belli değil.
Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar. Bir o yana ko şuyorlar, bir bu yana. Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor. Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya. Kimisi bağırıyor, kimisi kazmalara tempo tutuyor. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca.
Yeşilyurt köylüleri evlerinin önune çıkmıs, bize bakıyorlar. Böyle çalısmamıza alışkınlar ama, bayram günü, bu soğukta nasıl donmadığımıza şaşıyorlar. Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, -köyü yakın oldugu için izinli ya(!) - bize evlerden bazlama ekmek taşıyor.
Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda kapışıyoruz. Yukarılardan, aşağılardan ikide bir sesler yükseliyor:
-Bayramda çalışırız, bayramlar için!
Koca ova çınlıyor. Taa uzaktan Hamidiye'nin, Mesudiye'nin köpekleri ürüyorlar.
Bu kış günü böyle seslere anlam veremiyorlar herhalde. Ayaz ovanın ıssızlığı yırtılıyor.
O gün o kanalın yarı yerini açtık. Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti. Ertesi gün taa bende kadar tamamladık.
Sonra merasimle suyu saldık.
Nazlı bir gelin getirir gibi önünden ardından yürüyerek, türküler marşlar söyleyerek getirdik ve geç zamanda, santral havuzuna döndük, sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı "Ç. K. E." yandı... (Çifteler Köyü Enstitüsü)
O zamanki sevincimizi nasıl anlatmalı? Üşümüş ellerimiz alkıştan ısındı. "Yaşa var ol" seslerimiz ufukları kapattı.
Dünyanın en içten gelen, en coşkun bayramı oldu belki. Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu. "Aferin ulan eller, diyordu, bu elektiriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın!"
Sevinçten gözlerimiz yaşarmıştı.
Müdürümüz bir tümseğe çıktı. Birkaç kelimeyle başarımızı tebrik etti. Her nokta koyuşta "sağool!" diye bağırıyorduk..
- Şimdi, dedi, depomuza su dolacak, banyoyu yakacağız. Yıkanın ve çalışıp başarmış insanların huzuru içinde uyuyun.
İşte gördünüz, inanarak çalışan yapar! Amacına ulaşır! Bu heyecanla çalışmaya devam edersek, biz Türkiye'yi de yükseltebiliriz!
- Yükseltecegiz!, diye bağırdık.
-Bayramda çalışırız, bayramlar için!
-Bayramda çalışırız, bayramlar için!
Içeri girdik, musluklardan şarıl şarıl sular akıyordu.
Birbirimizi tebrik ediyorduk.
Unutulmaz bir bayramdı."

Kendi Şarkım

  Yalnızlık tarlasının geniş düzünde

 Tek başına yaşıyan kuşlar gibi

Yaşadım dayanabildiğim kadar

Öğüncüm bu olacak yeryüzünde



Bir yol ki kendimizden başlar
Kolay olmıyan güzel olan
Gelecek Türkiye'ye gidecektir
Geçip yalnızlığın tarlasından



İnanıyorum gerçek bu tarafta
Öyle gecelerim oldu ki apaydınlık
Pişman değilim üzgün değilim
Git kafamdan yalnızlık

