Alper Akçam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alper Akçam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2018 Çarşamba

ANADOLU RÖNESANSI VE KÖY ENSTİTÜLERİ Alper Akçam

ANADOLU RÖNESANSI VE KÖY ENSTİTÜLERİ
Köy Enstitüleri, yarım kalmış bir Anadolu Rönesansı girişimidir.
Rönesans, sözcük anlamıyla yeniden buluş ya da bulgulayış anlamına gelir. Bir kültürün, bir anlık toplumsal uyanışın, geçmişte bulduğu bir altın çağ üzerinden kendini ileriye fırlattığı bir değişim ve dönüşüm anı olarak da tanımlanabilir.
Rönesans kavramını insanlık tarihi açısından geniş bir bakış açısıyla ele aldığımızda yeryüzünün birçok bölgesinde birçok zamanda oluşmuş Rönesanslar olduğunu görmek zor almayacaktır. Tarihçi Toynbee, Çin’de Song dönemindeki Rönesansı Konfüsyüsçü bir maske takmış Budist bir Rönesans olarak tanımlar, Batı’daki Hıristiyan Rönesansı’nı ise “Helenistik” bir maske takmıştır…
Anadolu tarihinde de Rönesans sayılabilecek kimi atılım ve değişimler gözlenebilir. Sözgelimi, yozlaşmış ve kastlaşmış Bizans medeniyetini yıkarak yerine tüm toprakları kullananların geçici mülkiyetine verip kamulaştıran, “Beytülmali Müslimin” kılan Osmanlı devletinin kuruluşu bir İslam Rönesansı sayılabilir. Aynı zaman dilimi içerisinde İslam uygarlığı da bir tıkanma noktasına gelmişti.
Cumhuriyet tarihinin çök özel bir dönemine denk gelmiş Köy Enstitüleri’ndeki sanat ve edebiyat anlayışı, tüm ülkeyi yerinden oynatacak yarım kalmış bir mucize, bir Rönesans çıkışıdır aynı zamanda. Edebiyat alanında ünlenmiş Köy Enstitülü yazarların yapıtları edebiyat kuramları ışığında daha yakından gözlendiğinde, içerdikleri farklı bir zenginliğin de farkına varılabilmektedir.
Türkçe yazında halkın konuşma dili olan Türkçe’nin kullanılmasıyla birlikte halk kültürü öğeleri üst kültürümüze, roman ve yazın dünyamıza da taşınmaya başlamıştı. Ancak, halk kültürünün değişimci, yenileştirici “grotesk” öğelerinin yazınsal alanda yaşam bulmasını asıl sağlayan Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlar olmuştur. Batı Rönesansı üzerine ayrıntılı çalışmaları olan kültürbilimci Mihail Bahtin’in, Rönesans kapısı olarak gördüğü Rabelais romanı ile Köy Enstitülü yazarların yapıtları, halk kültüründen seçip aldıkları ve kurguladıkları arasında büyük koşutluklar bulunmaktadır.
Rabelais romanının Batı Rönesansı için çığır açıcı bir yeri olduğu bilinir. Rabelais’in açtığı yoldan Cervantes’ten Goethe ve Shakespeare’e diğer Rönesansçılar geçecektir. Rabelais, ortaçağın tekil dilli söylemine karşın pagan dönemden beri süregelen, halk yığınlarının belirli şenlik günlerinde doruğa ulaşmış karnavalcı çoklu imge sistemini üstkültüre taşımış, bir tür yenidendoğuşa uğratmıştır. Rabelais romanının ana dokusunu grotesk halk kültürü oluşturur.
Avrupa Rönesansı’nın ana öğesi olan ve gülmeceye dayanan halk kültürü, insanlık kültürünün tarihsel boyutu içinde evrensel bir özellik gösterir. Halk kültürünün tüm yeryüzünde özdeş veya benzeşik özellikler gösteren niteliğini, ulusal sınırlar ve denizlerle birbirinden ayrılmış kıtalar bile bölüp parçalayamaz.
Halk kültürünün tam karşısına da ortaçağ kültürünü koyduğumuzda, Rönesans’ın insanlığa getirdikleri daha iyi anlaşılacaktır. “Hoşgörüsüz, tek yanlı bir ciddiyet havası, resmi Orta Çağ kültürünün tipik özelliğiydi. Orta Çağ ideolojisinin içerdikleri –çilecilik, kasvetli kadercilik, günah, ceza, ızdırap baskıcılığı ve sindiriciliğiyle feodal rejimin karakteri- bu öğelerin tümü, buz gibi taşlaşmış bu ciddiyet havasını belirlemiştir. Doğruyu, iyiyi temel ve anlamlı olan her şeyi ifade etmeye uygun yegâne havanın bu olduğu sanılıyordu. Bu ciddiyetin öğeleriyse korku, korkuyla karışık dinsel saygı ve alçakgönülllüktü.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 101)
Halk kültürü, büyük ölçüde kozmik zaman ve sonsuz uzamı taşıyan öğelerle yüklüdür. Kimi coğrafi ve tarihsel kesitlerde, sınıfsal hegemonyalardan, yönetim biçimlerinden, iktidarlardan görece bağımsız bir varoluşla toplumsal iletişim içinde yoğunlukla öne çıkar, her türlü yasak ve tekil söylem karşısında üstünlük kazanır. Ritüellerde, bizim kültürümüzdeki seyirlik köylü oyunlarında, Karagöz’de, Hoca Nasreddin’de, halk anlatılarında en görünür biçimini alan bu tarzı Bahtin şöyle tanımlıyor:
“bağdaştırmalı, debdebeli gösteri, hiyerarşi ve ayıbın ortadan kalktığı karnavalcı yaşam, sahnesiz, katılımlı karmaşa, sıcak, karşılıklı temas, tuhaflık, uygunsuz birleşmeler, saygısızlık, karnaval kralına şaka yollu taç giydirme ve tacı alma; dünyevi otoriteyle alay edip onu küçük düşürme, kendisini yenilemeye zorlama, yüksek/alçak, genç/yaşlı, üst/alt, hamile olan ölü gibi ikicikli imgelerin kullanımı, giysilerin ters giyilmesi, başa geçirilen don ya da pantolon, şapka yerine tas, parodinin karnavalımsı doğası, her şeyi eğip büken bir aynalar sistemi..”
(M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 186-190.)
“Karnaval, sahneye çıkılmaksızın ve icracılarla izleyiciler arasında bir ayrım yapılmaksızın gerçekleşen bir törendir. Karnavalda herkes etkin bir katılımcıdır, karnaval edimine herkes katılır.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 184.)
Bahtin’in Avrupa-Asya kültürleri içinde tanımını yaptığı karnavalcılık geleneği, Octavio Paz’ın Latin Amerika kültürü içinde tanımladığı Fiesta geleneği ile örtüşmektedir. “…Fiesta gerçek bir yeniden yaratılıştır. (…) Seyirci ile oyuncu yönetici ile yönetilenler arasındaki sınır kuleleri kalkar. Fiesta’ya herkes katılır ve bırakır kendini onun sarıp sarmalayan akışına. (…) Erkekler kadınlar gibi giyinir, efendiler sanki köleler, yoksullar da zenginler gibi! Askerler, rahipler ve yasalarla alay edilir. Kutsal şeyler çalınır, dinsel ayinlere küfürler savrulur.” (Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 55-57.)
Mihail Bahtin, arkasından Cervantes’in, Shakespeare’nin, Goethe’nin geçeceği Rabelais romanı için şu değerlendirmeyi yapar.
“Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Başından sonuna kadar romanın tamamı, yazıldığı zamanın hayatının ta derinlerinden çıkıp yeşermiştir. Rabelais’in kendisi de o hayatın bir parçası, o hayata ilgi duyan bir tanıktır.” (Rabelais ve Dünyası, s 471) Bahtin’in Rabelais’e yönelik bu saptaması, Türkiye’de Köy Enstitüsü kökenli yazarlarda gözlenecektir. Enstitülü yazarların metinleri, yaşamla olağanüstü iç içe öğeler barındırırlar; aynı zamanda, kendi anlatımları ve söylemleri içinde biriciklik taşırlar.
Köy Enstitüsü çıkışlı yazarların yapıtlarında çok sesli romanın önemli elemanları sayılan, heteroglossia, diyalogcu biçem, parodi, ironi gibi dolaylı anlatım yöntemlerinin zenginliği de kolaylıkla görülebilecektir.
Köy Enstitülü edebiyatçılar Batılı kodlarla kendi toplumunu çözmeye ve değiştirmeye yönelmiş öncüler gibi görülmemelidir. Onlar bir Doğu toplumunun iletişim araçları arasından, kendi dilleri ve yaşam gelenekleri içinde var olan değişimci güçle hem kendi aynalarını kurmuş, hem bu aynadan Batı dil ve kültürüne ışık tutarak, farklı bir perspektif, prizmatik bir bakış açısı oluşturmuştur.
Köy Enstitülü yazarların öncülük ettiği, köy yaşamını konu edinmekle birlikte kentsel alana ve özellikle göçe de uzanan temaları da kullanan metinler, gülmeceye dayalı değişim ve yenileşme gücünü taşıyan özel bir nitelik barındırmaktadır. Köy Enstitüleri’nin kurucusu büyük kültür devrimcisi Baba Tonguç’un “Biz Anadolu’da korkuya karşı savaş veriyoruz” sözü hiç unutulmamalıdır.
Anadolu Rönesansı’nın ilk işaret fişeğinin İç Anadolu bozkırlarından, Mahmut Makal tarafından atılmış olması da işin ayrı bir yönüdür. Ümit Kaftancıoğlu ve Dursun Akçam, Kuzeydoğu Anadolu’nun çoksesli, çok dilli, çok inanışlı kültürler mozayiği içinde doğup büyümüşlerdir. Fakir Baykurt, Göller yöresinin göçebe gelenekli Türkmen, Yörük kültürleri içinde dünyayı tanımıştır. Makal’ın yaşadığı coğrafya ise, ocakların, şıhların dedelerin kol gezdiği İç Anadolu’nun yerleşik bozkırıdır. Makal, tek sesli teolojik kültürün örtüsünü aralayıp alttaki halk kültürünün grotesk gücüne ulaşmayı başarmıştır. 1957 yılı yayınlanmış “Memleketin Sahipleri”nde halk kültürünün tekil anlatımlı kutsal dil içine uzanmış cin, peri, ocak hikâyeleri cirit atmaktadır. İnsan ve hayvan kılığındaki cinler, periler dolaşmaktadır ortalıkta. Cinler iyilik yapıp yol da göstermektedirler (Memleketin Sahipleri, s 58). Eşek ölüsünün yattığı yeri “yatır” diye satarak geçinen hocaların hikâyesi teolojik tekil dile ve karanlığa meydan okumaktadır. Nazar değmemesi için ceplere eşek dışkısı konmaktadır (Kuru Sevda, s 57)
Bahtin’in grotesk kültürün önemli imgeleri arasında tanımladığı hayvan dışkısı, sansürsüz cinsellik kol gezmekte, kutsal kavramlara da dil uzatılmaktadır. “Gelgelelim yeğenim, ellerin derdini bıçak gibi kesen fışkı, benim derde ‘ayağını topla’ bile demedi. O da beribenzer bir fışkı olsa hiç gönlüm kalmaz. Nasıl ya, Sultan Sülman’ın hamamı gibi; tütüyor… Akşam fışkıdan çıktıktangelli yattım; sabahadan zor geldim kendime.” (Memleketin Sahipleri, s 36) “Deli Kazım, ‘ötekilerinki yağmur yağdırmadıysa, dolu da yağdırmadı. Bu kendine hayrı olmayan deyüsün muskası batırdı Gâvur Yeri’ni. Cünüp herif! Bundan sonra sana muska yazdırırsam, üçten dokuza şart olsun’ dedi…” (Memleketin Sahipleri, s 46)
Latife Tekin’in Makal’dan kırk yıl sonra kaleme aldığı ve onu tüm dünyaya tanıtan “Sevgili Arsız Ölüm”ünün Huvat’, Atiyesi, Dimrit’i, ‘Ninnisare ninnisare’li eşek hikâyeleri, Mahmut Makal’ın “Memleketin Sahipleri” arasından çıkıp gelmiş gibidir. 1950’de yayınlanmış Bizim Köy’de köylünün oyunculuğunu edebiyata taşıyan Makal’ın biçemi, 1957’de dil oyunculuğunun ustalığına gelmiştir.
Mahmut Makal’ın yapıtlarında göze çarpan diğer özellik, diğer enstitü yazarlarında da örneklerini göreceğimiz yaygın lakap kullanımıdır. Halk kültürünü içselleştirmiş olan yazar, bu dili yazınsal ortama da taşımaktadır. Makal’ın kendi anlatımıyla, yüz otuz haneli köyünde asıl adıyla anılan kişilerin sayısı onu geçmemektedir. “Asıl adıyla anılan, on kişiyi geçmez köyde. Daha çok takma adıyla anılar insanlar.” (Bizim Köy, s 72). Kumbulu, Cıkcık Sülman, Alanın oğlu, İdalı, Bildiri, Dınkırı, Karaca, Çullu, Tönbe, Fosur diye sıralanır lakaplar. Okulda kayıt için ad sorduğunda, öğrencisi “Hassik” diyecektir adına.
(Devamı Söyleşide!...)
25 yıl önce bugün karanlık güçler tarafından aramızdan alınan Uğur Mumcu’nun anısına saygıyla; (Foto: Dursun Akçam ve Uğur Mumcu)
24 Ocak 2017, Alper Akçam

Görüntünün olası içeriği: 2 kişi, yazı
Görüntünün olası içeriği: 2 kişi, oturan insanlar

2 Mart 2016 Çarşamba

UYAN EY MİLLET YETİM HAKKI TOPRAKLAR ELDEN GİDİYOR! Alper Akçam

UYAN EY MİLLET
YETİM HAKKI TOPRAKLAR ELDEN GİDİYOR!

