2 Temmuz 1993 Sivas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Temmuz 1993 Sivas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2017 Pazar

2 TEMMUZ

Bugün 2 Temmuz …
‘’Kalbim bir dar sokaktır ve tehlikeli/ Ben geçtim hayatım geride kaldı…’’*
AZİZ ABİ…
Soğuk bir aralık günü… Ortalıkta hiç kimse yok. Her zaman neşeli çocuk sesleriyle dolu bahçede, sabahki kardan artakalan beyazlığa bürünmüş içli bir sessizlik var. Bahçenin bittiği yerdeki yeni bina inşaatı hemen fark ediliyor.
Arabamızı bahçenin girişine bıraktık ve yürümeye başladık. Çok geçmeden dokuz on yaşlarında esmer ince yüzlü bir çocuk, sakin adımlarla geldi karşımıza durdu.
“Hoş geldiniz!”
‘’Aziz Bey’e geldik oğlum, nerede kendisi?”
“Aziz Dede inşaatta, gelin götüreyim sizi…”
Sıvasız merdivenleri tırmanarak küçük bir odanın kapısında durduk. Çocuk, odanın kapısını açarak hemen pencerenin önündeki divana doğru yürüdü. Hafifçe eğilerek, “Dede, dede” diye seslendi. İnce bir battaniyenin altına kıvrılmış el kadar bir gövde kıpırdadı önce ve yavaşça toplandı. Üzerinde eski, kolsuz bir hırka ve ayağında eprimiş bir eşofmanla, bitmemiş bir inşaatın karanlık odasındaki uykusundan kaldırdığımız adam Aziz Nesin’di.
Aziz Bey, gözlerini karanlığa alıştırmaya çalışarak bir müddet baktı bize.
“Eskisi gibi göremiyorum artık, biraz yakına gelin bakayım.”
Kadim dostu Nuri abi: “Benim abi, Nuri’’ dedi. ‘’Bu da bizim Ercan, tanırsın, Doktor Ercan… Seni görmeye geldik.”
Divanın yanındaki sandalyelere oturduk ve uzun uzun konuştuk.
Sohbetin bir yerinde, aralığın kaçında olduğumuzu sordu. “Tesadüfe bakın, bugün benim doğum günüm” diyerek devam etti sonra. Ziyaretine gittiğimiz Çatalca Nesin Vakfı’nın yatakhaneleri yeterli gelmiyordu artık çocuklara ve bu yüzden ek yatakhanelerin yapıldığı bu inşaatla uğraşıyordu epeydir. Ama işte, bir türlü yetmiyordu para! Kitaplarından gelen telif ücretleri ve hayatı boyunca kazandıklarıyla güç bela Vakıf adına alınan gayrimenkullerin kiraları da karşılamıyordu giderleri. Bütün derdi buydu Aziz Bey’in!
Aziz Abi’yi ziyarete gittiğimiz tarih 20 Aralık 1994’tü. “Şeytan Aziz bu, yakın, yakın!” nidalarıyla çıktığı Sivas cehenneminden yaklaşık bir yıl sonra yani. Akşam olmadan İstanbul’a dönmek için izin alıp ayrıldık Çatalca’dan.
Giriş kapısına kadar uzanan taşlı yolda giderken Nuri Abi’ye dedim ki: “Abi, bu adam kendisine yapılanları hak edecek ne yaptı bu ülkeye?”
Kar yavaş yavaş hızını artırmıştı. Hiç konuşmadan yürüdük. Aziz Nesin kısa bir süre sonra da öldü. İyi biliyordum, Madımak Oteli’ndeki 35 can’ın hatırasının nasıl ağır bir yük gibi çöktüğünü kalbine.
Aziz abi niye Sivas’a gitti? Ömrünü yetim, kimsesiz çocuklara niye verdiyse o yüzden gitti. Aziz abi yakılmayı hak edecek ne yaptı bu ülkeye? Ölmeden bir saat önce bile, ömrünü verdiği kimsesiz çocukların nasıl daha rahat yaşayacaklarını ve gelecekte onlara daha iyi neler sunabileceğini düşündüğüne adım gibi eminim… Bu yüzden mi hak etti yakılmayı?
ARKADAŞIM UĞUR…
Sivas yangınından tesadüfen kurtulan fotoğrafçı Mehtap Yücel benim hemşerimdir. Dünyayı başkalarının görmediği açılardan görür, vicdanlı ve haysiyetlidir. Mehtap’ı katliamdan kısa bir süre sonra tanımıştım. Kederli yüzü ve kırık sesiyle 2 Temmuz 1993’ü anlattı bir öğleden sonra. Ağlayarak anlattığı hikâyeyi ağlayarak dinledim.
“Nasıl olsa öleceğim dedim. Buradan çıkış yok. Bunlar bizi yakacaklar. Hiç olmazsa otelin içinde çektiğim fotoğrafları kurtarayım. Çıkardım filmleri makineden ve bir film kutusunun içine koydum. Onu da yanmaz bir şeylere sararak içime sakladım. Cesedimi bulduklarında nasılsa ulaşırlar fotoğraflara diye düşünüyordum…” Madımak Oteli’nin merdivenlerinde çaresizce oturan Behçet ve Uğur kardeşimin, Metin Abi’nin fotoğrafları işte o yanık kokulu fotoğraflardır. Arkadaşımın gövdesine sardığı fotoğraflar.