28 Eylül 2014 Pazar

İKİ ROMANDAN BİR KURTULUŞ SAVAŞI //Alper Akçam


TALİP APAYDIN 1926 -27 Eylül 2014

TALİP AMCAMIN ANISINA İKİ YAZI

İKİ ROMANDAN BİR KURTULUŞ SAVAŞI

Yazar, nesnel gerçekliklerin imgesel kaynak olduğu kendi bilinç işleyişine düşlem ve yenileştirme gücünü ekleyerek yeni  “metinsel gerçeklikler” kuran bir dil işçisidir. İçinde hiçbir gerçeklik imgesi barındırmayan bir metin, ne edebiyat yapıtı olabilir, ne de insancıl bir iletişim aracı…
Edebiyat yapıtında, metnin kendi dili üzerine kapanarak oluşturduğu özgün biçem, yapıtın yazınsal niteliğinin can damarıdır. Nesnel gerçekliğin içeriğe katılırken geçirdiği değişim, metnin biçimine de yansımalı, yazar için bir özgünlük taşıyor olmalıdır. Konu ve temaları ortak romanlarda, biçimsel farklılıklar dışında farklı anlam boyutları da ortaya çıkabilmektedir; çıkmalıdır. Bu farkın oluşumunda, yazarın toplumsal ve bireysel birikimi, ideolojik duruşunun belirlediği yazar bakış açısı öne çıkar.
İnsanlık tarihi ve coğrafyası bağlamında nesnel bir gerçeklik olarak önemli bir yeri olan Türkiye Kurtuluş ve Cumhuriyet Kuruluş Savaşı’nın metinsel birer gerçeklik olarak romana dönüştüğü iki yapıtı, yazar bakış açılarının değişkenliği bağlamında ele almaya çalışacağız.
İlk yapıt, Akşehir’de, bir Anadolu kasabasında doğup büyümüş, Konya ve İstanbul’da liseyi bitirip İstanbul’da üç ayrı fakültede yarım kalmış yüksek öğrenim görmüş, gazeteciliğe başlamış Tarık Buğra’ya ait, Kurtuluş Savaşı üzerine bir tür belgesel gibi algılanmış ve yazın tarihimizde önemli bir yer tutmuş  “Küçük Ağa” adlı romandır. İkinci yapıtımız, Köy Enstitüsü çıkışlı, köy kökenli bir yazar olan Talip Apaydın’ın “Toz Duman İçinde”, “Vatan Dediler” ve “Köylüler” adlı üçlemesi olacak… 
Küçük Ağa, 1963 yılında Yağmur Yayınevi tarafından basılmış. Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı (1970-2 baskı), Bilgi Yayınevi (1974), Kervan Yayınları (1977) Yol Yayınları 1979) tarafından basımları sürdürülmüş. 1981-2001 yılları arasında Ötüken Neşriyat’ta 20 Baskı yapmış. 2003- 2006 yılları arasında İletişim Yayınevi’nde 40.000 baskıya ulaşmış bir yapıt. 
Talip Apaydın’ın üçlemesi, on yedi yıllık süreçte, yılar arayla yazılmış. Toz Duman İçinde 1974, Vatan Dediler 1981, Köylüler ise 1991 yılında basılmış. Hürriyet, Cem ve Cumhuriyet yayınlarında bilinmeyen sayıda ilk baskıları yapılan kitapları 2000 yılında Kültür Bakanlığı 3.000’er adet basmış.
Üçlemede yer alan yapıtlardan hiçbiri Küçük Ağa kadar adını duyuramamış, kitaplar çok az sayıda okur kitlesi ile tanışma olanağı bulabilmiş. Bir karşılaştırma yapıldığında, Küçük Ağa’nın Talip Apaydın üçlemesine göre en az yirmi kat fazla basılmış ve okunmuş olduğu söylenebilir.
Küçük Ağa, yazarın doğum yeri olan, ilk ve orta öğrenimini yaptığı Akşehir’de, bir kasaba zemininde geçer. Kurtuluş Savaşı’na merkezdeki özne olan “asker kökenli kuvayımilliyeci güç” dışında, muhafazakâr bir bakış açısını yansıtır. Roman, Akşehir’e görevli gelmiş ve kısa zamanda din bilgisi, konuşma yeteneği, İstanbul saltanatına olan bağlılığı ile ün yapmış İstanbullu Hocaefendi’nin, Anadolu’nun işgali sonrasında geçirdiği kararsızlıkları ana konu olarak ele alır. İstanbullu Hocaefendi, önce padişahçıdır; Kuvvacılara ve işgale direnenlere verip veriştirir, onları bozguncu, hatta din düşmanı olarak görür ve halkı onlara karşı örgütlemeye, karşı çıkmaya çağırır. Bu nedenle de, Kuvayımilliyeci güçler tarafından öldürülmesi kararlaştırılır.
Sevenleri tarafından uyarılan ve öldürüleceğini öğrenen Hocaefendi, Akşehir’den,  yeni doğmuş çocuğundan ve genç karısından ayrılır. Hem bir çeşit güvence altında olmak için, hem de artık iyice ilerlemiş düşman kuvvetleri karşısında hareketsiz kalmamak için çeteci güçlere katılır. Kararsızlıklar ve çeşitli bocalamalar içindedir. Gerçek kimliğini gizlemiş, “Küçük Ağa” olarak anılmaya başlanmıştır. Daha sonra Çerkez Ethem kuvvetleri içinde yer alır. Çerkez Ethem kuvvetleri ile Ankara hükümetinin arasının açılmasından sonra da merkezi kuvvetlerle gizlice haberleşir, Çerkez Ethem güçlerinin bozguna uğratılmasında çok önemli bir görev yapar. Tüm bu karar anlarında derin iç hesaplaşmaları geçirmektedir.  
Küçük Ağa, romanın sonunda Mehmet Akif ve kendisi gibi düşünen tutucu kesimle buluşur. Ankara’da, Mustafa Kemal ve çevresi ile bir yol ayrımına varacağının, hatta karşı saflarda yer alacağının bilincindedir. “Vatanın bahtı adına onlar Mustafa Kemal’e, Mustafa Kemal de onlara… mahkûm denecek kadar muhtaçtı. Ama –Küçük Ağa, bunca düşünceden sonra- artık iyice biliyordu, kopacaklardı birbirlerinden.. üstelik.. can yoldaşı iken can düşmanı olarak!” (Küçük Ağa, s 469)
Talip Apaydın üçlemesinde, işgalci güçlere karşı savaşan, Molla Mahmut kişiliğinde somutlaşan Anadolu halk direnişine köylülerden küçük bir azınlık, aç, çıplak, savaş yorgunu olmalarına bakmaksızın katılmışlar, bir ölüm kalım savaşına girişmişlerdir. Kendi köylerinin hocası ve köy çoğunluğu karşılarındadır. Mültenzim soygunundan, harmandan alınan vergilerden dolayı Osmanlı yönetiminin baskıcı yönetiminden bezmiş bu köylülerin kurtuluş savaşında başka beklentileri de vardır. Yazar Talip Apaydın’ın adının da kaynağı olmuş bölük komutanı Teğmen Galip’in ve bazı subayların yaptığı halkçı, devrimci nitelikli konuşmalar, bu beklentilerin daha da çoğalmasına yol açmıştır.
Savaş bittiğindeyse, umutlar suya düşmüştür. Ölümü göze alarak savaşa katılmış Tacım köylülerinden ancak birkaç tanesi köye dönebilmiştir. Onlar da yırtık pırtık giysiler içinde, aç, bitlidir… Savaş kahramanlarının gündüz gözüyle çoluk çocuğunun önüne çıkacak bir görüntüsü bile kalmamıştır. Aşır adlı köylü savaşta bir bacağını yitirmiştir… Diğerlerinin birer birer şehitlik haberi gelecektir.  
Tacım köylüleri savaş öncesine göre daha da sefil durumdadır.
Yunan işgaline kucak açmış olanlarsa Rumlar’dan kalan mallara da el koymuşlar varlıklarına varlık katmışlardır. Kurtuluş Savaşı’na katılanların can düşmanı olan Hacı Nuri, savaş yıllarında Yunanlı işgalcileri evine çağırıp yedirip içirmiş, sarhoş subayların karşısına yoksul bir köylü kadını da köçek olarak çıkarıp oynatmıştır.
Savaştan sonra, savaşta yıllarca büyük özverilerle savaşmış, açlık, acı ve hasret çekmiş Haceli, kasaba ileri gelenleriyle can ciğer olmuş, pancar ekerek daha da büyük paralar kazanmaya başlamış Hacı Nuri’nin adamları tarafından ölesiye dövülmüştür. Olayın mahkemesi yıllardır sürmekte, Hacı Nuri’nin kurguladığı oyunlarla yargıçlar da avukatlar da Haceli’ye karşı tavır almaktadırlar. Kasaba çarşısında esnaf ziyaretleri yapan Hacı Nuri, Haceli’nin perişan durumunu gördükçe keyifle gülmektedir (Köylüler, s 409).
Romanın başkişisi Molla Mahmut, savaştan yıllar sonra asker oğlunu görmek için borç para alarak Ankara’ya ulaşmayı başarır. Işıl ışıl parıldayan, koca binaları olan bir Ankara görür. Savaşta birçok oğlunu yitirmiş, yiyecek ekmek bulamamış kendi köyünde ise hiçbir değişiklik olmamıştır.  
Köy Enstitüsü kökenli bir yazar olan Talip Apaydın’ın üçlemesinde hikâye mekânı Uşak’ın Tacım köyüdür. Kendisi Kurtuluş Savaşı’nda en can alıcı cepheyi oluşturan Polatlı doğumlu olan Apaydın’ın kendisiyle yaptığımız görüşmeden, asıl adı Hacım olan Uşak’ın köyüne kadar birçok kez gidip geldiğini, oradaki köylülerle uzun konuşmalar yaptığını, ayrıca kendi babasının ve arkadaşlarının Kurtuluş Savaşı anılarını dinleyerek romansal kurguyu gerçekleştirdiğini öğrenme olanağı bulduk.
Tarık Buğra ve Talip Apaydın’ın roman coğrafyaları birbirine çok yakındır. Apaydın romanında da Akşehir adı geçer, savaş yıllarının anlatıldığı bölümlerde Akşehir de romansal mekâna girmiş olur.
Tarık Buğra’da kahraman ve karakterlerin çoğunluğu kasaba insanı ve aydın kesimdir… Talip Apaydın’da roman kahramanlarının tamama yakını köylülerdir. Tarık Buğra’nın romanında da Çolak Salih, Ali Emmi gibi halktan kişiler yer alır.
Her iki romanın başkahramanı da dindar kişilerdir. Kimi önyargıları düş kırıklığına uğratacak biçimde, Talip Apaydın’ın başkahramanı Molla Mahmut da medrese eğitimi almış, dindar bir insandır (Yazarın kendisi, bu kahramanının özgün adının Molla Mehmet olduğunu ve yaşayan bir karakteri romanda canlandırdığını söylemektedir). Molla Mahmut, Hacı Nuri gibi ibadetini aynı zamanda bir gösteriş aracı olarak kullanmamaktadır; içtenlikli, sağlam inançlı bir Müslümandır. Komşusu ve savaş arkadaşı Haceli’ye “Dinimizin aslı iyi insan olmaktır” demektedir (Köylüler, s 273). 