Maliye Bakanlığı açıkladı; 2012’den başlayarak her yıl parti parti satılan hazineye ait tarım arazilerinin satışı için yeni olanaklar sağlanacakmış…
Peki, kim alacak bu toprakları? Kapısında iki inek üç koyunla, iki kovanla, iki dönümlük bostanla, üç beş meyve ağacıyla karnını doyurmaya çalışan, Güneydoğu’da şehit düşünce yaşadıkları barakalar,viraneler gözler önüne serilen yoksul üreticiler, tüyü bitmedik yetimler mi?
Ne gezer? Yedi bin yıldır Anadolu’da köylünün sırtından geçinen, iliğini kanını sömüren aracı-tefeci zümresi…
Osmanlı çöküş dönemi de Dirlik Düzeni’nde “Beytül mali Müslimin” olan Anadolu topraklarının Kesim Düzeni ile kesimcilere, tefeci soygununa açılması ile başlamıştı. Bu toprak satışı başka şeylerin de habercisi olmasın?
Toprak, candır. Toprak bizi doğuran, doyuran anadır. Toprağa el uzatan, toprağı halkın küçük tarla işletmesi dışında millet malı olmaktan çıkarıp birilerine peşkeş çekmeye çalışanların sonu haraptır!
Anadolu topraklarını Tekfurlara, peşkeş çeken Bizans’la, Tavaif-ül Mülk derebeyleri elinde parçalatıp kastlaştıran Selçuklu’ya Kayı boyunun gazisi Ertuğrul kılıcını vurmuş; toprağın çalışanına, üretenine yalnızca kullanım hakkı vererek “Beytül Mali Müslimin” kılmıştı. Osmanlı, bu adaletli toprak düzeni ile Osmanlı oldu; Rum’undan Ermeni’sine Müslüman’ından Hıristiyan’ına eşit ve hakkaniyetli davrandığı için kısa zamanda baş tacı edildi; devlet sınırlarını Afrika’dan Avrupa içlerine kadar genişletti.
Yavuz Selim zamanı ilk tohumlarını vermiş, mezhep ayrımcılıkları ile başlamış yozlaşma, Kanuni’den sonra toprakta Kesim Düzeni’ne sıçrayınca, Osmanlı da yokuş aşağı gitmeye başlamıştı. 19. Yüzyıl sonlarında iyice yozlaşmış Osmanlı sarayı Anadolu topraklarını reji kolcularına, İngiliz-Fransız Levantenlerine peşkeş çektiğinde Gazi Mustafa Kemal düşmüştü halkının önüne…Düşmanı halkın desteğiyle bu topraklardan def ettikten sonra da Anadolu’da herkesin az buçuk bilip konuştuğu çoğunluk dilini resmi dil yapmış, kadına Türk töresinde, göçebe geleneğinde de yer aldığı gibi “eşit yurttaşlık” hakkını vermişti.
Kurtuluş Savaşı sonrası siyasal etkinlikleri zora dayalı bir sistemle bastırılmış yedi bin yıllık tefeci bezirgânlık 1946’dan sonra yeniden kıpırdanmaya başlamış, gerici kapitalist sınıf, finans kapital ili diş tırnak olup önce Köy Enstitüleri’ni kapattırmış, sonra da adım adım iktidarı ele geçirmişti.
2002 bu bakımdan da önemli bir milat oldu. Batılı emperyalistlerin bir türlü içine sindiremedikleri Anadolu coğrafyasında kendi başına karar verebilen, gelişmiş ülkeler gibi kadın haklarını, laikliği, belli ölçüde demokrasiyi anayasasında ve yasalarında yaşatmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti, Siyasal İslam üzerinden kolay yönlendirilebilen, etnik köken ve mezhep kavgaları ile parçalanabilen bir farklı yola sokuldu. Bu yolda Batılı Finans Kapital’e ortaklık etmeye hazır, yeniden çökkün Osmanlılık, padişahlık özleminde birilerini bulmak da çok zor olmamıştı…
Cumhuriyet’i kuranların eksikleri, çözmeyi başaramadıkları tefeci bezirgân soygunu ile Kürt meselesi kendi sonunu hazırlayan tuzaklar gibi kullanılmış oldu.
Evet… Tüyü bitmedik yetim hakkının da bulunduğu millet malı Anadolu toprakları, halkın kapısındaki iki ineği, üç koyunu doyurmaya çalıştığı, bir araba ot biçip getirdiği otlak ve hazine arazileri satışa çıkarılıyor. Şimdi bakacağız, Osmanlı ocaklarında mehter marşlarıyla coşup Yeniçeri pankartı açan yoksul varoş insanları, iki yakasını bir araya getiremeyen, Güneydoğu’da şehit düştüğünde ancak adı anılan üretici mi alacak o toprakları, Osmanlı oyunuyla halkı seçim sandıklarında din ipleriyle bağlayan bezirgânlar, onların siyasi temsilcileri mi?
Siz yine de duymuş olun… Millet malı topraklar satışa çıktı…

02 Mart 2016, Alper Akçam

31 Aralık 2015 Perşembe

NOEL NE YILBAŞI NE?

NOEL NE YILBAŞI NE?
Yine geldik aynı günlere. Kimi kavramlar, semboller üzerinden kin ve nefret tohumları dökenlere…
Ellerine pankart almış sokağa çıkmışlar; “Müslüman Noel Kutlamaz”
Kim dedi sana ki, Müslüman Noel kutluyor diye?
Müslüman’ın kutladığının Noel değil Yılbaşı olduğunu bilir de bilmezden gelir…
Noel’in kökeninin de Asya, Anadolu'daki adının Nahıl olduğunu, ta İslam, Hıristiyanlık, hatta Musa öncesine, Frigyayılar’a kadar gittiğini görmez; görmek istemez…
Amacı üzüm yemek değil zaten bağcı dövmek…
Bu yıl, başını türbanla bağlamış bacılarımızı da sürdüler sokağa. Onların bir kısmı ki, hele bir de partiye kayıt yaptırınca, ne bilim kalır, ne fen; ne de kültür; her şeyi bilirler. Bıraksalar, açık kalp ameliyatı yapmaya soyunurlar.
Keşke biraz merak etseler, keşke biraz sorgulayıp sonra çıksalar o meydanlara, birilerinin oyuncağı olmaktan kurtulsalar...
Yılbaşı kutlamaları, ilkel toplumlardan bu yana, tüm dünyada mevsimsel bir kuttöre, özel bir ritüel olarak yaşatılmıştır. Kışın yarılanmış olduğunu, günlerin artık uzadığını muştulayan bu ritüelde, yüzlerce yıl öncesinden beri Anadolu’da, Köse, Saya, Arap oyunları düzenlenir, ateşli, kılık değiştirmeli, şölen sofralı şenliklerde ayrı kültürlerin içinde yaşayan tüm halklar birlikte eğlenirdi. Metin And’ın Oyun ve Bügü adlı araştırma kitabından yılbaşından birkaç gün önceye denk düşen günlerde (25-28 Aralık gibi...) yılbaşı kutlamalarının Erzurum köylerini de içermek üzere Anadolu’nun birçok yöresinde yakın zamanlara kadar yapılageldiğini anlamaktayız. Artvin, Posof ve Ardahan köylerinde 31 Aralık gecesi yılbaşı kutlamaları yapıldığına ilişkin derlemeler de vardır (Mehmet Çokal, Artvin’in Madenler Köyünde Yılbaşı Karşılaması; Gülali Aydınoğlu, Poshof’un Yaylaaltı Köyünde Yılbaşı, Türk Folklor Araştırmaları, sayı 127, 1960, anan: P. Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, s 285.)
“Kış yarısı”, yılbaşı ya da değişik adlarla kutlanan dönemsel bayram için Anadolu’da değişik tarihler kullanılmaktaydı. Söz gelimi, Divrik’in Çamşıklı köylerinde Kış Yarısı Bayramı 15 Ocak’ta kutlanmaktadır (Feyzullah Çınar’dan alıntılayan Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Anadolu Folkloru, s 284). Yakın tarihlere kadar, 24 Aralık-15 Ocak günleri arasındaki değişik günlerde şenlikler düzenlenirdi.
Tarih konusunda Hıristiyan Batı dünyasında da tam bir birlik yoktur. Katolik ve Protestan kiliseleri İsa’nın doğum günü olarak 25 Aralık’ı kabul ederken Ortodoks Kilisesi için bu tarih 7 Ocak’tır.”
Yeryüzünü çıkar savaşlarıyla kana, ateşe, açlığa, yoksulluğa, karamsarlığa, karanlığa sürükleyen azınlık oligarşileri, bilinç bulanıklıklarını kullanarak, din istismarcısı işbirlikçileri aracılığıyla özellikle de eğitimsiz kitleler içinden saldırgan, kin ve nefret üzerinden siyaset yapan birlikler kurarak insanlığı baskı altında tutmayı başarıyor.
İnsanlık kültürüyse, birbirine elini uzatarak, paylaşarak, oyunla, gülmeceyle, barış, dostluk, kardeşlik, dünyayı başkasının gözüyle görebilme erdemliliğiyle direnmeyi sürdürüyor.
Kutlamayan kutlamasın. Kasvetinde, kahrında kalsın, kendi kendine, herkese ve her şeye sövüp dursun…
Şimdiden, tüm insanlığın yeni yılı kutlu olsun…
21 Aralık 2015, Alper Akçam