Uğur Kaynar’ı, Karanfil sokaktaki kitapçının önündeki bahçede, elinde Bafra sigarasıyla sessizce otururken hatırlarım. Ahmet Erhan tanıştırmıştı ilk. Uzanıp kucaklaşmıştık birbirini kırk yıldır tanıyan ahbaplar gibi. Ahmet’e çok benziyordu. Bu dünyaya hep borçluymuş gibi bir suçlulukla kendi köşesinden güller ekiyor, şiirler topluyordu. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yandı. Öldüğünde peçeteye yazılı bir şiir, üç beş kuruş para ve bir paket Bafra sigarası çıktı çantasından. Ömrünün bilmem kaç senesini cezaevlerinde geçirmiş, mahpusta iken çocuğunun doğumu ile babasının ölüm haberini aynı anda alan bir adamdı Uğur. Bütün bunları hak edecek ne yapmıştı bu ülkeye? Niye Sivas’a gitmişti? Niye cezaevine girmişse işte o yüzden Sivas’a gitmişti. 12 Eylül’den önce ODTÜ işgaline, Şentepe Direnişi’ne, Tuzluçayır’a niye gittiyse, ondan gitmişti Sivas’a. 12 Eylül faşist darbesinden sonra niye yattıysa Mamak’ta, o yüzden yatmıştı Madımak Oteli’nin dumana kesmiş ucuz halılarının serildiği koridorlarına… İnsan olmaktan başka bir şey bilmiyor ve elinden başka bir şey gelmiyordu işte.
BEHÇET KARDEŞİM…
Yıl 1984, Ankara… Güle oynaya, hiç bitmeyecekmiş gibi sürdürülen sohbetlerin içindeki aşk ve şiire emdirilmiş bir pelür kâğıdı gibi yaşıyordum. Ben hep böyle gidecek zannettim ömrümü.
Duvarları şiirle kaplı çatı katındaki bekâr evimiz yıkıldığında terastaki mangalı kurtarmak için giden arkadaşıma Çorumlu ırgatların sorusu:
“Abi, burada oturanlar acayip şeyler mi yaşadılar?”
Doğru, çok şey yaşadık. Uykusuz geceler, uzak sevgililer, alkolle yıkayıp yaladığımız yaralarımız, yarım kalmış sızılar, olmamış bir şeyler, devrim gibi…
Bizim evin müdavimlerinden biri de Behçet Abi’ydi. Onunla hep Ankara’da birlikte oldum. Ama ilk anım İstanbul’a ait nedense. Uykusuz ve yorgun bir İstanbul yolculuğunun sabahında yolumuz Rami’ye düşmüştü. Behçet Abi, gitmiş eski kışlanın önünde öylece durmuştu. Yanına vardım ve “Abi, amma takıldın buraya, ne oluyor?” dedim. İlkokuldan sonra nasıl asker olduğunu, aileden ayrılışını, ranzada günlerce nasıl ağladığını anlatmıştı. “Daha çocuktum lan!” diyordu, “bildiğin çocuk…”
Behçet Aysan’ın kızı, yeğenim Eren, titrek bir gül yaprağına dokunan yağmur tanesinin sesiyle soruyor, “Babam bu ülkeye bunu hak edecek ne yaptı?**
Behçet abi niye Sivas’a gitti? 12 Mart Askeri Darbesi’nde niye atıldıysa okuldan, niye düştüyse cezaevlerine, o yüzden gitti Sivas’a. Behçet Abi’yi niye yaktılar? İbo’yu niye öldürdülerse işkencede, Erdal’ı niye astılarsa yaşını büyüterek ve Ali İsmail’e niye saldırdılarsa sopalarla, işte o yüzden. Behçet Abi’yi yakanlarla, Erdal’ı asanlar, Uğur’u yakanlarla Hrant’ı kalleşçe vuranlar; aynı ailedendir…
Bu insanlar, bunu hak edecek ne yaptılar bu ülkeye? Bence çok açık suçları, bu toprakları ve üzerindeki insanları ölümüne sevdiler. Daha ne yapacaklardı Allah aşkına. “Ölümüne seversen ölürsün” diyorlardı işte!
2 Temmuz 1993’te akşam vakti Cihangir’den Gümüşsuyu’na doğru bir yokuşu çıkıyordum. Penceresi açık bir salondan sokağa taşan televizyonda, bir spiker, arka arkaya bir takım isimler sıralıyordu. Saydığı isimlerden biri de Behçet Sefa Aysan. Bir süre “Sefa” lafına takılıp kaldığımı hatırlıyorum. Behçet Aysan tamam da, Sefa neyin nesi? Öylece durdum sokağın ortasında; abisi uzak bir şehirde yakılmış küçük kardeş şaşkınlığıyla.Yıl 2017. Mevsim yaz ve aylardan temmuz. “Değişen bir şey yok” hâlâ, Behçet’in deyişiyle; “ölüm hariç…”“Aynı gökyüzünün altında, aynı kederle” yaşıyoruz işte…
“Yakılanlardan mısın, yoksa yakanlardan mısın?” diye sorarmış Sivaslılar gurbette birbirlerine rastladıklarında. Ben, hâlâ yananlardanım…
Ercan Kesal (Cin Aynası, sayfa 103)
*E.Günçe
**Eren Aysan
***Şiir alıntıları Behçet Abi’den.