Tarık Buğra’nın halk kesiminden seçtiği kahraman Çolak Salih, güney cephesindeki savaşta kolunu yitirmiş ve Halep’ten gelen trenle Akşehir’e dönmüş bir gazidir. Aç, sefil bir durumdadır. Üzerindeki elbiseler de parçalanmıştır.  Akşehir’de çocukluk arkadaşı Rum genci Niko ile karşılaşır. Salih, Niko’ya zamanında yardım etmiş, onu birçok kez korumasına almıştır. Tek kolunu yitirmiş ve perişan bir durumda Akşehir’e dönen Salih’in karşısına Rumcayı bağırarak konuşan, eskiye göre şımarık görünüşlü, varlıklı bir Niko çıkmıştır. Niko, Salih’in yırtık pırtık elbiselerini yeniler, ayakkabı alır ve karnını doyurur, rakı içirir…
Kahvede Ali Emmi’nin aşağılaması ile Salih kendi durumunu düşünmeye başlar, gelişen olay örgüsü içinde Trabzon’daki Rum-Pontus ayaklanmasına katılmaya gitmiş Niko’dan nefret eder; roman sonuna kadar Niko’yu kin ve nefrete dayalı duygularla anar.
Talip Apaydın’ın üçlemesinde de işgalci Yunan ordusu kahramanlar tarafından nefretle tanımlanıyor olsa da, zaman zaman işgalci Yunan subaylar ve askerleri arasındaki tartışmalar aktarılır, işgali doğru bulmayan bazı Yunan subayların düşüncelerine de yer verilir. İşgalci güçlerle işbirliği yapan, onları evine davet edip yedirip içiren, hatta karşılarında yoksul bir kadını dansöz diye oynatan Hacı Nuri, çok daha itici bir karakter olarak canlanır.
Talip Apaydın üçlemesinde belirli bir inanca, meslek grubuna karşı tümevarımcı bir gözle bakılmaz. Romanda, düşmanla işbirliği yapan köyün hocası Ziver, Kökezli Hacı Nuri, Uşak istasyonunda işgal kuvvetlerini halka şirin gösterebilmek için konuşma yapan sarıklı hocalar gibi hacı hoca takımı yanında, Kuvvacılar’a erzak veren Afyonlu Hacı Hasan Ağa da yer almıştır. Varlıklı kesime karşı tümden bir karşı duruş da söz konusu değildir. Savaş sonu Molla Mahmut ve Tacımlı can yoldaşı Haceli aç ve açık kalmışlardır. Çalışıp ekmek parası kazanabilmek için gittikleri kasabada onlara iş veren, cömert ve güleryüzlü davranan Hasip Ağa, iyi bir insandır.
İki arkadaşın köydeki işlerini sürdürebilmek için öküze gereksinimleri vardır. Tefeci Bekir ağadan yüzde yüz faizle para almak zorunda kalmışlardır. Savaş bitmiş, onlardan birçoğu can vermiştir ama, köylünün durumu değişmemiş, zengin daha da zengin olmuştur. Anadolu kırsalının egemeni, savaş öncesi olduğu gibi, tefeciler ve köylünün tarlasını, ürününü ucuza kapatan Hacı Nuri gibi bezirgânlardır.
Tarık Buğra’nın romanında Kuvayımilliyeyi oluşturan güç ve kişiler hakkında somut bir açıklama yer almaz. Hem halka, hem dindar kesime çok yakınlığı olmayan subay, doktor gibi aydın kişiler bu güçleri temsil etmektedir.  
Talip Apaydın üçlemesinde Kuvayımilliye güçleri içinde yer alan subaylardan bazıları savaş sonrası köylünün durumunun düzeleceğini, kırsal alandaki yoksulluğun sona ereceğini bildiren konuşmalar yapmaktadır. Girişmiş oldukları savaştan düşmanın yurttan atılması dışında sosyal yapının değişmesi doğrultusunda düşünceler de taşımaktadırlar. 
Talip Apaydın romanında Kurtuluş Savaşı öncesinden sonrasına uzanan bir zamansal dizilim vardır. Çeşitli zümre ve kesimler değişik kahramanlar aracılığıyla canlandırılmaktadır.
Osmanlı çöküş ve Anadolu işgal yıllarında padişahın tutumuna karşı olan, Yunan işgaline direnişten yana tavır takının köyün varlıklısı İbrahim bey, kendisi gibi düşünen Molla Mahmut ve arkadaşı köylülere yardımcı olmaya çalışır. Silah alabilmeleri için borç para verir. Kendisi savaşa ve çarpışmalara hatta tartışmalara katılmaz. Cepheden uzak durur, köyden uzaklaşarak izini kaybettirir. Savaş bitiminde de İzmir’de Rumlara ait bir dükkânı ele geçirerek şirket kurar, romanda, Türkiye yerli burjuvazisinin ve Finans Kapital’in oluşmasında yer alan bir tip olarak işlev görür.
Kurtuluş Savaşı sonrası kaymakamla mal müdürü düşmanla işbirliği yapmış, Yunan komutanları evinde ağırlayıp karşılarında kadın bile oynatmış Hacı Nuri ile ortak iş çevirirler. Hacı Nuri’yi aracı yaparak Rumların çiftliklerini mülkiyetlerine geçirirler.
Savaş bittikten yıllar sonra, Cumhuriyet kuruluş yıldönümünde yoksul köylüler kasabaya çağrılır. Yeniden asker giysileri verilir, kendilerine, ellerine birer tüfek tutuşturularak yürüyüş yaptırılır. Kutlama için kasabaya çağrılmış bu köylüler, kutlama için düzenlenmiş, süslü püslü kadın ve erkeklerin girip çıktığı balo yerine yaklaşamazlar bile. Bu fotoğrafta, bir sınıf ve duruş ayrılığı vurgulanmaktadır.
Kurtuluş Savaşı kahramanları beş liraları olmadığı için yol vergisini ödeyememişler, bunun karşılığında kavurucu güneşin altında kilometre uzaktan ellerini parçalayarak günlerce taş taşımış, taşları dizerek yol yapmak zorunda kalmışlardır.  
Savaş yıllarından sonra Atatürk’ün kurduğu partinin köydeki temsilciliği için Molla Mahmut’a görev verilmiştir. Molla Mahmut, köylülere iyi davranmayan, haksız yere onları azarlayan kimi kamu görevlilerinden yakınan bir yazı hazırlar ve ilgili yerlere gönderir. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra başvurusunun sonucunu öğrenmek isteyen Molla Mahmut, kasabadaki parti yetkilisinin yazıyı yırtıp attığını öğrenir. Böyle yazıların onun işi olmadığı, başını belaya sokabileceği söylenir…  
Bütün olumsuzluklara karşın, Molla Mahmut’un Atatürk’e olan sevgisi ve saygısında bir değişiklik olmaz.
Romanın sonuna doğru Hacı Nuri yeni aldığı traktörle tozu dumana katarak köyün ortasından geçer. Kaymakam ve mal müdürü ile işbirliği yapmış, Rumlar’dan kalan büyük bir araziye el koymuşlardır. Hacı Nuri, daha sonra da pancar ekerek büyük paralar kazanmıştır.  Kendi işini gördükten sonra, çevre köylere de parayla iş yapacaktır bu traktörle.
Molla Mahmut’un ikinci eş olarak aldığı şehit karısı Nazife’nin oğlu Selim savaşta çavuş, arkasından da köye eğitmen olmuştur. Köylülere okuma yazma öğretecektir.
Hacı Nuri tarafından dövdürülen, mahkemede de umduğunu bulamayan, yargıçlar tarafından da sık sık azarlanan Haceli, birden içine kapanır, kendisini ibadete verir.
Kasaba yolundaki kırmızı toprak yarıntısı, Molla Mahmut’un geleceğe yönelik umutları için bir metafor oluşturmuştur.  “Bir aralık gözü kasaba yolundaki kırmızı toprak yarıntısına ilişti. Orası da net olarak görünmüyordu şimdi. Aşınmıştı. Acıyla gülümsedi kendi kendine.  Başını öbür yana çevirdi. (…) ‘Ne deyim oğul dedi. Bizden geçti gayri. Kendiniz düşünün karar verin. Biz çok bekledik olmadı, ama siz beklemeyin…’” (Köylüler, s 448)
Yazar bakış açısıyla karşılaştırdığımız iki romandan birisinin, Talip Apaydın’a ait üçlemenin diğeri kadar okunmamış olması ülkedeki genel ideoloji ve estetik ideolojinin oluşmasında bir eksikliğin işareti olarak da görülebilir. Özellikle 12 Eylül 1980 darbesi sonrası oluşturulan kültürel saldırıda, değişimden yana olan, devrimci bir estetik tutum içindeki halk kökenli yazarlara karşı uygulanan hegamonik sansürün, Köy Enstitüsü kökenli yazarların yapıtlarına yakıştırılan “Köy Romanı” yaftası ile bu yazarlara ait yapıtların gözden düşürülmesinin, bu tablonun oluşmasında etken olduğu söylenebilir.
Ülkede egemen genel ideoloji ve estetik ideolojinin oluşmasında çok önemli yeri olan internet kayıtlarında karşımıza çıkan bir tablo, durumu daha da dramatik bir duruma getirmektedir. Talip Apaydın hakkında internet aracılığıyla bilgi toplamak istediğinizde (ki, neredeyse her düzeyde öğrenci ve araştırmacının tek başvuru kaynağı durumuna gelmiştir internet) en üst sıralarda bulunan EDEBİYATFAKULTESİ.COM adlı kaynakta aşağıdaki not çıkmaktadır:
“Eserlerinin hemen hemen hep­sinde vaktiyle Köy Enstitüleri’nde benimsetilmiş köy anla­yışına uygun klişe anlayışı işier. Bu kitaplarda köy daima sefil ve sömürülmüştür. Köylü câhildir, hurafelere inanır. Müsbet hiçbir davranışları yoktur. Bu toplumda tak iyi in­san köy öğretmenidir. Öğretmen, köylüyü eğiterek modern ve taık(laik yazılmak istenmiş olmalı – bizim notumuz-) hâle getirmeye uğraşır. Eserlerinde Yaşar Kemâl, Kemâl Tahirve Orhan Kemâl’in etkisi görülür.”
Yazın yanlışları düzeltilmeden aktarılmış, genç kuşaklara bilgi kaynağı olacak metni yazanların Talip Apaydın’ın herhangi bir kitabını okumuş oldukları söylenemez. Köy Enstitüleri kurucu düşüncesinin halk kültürüne ve köylülere büyük değer verdiği, eğitmen yetiştirilmesinde, Köy Enstitüsü öğreniminde halk anlatılarının, oyun ve söz kültürünün,  imececi yaşam biçiminin önemli yer tuttuğu,  enstitülerde hafta sonu eğlencelerine köylülerin de katıldığı, hatta bazı enstitülerde köylülerin derslere kabul edildiği bilinmektedir.
Talip Apaydın’ın yazıda sözü geçen üçlemesindeki başkahraman Molla Mahmut ya da Yoz Davar adlı romanın kahramanı Çoban Musa, tek başlarına bile metinde ileri sürülen düşünceyi kökünden söküp atacak ölçüde insani değer taşıyan ve tüm olumsuzluklara kafa tutmayı başarmış köylü kahramanlardır.
 