15 Nisan 2015 Çarşamba

“KÖY ENSTİTÜLERİ: BABA TONGUÇ’TAN PAULO FREİRE’YE VE MİHAİL BAHTİN’E SELAM…

“KÖY ENSTİTÜLERİ:
BABA TONGUÇ’TAN PAULO FREİRE’YE VE MİHAİL BAHTİN’E SELAM…”
Köy Enstitüleri’ni ve kurucusu İsmail Hakkı Tonguç’u, Paulo Freire, Antonio Gramschi, Octavio Paz, Mihail Bahtin gibi düşünürlerle birlikte okumadıkça içerdiği anlam zenginliği ve ütopyacı gücünü kavramamız mümkün olmayacaktır. Özellikle Tonguç’un devrimci bakış açısı ve buradan güç alan uygulamaları ile Bahtin’in kültürel sosyoloji alanındaki çalışmalarına yan yana göz atıldığında, Tonguç’un eğitim izleğinin bir eğitim tasarımının sınırlarını yıkıp geçtiği, büyük bir kültürel devriminin, bir Rönesans çabasının temellerinin aydınlanmaya başladığı görülecektir.
Bugün birçok eğitim kurumunda bir başyapıt gibi okunan Paula Freire’nin 1968’de tamamladığı, 1971’de İngilizce’ye çevrilmiş “Ezilenlerin Pedagojisi” kitabında dile getirdiği birçok eleştirel-devrimci eğitim ilkesi, 1940lı yıllarda Anadolu topraklarında İsmail Hakkı Tonguç’un Köy Enstitüleri’nde uygulanmaya konmuştu. Aynı zaman diliminde, Gramschi Mussolini faşizminin zindanlarında tuttuğu cilt cilt defterlerine hegemonya ve devrimci eğitimle ilgili notlar düşüyor, Mihail Bahtin Sibirya’da Stalin buyurganlığının ve boyun eğdirmeciliğinin sürgününde bir bacağını yitirip sağlığını korumaya çalışıyordu. Bahtin’in 1965 yılında yayınlanacak Rabelais ve Dünyası adlı yapıtında dizgeleştirdiği Rönesans ve halk kültürü ilişkisi İkinci Dünya Savaşı yıllarında Tonguç’un enstitülerinde yaşama geçiyordu. Ve 1924 yılında eğitimimize yol göstermesi için çağrılmış büyük eğitimci John Dewey, 1945 yılında Le Mond Gazetesine verdiği demeçte, “Hayalimdeki okullar Türkiye’de kuruldu” diyordu.
Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisinde şöyle diyor: “Tarihi halk olmadan tamama erdirme halka karşı olmanın başka biçimidir” (s 22) Köy Enstitüleri eğitim sürecini ve tarihi halkla birlikte kurmak için yola çıkmış kurumlardı.
Köy Enstitüleri’nde Doxa (bilgi) yerine Logos (gerçek algı) yaşama geçmekteydi.
Freire’nin özgürleşme eyleminin ana elemanı olarak gördüğü diyalogun temelleri olan SEVGİ, İNANÇ, ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK VE UMUT, Köy Enstitülerindeki diyalog ortamının da ana ilkeleriydi.
Köylü doğayı biçimlendiren olarak değil, kendini doğanın bir parçası olarak görür. “Bizim onlar için arzuladıklarımız değil, kitlelerin doğrudan dilekleri ve kararları etkin olmalıdır.” (Mao, s 81)
Halkı kazanmak değil, halkın yanında savaşmak hedeflenmelidir. (E. P s 82)
İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’tan;
“Karaağaç Köy Eğitmeni Yetiştirme Kursu Eğitim Şefliği’ne,
24 Eylül 1937
Kurslarda bulunan eğitmenler tarafından yazılmış güzel yazılar bir araya toplanarak eğitmen kursları için bir (okuma kitabı) bastırılacaktır. Onun için aşağıda saptanan esaslar göz önünde tutularak eğitmenler tarafından muhtelif vesilelerle yazılmış yazıların asılları veya kopyaları toplanarak idaremize gönderilecektir.
Tahrir derslerinde eğitmenler tarafından yazılmış güzel yazılar:
Tasvir mahiyette yazılar, b. Mektup numuneleri, c. Senet ve zabıt varakası örnekleri
Eğitmenler tarafından yazılmış destanlar,
Eğitmenler tarafından oynanan temsillerin aynen tutulmuş zabıtları. (Bu piyeslere hariçten hiçbir şey ilave edilmemelidir) Bu esaslara göre vereceğiniz yazıları 15.10.1937 tarihine kadar göndermenizi önemle dilerim.” (Ferit Oğuz Bayır, Köyün Gücü, Ulusal Basımevi, Ankara 1971, s 131)
Eğitim ve kültür çalışmalarında öğretme, belletme değil; özgür araştırma, eleştirel yöntemler önde tutulmaktadır. “Kültür derslerinin işleniş şekline başlangıçta bir türlü alışamadık. Öğretmenler bizi gruplara ayırarak çalıştırıyorlardı. Her nedense, konular bu gruplara dağıtılmıştı. Bir gruba verilen konuya diğer gruplar da çalışmaya mecburdu. Bize, ‘dersleri artık öğretmen değil kendiniz anlatacaksınız’ dediler. Biz hayret etmiştik. ‘Hiç diyorduk, öğretmen dururken talebe ders anlatır mı?’” (Köy Enstitülü bir öğretmenin anılarından, anan: İ. Hakkı Tonguç, Canlandırılacak Köy, s 625)
Tonguç, Pulur Köy Enstitüsü’nde hafta sonu etkinliği için sahne hazırlanmakta olduğunu duyunca küplere biniyor, “öyle şey olmaz; Köy Enstitüleri’nde öğretmen ve konukların önde, öğrencilerin arkada oturtulacağı, izleyenle oynayanın birbirinden ayrılacağı sahneler kuramazsınız" diyordu…
Tonguç’un enstitülerindeki kurucu düşünce, Mihail Bahtin’in Avrupa-Asya kültürleri içinde tanımını yaptığı karnavalcılık geleneği ve Octavio Paz’ın Latin Amerika kültürü içinde tanımladığı Fiesta geleneği ile örtüşmektedir. “…Fiesta gerçek bir yeniden yaratılıştır. (…) Seyirci ile oyuncu yönetici ile yönetilenler arasındaki sınır kuleleri kalkar. Fiesta’ya herkes katılır ve bırakır kendini onun sarıp sarmalayan akışına. (…) Erkekler kadınlar gibi giyinir, efendiler sanki köleler, yoksullar da zenginler gibi! Askerler, rahipler ve yasalarla alay edilir. Kutsal şeyler çalınır, dinsel ayinlere küfürler savrulur.” (Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 55-57)
Köy Enstitüleri’nde köylülerin de katıldıkları cumartesi eğlenceleri birer şenlik, Bahtinci bir bakış açısıyla birer “karnaval” yeri gibidir. “Çalışan ve öğrenen insanın okumak, ilerlemek, eğlenmek de hakkı olduğuna inanıyorduk. Eğlencelerimizi her cumartesi günü yapıyorduk. Bunların mahiyeti de değişmişti. Eskiden olduğu gibi yazılmış, hazır piyesler oynamaya kalkmazdık. Uzun boylu hazırlanmalar da olmazdı. Kadın kıyafetine girmek için battaniyelere sarılır, meydana çıkıverirdik. Elbiselerimize başkalık vermek için de ceketlerimizi, şapkalarımızı, ters çevirir giyerdik.” (Köy Enstitülü bir öğretmenin anılarından, aktaran, İ. Hakkı Tonguç, Canlandırılacak Köy, s 625)
15 Nisan 2015, Alper AKÇAM

26 Şubat 2015 Perşembe

HASAN ÂLİ YÜCEL





HASAN ALİ YÜCEL’İN 54. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE
SOĞUKKANLI BİLİRKİŞİLER CANIMIZA OKUYOR!
Oğuz Atay, Tutunamayanlar’da kahramanı Selim Işık’ın ağzından “Soğukkanlı bir bilirkişi tavrıyla canıma okuyacaklar,” der.
Yarın ölümünün üzerinden 54 yıl geçmiş olan Hasan Ali Yücel’in kimliğine ve bugün Türkiye coğrafyası ile Ortadoğu’da yaşananlara bakınca, hangi bilirkişilerin insanların canına nasıl okudukları da daha iyi anlaşılır olacaktır.
Bugün, çevre coğrafyalardaki birçok kanlı olayların perde gerisinde Batı’nın Doğu’ya, Doğu’nun da Batı’ya bakışı önemli bir yer tutar. Batı’da “kurtarılması ve yol gösterilmesi gereken barbar Doğu”, Doğu’da, dinsel esaslara göre “ahlaksız-kâfir ölçütler içinde yaşayan Batı” imgeleri, hem Batı’daki hem de Doğu’daki iktidarların kolayca kullanacakları düşünce sistemleri olarak kültürel alandaki yerlerini almışlardır.
Son yılların emperyalizm tarafından beslenen gözde kuramcıları Samuel P. Huntington, Fukuyama ve tüm Şarkiyatçı düşünürleri, yeryüzündeki uygarlık ve kültürleri yaratılışsal olarak birbirlerine karşıt kimliklerle tanımlamakta ve karşıtlıkları sonsuza kadar sürdürmek isteyen bir politikanın sözcülüğünü yapmaktadırlar. “Müslümanlar’ın şiddet içeren çatışma eğilimi yanı sıra, Müslüman toplumların militaristleşme ölçüsünce de içerimlenmektedir. 1980’lerde Müslüman ülkeler diğer ülkelerden önemli ölçüde daha yüksek askeri kuvvet oranına (yani, her 1000 kişi için askeri personel sayısı) ve askeri girişim indeksine sahipti (bir ülkenin refah düzeyine göre ayarlanmış kuvvet oranı).” (Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması, s 387) Müslüman ülkeleri silahlandırma yarışına çıkaran kimdir? Silahları kim satmaktadır? Bu soruların yanıtı Huntington’da yoktur.
13 Haziran 1910 günü Avam kamarasında konuşan, sicilinde Başbakanlık, İrlanda İçişleri Bakanlığı, İskoçya Bakanlığı bulunan Lord Arthur James Balfour şöyle diyordu: “Her şeyden önce olgulara bakın. Batılı uluslar, tarihte ortaya çıkar çıkmaz, … kendilerine özgü erdemleri edinip… kendi kendini yönetme yetilerinin ilk ilkelerini sergilediler,… Genel deyişle ‘Doğu’daki Şarklıların tarihine bir göz atın, kendi kendini yönetmenin izine rastlayamazsınız. (…) Bu büyük uluslar için –büyüklüklerini kabul ediyorum- bu mutlakiyetçi yönetimin bizim tasarrufumuzda olması hayırlı mıdır? Hayırlıdır derim ben” (Edward Said, Şarkiyatçılık, s 42-43)
Batı-Doğu gerilimi, “ben ve öteki” diyalektiği üzerinden kurulmuş olan bu zemberekte son patlamayı Paris’teki Charile Hebdo baskını ve sonrasında gelişen olaylarda yaşadık.
Soğukkanlı bilirkişilerin son yıllarda çok büyük bir önemle üzerinde durdukları ve bazı kaynaklar tarafından “formatlanmış nesiller” yetiştirmiş olmakla suçlanan “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”nın önemli adlarından olan Hasan Ali Yücel, hem bir Mevlevi dedesiydi, hem de Batı kültürü ve evrensel bilgiye, estetiğe eleştirel bir gözle bakarak kendi kimliğine katmayı başaran bir sanatçı…
Hasan Ali Yücel’in Çeviri Bürosu’nda Sabahattin Ali’den Halide Edip Adıvar’a, Sabahattin Eyüboğlu’ndan Ahmet Hamdi Tanpınar’a onlarca aydın büyük bir atılımın kilometre taşlarını döşediler, Doğu ve Batı klasikleri Türkçe’ye kazandırıldı, bir insanlık kültür harmanı kuruldu…
Hasan Âli Yücel, 3 Temmuz 1941 tarihinde Ankara Devlet Konservatuvarı’nda ilk mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada başka ülkelerden sanatçılara ait yapıtların Ankara’da seslendirilmelerine değinmektedir. “Fakat o sözleri ve sesleri canlandıran biziz. Onun için Devlet Konservatuvarı’nın temsil ettiği piyesler, oynadığı operalar bizimdir, Türk’tür ve millîdir” (…) Ben Doğu ve Batı diye bir fark görmüyorum. İnsan eseri, insan ruhunun iştiyakları, kaygıları, korkuları zaman ve zemine göre değişse de özünde bir ayrılık varsa o, tutulan yol ve usüldendir. Garplı kafasının metoduyla duymasak şarklıda bu özü bulamazdık. Meselâ Mevlâna’nın Fîhi mâ fîhi kitabını Goethe’nin Eckerman’la konuşmalar’ı gibi okuyorum. İkinciyi okumaya alışmasam, kim bilir birinciyi şimdikinden daha az başarı ile söktürebilirim” demektedir Yücel. Batı’nın çözümleyici ve yenidendoğuşçu çoğul bakış açısının işlendiği Goethe metni, Yücel için bir Mevlana çözümleme yöntemi getirmiş gibidir.
Hasan Âli Yücel’in görevden alındığı 1946 yılı, aynı zamanda “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”nın kapanış noktası olarak da değerlendirilebilir.
Türkiye Cumhuriyeti eğitim ve kültür tarihinde çok önemli bir yeri olan Hasan Âli Yücel, Batı kültüründen alıp kullandığımız kavramların anlam karşılıklarıyla, hem bir Aydınlanmacı, hem bir Rönesansçı ve tümünün ötesinde hümanist bakış açısı her şeyin üstünde yer alan bir bilim ve kültür adamıydı.
Yücel çevirilerinin birinci basımında yer alan, ancak 60 sonrası basımlarda kaldırılan önsözü, onun kültüre öğelere yönelik hümanist bakış açısını çok açık bir şekilde ortaya koyar: “Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar (…) Bunun içindir ki, bir milletin diğer milletler edebiyatını kendi dilinde, daha doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi, zeka ve anlama kudretini o eserler nispetinde artırması, canlandırması ve yeniden yaratmasıdır” (Kemalizm, İletişim Yay., s 396)
Yücel hümanizması, bir yanıyla Mevlana’ya, Doğu tasavvuf kültürüne, bir yanıyla Batı Rönesansı’nda yeniden bulunmuş, bulgulanmış Klasik Antikçağ’a, bir yanıyla da mücadele arkadaşı Tonguç’un önderlik ettiği Köy Enstitüleri aracılığıyla Anadolu halk kültürüne uzanmıştır… Bir ve büyük insanlık kültürünü kendi kavrayış gücünün insancıl yasallığı içinde tanımlamaya çalışmış, imgelem özgürlüğüyle çeşitlendirme, özgün örneklerle bezeme yolunda önemli adımlar atmıştır.
Yaşar Nabi Nayır’a göre Hasan Âli Yücel, aklıyla Batı’da, gönlüyle Doğu’da bir düşünürdü. 1932 yılında yayınlanan yapıtları: “Mevlana’nın Rubaileri”, “Goethe: Bir Dehanın Romanı” ve “Türk Edebiyatına Toplu Bakış” adlarını taşır. Goethe ve Mevlana’nın bir yeryüzü kültürü anlayışı ile davrandıklarını biliyoruz. Gothe bir “Weltliteratur” kavramı çerçevesinde düşünen bir yenidendoğuşçudur.
Hasan Ali Yücel’in kimlik kurulumu ve çabaları, Batı ve Doğu kültürleri arasında Anadolu’da kurulmaya çalışılmış ve ne yazık ki soğukkanlı bilirkişiler tarafından yakılıp yıkılmış bir köprüye işaret ediyor gibidir.
Bir barış, sevgi ve kültürel buluşma, çoğalma köprüsü…
Işıklar içinde olsun.
25 Şubat 2015, Alper AKÇAM