2 Temmuz 2016 Cumartesi

TÜRKÜLERİN ÇIĞRILDIĞI SİVAS'TAN İNSANLARIN YAKILDIĞI SİVAS'A *


Hazin bir türkü müydü yaşam?...Yoksa yaşam olmaktan çıkmış, umutsuzlukta, yangında,ölümde mi demir atmıştı?...
Karabasanların boyunduruğunda yaşamak yakışr mıydı insana?...

Böyle bir yangın nasıl yaralamaz insanı?

Yakanları ve yaktıranları ,yangıncıları yaralamaz yalnızca.

Yakmayanın vurdumduymazlığı alçaklık değil midir?
........
Türküler yakılmış dedi bir gazeteci.Türküler Sıvas'taydı...
Türküleri çağıranların diyarı Sivas ,insanları yakanların diyarına dönüşmüştü.

Ne acı!...
Sivas unutulmuş acı mı?Sivas unutulmalı mı? Acıları unuttuk deyince bitirmiş mi oluyoruz? Yoksa yeni acılara çağrı mı unutmak?Unutulmuş acı olamaz Sivas! İnsanlığın üzerine örtülmüş utanç şalı! ne denli büyük olursa olsun örtülebilir mi türkülerin üstünü? Örtülebilmiş mi şimdiye dek?

Kanlı,dikenli,süngülü,kesici,delici,zehirleyici,boğucu,yakıcı olsun istediği kadar.Türkü direnir ve basar çığlığını olmadık yerde. Cellatlar, kara kalabalıkları irkiltir. Dirilmiş derler ; öldürmemiş miydik? öldürmüşerdi ama..

"Pir Sultan ölür dirilir" dememiş miydik biz de?