Kaynakça
Tarık Buğra, Küçük Ağa, İletişim Yayınları, 10. Baskı, 2006 İstanbul
Talip Apaydın, Toz Duman İçinde, Kültür Bakanlığı Yayınları Birinci Baskı, 200 Ankara
Talip Apaydın, Vatan Dediler, Kültür Bakanlığı Yayınları Birinci Baskı, 200 Ankara
Talip Apaydın, Köylüler, Kültür Bakanlığı Yayınları Birinci Baskı, 200 Ankara


 
                                                                                                                      ALPER AKÇAM
“YOZ DAVAR”DA GROTESK HALK KÜLTÜRÜ

Hiçbir zaman saf, değişmez ve bütünlüklü olmayan, yönetici erkin tekil söylemlerinden de kaçınılmazca etkilenen halk kültürünün değişimci, yenileyici gücünün kaynağı onun “grotesk” özelliği ile ilgilidir.
Kültürbilimcilere göre, Orta Çağ’ın kapanışından sonra üstkültürde kendisini yeterince gösterme olanağı bulmuş grotesk halk kültürü, tuhaflıkları, karşıtlıkları bir araya getirir, korkunun yerine gülmeceyi öne çıkarır, tüm tekil dilli iktidar bildirimlerinin karşısına yıkıcı bir muhalefetle çıkar. .
Köy Enstitülü çıkışlı yazarlar Anadolu halk kültürünün üstkültüre taşınıp bir tür “yenidendoğuş”a uğratılmasında önemli işlevler üstlendiler.
Talip Apaydın, İç Anadolu halk yaşamının içinden çıkıp gelmiş, o kültürün çoğul öğelerini yazınsal kurgu içinde başarıyla canlandırmıştır. Kendisinin de “en beğendiğim romanım” dediği Yoz Davar, Türkçe yazında ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

Grotesk Halk Kültürü ve Batı Rönesansı’nda Rabelais Romanı
“Rabelais’nin imgelerini daha çok halk kültürüyle ilişkileri içinde inceledik. İlgilendiğimiz şey, bu kültür ile resmi ortaçağ kültürü arasındaki temel mücadeleydi.” (Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 471)
Bahtin, Rabelais ve Dünyası adlı yapıtında, Rönesans ile halk kültürü arasındaki ilişkiyi Rabelais romanını kaynak alarak çözümler. Rabelais romanının Batı Rönesansı için çığır açıcı bir yeri olduğu bilinir. Rabelais’in açtığı yoldan Cervantes’ten Goethe ve Shakespeare’e uzanan diğer Rönesansçılar geçecektir.
Rabelais romanı, ortaçağın tekil dilli söylemine karşın pagan dönemden beri süregelen, halk yığınlarının belirli şenlik günlerinde doruğa ulaşmış karnavalcı çoklu imge sistemini üst kültüre taşımış, bir tür yenidendoğuşa uğratmıştır. Rabelais romanının ana dokusunu grotesk halk kültürü oluşturur.
Halk kültürünün çoğul karakteri içindeki, gülmece, cinsellik, kural tanımazlık ve tuhaflığı önde tutan “grotesk” öğeler, tekil dillere karşı savaşım içindedirler, değişim ve yenileşmenin temelini oluşturur.
Bahtin, Rabelais ve Dünyası adlı yapıtında halk gülmece kültürünün ana öğesi olan grotesk imgeyle ilgili ayrıntılı bilgiler verir; grotesk imge karşısında çeşitli eğilimlerin, akımların duruşlarını özetleyerek, imgenin tarihsel gelişimi içinde hayat ve sanat arasındaki ilişkiye ışık tutan ipuçları bulur. Bahtin’in verdiği örnekler arasında tarihsel öncelik taşıyanlar, groteskin özünü en çok taşıyan örneklerdir belki de... “Kırım’daki Miletos kolonisi Kerç’ten günümüze kalan meşhur çömlek koleksiyonunda ihtiyar hamile acuze figürleri vardır. Dahası, bu acuzeler gülmektedir. Bu, çok güçlü bir şekilde ifade edilen tipik bir grotesk anlatımdır. Müphemdir. Burada gebe bir ölüm vardır; doğum yapan bir ölüm.” (Rabelais ve Dünyası, s. 53) Bahtin’in açtığı yol, tarih ve toplumbilimle ilgili birçok değişik yapıtta grotesk imgenin oluşum koşulları ve toplumsal değerine ilişkin bulguları ele geçirmemizi de sağlar. Polo kardeşlerin seyahatnamesinden bezirgân yollarının açılışını anlatan epizodlar ayıklayan Dr. Hikmet Kıvılcımlı, “Arabalar, üzerlerinde yüzleri doğuya çevrik, göbekleri önünde bir kupa bulunan ‘taştan kadınlar’ duran mezarların önünden geçiyorlardı” alıntısını yapar (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, s. 269). Bu imge, Moğol mezarlarında anahanlık dönemine ait egemenliğin de göstergesidir...
Avrupa Rönesansı’nın ana öğesi olan ve gülmeceye dayanan halk kültürü, büyük ölçüde kozmik zaman ve uzamı taşıyan öğelerle yüklüdür. Kimi dönemler ve zaman kesitlerinde, halk kültürü toplumsal iletişim içinde yoğunlukla öne çıkar, her türlü yasak ve tekil söylem karşısında üstünlük kazanır. Ritüellerde, seyirlik köylü oyunlarında, halk anlatılarında en görünür biçimini alan bu tarzı Bahtin şöyle tanımlıyor:
“Bağdaştırmalı, debdebeli gösteri, hiyerarşi ve ayıbın ortadan kalktığı karnavalcı yaşam,
Sahnesiz, katılımlı karmaşa, sıcak, karşılıklı temas, tuhaflık, uygunsuz birleşmeler, saygısızlık...
Karnaval kralına şaka yollu taç giydirme ve tacı alma; dünyevi otoriteyle alay edip onu küçük düşürme, kendisini yenilemeye zorlama…
Yüksek/alçak, genç/yaşlı, üst/alt, hamile olan ölü gibi ikicili imgelerin kullanımı, giysilerin ters giyilmesi, başa geçirilen don ya da pantolon, şapka yerine tas…
Parodinin karnavalımsı doğası, her şeyi eğip büken bir aynalar sistemi..”
(M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 186-190.)
“Karnaval, sahneye çıkılmaksızın ve icracılarla izleyiciler arasında bir ayrım yapılmaksızın gerçekleşen bir törendir. Karnavalda herkes etkin bir katılımcıdır, karnaval edimine herkes katılır.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 184.) *