13 Ekim 2014 Pazartesi

FAKİR BAYKURT


FAKİR BAYKURT’U ANIYORUZ!
27 Eylül 2014 Cumartesi günü Talip Apaydın amcamızı yitirmiştik. 19 Eylül 2003 babam Dursun Akçam’ın, 11 Ekim 1999 Fakir Baykurt’un ölüm tarihleridir. Sonbahar yapraklarını izler gibi, birbirine yakın güz günlerinde, birbiri ardı sıra toprağa düştüler. Toprağın çocuklarıydı onlar; toprağa döndüler.
Onlar, bugün aramızda olan ve varlıklarıyla onur duyduğumuz diğer yoldaşları, Mahmut Makal ve Mehmet Başaran gibi, 11 Nisan 1980 günü küçük kızının gözünün önünde bedenine on altı kurşun birden sıkılarak öldürülen türkü derleyicisi, Köroğlu Kolları’nın Yelatan dağlarının tutkulusu Ümit Kaftancıoğlu gibi Köy Enstitüsü ocağında közlenmiş apaydın kimliklerdi. Onları birer birer uğurladıkça sonsuzluğa, biz yoksullaşıyor ve yalnızlaşıyoruz. Karanlıklar, kavgalar çoğalıyor, onların boşalttığı o insanlık kokan, sevgi kokan havayı dünyanın egemenlerinin kışkırttığı kardeş kavgası ve kan kokusu dolduruyor.
Bugün on beşinci ölüm yıldönümünde onun izindeki aydınlığı konuşacağımız Fakir Baykurt da, adını andığım diğer enstitülü mücadele insanları da birer yoksul köylü çocuğu iken, hem bir öğretmen, hem bir öğretmen önderi, hem halk için politika yapan bir aydın, hem de ayağını kendi kültürüne basmış özgün birer yazar olmuşlardı. Birlikte oldukları sürece de birbirlerine can yoldaşlığı yaptılar.
Fakir Baykurt amcamla, Ardahan’da altı yedi yaşlarındayken bir tür sürgün olduğu Şavşat’tan geçerken mutlaka uğradığı, konuk olduğu, şimdi yerine iğrenç apartman bozuntuları dikilmiş, her taşında bin çekiç izi, el emeği bulunan koca taşlarla örenmiş evimizde tanışmıştım.
Köy Enstitülü yazarlar, içinde doğup yetiştikleri halk kültürünün çoğaltan ve yenileştiren seküler gücüyle düşünmüş ve davranmış, yapıtlarında o kültürün yenidendoğuşuna kapı açmışlar, yerel olanla evrensel bilgi ve estetiği harman etmeyi, insancıl bir bakış açısı kurmayı başarmış, Rabelais romanının Batı’da başlattığı Rönesans’a Anadolu’da eşlik etme yoluna çıkmışlardı. Esin aldıkları, içinde doğup büyüdükleri grotesk halk kültürüyle, korkunun yerine gülmeyi yeğlemiş, karanlığın yerine aydınlığı kurmuşlardı. Onların kitaplarıyla donanmış öğretmen ve aydın hareketi Anadolu’nun dağlarına, köylerine ışık tutmuştu. 12 Mart faşizme onların tuttuğu o güzel ışığı köreltmeye yetmeyince, 12 Eylül Amerikancı faşizmiyle bindiler ülkenin üstüne.
Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği olarak o güzel insanların anısında, ülkeyi kardeşçe yaşanacak iyilikler, güzellikler ülkesi yapmak için işlemiş, güne her sabah el ele, kol kola tutulan halay ve horonlarla başlamış Köy Enstitüsü ocağını kentleri de kapsayacak biçimde yeniden yakmak, imececi Anadolu kültürünü geleceğimizin de harcı yapmak için çaba gösteriyoruz. Özellikle de genç kardeşlerimizi aramıza bekliyoruz. Bu ateş, bu meşale yere düşmemeli…
Bugün edebiyat dünyasında kültür endüstrisinin pompaladığı, kendi güncel gerçekliğimiz yerine egemen politikaların kurguladığı, inanç ve kültür ayrılıklarını kışkırtan yapıtlar el üstünde tutuluyor. Araştırmanın, sorgulamanın yerine kulaktan dolma bilgiler, televizyon ekranlarından söylenen palavralar ve internet sayfalarından pompalanan yalanlar öne çıkarılıyor.
Anadolu topraklarını işgale gelmiş emperyalistlerle iktidarda kalmak için onlara işbirlikçiliği yapmış hilafet ve saltanat makamlarına karşı insanlık onurunu ve yurdunu savunmak için çıplak elle bir var olma kavgası olan, Kurtuluş Savaşı’yla ilgili yazılmış en güzel romanlar Talip Apaydın’ın Toz Duman İçinde, Vatan Dediler ve Köylüler üçlemesidir. Onunla ilgili bir yazı için göz attığım internet sayfalarında dolaşırken şöyle bir not çıkmıştı karşıma.
“Eserlerinin hemen hemen hepsinde vaktiyle Köy Enstitüleri’nde benimsetilmiş köy anlayışına uygun klişe anlayışı işler. Bu kitaplarda köy daima sefil ve sömürülmüştür. Köylü câhildir, hurafelere inanır. Müsbet hiçbir davranışları yoktur. Bu toplumda tek iyi insan köy öğretmenidir. Öğretmen, köylüyü eğiterek modern ve laık hâle getirmeye uğraşır. Eserlerinde Yaşar Kemâl, Kemâl Tahirve Orhan Kemâl’in etkisi görülür.”
Bu çarpık bakış açısının, bugün Cumhuriyet değerlerini savunduğunu, Mustafa Kemal’e sahip çıktığını iddia eden bazı kurum ve kişiler tarafından da paylaşılıyor olması ise, üzücü bir gerçekliktir.
Bu çarpık bakış açısına verilebilecek en güzel yanıtlardan birisi de, kendi adıma Fakir Baykurt’un başyapıtı saydığım ve Köy Enstitülü yazarların Anadolu Rönesansı’nda hangi öğeleri öne çıkardıklarının anlaşılabilmesi için tümüne birden örnek sayılabilecek Kaplumbağalar romanında başkahramanın eğitmen Rıza değil, köyün delisi Kır Abbas olmasıdır.
Değerli dostlar…
Fakir Baykurt,yazarlık damarının özünde, kendisini “bacaklarını gerip güne karşı işeyen” bir kişi olarak tanımlaması yatar. Baykurt, yine kendi deyimiyle, “İnsan hayatını karartan “beylerle, paşalarla” uğraşır… Baykurt’un yazın dünyasında, anası Elif’in evinde karşılaştığı, o sıra kafasındaki roman olan Kaplumbağalar’dan söz ettiğinde, “sivrelt kalemini halam, sivrelt de yaz” diye bağıran köylüsü Haçça Akdoğan’ın sesi hep duyulur. “”İstemeyenlerin ağzına tüküreyim!” demiştir Akçaköylü Haçça. Sonra da devam etmişti… “Dünyada insanın sıkıntısı bir çanak bulgurla, bir lokma kuru ekmeğe mi? Topal eşeğime yükler, ben iletirim senin çocuklarına! Sivrelt kalemini, durmadan yaz.”
Durmadan yazmıştır Baykurt… İçinde doğup büyüdüğü halk kültüründen aldığı çoğul ve yenileştirici güçle, önce o kültürün evrensel kültürle buluşması için öncülük etmiş, sonra da bir ayağını attığı Avrupa’dan yenileşmiş bir biçemle ses vermiştir.
Anadolu’nun Don Kişot’u Kır Abbas’ın yaratıcısıdır o! Ağalara, beylere karşı elde sopa ergişilerin önüne çıkmış, insanlık adına kavgaya durmuş, hak aramış, adalet istemiş Ulguş’un, Iraz ananın ele avuca sığmaz kavgacı, yaratıcı çocuğudur.
12 Eylül 1980'dan sonra, Batılı Şarkiyatçı bakış açısının ürünü olan sözde aydınlarımız enstitülü yazarlardan boşaltılan kültürel alanı farklı söylemlerle doldurdular. Onlara göre, halk ya da gelenek demek, “din” demekti! Tarikatlar ve din cemaatlerini halkla devlet arasında arabulucu kurumlar olarak gören (Asım Karaömerlioğlu, Orada Bir Köy Var Uzakta), doksanlı yıllardan sonra günlük yaşamın dinselleştirilmesini “Kültürel yapı(nın) devletin tercihini aşacak biçimde coğrafya ve yerellikle bütünleşmesi” (H. B. Kahraman, Doğu Batı) diye yorumlayan, yazdığı için öğretmenlik görevi bile elinden alınan, ödül kazandı diye sürüm sürüm süründürülen Fakir Baykurt’u “devlet destekli” bulan (O. Koçak, Defter) nice “demokrasi açılımcısı” düşünürler, yazarlar çıktı ortaya…
“UMUT ÜZÜMLERİ” İLE ORTAÇAĞ ZEBANİLERİ!...
Fakir Baykurt’un Kaplumbağalar adlı yapıtını Tunç Okan Umut Üzümleri adıyla filme aktarmıştı. Tunç Okan 25 yıl önce, 1978’de sansüre takılmış Kaplumbağalar’ı “Umut Üzümleri” adıyla yeniden çekti; film, gösterime çıktı… Tunç Okan’ın bu inadı nedendi acaba? 1978 yılının sansürcüleri belki de çoktan toprak olup gitti.
İzleme olanağı bulduk. Ne yazık ki, Umut Üzümleri, Kaplumbağalar’daki imgelem ve kültür zenginliğini kapsayamıyor…
Tunç Okan’ın Kaplumbağalar’ı “Umut Üzümleri” adıyla yayına hazırladığını ekinde haber veren gazetenin o günkü sayfalarında Irak’taki, Suriye’deki mezhep savaşları ile ilgili başka haberler de vardı. Emperyalizmin kışkırttığı ve kasıklarını tutarak güle güle izlediği Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, Yakın Asya’ya etrafımızı kan gölüne çeviren ve aradan altı ay bile geçmeden ülkemize de sıçrayan kültür, dil, din ve mezhep savaşlarında insan kanı dökülüyor, okullar, heykeller, bayraklar yakılıyor. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta döktürdüğü kan yetmemiştir emperyalizm ve yerli işbirlikçilerinin… Ulusal bayramların yerini dini törenler aldıkça, etnik kimlikler üzerinden yapılan kavga toplumsal mücadelenin, üretim, üleşim, insanca yaşam mücadelesinin yerine geçtikçe, insan kanı dökenler neredeyse ilahi bir haz duymaya başladılar.
Bizim demokrasi açılımcısı “kültür adamlarımız”dan, ekranlarımızdan ayrılmayan “edebiyatçılarımız”dan ise bu konularla ilgili bir tek tık çıkmıyor.
Tunç Okan 28 Nisan Pazar günü, Cumhuriyet Pazar Eki’nde kendisiyle yapılan söyleşide, arada, “Bu film koyu bir köy edebiyatı değil” demiş Tunç Okan. O kadar çok saldırı, o kadar çok yakıştırma yapıldı ki, “köy edebiyatı”na, adını ağzına alanın dili yanar oldu.
Oysa ki, Umut Üzümleri’ni filme alan Tunç Okan’ın günah çıkarırcasına söylediğinin tersine, köy çocuğu Fakir Baykurt’un başyapıtlarından olan Kaplumbağalar, “köy edebiyatı”nın tam da koyusudur. Tozak Köyü’nün Kır Abbası, Mihail Bahtin’in “Rabelais ve Dünyası”nda halk yaşamıyla ilişkilerini görünür kıldığı Rabelais’in Gargantuası, Pantakruel’i gibi direnir Ortaçağ karanlığına. Kır Abbas, eğitmen Rıza’dan da yardım alarak, toprağı elleriyle yararak Tozak kırına üzüm bağı kurar. Yalnız üzümün değil, ondan yapacağı şarabın da ardında, arzusundadır. Tozak köyünün bağ bozum şenliği, Rönesans kültürüne öncülük etmiş olan Rabelais romanına hak ettiği değeri vermiş Bahtin’in “Rönesans” ve “çoksesli roman” karnavalına çıkan bir yol gibidir. Ne Baykurt okumuştu Bahtin’i, ne Akçam, ne Apaydın, ne de türküler, destanlar, masallar derleyicisi Kaftancıoğlu… Onların kalemleri, halk kültürünü üstkültür ve evrensel estetikle buluştururken, Bahtin’in yapıtları Batı dillerine bile çevrilmemişti henüz. Ama onlar, içinde doğup büyüdükleri halk kültürü içindeki grotesk imgeleri tekil dilli iktidar kültürüne karşı yeniden kurup korku karşısında gülmecenin, şenlikçi bir geleneğin savaşçıları olmuştu…
Enstitülü yazarların metinleri, yaşamla olağanüstü iç içe öğeler barındırırlar; aynı zamanda, kendi anlatımları ve söylemleri içinde biriciklik taşırlar.
Fakir Baykurt da diğer Köy Enstitülü yazarlar da Rabelais romanında olduğu gibi yoğun bir takma ad, lakap kullanımı ile biçemini işlerler. Kır Abbas, Kel Bektaş, Çil Keziban, Pat Ali, Kaymak Muharrem, kahraman ve karakterlerin adlarıdır. Bu adlar zaman zaman grotesk öğelerle, dışkı ve sidiğin kullanıldığı tamlamalarla başka bir boyuta geçer: “osuruğu cinli”, “kır domuz”, “sidikli Senem”, “boklu Cennet”, “Güssün kancık”. Kimi zaman da halk kültürünün özgün biçimlerinden olan parodik manilere dönüşür: “Gıı Hörü/ yorgan yandı yörü”, “Hişt, adı Musa/ boyu kısa”
Roman başkişisi Kır Abbas, Kaplumbağa’lara “tekneli dayı” diye ad koymuştur. Kaplumbağalar ile Tozak köylülerinin yaşamı birbirine koşut yürür. Kır Abbas’ın gözleri kaplumbağa gözleri gibidir (s 46). Baykurt bu insan-hayvan-nesne alegorisi ile, diğer Köy Enstitülü yazarlar gibi Rabelais romanının özelliklerini Anadolu’ya taşımaktadır.
Kır Abbas, Kel Bektaş’ın karısına “Güssün kancık” diye seslenmektedir. Adamın evinde ve yanında da “Ulan Güssün, ulan Güssün sen huylu has bir avrattın da neden bana düşmedin ha?” diye bağırır (s 302).
Tozak köylüleri, kıraç ve taşlık bir alanı imeceyle bele kadar kazarak Rıza eğitmenin gösterdiği şekilde “krizma” yapmış, bu alanı bağa dönüştürmüştür. Beş yıl sonra ürün veren bağdaki bağ bozumu şenlikleri tam bir karnaval havası içinde geçmiştir.
Köyün delisi Kır Abbas at binmiştir, diğer herkes yayadır. Dokuz delikanlı posta bürünüp boynuz takmış, koç kılığına girmiştir. Bağın girişinde kapıyı tutarlar ve geçiş hakkı olarak dokuz güzel kız isterler köyden. Oğlanlarla kızlar eşleşirler, atlı Kır Abbas’a yolu açarlar.
Köylünün imeceyle kazıp ortak bağ durumuna getirdiği taşlık alan köye ölçüm için gelen ve günlerce köylüden olmadık şeyler isteyerek yiyip içen kadastrocular tarafından köylünün hazine arazisine el koyması olarak yorumlanmış, Tozak köylüleri suçlu duruma düşmüştür.
Romanın sonunda köylü devlet bürokrasisiyle baş edemeyeceğini anlayınca yoktan var ettiği bağı hayvanlarına yedirip dümdüz eder. Bağda yıllar içinde mutlu bir yaşam sürmüş, üreyip çoğalmış “tekneli dayılar” da dört bir yana dağılarak köyden uzaklaşır.
Sonsuzluğa göç edişinin on beşinci yılında Fakir Baykurt amcamı anarken uzak bir yayla anısıyla sözlerimi noktalamak istiyorum. Bir yayla düğününde, köylümüz Vıji Alişan’ın oğlu, arkadaşım Kurban’ın düğününde geniş bir yayla damında el ele kol kola oynuyorduk. Birden yayla damının güneşe açılan kapısında kravatlı karartılar belirdi. Davul zurna sustu, oyun durdu. Köyümüzden yetişmiş ve oldukça büyük makamlara gelmiş bir politikacı içeri girmişti. Herkes saygıyla onlara bakıyordu. Gelen kişi kalabalığı süzdü gözleriyle, düğün sahibi Alişan’a döndü. “Alişan” dedi, “nedir bu rezillik, burası Müslüman evi değil mi? Neden kadını kızı, erkeği bir araya doldurmuşsunuz?” O politikacı da o köyde, o güzel gelenekler içinde yetişmişti oysa. Alişan buz gibi olmuştu. Sarardı, sendeledi. Sonra ağırdan konuştu: “Beyim” dedi; “bizim aramızda fesat yok, sen istersen dışarı çık!”
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum, Fakir aydınlıkları diliyorum.
13 Ekim 2014, Alper AKÇAM