"Her dem yeniden doğarız / Bizden kim usanası" dememiş miydi Yunus?

Marşlarımızı unutttuk mu?

" bir ölür bin geliriz / Bizi vurmak kurtuluş mu? " demez miydik?

Halk değil miydik?

"Yeniden doğmaz mıydık ölümlerde?"

Yine de yanıyor yüreğimiz.Avutmuyor bizi türküler bile.

Sivas deyince hep Pir Sultan gelsydi akla keşke.

Ama 2 Temmuz yaşandı  Sivas'ta , tarih oldu.

Pir Sultan!dan sonra  Kongresi ile değil de 2 Temmuzu ile anılacak.

Kara leke ,kötü leke Sivas'a ..Kim silecek bu lekeyi?

Sevgiyi ,umudu ,dostluğu, kardeşliği yüklenen bir şenliği beklemenin çoşkusunun yerine yaşananları  hangi yazar anlatabilir,hangi sinemacı filme alabilir bu duyguları ?Hangi ressam resmini yapabilir,hangi fotoğrafçı fotoğrafını çekebilir ?Kim şiirini yazabilir, türküleştirebilir ?

Bu vahşet nasıl anlatılır?..

Trajik toprak mı Sivas?

Yangınlar ili mi?

Çanlar hep mi çalacak Sivas'ta?

Osmanlı birini darağacına göndereceği zaman zil çaldırtırmış. Sivas ellerinde ziller çokca çalınmış ;sazlar da. Saz sesleri, türküler unutturmuş zaman zaman Sivas'taki zulmü. Aydınlığın çoğaldığı zamanlar da olmuş. Şenlikler ,bayramlar, mitingler...Tıpkı 2 Temmuz'un bir gün öncesi gibi,hatta sabahı gibi 2 Temmuz'un...