_________________________________________________________________________
*Not: “Gerçekten de orada öğrenciler masaları birleştirmişler, bir sahne hazırlamaya çalışıyorlardı. Çok kızdığı anlaşılan Tonguç, Müdür’e ve öğretmenlere sertçe çıkıştı; enstitülerde oyunların, toplantıların ortada, herkesin eşit durumda izleyebileceği bir ortamda yapılmasını kaç kez yazmış, söylemişti. Konuklarla öğretmenlerin önde, öğrencilerin arkada oturduğu bir düzenin yıkılmak istendiğini hâlâ anlayamamışlar mıydı? ‘Kaldırın o sahneyi, toplantı dediğim biçimde yapılacak!’” (E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 448) Tonguç, Köy Enstitüleri’ndeki eğlencelerin “‘müsamere’ anlayışı ile değil, doğal ve özgün yöntemler ve geniş katılımlarla yapılması…” nı istemektedir (E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 305).
______________________________________________________________________
Bahtin’in Avrupa-Asya kültürleri içinde tanımını yaptığı karnavalcılık geleneği, Octavio Paz’ın Latin Amerika kültürü içinde tanımladığı Fiesta geleneği ile örtüşmektedir. “…Fiesta gerçek bir yeniden yaratılıştır. (…) Seyirci ile oyuncu yönetici ile yönetilenler arasındaki sınır kuleleri kalkar. Fiesta’ya herkes katılır ve bırakır kendini onun sarıp sarmalayan akışına. (…) Erkekler kadınlar gibi giyinir, efendiler sanki köleler, yoksullar da zenginler gibi! Askerler, rahipler ve yasalarla alay edilir. Kutsal şeyler çalınır, dinsel ayinlere küfürler savrulur.”(Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 55-57.)
Halk kültürünün diğer önemli bir özelliği de oyunculuğudur… Bilindiği gibi, Macar tarihçi Huizinga, insan için “homo ludens” (oynayan yaratık) kavramını kullanmaktadır; oyun, zaman ve iktidar dillerine karşı çoğul bakış açısını yaşatan, halk kültürünü ayakta tutan, değişim ve dönüşümü sağlayan en önemli öğedir… Yakın zamanda yitirdiğimiz değerli halkbilimcimiz Metin And’ın halkbilimle ilgili en önemli yapıtının adı da “Oyun ve Büğü”dür!...
Karnavalcı, fiestacı, şenlikçi, her ne ad altında olursa olsun, halk kültürüne ait tüm tören, gün ve izlencelerde, oyun ve oyunculuk en öndeki öğedir. Şenliğin her katılımcısı, bir başkası olabilmenin, bir başkasının gözünden yaşamı görebilmenin ve tüm iktidarlara karşı çıkabilmenin özgürlüğünü yaşar. İsmail Mert Başat’ın Cordobalı bir köylünün bir karnaval sırasında söylediği sözden yola çıkarak kitabına verdiği ad, bu imgelem gücünü sonsuz boyutlara taşımaktadır: “Gökyüzünden Başka Sınır Yok”…
Halk kültürünün 20. yüzyıldaki niteliklerinden çok şey yitirmiş bulunan köylülükle ve her iki kavramın, göstergenin, anlamın çoklu karakteriyle ilgisini vurgulamak bakımından bir Etiyopya atasözünü anımsamak da yararlı olacaktır: “Akıllı köylü, büyük efendisinin karşısında yerlere kadar eğilir ama sessizce ossurur.”
Türkçe yazında halkın konuşma dili olan Türkçe’nin kullanılmasıyla birlikte, halk kültürü öğeleri üstkültürümüze, yazın dünyamıza, öyküye, romana da taşınmaya başlamıştır. Halk kültürünün “grotesk” öğelerinin yazınsal alanda yaşam bulmasını asıl sağlayan Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlar olmuştur. 