Karikatür: Köksal Çiftçi

YOKSUL ANADOLU'NUN
ZENGİN GÖNLÜ FAKİR BAYKURT
Yazı: Ali Rıza Özkan 
Karikatür: Köksal Çiftçi

Dumanı bitmeyen Madran dağını solunuza, yiğidi ve söğüdü bol Bozdoğan’ı da arkanıza aldığınızda, Nazilli’ye doğru uzanan inciri, üzümü, armudu, tütünü, buğdayı ile sanki hiç bitmeyecek bir bereketin fışkırdığı koca bir ovanın ortasına düştüğünüzü anlarsınız. Menderes nehrine ulaşmak için aceleyle akan Akçay size eşlik ederken koca koca ayıların insanlara dostluk kurduğu Madran dağı dünyanın en eski ve en verimli ovalarından birisini yüzlerce yıldır izlediği noktadan ismini duyduğunuz anda sizi Asya’nın ateşi ile buluşturacak bir köyü gösterir: Alamut köyü.



Türkmen Yörüklerinin 20. yüzyılın başında yerleşik hayata geçmeye karar verdiklerinde Rum ağalardan peşin parayla satın aldıkları ve alır almaz ilk iş olarak ismini değiştirdikleri işte bu köyde tanıdım Fakir Baykurt’u.



Sıcak bir yaz günü, tatil sessizliğini sadece benim gibi öğretmen çocuklarının bozabildiği okul bahçesinde oynarken Hasan Özkan’ı sorduğunda aklıma ilk gelen kasabadan “büyük” bir adamın gelmiş olabileceği idi. Hoş, Fakir Baykurt da, ilköğretim müfettişi olarak onlardan daha az yetkili değildi. Ancak, Alamut’a geliş sebebi bu değildi. Türkiye Öğretmenler Sendikası genel başkanı olarak, Ege öğretmenlerinin örgütlenmesinde babama daha fazla iş düşüyordu. Kısa bir konuşmadan sonra görevi kabul eden babamla bu bıyıksız, tuhaf görünüşlü ama oldukça sevimli “amca”nın geçmişe dair sohbetleri sanırım dünya, ülkemiz, düşmanlarımız ve görevlerimiz hakkında duyduğum ilk cümlelerdi.



Fakir Baykurt gittikten sonra, babamın bize büyük bir disiplin içerisinde okuttuğu kitaplardan bazılarının yazarı olduğunu da öğrendik. Efkar Tepesi, Amerikan Sargısı, Irazcanın Dirliği, Onuncu Köy… Her akşam yemekten sonra kardeşlerimle babamın çevresine toplanıp yüksek sesle okuduğumuz ve her 5-10 sayfadan sonra babamın mutlaka özet geçip dikkatimizi sınava tabi tuttuğu kitaplar!



Bizim dünyamızın kalemi, Baykurt



Ülkemizde yaşayan ve bize emirler verebilen yabancılar, yoksul ama onurlu insanlar, bizim gibi görünen ama küçücük bir çıkar uğruna en yakınlarını satan kalleşler… “dünya ahvali” Fakir Baykurt’un kalemiyle gözlerimizin önünde canlanıyordu. Irazca anayı hafızamda kendi anam gibi capcanlı hatırlarım, hâlâ.



Fakir Baykurt konuşurken de, yazarken de kuşkuya yer vermeyecek netlikte ifadeler bulur, öylesine renkli sözcükler çıkarırdı ki, domatesi tüm kırmızılığı ile, patlıcanı tüm tombulluğu ve morluğu ile gözlerinizin önünde canlandırabilirdiniz. Çocukluğumu Fakir Baykurt gibi bir yazar eşliğinde yaşamış olmam nedeniyle çok şanslı olduğumu söyleyebilirim.



Uzun süren bir yolculuk sonrasında, bir tarlanın ortasında arabadan indiğinizde üstünüze gelen tazeliktir, Fakir Baykurt. Siz ne kadar büyük kentlerin doğaya aykırı çoğalan kütlesinin parçası olsanız da, Baykurt’un kaleminden çıkmış sözcüklerle karşılaşır karşılaşmaz, köklü ve derin bir bağın aranızda olduğunu hemen fark edersiniz. Türkçe’dir o! Sanki, yüzlerce yıldır birlikteymişiz gibi, gelir gönlümüzün en güzel köşesine kıvrılıverir. Çünkü, bizim gibi hisseder. Bizim gibi kızar. Bizim gibi sever. Bizim gibi düşünür.

Köylü romanı olur mu?

Fakir Baykurt ile beraber Talip Apaydın, Mahmut Makal, Dursun Akçam gibi yazarlara “köylü yazar” dediler. Bu “köylü”lük aslında onları kente kabul etmeyen, hatta yazarlıklarına da itiraz eden bir “kulp” görevi üstleniyordu. Daha sonra bu daha da yaygınlaştı. İbrahim Balaban köylü ressam, Süreyya Duru köylü yönetmen gibi…

Köyü anlattığı için bir sanat eserinin üslup, içerik vs. hiçbir benzeşik yanı olmasa da diğer eserlere aynı başlık altında değerlendirilmesi, her şeyden önce sanatın sınıflandırılması ile uyumsuz. Zaten burada amaç, sanatsal bir kategori yaratmak değil, tersine “köylü” damgası ile bu eserleri ve yaratıcılarını “yüksek sanat” çevresinin dışında tutmaktı. Belki, kendi aralarına almadılar ama, Fakir Baykurt’la kendi hayatına, varlığına ayna tutan, sorgulayan benim gibi milyonlarca kişi bu sanatçılarımıza evlerinin de yüreklerinin de en güzel köşesini ayırdı.

Kendilerini “kentsoylu” olarak sınıflandırıp yeteri kadar komikleşen küçük burjuva eleştirmenlerin yaftalamalarının aksine, Fakir Baykurt köyü anlatmaz. 19. Yüzyıl Avrupa’sının romantik bir köy/doğa yazarlığının çok uzağındadır, o. Baykurt köy ile kent ayrımı da yapmaz. O’nun öyküleri dönüşen sınıf ilişkilerini, proleterleşen köylüleri, ülkemizi örümcek gibi saran emperyalizmi ve bir tarlanın bir ucunda, bir arığın başında başlayan direnişi, kavgayı, “ateşi ve ihaneti” anlatır. Bu haliyle, Baykurt’un öyküleri evrenseldir. Dünyanın herhangi bir yerinde karşılaşabileceğiniz hikayelerdir hepsi. Bir yanında Cengiz Aytmatov varsa, diğer yanında Miguel Ángel Asturias vardır.

Genel Öğretmen Boykotu

Türkiye’nin o güne kadar gördüğü en büyük emekçi hareketlerinden birisi olarak tarihe yazılan “Genel Öğretmen Boykotu”, Fakir Baykurt’un Gaziantep-Fevzipaşa’da sürgün-memur statüsünde tutulmasına rağmen, el birliği ile örgütlendi. Öğretmenler sadece kendi özlük hakları için greve gitmiyorlardı. Hatta, daha da fazlası olarak, öğretmenler aslında milli bir eğitim için greve gidiyorlardı!