* Öner YAĞCI   " Sivas'ı Unutmak" kitabından


SİVAS KATLİAMINDAN BUGÜNE TÜRKİYE
ÖNER YAĞCI  2 Temmuz 2011
Siyasal tarihimizin dönüm noktalarından biri olan 2 Temmuz’u unutmak mümkün mü?
Toplumsal tarihimizin depremlerinden biri olan Sivas katliamını unutmak mümkün mü?
Cumhuriyet’in temelinin atıldığı Sivas’tan 2 Temmuz 1993 katliamının gerçekleştirildiği Sivas’a gelmemizin nedenlerini ve sonuçlarını doğru kavrayabiliyor muyuz?
Bu kavrama, 2 Temmuz Sivas katliamından yaşadıklarımızın ve bugüne gelişimizin temellerinin neler olduğunu gösteriyor mu? 
Gösteriyorsa sorun yok; göstermiyorsa, her 2 Temmuz’da yaptığımız gibi bir kez daha Sivas katliamını yapanları ve yaptıranları lanetleriz, bir kez orada kaybettiğimiz dostlarımızı anarız ve acaba bundan sonra neler olacak diye yeni 2 Temmuz’ları bekleriz.
* Bugünün, emperyalizmin dünyayı fethetme politikalarının doludizgin uygulandığı küreselleşme koşullarında Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu, Ortaasya emperyalist politikaların odağını oluşturuyorsa;
* Bu bölgeye yönelik “büyük” projelerin hayata geçirilmesi için vahşi kapitalizmin yaşam biçimleri amansızca dayatılıyorsa;
* “Böl ve yönet” stratejisinin ulus devletleri aşiretler, kabileler, milliyetler, dinler, mezhepler, tarikatlar (yani etnik ve dinsel farklılıklar) bağlamında parçalama gündeme getiriliyorsa;
* Bu bölgenin merkezindeki Türkiye’ye yönelik emperyalist politikaları anlamamız için Sivas katliamı en önemli anahtar olacak kadar hayat dersi vermeli bize.
Sivas katliamını, daha önceki birçok olayda olduğu gibi dinci bağnazlığın laikliğe, Alevilere, devrimcilere, solculara saldırması gibi kolayca bir yorumla ele almak; ülkemizi parçalamak yolunda önemli aşamalar kaydeden emperyalist politikaları anlamamaya, dolayısıyla üzerimize düşen politik görevleri ve sorumlulukları saptayamamaya iter bizi; yani çaresizliğe ve umutsuzluğa mahkûm olmaya.
Öncesiyle ve sonrasıyla Sivas katliamı; yıllardır izlediği politikalarla dünya imparatorluğu olma yolundaki engelleri aşa aşa, adım adım gelen emperyalizmin Türkiyemizin yeniden paylaşılması heveslerinin ve Sevr’de kursaklarda kalan hayallerinin gerçekleştirilmesi yolundaki önemli odaklardan biridir.
Yaşadıklarımıza bakınca gördüğümüz:
* Türkiye’nin parçalanmış gösterildiği haritalarının emperyalist Batı ülkelerinde masaların üstüne çıkarıldığı;
 * Emperyalizmin Türklerin Anadolu’dan atılması projesinin yeniden ve artık açıkça dayatıldığı;
* Emperyalist ülkelerin parlamentolarında ardı ardına “Ermeni soykırımı”(!) kararlarının alındığı (Rum-Pontus soykırımı”nın(!) da yakında gündeme geleceğinin ortaya çıktığı;
 * Irak’taki yeni yapılanmayla adım adım kurulan Kürt devletinin sınırlarımızı zorlamaya başladığı (bir aşiret reisinin cumhurbaşkanı, ötekinin bölge başkanı olduğu), stratejik müttefikimizin Kürt devleti söylemlerini desteklediği;
* Kıbrıs, Ege, İncirlik, ekümeniklik, ruhban okulları, türban, yaşamın her alanının dinselleştirilmesi, tarikatların ittifakından oluşan dinci bir partinin parlamenter demokrasi yoluyla devletin her kurumunu ele geçirme yolunda kaz adımların atıldığı;
* Atatürk’ün ve Kemalizmin ilkelerinden vaz geçilmesi, izlerinin silinmesi için elden gelenin yapıldığı ve ne yazık ki buna karşı çıkan seslerin susturulduğu, cılız düzeyde olduğu;
* Yani “Türkiye’nin mezarının kazıldığı bu ağır gündemin birdenbire gelmediğini ve bu gündemin karabasan gibi oturmasında Sivas katliamının önemli bir payı olduğunu unutmamak zorundayız.
Bu zorunlulukla değerlendirdiğimiz zaman Sivas katliamının yaşamımızdaki öneminin nerden geldiği ve nasıl olduğu konusunda şunları söyleyebiliriz:
* Emperyalist işbirlikçi politikaların NATO’larla, CENTO’larla, “soğuk savaş” ve komünizme karşı set oluşturma, “ılımlı İslam”, “yeşil kuşak” uygulamalarıyla;
* Solun ve aydınlıkçı düşüncelerin sindirildiği operasyonlarla (genel olarak hiç eksilmeyen baskıların yanında sıkıyönetimlerin, 12 Martların, 12 Eylüllerin sindirmeleriyle);
* Tarikatların dolarlarla beslenerek canlandırılmasıyla, çocuklarımızın ve gençlerimizin din eğitiminin kıskaçlarına teslim edilmesiyle;
* Atatürkçülüğün bağımsızlıkçı, laik, halkçı, devrimci, devletçi, temellerinden koparılarak gösteri Atatürkçülüğüne dönüştürülmesiyle;
* Atatürk ulusçuluğunun/milliyetçiliğinin dincilikle bütünleşmiş bir ırkçı/işbirlikçi ideoloji ve yapılanmayla simgelenmesiyle yıllardır sürdürülen biçimlendirmelerin artık sonuç almaya doğru yükseldiğinin işaret edilmesinden başka bir şey değildir.
* Aynı zamanda cumhuriyetçi, bağımsızlıkçı, antiemperyalist güçlere bir gözdağı olan Sivas katliamıyla verilen işaret, adım adım uygulanan emperyalist politikaların artık Türk ulusundaki direnme ve Cumhuriyeti savunma duyarlılığını yok ettiği yolundaki bir emperyalist zafer işaretidir.
* Bir ulusun, Türk ulusunun uyanarak, emperyalist paylaşım projelerine karşı örgütlenerek, ayaklanarak, savaşarak Kurtuluş Savaşı’yla ve Cumhuriyet’le onurunu ve bağımsızlığını korumasının ilk adımının atıldığı, 4 Eylül 1919’la simgeleşen “Misakı Millici bağımsızlıkçı irade” olan ve emperyalizm için elbette unutulmayacak bir ad olan Sivas’ta Cumhuriyet’in yıkılacağının haberinin verilmesi zafer sarhoşluğunun narasından başka bir şey değildir.
* Emperyalizm ve işbirlikçileri, Sivas’ta başlayan bir savaşla raflara kaldırılan Sevr’in yeniden gündeme getirilmesi ve Türklerin Anadolu’dan atılması için 1940’lı yılların ortalarından beri izledikleri politikaların sonucunu aldıklarını Sivas katliamını gerçekleştirerek ilan etmiştir.
* Sivas katliamı, emperyalizmin desteğiyle palazlanan ve onun politikalarını yurt içinde cansiperane uygulayan işbirlikçilerin Türkiye Cumhuriyeti’nden intikam almak için yıllar boyu sabırla bekledikleri günü ilan etmeleridir.
Emperyalizm ve işbirlikçilerinin Sivas katliamından bugüne kadar aldıkları yolun ne kadar önemli olduğu yaşadığımız dayatmalardan açıkça belli oluyor:
Duyarsızlaştırılmış, pasifize edilmiş, yurtseverlikten uzaklaştırılmış  (kendi ülkesine düşman kesilmiş), Türk olduğunu söylemekten utanır hale getirilmiş, liberalleştirilmiş, kendi gücüne güvenmekten uzaklaşmış, kurtuluşu başka ülkelere sığınmakta ya da yamanmakta arayan, teslim olmaya hazır hale getirilmiş “sözde” aydınların ve adına “Sivil Toplum Örgütü” denilen kurumların çoğaldığı, yaygınlaştığı ve çeşitli desteklerle güçlendirildiği bir ülkede yaşıyoruz.
Ülkemizin bu hale gelmesinde 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı önemli bir dönüm noktasıdır.