Köy Enstütülü Yazarlar
Sadık Aslankara, Köy Enstitülü yazar ve şairler üzerine yazdığı “Enstitü Beşlisi” başlıklı yazıda, (Cumhuriyet Kitap Eki, 12 Nisan 2007, sayı 895) bu yazarların yazınımıza getirdiklerini sıralarken “Köy Enstitülü yazarlar, kendilerine yabancı gelebilecek bir alandan içeri adım atarken, bu arada yabancı yazarları okurken dut yaprağından ipek üreten ipekböceklerinin yaptığına benzer biçimde bize özgü yazın üretebiliyor.  (…) Halkın yazınla güncel bağlamda ilişkisini yoğunlaştırıyor” saptamalarını sıralıyor. Aslında, onların yaptığı bu sayılanlardan çok daha önemli ve “çağ açıcı” özellikler taşır. Anılan yazar ve şairlerle birlikte Anadolu halk kültürüne ait, çoğul gerçeklikçi, gülmecenin önde tutulduğu bir bakış açısıyla yaklaşım tarzı kültürel üstyapıya taşınacak, dilde ve düşüncede halk kültürünün bir tür yenidendoğuşa uğratılmasına dayanan yenilikler yeşerecektir. 
Köy Enstitüsü kökenli yazarların yazınsallıklarının ana damarını oluşturan halk kültürüne ait nitelik, ne yazıktır ki, yazın araştırmacılarımız ve eleştiri ortamımız tarafından hemen hiç algılanamamıştır. Seçkinci, derebeyci anlayışı yansıtan bir aydın kesimi, edebiyatımızda halk kültünü öğelerini taşıyan yapıtları “Köy Romanı” yaftası ile karalayıp dışlamış ve türün kanon diyebileceğimiz genel anlayış içinde gözden düşmesinde önemli bir rol oynamışlardır. Bu yapıtların savunuculuğunu yapmış diğer kesim de değerlendirmelerinde, türün “halkın çile ve sıkıntılarını yansıtan” bir tarzı benimsemiş olduğunu söyleyerek onu değersizleştirmiş, yavan ve kuru bir yergicilikle yetinmiştir. Bahtin, Rabelais ve Dünyası adlı yapıtının girişinde şöyle diyor: “Bu kitapta o denli üzerinde durulan ‘grotesk gerçekçilik’, 1930’lu yıllardı toplumcu gerçekçiliği tanımlamak için kullanılan kategorilerle taban tabana zıtlık gösterir”. (Rabelais ve Dünyası, s 20)
17. yüzyıldan sonraki kültürel akımların, klasizm, Aydınlanma ve romantizmin Rönesansçı yapıtlar karşısındaki değerbilmez tutumu Aydınlanma ve temsilcisi Votaire’in Rabelais karşısındaki yavan ve uzak duruşu,  eleştiri ortamımızın 12 Eylül sonrasında iyice belirginleşmiş halk kültürü karşısındaki duruşuna, görüş eksikliğine benzetilebilir. II. Dünya Savaşı yıllarının edebiyatı yaşamdan uzak tutmaya çabalamış eleştiri anlayışını temsil eden Wolfgang Kayser’in “grotesk”i bir “yabancılaştırma öğesi” olarak tanımlaması eleştirmenlerimiz tarafından da benimsenmiş (Yıldız Ecevit’in Orhan Pamuk metinleri bu bakış açısı için tipiktir)  ve grotesk halk kültürünün yazınsal çokseslilikteki gücü görmezden gelinmiştir.
Köy Enstitülü yazarların öncülük ettiği, köy yaşamını konu edinmekle birlikte kentsel alana ve özellikle göçe de uzanan temaları da kullanan metinler, gülmeceye dayalı değişim ve yenileşme gücünü taşıyan özel bir nitelik barındırmaktadır.  Bu metinler, halk kültürü içinde de kendisine yer edinebilmiş dogmaya, tekil ve teolojik bildirimlere karşı groteski, tuhaflıkları öne çıkarmışlardır. Öncelikle vurgulanması gereken başlık budur… “Ortaçağ insanını en fazla etkileyen, gülmenin korku karşısındaki zaferiydi. Bu, yalnızca Tanrı’nın gizemli terörü karşısındaki bir zafer değildi, doğa güçlerinin uyandırdığı huşu karşısında ve her şeyden çok da, kutsanan ve yasaklanan (‘mana’ ve ‘tabu’) her şeyle bağlantılı baskı ve suçluluk karşısında kazanılan bir zaferdi. (M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s. 110)
Köy Enstitüleri’nin kurucusu, büyük kültür devrimcisi İsmail Hakkı Tonguç da “Biz Anadolu’da korkuyu yenmek için savaşıyoruz” dememiş miydi?
Köy Enstitülü yazarları “karnavalcı-şenlikçi halk kültürü” bakışıyla incelemeye aldığımızda, yapıtlarının gülmeceye dayalı değişim ve yenileşme gücü açıkça ortaya çıkacaktır. 
Dursun Akçam’ın tüm kitapları, bir kısmı adlarından başlayarak (Öğretmeni Kim Öptü, Generaller Birleşin, Sevdam Ürktü, Dağların Sultanı) gülmeceyi ya açıkça, ya sinsi bir yıkıcılıkla ana öğe olarak kullanmış iken, bir köyde ağalığa karşı köylü kalkışmasını konu edinmiş Kanlıdere’nin Kurtları’nda bile gülmenin metnin ana dokusunu oluşturduğu görülebilmektedir. Kanlıdere’nin Kurtları’nda köy halkı bir yandan kuraklık nedeniyle ahır süpürgesine bezetilmiş Kepçehatun ile yağmur duasına çıkmaktadır (İlhan Başgöz, Folklor Yazıları’nda geniş ele alınan bir ritüel...). Süpürgenin kendisi zaten karnavalcı bir öğedir, (Rabelais ve Dünyası, s 299; Korkunç İvan’ın feodal kastlara karşı mücadele eden Opriçnina adlı, hiyerarşi karşıtı askerlerinin sembolleri de süpürgedir)... Ayrıca ahır süpürgesinin kullanılmasıyla, hayvan dışkısı, süpürgeye katılmış ikinci bir karnaval malzemesi,grotesk öğe olarak anlatıda yer almaktadır.
Kanlıdere’nin Kurtları’nda kuraklık nedeniyle adak kesilmesini ve kendilerine de birer parça et düşmesini bekleyen köylüler aralarında konuşmaktadırlar.
Allah’ın kızı Maviş: “İpini kıran gelmiş anam babam! Hele çocuklara bakın kara sinekler gibi sarmışlar tepeyi! Bir pişi kır kişi!”
Cenkçi: “Öyle söyleme maviş bacı. Çocuklar melîkedir. Onlara vermek daha da sevaba geçer.”
Maviş: “Bizim köyün kadınları sıçanlar gibi, illedevam melâike kunnuyorlar.” (Kanlıdere’nin Kurtları, s 438-439) .
“Kunnamak” hayvanların doğum eylemi için kullanılan yerel bir deyimdir. Kadınların doğumu farelerin yavrulamasıyla özdeş kılınarak karnavalcı geleneğin insanla hayvan ve doğa arasındaki ayrımları silikleştiren tarzı oluşturulmuştur. “…insani ve hayvani özelliklerin kombinasyonunun en eski grotesk biçimlerden biri olduğunu biliyoruz.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 346)
Ümit Kaftancıoğlu’nun Dönemeç adlı kitabındaki Kara Kotan adlı tek bir öykü bile, onun yapıtlarındaki karnavalcı gücü, halk kültürü yoğunluğunu gösterebilmek için yeterli malzemeyi sunabilmektedir. Öykünün adı Kara Kotan olmasına karşın öyküde toprak sürme eylemiyle ilgili bir edim yoktur. Yeter’le kocası Loplop arasındaki cinsellik kotanın toprağı sürmesiyle koşut gösterilmektedir.
Yeter, tarla keşfi için köye at binip gelecek yargıçları on beş kilometre öteden yayan getirecek kocası Loplop’u beklerken su ısıtmıştır. Tavukları kesip temizleyecek, yemek için pişirecektir. Isınmış suyla birlikte gönlünden başka şeyler geçirmektedir. Bu arada tavuklara atlayan horoz Yeter’i iyice bu düşünceye yoğunlaştırmıştır. “Senin yediğin halaldır, o ki arka arkaya iki tavuğu da hakladın…” (Dönemeç, s 56)
Loplop eve geldikten sonra, birliktelik Yeter’in beklediği yere varmaz, Loplop yıkanırken önünü de kapatmaktadır. “Deey köyün o baştan bu başa bildiği soykanı benden mi saklıyorsun?” diye sorar Yeter (Dönemeç, s 59).
Keşif bitmiş, yargıç tarlayı Loplop’a vermemiştir. Yeter çok da umursamamaktadır tarlanın kendilerine ait olmasını. Tarlayı kazanırlarsa, kocası canlanabilir, ıssız köyün ıssız evinde iyi bir gece geçirebilir diye bekliyordur; o kadar.
“Onun yitirdiği şey, yaşamak için son umudunu bağladığı geceydi. Konuşmadı. Loplop konuştu gene:
“Aldırma, akşamdan ocağı bir su koy ısınsın, ‘Haydan gelen huya gider, selden gelen suya gider…’ Gözüm kalmıştı, üstümüze yazdırmıştık. Tanrı kayıl olmadı. Bak benim gül gibi… ‘ dedi. Karısına yaklaştı. Yeter’in yüzünde kara bulutlar uçuştu, ak-pembe belirtiler gelmeye başladı.
‘Sıra sende, Yeter. Bu gece seni yazım yazım yazacağım. Kara toprak olmasın da ak toprak olsun… Ne yapalım…’ dedi. Akşamdan, alaca karanlıkta sürüm başladı.” (Dönemeç, Yalın Ses Yayınları, 3. Baskı, 2006, s 65)
 “Rahip Jean, manastır çan kulesinin gölgesinin bile bir kadını daha doğurgan yapacağı yolunda bir iddiada bulunur. Bu imge bizi derhal groteskin mantığına götürür. Bu mantıktaki ‘ahlak bozukluğu’nun bir abartısı değildi sadece. Nesne kendi sınırlarını ihlal eder, kendi olmayı bırakır. Beden ile dünya arasındaki sınırlar bilinir, ikisinin birbiriyle ve çevredeki başka nesnelerle kaynaşmasına giden yol açılır. Çan kulesinin (bir kule) fallusa ait yaygın grotesk imge olduğunu hatırlayalım.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 340)
Kaftancıoğlu’nun yapıtlarında Yelatan adlı dağın adı sıkça geçmektedir. Dönemeç öykülerinden Süpürge’deki erkek kahramanın adı da Yelönü’dür.
Dönemeç’te karnavalcı diyaloglar arka arkaya sıralanmaktadır.
“Azrail gelmiş canım aliyer/ Yar gelmiş yarrağım elliyer.” (s 57-58)
“Ara yere atım/ kuru yere götüm.” (s 61)
“At elin / Göt elin.” (Dönemeç, s 62)
“İt yatağında kırık ekmek.” (Dönemeç, s 77)
“Koca diye iti kırkanlar.” (Dönemeç 137) 
Talip Apaydın’ın Tütün Yorgunu’nda roman kahramanı Osman romanın başında bir tür delilik saplantısı gösterir, elleriyle sürekli tütün dizmeye başlar. Romanın sonuna kadar ana anlatı bu davranış biçimi üzerine yoğunlaşır. Tütün Yorgunu’nun gerilimli, iç acıtan, kırsal yaşama belli ölçüde egemen olmuş dogmatik inançların getirdiği kapkara tablolar içinde, köylü Osman’ın durmaksızın elleriyle tütün diziyor oluşu, adaklara, kutsal okumalara karşın bu tuhaf davranışın azalmaması, hatta günden güne çoğalması, halk kültürünün çoğul gücü içinden çıkıp gelmiş yazarın kurgusal bir başarıyla korkuya ve tekil bildirimli inançlara karşı açtığı savaşın göstergesi gibidir.  
Yoz Davar’da çoban Musa romanın başından sonuna kadar Emin ağanın adamlarıyla müthiş bir savaşım içindedir. Kendinden sayıca çok, daha donanımlı ve arkasını ağalarına dayamış çobanlarla kavga ederken bir yandan da halk kültürüne özgü, gülmeceyi, cinselliği öne çıkaran söyleşiler kurmaktan geri durmaz. Her soluklanışında çırağının anası üzerine söyleşir, gülmecenin önde olduğu diyaloglar kurar.
“Ananı getir buraya her bir isteğini yerine getirelim.” (Yoz Davar, s 43). “Ananı, güzel ananı getir” (s 47), “ananı getir” (s 179 –bu sırada ağır beden ve kafa travması geçirmiştir, ölümcül yaralar almıştır), “Anan da bu havayla gelin olmuştu” (s 209), “Ananı ne zaman getireceksin? Çoban ağam seni istedi…” (s 212)
Çoban Musa ile köpek Akkuş sırt sırta vermiş iki kardeş gibidir. Sıkça Akkuş’la konuşur Musa. Akkuş da onu dinler, ayıbı, kusuru varsa, söyleneni anlar, başını yere eğip utancını bildirir. Musa, köpeklerden başka koyunlarla, keçilerle de konuşur, onlarla insanmışlar gibi davranır.
“Yüzü değişmişti. Bir acı çökmüştü her yerine. Az sonra büsbütün kıvranmaya başladı. Eliyle başını tutuyordu. Daha fazla gidemeyeceğini anlayınca, bir sel yatağının kıyısına oturdu.
- Ula ne edeceğiz Akkuş?
Akkuş dönmüş yaralı bacağını yalıyordu. Bir de mızıklanıyordu bazen. Bacağını kaldırıp sallıyordu.
‘Çırak nerede acaba? Neye aramaz bizi? Ula deyyusun oğlu gelsene. Susadık. Yaralarımıza kara sakız lazım, getirsene.”
Doğu taraf ışımaya başlamıştı.
‘Gördün mü şu işi? Tüh…’
Sopasına dayanarak zorlukla doğruldu.
-Haydi Akkuş, yürü! Yetişelim davarın peşinden. Belki gene gelir o namussuzlar, yürü!
Dereye aşağı sallanarak gidiyorlardı. Akkuş başını kaldırıp bir iki ürdü.
- Ula sus! Yerimizi belli etme oğlum. Gene gelirlerse ne halt ederiz?
Akkuş isteksizce kuyruk salladı.
- Gel hadi!
Tepeye yukarı tırmandılar. ‘Nereye gitti bunlar bilmem ki?’
Durup ortalığı dinlediler.” (Yoz Davar, s 245)