TÖS Genel Yönetim Kurulunun kararı şöyledir :

“Bugüne kadar yapılan her uyarı ve düzeltici her uygulamayı, türlü - çeşitli iftira ve bühtanlarla boğan iç ve dış çıkarcılar, bu bakımsız ve perişan devlet eğitimini halkın çocuklarına bırakıp kendi öz çocukları için özel okullar açmışlar ve açtırmışlardır. Yöneticilerimiz, kendi öz çocuklarını çoğunlukla dış ülkelerde okutmakla, oradan diploma aldırmaktadırlar. Sömürgeci ülkelerin yolladığı uzman, barış gönüllüsü ve üretim artığı bayat süt tozlarıyla ve bugünkü genel işleyiş ve görünüşleriyle böyle bir eğitim, «millî» bir eğitim olma niteliğini yitirmiştir.



Bundan sonra öğretmenlerimize düşen, başlarını kaldırmak, tarihin ve Türk milletinin önünde son sözünü söylemektir.

Çünkü :

Öğretmen yalvarmaz,

Öğretmen boyun eğmez,

Öğretmen el açmaz.

Öğretmen Almanya'ya, Hollanda'ya işçi çöpçü gitmez.

Öğretmen dövülmez,

Öğretmen yakılmaz,

Öğretmen kıyılmaz,

Öğretmen sürülmez,

Öğretmen DERS verir.

Öğretmen eline teslim edilen çocukları ve milletin kendisini EĞİTİR.

Öğretmen horlanmaz, öğretmene SAYGI duyulur...”

15-19 Aralık 1969’da bütün yurtta öğretmenlerin genel greve gitmesi 15-16 Haziran 1970’de İstanbul’da patlayacak işçi direnişinin de habercisidir, sanki. Ülke çapında 109 bin öğretmen greve katılır. Bunlardan 50 binine adli kovuşturma açılır. 45.200 öğretmene “maaş kesim cezası” uygulanır.

Daha 5 ay önce, Kayseri’de yapılan TÖS Genel Kongresi gericiler tarafından yakılmak istenmişti. Dönemin Milli Eğitim Bakanı’nın sadece seyretmekle yetindiği saldırı, kongrenin düzenlendiği sinema salonunu kuşatan gericilerin “komünist öldüren cennetlik olur” kışkırtmasıyla kundaklanmış, ancak erken farkına varılmasıyla can kaybı olmamıştı. Yıllar sonra Sivas’ta Pir Sultan Şenlikleri sırasında da aynı tezgah tekrar piyasaya sürülecek ve bu kez ülkemizin en kıymetli aydınları bir otelde katledileceklerdi.

Fakir Baykurt roman, öykü, şiir yanında toplum ve eğitim yazıları da kaleme aldı. Yılanların Öcü, Irazca’nın Dirliği, Kaplumbağalar’ın da aralarında olduğu 13 romanı, Çilli, Efendilik Savaşı, Onbinlerce Kağnı, Sınırdaki Ölü gibi 14 öykü kitabı, 2 şiir, Yandım Ali, Sakarca, Saka Kuşları gibi 6 çocuk kitabı ve Efkar Tepesi, Kale Kale gibi 5 toplum ve eğitim hakkındaki görüş ve yorumlarını içeren kitabı yayınlandı. Gürcüce’den Çince’ye kadar dünyanın pek çok diline eserleri çevirildi. Yabancı ülkelerde yayınlanan kitapları oralarda ödüller aldı. Ülkemizde ise, Yunus Nadi, Orhan Kemal, TDK gibi yazarın edebi yetenekleri yanında toplumsal olayları yansıtma derinliğine de önem veren kurumlardan aldığı pek çok ödülü vardır. Ayrıca 7 ciltlik hayatını anlattığı “özyaşam” dizisi, 11 Ekim 1999’da pankreas kanserine yenik düşmesi ile yarım kaldı.