2 Temmuz 2015 Perşembe

2 TEMMUZ SIVAS


Firavunlar tabletleri kütüphanede kırdı.
Hitler orduları Avrupa ’da bütün kütüphaneleri yaktı. Dünya tarihinde ilk kez aydınları bir binaya koyup yaktılar.
Rıfat Ilgaz

GİT GİT BİTMEZ ÜLKEMSİN SEN 
" S İ V A S. 2. TEMMUZ "
git git bitmez ülkemdin sen
bir gülüşün vardı
sekerek giden
öteki yıldızlara
küçük bir kumru
çıkarıp başını çalılardan
ne zaman sesini uzatsa
biz değil miydik seninle
uzak enlemler boylamlar giden
adım gibi biliyordum
ben susarsam
ardarda ölümler eklerdin ölümüme
asya'da
afrika'da
sivas'ta
dalgın bir maviden süzülüp
böle böle geceyi
o t u z y e d i yıldız
üstümüze geliyordu
önce sıyırıp utancını aldılar
geriye yürek atışları kaldı korkaklığın
git git bitmez ülkemsin sen
yoksa o kuş sesi
dolanır durur muydu
hiç düşmeden dilimden
TEKİN GÖNENÇ...
**************************************************************************************************************
...)
vurdular
kırdılar
yaktılar
yıktılar
bağırdılar
çağırdılar
sövdüler
saydılar
hopladılar
sıçradılar
tepindiler
tekmelediler
parçaladılar
döktüler
çiğnediler
ezdiler
ve
kustular
yüzyılların
kinini.
ateşten
külden
çığlıktan
gözyaşından
kandan
ve dumandan
eserlerine
taş yürekleriyle
“vecd” içinde
baktılar.
nasıl da çirkindi öyle
nasıl da çirkindi
paslı çiviler gibi
çakıldı kaldı beynimize
alevlerin parıltısında
kirli dişleri.
“Tığ teber şahı merdan
Tanrı Dağı kadar Türk’tü bunlar
Hıra Dağı kadar Müslüman
Ve de kanlı bıçaklı düşman”
tarih,
iki temmuz bin dokuz yüz doksan üç, cumaydı
göğü yalayan alevlerin
dumanların arasından
otuz beş beyaz güvercin uçtu
bırakıp gittiler Sivas’ı
bırakıp gider gibi akbabalara yuvalarını
dönüp de
arkalarına
bakmadan.
(Yaralı Temmuz'dan)
A.Kadir Paksoy
******************************************************************
TEMMUZ YANGINI