Musa’yla köpek arasındaki tüm ayrımlar yok olup gitmiştir sanki. Kahramanı köpeğiyle senli benli konuşurken, anlatıcı da onları iyice birbirine yakınlaştırmıştır: “Durup ortalığı dinlediler.”
Yazın alanında, halk kültürünün var oluş ölçütü, yazınsal metinlerdeki anlatıcı ile kahraman ve karakterlerin yer aldığı düzlemlerin çözümlenmesi ile de görülebilecektir. Bu düzlem, halk kültürünü işleyen ve yapısına taşıyan yapıtlardaki çok sesliliği vurgulayan ana biçemsel öğe olarak ortaya çıkar. Yazınsal geçmişimizi zamandizimsel bir çizgi içinde izlediğimizde bu düzlemsel gelişmenin değişimini açıkça görebiliriz.
Nebizade Nazım’dan bu yana köy yaşamı ve halk yazın alanımızda bir olgu olarak yer almışsa da anlatıcı ile karakter ve kahramanlar arasındaki düzlem birbirinden oldukça uzak durumdadır. Tanrı katındaki, her şeyi bilen, her şeyi gören anlatıcı, ya metnin kendi ana dokusunda ya da kendisini temsil eden kahramanın dilinde, olaylara ve diğer kimliklere dışarıdan bakan bir yabancı gibidir. Bu yabancılık, Yakup Kadri’nin Yaban’ında çok açıkça gözlenebilir.
Bahtin, çok sesli roman türü için örnek seçtiği, üzerinde ayrıntılı çalışmalar yaptığı Dostoyevski’nin yaratıcı dehasını açıklarken şunları söylüyor: “Dostoyevski’nin yaratıcı dehası, din, kültür, siyaset konularındaki oldukça tutucu görüşlerine baskın çıkar ama bunun nedeni romanlarında kendi görüşlerini dile getirmemesi, kahramanlarının hepsine aynı uzaklıkta durması, dile getirdikleri düşünceler konusunda tümüyle tarafsız kalması değildir. Bunların hiçbirisini yapmaz ama anlatıcının sesiyle kahramanların seslerini aynı düzlem üzerinde yan yana getirerek, hiçbirine fazladan bir otorite barındırma olanağı tanımayarak romanda dile gelen karşıt bakış açılarını daha yüksek bir düzeyde senteze ulaştıran bir anlatı yapısından özenle kaçınarak çok sesli bir özgürlük ortamı yaratır. (...) Dostoyevski için önemli olan kahramanının dünyada nasıl göründüğü değil, her şeyden öncelikli olarak, dünyanın kahramanına nasıl göründüğü ve kahramanının kendisine nasıl göründüğüdür. Yani kahramanın kendisiyle ilgili bilinci romanın düzenleyici ilkesi haline gelir. Kahramanın her şeyi yutan bilincinin yanına yazarın yerleştirebileceği yalnızca tek bir nesnel dünya vardır: kahramanla eşit haklara sahip başka bilinçlerin dünyası.” (M., Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 97- 100)
Sabahattin Ali’den başlayarak anlatıcı yansızlığı, kahraman ve karakterlerin iç seslerine çok fazla karışmama biçiminde belirginleşen çok seslilik, yazın alanımızda boy göstermeye başlamıştır. Orhan Kemal’le birlikte bu yakınlaşma daha da çoğalır. Yaşar Kemal’in anlatıcısı da destanlar çağından kalmış bir halk kahramanıdır. Canlandırdığı kişilerden bir adım da olsa önde bulunmaktadır. Yaşar Kemal, Dağın Öte Yüzü üçlemesi ve Akçasazın Ağalarıikilemesinde anlatıcı düzlemi ile kahraman ve karakterlerin yaşama bakış ve kendilerini oluşturma yapılanmasındaki ayrımları kırabilmek için anlatıya ek sesler katar, anlatıyı çizgisel zamandan çıkarıp ritüellerin döngüsel zamanına, kozmik uzamına taşır.
Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlarla birlikte anlatıcı ile kahraman ve karakterler arasındaki söylem düzlemleri birbirine iyice yakınlaşır. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Ümit Kaftancıoğlu’nda bu yapı çok açık bir şekilde gözlenir. Türkçe yazın ortamında bu çoğul biçemcilik hızla yaygınlaşacak, Kemal Bilbaşar’ın Batılı bir aydın olarak Dersim’i anlattığıCemo ve Memo gibi çok ilginç yapıtlar ortaya çıkacaktır.
Batı Rönesansı’nın ana yapıtlarından olan Rabelais romanı ile Köy Enstitüsü kökenli yazarlarımızı yakınlaştıran diğer bir özellik de halkın konuşma dilini anlatının ana yörüngesi olarak tutmaları ve biçemsel olarak “takma ad” karşısındaki tutumlarıdır.
“Rabelais dil öğelerinin büyük kısmı, sözlü kaynaklardan alınmıştır; bunlar, halkın basit hayatının derinliklerinden süzülüp gelen saf sözlerdir.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 491) “Burada Rabelais’in sözlü biçeminin dikkat çekici bir özgüllüğüne değiniyoruz: Onun özel ve cins adları arasında, modern edebi biçemde görmeye alışkın olduğumuz gibi kesin bir ayrım yoktur. Bu, özel ve cins adları ayıran çizgilerin belirsizleşmesinin, övgü-sövgünün bir takma ad altında ifade edilmesi gibi bir amacı vardır. Başka bir deyişle, eğer bir özel ad, sahibini niteleyecek şekilde açık bir etimolojik anlama sahipse, artık bir özel ad olmaktan çıkar, takma ad olur. Bir takma adsa asla tarafsız olamaz, zira anlamı, olumlu veya olumsuz olsun mutlaka bir değerlendirme barındırır.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 493)
Bahtin’in Rabelais romanı için yaptığı bu biçemsel buluş, Köy Enstitülü yazarların yapıtlarında kendini yenileyen önemli bir değerlendirme olarak anlam kazanır. Kanlıdere’nin Kurtları’nın kahramanları: Turizmeci Cimşit, Cenkçi, Gurbetçi, Cinci Emoş, Allah’ın kızı Maviş diye sıralanıp gider. Loplop, Tuntul, Gud’un oğlu, Kel Dırı da Kaftancıoğlu’nun kahramanlarından kimilerinin adlarıdır.
Yoz Davar’da çoban Musa’nın çırağının adı yoktur… O yalnızca çırak başlayıp çırak bitirecektir romanı. Roman kahramanları, Şaşı, Uzun Ahmet, Yatakçı Ali diye uzayıp gider.
Yoz Davar’ın sığır güdücüsü samıt çobanının adı olmadığı gibi konuşmayı bile beceremez, “ga gı” gibi sesler çıkarmakla yetinir. Yazarın romana yerleştirdiği bu “kimliksiz” kahraman, aradaki çekişmelerde görece yoksul bir ağanın, hasta ve düşkün Köşker’in sürüsünü korumakta olan çoban Musa’dan yana tavır almaktadır. Tuhaflık kaynağı, insanla hayvan arasında bir katmanda değerlendirilebilecek bu karakter, bencilleşmiş, at binip dünyaya egemen olmaya çıkmış ağa oğluna karşı yoksulun yanındadır.
Köy Enstitülü yazarlarla birlikte söyleşimsellik de nitelik değiştirmiş gibidir. Bollaşan diyaloglar, köylü iç sesine ve insan içselliğine ulaşabilmeyi sağlar.
Edebiyat alanına, şiirlere, öykülere, romanlara akan bu yeni imgelem, edebiyatın bir zenginliği olmanın dışında çok önemli bir işlev üstlenecektir: Anadolu insanının algılama, deneyimleme, bilgi edinmesinde devrimci bir değişimin yolu açılmıştır. Onlara kendi duygu diliyle, kendisi olma bilinciyle seslenen yeni bir imgelem dünyası doğmuştur.
Bahtin’in Dostoyevski metinleri üzerine yaptığı çalışmada Dostoyevski’nin çok sesli romanını insanlığın sanatsal gelişiminde dev bir adım olarak görür. “Dostoyevski Avrupa sanatsal nesrinin gelişimindeki ‘diyalojik çizgi’yi izlerken yeni bir türsel roman çeşitlemesi yaratmıştır: çok sesli roman. (...) Çok sesli romanın yaratılmasını romansal nesrin, yani romanın yörüngesinde gelişen bütün türlerin gelişimindeki ileriye dönük dev bir adım olarak addetmiyoruz yalnızca, insanlığın sanatsal düşünce biçiminin gelişimindeki dev bir adım olarak da kabul ediyoruz. Bize öyle geliyor ki, bir tür olarak romanın sınırlarının ötesine geçen özel bir çok sesli sanatsal düşünce biçiminden söz edilebilir doğrudan doğruya. Bu düşünme biçimi, bir insanı ve her şeyden önce de düşünen insan bilincinin ve var oluşunun diyalojik alanının, monolojik konumlardan yapılacak sanatsal özümsemeye tabi olmayan yönlerine erişilmesini sağlar.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 355)
Köy Enstitülü yazar ve şairlerin halka ait duygu dünyasına kolayca uzanabilmeleri ile yazınsal alanın imgelem kurulumunda da bir devrim yaşanmıştır. “Coleridge’in düşüncesinin ikinci evresinde Kant’ın etkisi belirleyiciydi. Alman filozof, ‘üretken imgelem’in duyu verileri ile anlama arasında, tekil ile tümel arasında, aracı işlevini gördüğünü göstermişti. Onun aracılığıyla imge kendini aşar: İmgelem duyu verilerinin nesnelerini anlağa yansıtır ve sunar. İmgelem bilginin koşuludur. Onsuz algılama ile yargı arasında bir bağlantı olamazdı. Coleridge için imgelem yalnızca tüm bilginin gerekli koşulu olarak kalmaz, aynı zamanda fikirleri simgelere ve simgeleri varlıklara (presences) dönüştüren yetidir. İmgelem ‘bir oluş biçimi’dir: Artık yalnız bilgi değil, bilgeliktir.” (Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar, s 57) 
Edebiyat yapıtlarında canlanan halk kültürüne ait imgelem gücü, toplumun algılama ve yargılama sistemleri üzerine de derin izler bırakacaktır. “Edebi sözün değer-biçici ve okuru inandırmaya yönelik olma karakteri, kendini en açık edebiyat eleştirisinin retorik geleneğinde en iyi bildiği alanda, yani başta ‘şiirin kraliçesi’ eğretileme olmak üzere, mecaza dayalı ‘söz sanatlarında’ belli eder. Söz sanatları, söze takılmış ‘estetik süsler’, inandırma stratejisinin iyice silikleştiği, hatta kaybolduğu noktalar olmak şöyle dursun, tam tersine, betimleme ile değerlendirmeyi, yani ‘olgulara dayalı yargılar’ ile ‘değer yargılarını’ bölünmez bir bütün olacak şekilde kaynaştırmaya yarayan benzersiz mekanizmalardır. Yine La Logique du Port-Royal’den alıntı yapacak olursak: ‘Mecazi ifadeler, düz ifadeden farklı olarak, konuşanın yöneliş ve tutkularına işaret eder; böylece sadece çıplak hakikati vurgulayan basit ifadenin tersine, ruhta şu ya da bu fikrin izini bırakır.’” (Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, s 13)
Köy Enstitülü çıkışlı yazarların halk imgelem dünyasında, algılama ve yargılama alanına getirdikleri bu değişimci, yenileştirici güç, Anadolu’da devrimci düşüncenin köylere kadar uzanmasında çok önemli bir işlev üslenmiştir. Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu’ndan Türkiye Öğretmenler Sendikası’na, oradan Türkiye İşçi Partisi ve 68 gençlik hareketlerine uzanan düşünce davranış değişiminde birey olarak Köy Enstitüsü çıkışlı sanatçı ve öğretmenlerin, onların çocuklarının, okurlarının, öğrencilerinin çok önemli bir yeri vardır.
Talip Apaydın’ın “En beğendiğim romanım” dediği Yoz Davar’ı kendi diğer yapıtlarından ve birçok Köy Enstitüsü kökenli yazarın yapıtından ayıran bir özellik de romanda ana hikâyeye yazar tarafından ulanmış bir çıkış yolu bildirimi, toplumsal davranış yönsemesi bulunmamasıdır.
Köy Enstitülü yazarların bazı yapıtlarında da gördüğümüz olay örgüsünün yazara ait siyasal bir değerlendirmeyi ya da yorumu gerçekleştirmek biçiminde yürümesi Bahtin’in Dostoyevski’nin yapıtları için yaptığı çözümlemeyi anımsatır. “Bazen romanlarında gazeteci Dostoyevski’nin belli fikirlere ve imgelere taraflı yaklaştığı hissedilirse de, bu yalnızca yüzeysel yönlerde belirgindir (örneğin, Suç ve Ceza’nın uzlaşımsal bir monolojiklik barındıran sonuç bölümünde) ve çoksesli romanın güçlü sanatsal mantığını yıkmaya muktedir değildir. Sanatçı Dostoyevski, gazeteci Dostoyevski karşısında daima galip gelir.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 148)
Devrimci önderlikleri, öğretmenlikleri, hatta birçoğunun gazetecilikleri Köy Enstitülü yazarları belli düşüncelere, imgelere taraflı yaklaşıyor gibi gösteriyor olsa da, yapıtlarının derinliğinde halk kültürüne ait çoğulluk, çokseslilik hep duyumsanacaktır.
Talip Apaydın’ın Yoz Davar’ı, saf bir yansızlık ve çoğulluk içinde dönemine ait bir yaşam parçasını orkestralaştırırken, kendi türü içinde de ayrıcalıklı bir yer tutmaktadır.  