28 Eylül 2014 Pazar

İKİ ROMANDAN BİR KURTULUŞ SAVAŞI //Alper Akçam


TALİP APAYDIN 1926 -27 Eylül 2014

TALİP AMCAMIN ANISINA İKİ YAZI

İKİ ROMANDAN BİR KURTULUŞ SAVAŞI

Yazar, nesnel gerçekliklerin imgesel kaynak olduğu kendi bilinç işleyişine düşlem ve yenileştirme gücünü ekleyerek yeni  “metinsel gerçeklikler” kuran bir dil işçisidir. İçinde hiçbir gerçeklik imgesi barındırmayan bir metin, ne edebiyat yapıtı olabilir, ne de insancıl bir iletişim aracı…
Edebiyat yapıtında, metnin kendi dili üzerine kapanarak oluşturduğu özgün biçem, yapıtın yazınsal niteliğinin can damarıdır. Nesnel gerçekliğin içeriğe katılırken geçirdiği değişim, metnin biçimine de yansımalı, yazar için bir özgünlük taşıyor olmalıdır. Konu ve temaları ortak romanlarda, biçimsel farklılıklar dışında farklı anlam boyutları da ortaya çıkabilmektedir; çıkmalıdır. Bu farkın oluşumunda, yazarın toplumsal ve bireysel birikimi, ideolojik duruşunun belirlediği yazar bakış açısı öne çıkar.
İnsanlık tarihi ve coğrafyası bağlamında nesnel bir gerçeklik olarak önemli bir yeri olan Türkiye Kurtuluş ve Cumhuriyet Kuruluş Savaşı’nın metinsel birer gerçeklik olarak romana dönüştüğü iki yapıtı, yazar bakış açılarının değişkenliği bağlamında ele almaya çalışacağız.
İlk yapıt, Akşehir’de, bir Anadolu kasabasında doğup büyümüş, Konya ve İstanbul’da liseyi bitirip İstanbul’da üç ayrı fakültede yarım kalmış yüksek öğrenim görmüş, gazeteciliğe başlamış Tarık Buğra’ya ait, Kurtuluş Savaşı üzerine bir tür belgesel gibi algılanmış ve yazın tarihimizde önemli bir yer tutmuş  “Küçük Ağa” adlı romandır. İkinci yapıtımız, Köy Enstitüsü çıkışlı, köy kökenli bir yazar olan Talip Apaydın’ın “Toz Duman İçinde”, “Vatan Dediler” ve “Köylüler” adlı üçlemesi olacak… 
Küçük Ağa, 1963 yılında Yağmur Yayınevi tarafından basılmış. Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı (1970-2 baskı), Bilgi Yayınevi (1974), Kervan Yayınları (1977) Yol Yayınları 1979) tarafından basımları sürdürülmüş. 1981-2001 yılları arasında Ötüken Neşriyat’ta 20 Baskı yapmış. 2003- 2006 yılları arasında İletişim Yayınevi’nde 40.000 baskıya ulaşmış bir yapıt. 
Talip Apaydın’ın üçlemesi, on yedi yıllık süreçte, yılar arayla yazılmış. Toz Duman İçinde 1974, Vatan Dediler 1981, Köylüler ise 1991 yılında basılmış. Hürriyet, Cem ve Cumhuriyet yayınlarında bilinmeyen sayıda ilk baskıları yapılan kitapları 2000 yılında Kültür Bakanlığı 3.000’er adet basmış.
Üçlemede yer alan yapıtlardan hiçbiri Küçük Ağa kadar adını duyuramamış, kitaplar çok az sayıda okur kitlesi ile tanışma olanağı bulabilmiş. Bir karşılaştırma yapıldığında, Küçük Ağa’nın Talip Apaydın üçlemesine göre en az yirmi kat fazla basılmış ve okunmuş olduğu söylenebilir.
Küçük Ağa, yazarın doğum yeri olan, ilk ve orta öğrenimini yaptığı Akşehir’de, bir kasaba zemininde geçer. Kurtuluş Savaşı’na merkezdeki özne olan “asker kökenli kuvayımilliyeci güç” dışında, muhafazakâr bir bakış açısını yansıtır. Roman, Akşehir’e görevli gelmiş ve kısa zamanda din bilgisi, konuşma yeteneği, İstanbul saltanatına olan bağlılığı ile ün yapmış İstanbullu Hocaefendi’nin, Anadolu’nun işgali sonrasında geçirdiği kararsızlıkları ana konu olarak ele alır. İstanbullu Hocaefendi, önce padişahçıdır; Kuvvacılara ve işgale direnenlere verip veriştirir, onları bozguncu, hatta din düşmanı olarak görür ve halkı onlara karşı örgütlemeye, karşı çıkmaya çağırır. Bu nedenle de, Kuvayımilliyeci güçler tarafından öldürülmesi kararlaştırılır.
Sevenleri tarafından uyarılan ve öldürüleceğini öğrenen Hocaefendi, Akşehir’den,  yeni doğmuş çocuğundan ve genç karısından ayrılır. Hem bir çeşit güvence altında olmak için, hem de artık iyice ilerlemiş düşman kuvvetleri karşısında hareketsiz kalmamak için çeteci güçlere katılır. Kararsızlıklar ve çeşitli bocalamalar içindedir. Gerçek kimliğini gizlemiş, “Küçük Ağa” olarak anılmaya başlanmıştır. Daha sonra Çerkez Ethem kuvvetleri içinde yer alır. Çerkez Ethem kuvvetleri ile Ankara hükümetinin arasının açılmasından sonra da merkezi kuvvetlerle gizlice haberleşir, Çerkez Ethem güçlerinin bozguna uğratılmasında çok önemli bir görev yapar. Tüm bu karar anlarında derin iç hesaplaşmaları geçirmektedir.  
Küçük Ağa, romanın sonunda Mehmet Akif ve kendisi gibi düşünen tutucu kesimle buluşur. Ankara’da, Mustafa Kemal ve çevresi ile bir yol ayrımına varacağının, hatta karşı saflarda yer alacağının bilincindedir. “Vatanın bahtı adına onlar Mustafa Kemal’e, Mustafa Kemal de onlara… mahkûm denecek kadar muhtaçtı. Ama –Küçük Ağa, bunca düşünceden sonra- artık iyice biliyordu, kopacaklardı birbirlerinden.. üstelik.. can yoldaşı iken can düşmanı olarak!” (Küçük Ağa, s 469)
Talip Apaydın üçlemesinde, işgalci güçlere karşı savaşan, Molla Mahmut kişiliğinde somutlaşan Anadolu halk direnişine köylülerden küçük bir azınlık, aç, çıplak, savaş yorgunu olmalarına bakmaksızın katılmışlar, bir ölüm kalım savaşına girişmişlerdir. Kendi köylerinin hocası ve köy çoğunluğu karşılarındadır. Mültenzim soygunundan, harmandan alınan vergilerden dolayı Osmanlı yönetiminin baskıcı yönetiminden bezmiş bu köylülerin kurtuluş savaşında başka beklentileri de vardır. Yazar Talip Apaydın’ın adının da kaynağı olmuş bölük komutanı Teğmen Galip’in ve bazı subayların yaptığı halkçı, devrimci nitelikli konuşmalar, bu beklentilerin daha da çoğalmasına yol açmıştır.
Savaş bittiğindeyse, umutlar suya düşmüştür. Ölümü göze alarak savaşa katılmış Tacım köylülerinden ancak birkaç tanesi köye dönebilmiştir. Onlar da yırtık pırtık giysiler içinde, aç, bitlidir… Savaş kahramanlarının gündüz gözüyle çoluk çocuğunun önüne çıkacak bir görüntüsü bile kalmamıştır. Aşır adlı köylü savaşta bir bacağını yitirmiştir… Diğerlerinin birer birer şehitlik haberi gelecektir.  
Tacım köylüleri savaş öncesine göre daha da sefil durumdadır.
Yunan işgaline kucak açmış olanlarsa Rumlar’dan kalan mallara da el koymuşlar varlıklarına varlık katmışlardır. Kurtuluş Savaşı’na katılanların can düşmanı olan Hacı Nuri, savaş yıllarında Yunanlı işgalcileri evine çağırıp yedirip içirmiş, sarhoş subayların karşısına yoksul bir köylü kadını da köçek olarak çıkarıp oynatmıştır.
Savaştan sonra, savaşta yıllarca büyük özverilerle savaşmış, açlık, acı ve hasret çekmiş Haceli, kasaba ileri gelenleriyle can ciğer olmuş, pancar ekerek daha da büyük paralar kazanmaya başlamış Hacı Nuri’nin adamları tarafından ölesiye dövülmüştür. Olayın mahkemesi yıllardır sürmekte, Hacı Nuri’nin kurguladığı oyunlarla yargıçlar da avukatlar da Haceli’ye karşı tavır almaktadırlar. Kasaba çarşısında esnaf ziyaretleri yapan Hacı Nuri, Haceli’nin perişan durumunu gördükçe keyifle gülmektedir (Köylüler, s 409).
Romanın başkişisi Molla Mahmut, savaştan yıllar sonra asker oğlunu görmek için borç para alarak Ankara’ya ulaşmayı başarır. Işıl ışıl parıldayan, koca binaları olan bir Ankara görür. Savaşta birçok oğlunu yitirmiş, yiyecek ekmek bulamamış kendi köyünde ise hiçbir değişiklik olmamıştır.  
Köy Enstitüsü kökenli bir yazar olan Talip Apaydın’ın üçlemesinde hikâye mekânı Uşak’ın Tacım köyüdür. Kendisi Kurtuluş Savaşı’nda en can alıcı cepheyi oluşturan Polatlı doğumlu olan Apaydın’ın kendisiyle yaptığımız görüşmeden, asıl adı Hacım olan Uşak’ın köyüne kadar birçok kez gidip geldiğini, oradaki köylülerle uzun konuşmalar yaptığını, ayrıca kendi babasının ve arkadaşlarının Kurtuluş Savaşı anılarını dinleyerek romansal kurguyu gerçekleştirdiğini öğrenme olanağı bulduk.
Tarık Buğra ve Talip Apaydın’ın roman coğrafyaları birbirine çok yakındır. Apaydın romanında da Akşehir adı geçer, savaş yıllarının anlatıldığı bölümlerde Akşehir de romansal mekâna girmiş olur.
Tarık Buğra’da kahraman ve karakterlerin çoğunluğu kasaba insanı ve aydın kesimdir… Talip Apaydın’da roman kahramanlarının tamama yakını köylülerdir. Tarık Buğra’nın romanında da Çolak Salih, Ali Emmi gibi halktan kişiler yer alır.
Her iki romanın başkahramanı da dindar kişilerdir. Kimi önyargıları düş kırıklığına uğratacak biçimde, Talip Apaydın’ın başkahramanı Molla Mahmut da medrese eğitimi almış, dindar bir insandır (Yazarın kendisi, bu kahramanının özgün adının Molla Mehmet olduğunu ve yaşayan bir karakteri romanda canlandırdığını söylemektedir). Molla Mahmut, Hacı Nuri gibi ibadetini aynı zamanda bir gösteriş aracı olarak kullanmamaktadır; içtenlikli, sağlam inançlı bir Müslümandır. Komşusu ve savaş arkadaşı Haceli’ye “Dinimizin aslı iyi insan olmaktır” demektedir (Köylüler, s 273). 
Tarık Buğra’nın halk kesiminden seçtiği kahraman Çolak Salih, güney cephesindeki savaşta kolunu yitirmiş ve Halep’ten gelen trenle Akşehir’e dönmüş bir gazidir. Aç, sefil bir durumdadır. Üzerindeki elbiseler de parçalanmıştır.  Akşehir’de çocukluk arkadaşı Rum genci Niko ile karşılaşır. Salih, Niko’ya zamanında yardım etmiş, onu birçok kez korumasına almıştır. Tek kolunu yitirmiş ve perişan bir durumda Akşehir’e dönen Salih’in karşısına Rumcayı bağırarak konuşan, eskiye göre şımarık görünüşlü, varlıklı bir Niko çıkmıştır. Niko, Salih’in yırtık pırtık elbiselerini yeniler, ayakkabı alır ve karnını doyurur, rakı içirir…
Kahvede Ali Emmi’nin aşağılaması ile Salih kendi durumunu düşünmeye başlar, gelişen olay örgüsü içinde Trabzon’daki Rum-Pontus ayaklanmasına katılmaya gitmiş Niko’dan nefret eder; roman sonuna kadar Niko’yu kin ve nefrete dayalı duygularla anar.
Talip Apaydın’ın üçlemesinde de işgalci Yunan ordusu kahramanlar tarafından nefretle tanımlanıyor olsa da, zaman zaman işgalci Yunan subaylar ve askerleri arasındaki tartışmalar aktarılır, işgali doğru bulmayan bazı Yunan subayların düşüncelerine de yer verilir. İşgalci güçlerle işbirliği yapan, onları evine davet edip yedirip içiren, hatta karşılarında yoksul bir kadını dansöz diye oynatan Hacı Nuri, çok daha itici bir karakter olarak canlanır.
Talip Apaydın üçlemesinde belirli bir inanca, meslek grubuna karşı tümevarımcı bir gözle bakılmaz. Romanda, düşmanla işbirliği yapan köyün hocası Ziver, Kökezli Hacı Nuri, Uşak istasyonunda işgal kuvvetlerini halka şirin gösterebilmek için konuşma yapan sarıklı hocalar gibi hacı hoca takımı yanında, Kuvvacılar’a erzak veren Afyonlu Hacı Hasan Ağa da yer almıştır. Varlıklı kesime karşı tümden bir karşı duruş da söz konusu değildir. Savaş sonu Molla Mahmut ve Tacımlı can yoldaşı Haceli aç ve açık kalmışlardır. Çalışıp ekmek parası kazanabilmek için gittikleri kasabada onlara iş veren, cömert ve güleryüzlü davranan Hasip Ağa, iyi bir insandır.
İki arkadaşın köydeki işlerini sürdürebilmek için öküze gereksinimleri vardır. Tefeci Bekir ağadan yüzde yüz faizle para almak zorunda kalmışlardır. Savaş bitmiş, onlardan birçoğu can vermiştir ama, köylünün durumu değişmemiş, zengin daha da zengin olmuştur. Anadolu kırsalının egemeni, savaş öncesi olduğu gibi, tefeciler ve köylünün tarlasını, ürününü ucuza kapatan Hacı Nuri gibi bezirgânlardır.
Tarık Buğra’nın romanında Kuvayımilliyeyi oluşturan güç ve kişiler hakkında somut bir açıklama yer almaz. Hem halka, hem dindar kesime çok yakınlığı olmayan subay, doktor gibi aydın kişiler bu güçleri temsil etmektedir.  
Talip Apaydın üçlemesinde Kuvayımilliye güçleri içinde yer alan subaylardan bazıları savaş sonrası köylünün durumunun düzeleceğini, kırsal alandaki yoksulluğun sona ereceğini bildiren konuşmalar yapmaktadır. Girişmiş oldukları savaştan düşmanın yurttan atılması dışında sosyal yapının değişmesi doğrultusunda düşünceler de taşımaktadırlar. 
Talip Apaydın romanında Kurtuluş Savaşı öncesinden sonrasına uzanan bir zamansal dizilim vardır. Çeşitli zümre ve kesimler değişik kahramanlar aracılığıyla canlandırılmaktadır.
Osmanlı çöküş ve Anadolu işgal yıllarında padişahın tutumuna karşı olan, Yunan işgaline direnişten yana tavır takının köyün varlıklısı İbrahim bey, kendisi gibi düşünen Molla Mahmut ve arkadaşı köylülere yardımcı olmaya çalışır. Silah alabilmeleri için borç para verir. Kendisi savaşa ve çarpışmalara hatta tartışmalara katılmaz. Cepheden uzak durur, köyden uzaklaşarak izini kaybettirir. Savaş bitiminde de İzmir’de Rumlara ait bir dükkânı ele geçirerek şirket kurar, romanda, Türkiye yerli burjuvazisinin ve Finans Kapital’in oluşmasında yer alan bir tip olarak işlev görür.
Kurtuluş Savaşı sonrası kaymakamla mal müdürü düşmanla işbirliği yapmış, Yunan komutanları evinde ağırlayıp karşılarında kadın bile oynatmış Hacı Nuri ile ortak iş çevirirler. Hacı Nuri’yi aracı yaparak Rumların çiftliklerini mülkiyetlerine geçirirler.
Savaş bittikten yıllar sonra, Cumhuriyet kuruluş yıldönümünde yoksul köylüler kasabaya çağrılır. Yeniden asker giysileri verilir, kendilerine, ellerine birer tüfek tutuşturularak yürüyüş yaptırılır. Kutlama için kasabaya çağrılmış bu köylüler, kutlama için düzenlenmiş, süslü püslü kadın ve erkeklerin girip çıktığı balo yerine yaklaşamazlar bile. Bu fotoğrafta, bir sınıf ve duruş ayrılığı vurgulanmaktadır.
Kurtuluş Savaşı kahramanları beş liraları olmadığı için yol vergisini ödeyememişler, bunun karşılığında kavurucu güneşin altında kilometre uzaktan ellerini parçalayarak günlerce taş taşımış, taşları dizerek yol yapmak zorunda kalmışlardır.  
Savaş yıllarından sonra Atatürk’ün kurduğu partinin köydeki temsilciliği için Molla Mahmut’a görev verilmiştir. Molla Mahmut, köylülere iyi davranmayan, haksız yere onları azarlayan kimi kamu görevlilerinden yakınan bir yazı hazırlar ve ilgili yerlere gönderir. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra başvurusunun sonucunu öğrenmek isteyen Molla Mahmut, kasabadaki parti yetkilisinin yazıyı yırtıp attığını öğrenir. Böyle yazıların onun işi olmadığı, başını belaya sokabileceği söylenir…  
Bütün olumsuzluklara karşın, Molla Mahmut’un Atatürk’e olan sevgisi ve saygısında bir değişiklik olmaz.
Romanın sonuna doğru Hacı Nuri yeni aldığı traktörle tozu dumana katarak köyün ortasından geçer. Kaymakam ve mal müdürü ile işbirliği yapmış, Rumlar’dan kalan büyük bir araziye el koymuşlardır. Hacı Nuri, daha sonra da pancar ekerek büyük paralar kazanmıştır.  Kendi işini gördükten sonra, çevre köylere de parayla iş yapacaktır bu traktörle.
Molla Mahmut’un ikinci eş olarak aldığı şehit karısı Nazife’nin oğlu Selim savaşta çavuş, arkasından da köye eğitmen olmuştur. Köylülere okuma yazma öğretecektir.
Hacı Nuri tarafından dövdürülen, mahkemede de umduğunu bulamayan, yargıçlar tarafından da sık sık azarlanan Haceli, birden içine kapanır, kendisini ibadete verir.
Kasaba yolundaki kırmızı toprak yarıntısı, Molla Mahmut’un geleceğe yönelik umutları için bir metafor oluşturmuştur.  “Bir aralık gözü kasaba yolundaki kırmızı toprak yarıntısına ilişti. Orası da net olarak görünmüyordu şimdi. Aşınmıştı. Acıyla gülümsedi kendi kendine.  Başını öbür yana çevirdi. (…) ‘Ne deyim oğul dedi. Bizden geçti gayri. Kendiniz düşünün karar verin. Biz çok bekledik olmadı, ama siz beklemeyin…’” (Köylüler, s 448)
Yazar bakış açısıyla karşılaştırdığımız iki romandan birisinin, Talip Apaydın’a ait üçlemenin diğeri kadar okunmamış olması ülkedeki genel ideoloji ve estetik ideolojinin oluşmasında bir eksikliğin işareti olarak da görülebilir. Özellikle 12 Eylül 1980 darbesi sonrası oluşturulan kültürel saldırıda, değişimden yana olan, devrimci bir estetik tutum içindeki halk kökenli yazarlara karşı uygulanan hegamonik sansürün, Köy Enstitüsü kökenli yazarların yapıtlarına yakıştırılan “Köy Romanı” yaftası ile bu yazarlara ait yapıtların gözden düşürülmesinin, bu tablonun oluşmasında etken olduğu söylenebilir.
Ülkede egemen genel ideoloji ve estetik ideolojinin oluşmasında çok önemli yeri olan internet kayıtlarında karşımıza çıkan bir tablo, durumu daha da dramatik bir duruma getirmektedir. Talip Apaydın hakkında internet aracılığıyla bilgi toplamak istediğinizde (ki, neredeyse her düzeyde öğrenci ve araştırmacının tek başvuru kaynağı durumuna gelmiştir internet) en üst sıralarda bulunan EDEBİYATFAKULTESİ.COM adlı kaynakta aşağıdaki not çıkmaktadır:
“Eserlerinin hemen hemen hep­sinde vaktiyle Köy Enstitüleri’nde benimsetilmiş köy anla­yışına uygun klişe anlayışı işier. Bu kitaplarda köy daima sefil ve sömürülmüştür. Köylü câhildir, hurafelere inanır. Müsbet hiçbir davranışları yoktur. Bu toplumda tak iyi in­san köy öğretmenidir. Öğretmen, köylüyü eğiterek modern ve taık(laik yazılmak istenmiş olmalı – bizim notumuz-) hâle getirmeye uğraşır. Eserlerinde Yaşar Kemâl, Kemâl Tahirve Orhan Kemâl’in etkisi görülür.”
Yazın yanlışları düzeltilmeden aktarılmış, genç kuşaklara bilgi kaynağı olacak metni yazanların Talip Apaydın’ın herhangi bir kitabını okumuş oldukları söylenemez. Köy Enstitüleri kurucu düşüncesinin halk kültürüne ve köylülere büyük değer verdiği, eğitmen yetiştirilmesinde, Köy Enstitüsü öğreniminde halk anlatılarının, oyun ve söz kültürünün,  imececi yaşam biçiminin önemli yer tuttuğu,  enstitülerde hafta sonu eğlencelerine köylülerin de katıldığı, hatta bazı enstitülerde köylülerin derslere kabul edildiği bilinmektedir.
Talip Apaydın’ın yazıda sözü geçen üçlemesindeki başkahraman Molla Mahmut ya da Yoz Davar adlı romanın kahramanı Çoban Musa, tek başlarına bile metinde ileri sürülen düşünceyi kökünden söküp atacak ölçüde insani değer taşıyan ve tüm olumsuzluklara kafa tutmayı başarmış köylü kahramanlardır.
 