harlanmış güllere iniyor akşam
sen sularımda sisten bir kuğu oluyorsun
yağmurun atlıları gözlerimde dörtnala
billurdan acıların konuğu oluyorsun
aysız bir göl seriyorum ayaklarına
yüreğimde gizden bir kuğu oluyorsun
uzun bir çöl gecesi dansediyor ruhumda
yitik zamanlar içinde gülümsüyorsun
yaslı yıldızlar gibi ölüyor akşam
is kokan bir gemiden el sallıyorsun
hep o gamlı gülüş dudaklarında
kum denizinde çiyden bahçeler arıyorsun
gözlerimde dörtnala yağmurun atlıları
ansızın ateşten bir kuğu oluyorsun
yanıyor su değdikçe kanatlarına
seslerin küllerine karışıp gidiyorsun
Ayten Mutlu (Çocuk ve Akşam-1999)
***************************************************
İSLİ BİR YARANIN ŞİİRLERİ
isli bir telekle yazıldı
bu şiirler
kömüre dönmüş çığlıkların
göğüs boşluğuna çizdiği
ışıkla yazıldı
mehdiler kör imamlar
mekiklerle döndüler mağaralarından
ruhlarımıza
ruhlarımız saydamdır şimdi
rehin verip bedenlerini
hoşça kal bile diyemeden
bir akşam üst göçtüler
toprağın namuslu koynuna
yalnız onlar
zemzem kokan hokkabaz ağızlarına
petrol dolu kanalların
yalanlarını doldurdular
secdeye vardılar günlük kokularıyla
doğuda batıda
ateşin ve cinayetin
otağında
salyalarıyla saldırarak
gelmiş geçmiş çöl rüzgârlarına
avurtlarını yelken yapıp
aldattılar ekmeği suyu toprağı
annelerinin sütüne katran kattılar
onlar geçtiler
alçaklığın dergâhından
benzin bidonlarıyla
şeytanminareleri diktiler
kararttılar insan denen varlığın
altın uzuvlarını
pulları ateşten
bir ejderhaya çevirdiler
simya sahtekârlığın şiiridir
isli bir tarihte yazıldı bu şiirler
giyilmemiş gelinliklere karanfil gibi
yeşermemiş sevilere andolsun diye
kitaplarında dünyanın
belki bir ara başlık olur
onlardı
yalnızlıklarını birbirine vererek
çoğalanlar
bir öykünün açık bir yarasından sızdı
bu sözler
bu sözler
yazıcının tomurcuklarıydı
kararıp kavrulan
isten dumandan görünmez şimdi
1995
Hidayet KARAKUŞ
Ateş Mektupları- Bilgi Yayınevi-1995



*************************************************************
Yedi kova su yeterliydi
sıvas'taki ateşi söndürmek için
oysa her biri
devlet dairesindeki kovaların
üstüne yazılı
altı harfli bir sözcüktü yangın
Yedinci kova
taşar engellenemez biçimde
çünkü emekçilerin
alın teriyle doludur
işte bu yüzden
sinek ölüleri yüzemez üstünde
Futbol takımında mahallenin
kova kaleciydi lakabım
ilk kez sevinecektim buna
ama yalnızca
avuçlarıma alabildiğim suyu
bir kova gibi sıvas'a taşıyamadım
G harfi boştur yangın kovalarının
ki ortaya çıkar
dolu olanları okununca
madımak oteli'nin merdivenlerinde
kurtulmayı bekleyenler için
verilen karar: Yan ın
Ve başında anladım ki bir kuyunun
ipin ucunda
derinlerdeki suya uzanan
birer kova gibidirler
yangınları söndürmek isteyen
darağacına asılı devrimciler
Sunay Akın
***********************************************************************