Kaynakça:
Talip Apaydın, Yoz Davar, Cem Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul, 1976,
Talip Apaydın, Tütün Yorgunu, Cem Yayınevi, İstanbul 1975,
Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi/ İsmail Hakkı Tonguç, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Yayınları, Ekim 2007, İzmir
Mihail Bahtin, Karnavaldan Romana, Çev.: Cem Soydemir, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2001
M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Çev: Cem Soydemir, Metis Eleştiri, İstanbul 2004,
Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, Çev.: Çiçek Öztek, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2005,
Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, Çev. Bozkurt Güvenç, Can Yayınları, 1999,
Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar, Çev. Kemal Atakay, Can Yayınları, İstanbul 1996,
Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, Çeviren Zeynep Altıok, Metis Eleştiri,  Aralık 2005,
Dursun Akçam, Kanlıderenin Kurtları, Arkadaş Yayınevi, 1. Basım, Ankara 1999
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, Sosyalist Kütüphanesi, 4. Basım, Haziran 1996,
Ümit Kaftancıoğlu, Dönemeç, Yalın Ses Yayınları, 3. Baskı, 2006,
İlhan Başgöz, Folklor Yazıları, Adam Yayınları, İstanbul 1986


alperakcam@gmail.com

 https://www.facebook.com/notes/726549387399454/