YAKILMIŞLAR AĞIDI

1.
Şair

gece vezniyle yaz bu şiiri
karanlıkta uğuldasın dizelerin

bilirim, yüreğe yüktür kin dediğin
ki bu senin şair, bu hercai yüreğin
yosun tutmaz bir çakılıdır
anadolu derelerinin

bağışlasın seni asım bezirci
behçet ve metin
bağışlama sen onları öldüreni
çün kanı yerde şiirin

şair
gece vezniyle yaz bu şiiri
karanlıkta uğuldasın dizelerin


2.
külün söylediği yangındır yangının meselidir
onunla uç sen eğer yanmış isen
çığlık dediğin onun en gökselidir

3.
derin derin sustuğum bir zamandı
ıssızdı dilim, kırgındı ilim
rüzgârsızdı yelken, susuzdu telli kavak
gün buluta girmiş gibiydi
yorgunluk duygusuna benzer
kötümser bir hava her yanda

o gündü
bir uzak bir uzak
sivas dedikleri toprak
telefonlar imkansız
iki elim iki böğrümde
ha canım
bir ses veren olsa
tüten dumandan
bir haber veren
sularım durulacak

o gündü
bir uzak
bir uzak
sivas dedikleri toprak

'metin' olmak elimde değil
'behçet' engiz şiirler yazmak geliyor içimden
vurmak karanlığa bir yalım gibi
geçip gitmek
onu eriterek

hey gidi
ne çare
yanıyor madımak

4.
sisliyim, sokulma bana
dağlarım kayıp, yamaçlarım yok
yankılanmıyor sesim, silinmiş görüntüm
aynalarım buğulu

yalnızlığa sal beni
kırlangıçlar uçur sularımda
turna katarları geçer göklerimden
gecelerin ürkek aydınlığında
dualar gibi ödenen

taze ölüler vardır hani
için erer onları düşündükçe
soğuk toprakta ilk geceleridir
anımsamaktan korkarsın

işte öyle şimdi
sivas bir mezarlık bana
garip şey, üşüyen yok
ve inadına tütüyor toprak hâlâ

5.
oğlunun kanlı giysilerini saklayan ana gibi
saklıyorum o günlerin gazetelerini
burnumda kokunuz

belli ki çok kanayacak şiirim
en çınçınlı gülüşümün ardında acınız
ağıdım sonsuz

sivas'ta şimdi göğe uzaman
alevden bir ölüm heykeli
içim buz

6.
şairler yakılıyorsa ülkende
daha çok şiir oku çocuk

şairler yakılıyorsa ülkende sende
sen de şiir yaz çocuk. 

Hüseyin Yurttaş
***************************************
DOĞUM YERİ: TEMMUZ

sevgilim
cehennem ateşinin gövdemizde dolaştığını
ne bilsin sonlular
bizi yenildik sanıyorlar
madde tohumda gizlidir
yağmur toprakta diri
görmüyorlar acılara yol verip karanfil ektiğimizi

ey tanrılar!
yaprağı daldan aralayan vicdankuşu
temmuz'dan kopup gelmiş karanfil kokusu
duy!
taşkın dinecek adı konacak her şeyin!

FİGEN SARİYE

*******************************************************************************************
m
ma
mad
madı
madım
madıma
madımak

yandım bittim
sanıyorsun
sanma
tütüyor
tütmesi bekleniyor
tütsü yakılıyor, başı dönüyor
dönmesi bekleniyor ülkenin
döndü bitti
sanıyorsun
yanılıyorsun
madımak
madıma
madım
madı
mad
ma
m
çırasısın
çakmağı
rüzgarı
isi pisi
insan eti
kokusu
bilmiyorsun
ve
bilmediğin için
haydi sızlan
bak,
tarih 2 Temmuz
sen kötüsün
sustun
onayladın
bağışladın
yetmez'ledin
ama'ladın
tasarladın keyfince
şimdinin sonrasını
ama
sen kötüsün onlardan bile
sen kırdın hatıraları
hatıralar da
senin
Madımak'ın olsun...
Haluk Isık
1 Temmuz 2014, direnMadımak