Kaynakça
Tarık Buğra, Küçük Ağa, İletişim Yayınları, 10. Baskı, 2006 İstanbul
Talip Apaydın, Toz Duman İçinde, Kültür Bakanlığı Yayınları Birinci Baskı, 200 Ankara
Talip Apaydın, Vatan Dediler, Kültür Bakanlığı Yayınları Birinci Baskı, 200 Ankara
Talip Apaydın, Köylüler, Kültür Bakanlığı Yayınları Birinci Baskı, 200 Ankara


 
                                                                                                                      ALPER AKÇAM
“YOZ DAVAR”DA GROTESK HALK KÜLTÜRÜ

Hiçbir zaman saf, değişmez ve bütünlüklü olmayan, yönetici erkin tekil söylemlerinden de kaçınılmazca etkilenen halk kültürünün değişimci, yenileyici gücünün kaynağı onun “grotesk” özelliği ile ilgilidir.
Kültürbilimcilere göre, Orta Çağ’ın kapanışından sonra üstkültürde kendisini yeterince gösterme olanağı bulmuş grotesk halk kültürü, tuhaflıkları, karşıtlıkları bir araya getirir, korkunun yerine gülmeceyi öne çıkarır, tüm tekil dilli iktidar bildirimlerinin karşısına yıkıcı bir muhalefetle çıkar. .
Köy Enstitülü çıkışlı yazarlar Anadolu halk kültürünün üstkültüre taşınıp bir tür “yenidendoğuş”a uğratılmasında önemli işlevler üstlendiler.
Talip Apaydın, İç Anadolu halk yaşamının içinden çıkıp gelmiş, o kültürün çoğul öğelerini yazınsal kurgu içinde başarıyla canlandırmıştır. Kendisinin de “en beğendiğim romanım” dediği Yoz Davar, Türkçe yazında ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

Grotesk Halk Kültürü ve Batı Rönesansı’nda Rabelais Romanı
“Rabelais’nin imgelerini daha çok halk kültürüyle ilişkileri içinde inceledik. İlgilendiğimiz şey, bu kültür ile resmi ortaçağ kültürü arasındaki temel mücadeleydi.” (Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 471)
Bahtin, Rabelais ve Dünyası adlı yapıtında, Rönesans ile halk kültürü arasındaki ilişkiyi Rabelais romanını kaynak alarak çözümler. Rabelais romanının Batı Rönesansı için çığır açıcı bir yeri olduğu bilinir. Rabelais’in açtığı yoldan Cervantes’ten Goethe ve Shakespeare’e uzanan diğer Rönesansçılar geçecektir.
Rabelais romanı, ortaçağın tekil dilli söylemine karşın pagan dönemden beri süregelen, halk yığınlarının belirli şenlik günlerinde doruğa ulaşmış karnavalcı çoklu imge sistemini üst kültüre taşımış, bir tür yenidendoğuşa uğratmıştır. Rabelais romanının ana dokusunu grotesk halk kültürü oluşturur.
Halk kültürünün çoğul karakteri içindeki, gülmece, cinsellik, kural tanımazlık ve tuhaflığı önde tutan “grotesk” öğeler, tekil dillere karşı savaşım içindedirler, değişim ve yenileşmenin temelini oluşturur.
Bahtin, Rabelais ve Dünyası adlı yapıtında halk gülmece kültürünün ana öğesi olan grotesk imgeyle ilgili ayrıntılı bilgiler verir; grotesk imge karşısında çeşitli eğilimlerin, akımların duruşlarını özetleyerek, imgenin tarihsel gelişimi içinde hayat ve sanat arasındaki ilişkiye ışık tutan ipuçları bulur. Bahtin’in verdiği örnekler arasında tarihsel öncelik taşıyanlar, groteskin özünü en çok taşıyan örneklerdir belki de... “Kırım’daki Miletos kolonisi Kerç’ten günümüze kalan meşhur çömlek koleksiyonunda ihtiyar hamile acuze figürleri vardır. Dahası, bu acuzeler gülmektedir. Bu, çok güçlü bir şekilde ifade edilen tipik bir grotesk anlatımdır. Müphemdir. Burada gebe bir ölüm vardır; doğum yapan bir ölüm.” (Rabelais ve Dünyası, s. 53) Bahtin’in açtığı yol, tarih ve toplumbilimle ilgili birçok değişik yapıtta grotesk imgenin oluşum koşulları ve toplumsal değerine ilişkin bulguları ele geçirmemizi de sağlar. Polo kardeşlerin seyahatnamesinden bezirgân yollarının açılışını anlatan epizodlar ayıklayan Dr. Hikmet Kıvılcımlı, “Arabalar, üzerlerinde yüzleri doğuya çevrik, göbekleri önünde bir kupa bulunan ‘taştan kadınlar’ duran mezarların önünden geçiyorlardı” alıntısını yapar (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, s. 269). Bu imge, Moğol mezarlarında anahanlık dönemine ait egemenliğin de göstergesidir...
Avrupa Rönesansı’nın ana öğesi olan ve gülmeceye dayanan halk kültürü, büyük ölçüde kozmik zaman ve uzamı taşıyan öğelerle yüklüdür. Kimi dönemler ve zaman kesitlerinde, halk kültürü toplumsal iletişim içinde yoğunlukla öne çıkar, her türlü yasak ve tekil söylem karşısında üstünlük kazanır. Ritüellerde, seyirlik köylü oyunlarında, halk anlatılarında en görünür biçimini alan bu tarzı Bahtin şöyle tanımlıyor:
“Bağdaştırmalı, debdebeli gösteri, hiyerarşi ve ayıbın ortadan kalktığı karnavalcı yaşam,
Sahnesiz, katılımlı karmaşa, sıcak, karşılıklı temas, tuhaflık, uygunsuz birleşmeler, saygısızlık...
Karnaval kralına şaka yollu taç giydirme ve tacı alma; dünyevi otoriteyle alay edip onu küçük düşürme, kendisini yenilemeye zorlama…
Yüksek/alçak, genç/yaşlı, üst/alt, hamile olan ölü gibi ikicili imgelerin kullanımı, giysilerin ters giyilmesi, başa geçirilen don ya da pantolon, şapka yerine tas…
Parodinin karnavalımsı doğası, her şeyi eğip büken bir aynalar sistemi..”
(M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 186-190.)
“Karnaval, sahneye çıkılmaksızın ve icracılarla izleyiciler arasında bir ayrım yapılmaksızın gerçekleşen bir törendir. Karnavalda herkes etkin bir katılımcıdır, karnaval edimine herkes katılır.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 184.) *

_________________________________________________________________________
*Not: “Gerçekten de orada öğrenciler masaları birleştirmişler, bir sahne hazırlamaya çalışıyorlardı. Çok kızdığı anlaşılan Tonguç, Müdür’e ve öğretmenlere sertçe çıkıştı; enstitülerde oyunların, toplantıların ortada, herkesin eşit durumda izleyebileceği bir ortamda yapılmasını kaç kez yazmış, söylemişti. Konuklarla öğretmenlerin önde, öğrencilerin arkada oturduğu bir düzenin yıkılmak istendiğini hâlâ anlayamamışlar mıydı? ‘Kaldırın o sahneyi, toplantı dediğim biçimde yapılacak!’” (E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 448) Tonguç, Köy Enstitüleri’ndeki eğlencelerin “‘müsamere’ anlayışı ile değil, doğal ve özgün yöntemler ve geniş katılımlarla yapılması…” nı istemektedir (E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 305).
______________________________________________________________________
Bahtin’in Avrupa-Asya kültürleri içinde tanımını yaptığı karnavalcılık geleneği, Octavio Paz’ın Latin Amerika kültürü içinde tanımladığı Fiesta geleneği ile örtüşmektedir. “…Fiesta gerçek bir yeniden yaratılıştır. (…) Seyirci ile oyuncu yönetici ile yönetilenler arasındaki sınır kuleleri kalkar. Fiesta’ya herkes katılır ve bırakır kendini onun sarıp sarmalayan akışına. (…) Erkekler kadınlar gibi giyinir, efendiler sanki köleler, yoksullar da zenginler gibi! Askerler, rahipler ve yasalarla alay edilir. Kutsal şeyler çalınır, dinsel ayinlere küfürler savrulur.”(Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 55-57.)
Halk kültürünün diğer önemli bir özelliği de oyunculuğudur… Bilindiği gibi, Macar tarihçi Huizinga, insan için “homo ludens” (oynayan yaratık) kavramını kullanmaktadır; oyun, zaman ve iktidar dillerine karşı çoğul bakış açısını yaşatan, halk kültürünü ayakta tutan, değişim ve dönüşümü sağlayan en önemli öğedir… Yakın zamanda yitirdiğimiz değerli halkbilimcimiz Metin And’ın halkbilimle ilgili en önemli yapıtının adı da “Oyun ve Büğü”dür!...
Karnavalcı, fiestacı, şenlikçi, her ne ad altında olursa olsun, halk kültürüne ait tüm tören, gün ve izlencelerde, oyun ve oyunculuk en öndeki öğedir. Şenliğin her katılımcısı, bir başkası olabilmenin, bir başkasının gözünden yaşamı görebilmenin ve tüm iktidarlara karşı çıkabilmenin özgürlüğünü yaşar. İsmail Mert Başat’ın Cordobalı bir köylünün bir karnaval sırasında söylediği sözden yola çıkarak kitabına verdiği ad, bu imgelem gücünü sonsuz boyutlara taşımaktadır: “Gökyüzünden Başka Sınır Yok”…
Halk kültürünün 20. yüzyıldaki niteliklerinden çok şey yitirmiş bulunan köylülükle ve her iki kavramın, göstergenin, anlamın çoklu karakteriyle ilgisini vurgulamak bakımından bir Etiyopya atasözünü anımsamak da yararlı olacaktır: “Akıllı köylü, büyük efendisinin karşısında yerlere kadar eğilir ama sessizce ossurur.”
Türkçe yazında halkın konuşma dili olan Türkçe’nin kullanılmasıyla birlikte, halk kültürü öğeleri üstkültürümüze, yazın dünyamıza, öyküye, romana da taşınmaya başlamıştır. Halk kültürünün “grotesk” öğelerinin yazınsal alanda yaşam bulmasını asıl sağlayan Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlar olmuştur. 

Köy Enstütülü Yazarlar
Sadık Aslankara, Köy Enstitülü yazar ve şairler üzerine yazdığı “Enstitü Beşlisi” başlıklı yazıda, (Cumhuriyet Kitap Eki, 12 Nisan 2007, sayı 895) bu yazarların yazınımıza getirdiklerini sıralarken “Köy Enstitülü yazarlar, kendilerine yabancı gelebilecek bir alandan içeri adım atarken, bu arada yabancı yazarları okurken dut yaprağından ipek üreten ipekböceklerinin yaptığına benzer biçimde bize özgü yazın üretebiliyor.  (…) Halkın yazınla güncel bağlamda ilişkisini yoğunlaştırıyor” saptamalarını sıralıyor. Aslında, onların yaptığı bu sayılanlardan çok daha önemli ve “çağ açıcı” özellikler taşır. Anılan yazar ve şairlerle birlikte Anadolu halk kültürüne ait, çoğul gerçeklikçi, gülmecenin önde tutulduğu bir bakış açısıyla yaklaşım tarzı kültürel üstyapıya taşınacak, dilde ve düşüncede halk kültürünün bir tür yenidendoğuşa uğratılmasına dayanan yenilikler yeşerecektir. 
Köy Enstitüsü kökenli yazarların yazınsallıklarının ana damarını oluşturan halk kültürüne ait nitelik, ne yazıktır ki, yazın araştırmacılarımız ve eleştiri ortamımız tarafından hemen hiç algılanamamıştır. Seçkinci, derebeyci anlayışı yansıtan bir aydın kesimi, edebiyatımızda halk kültünü öğelerini taşıyan yapıtları “Köy Romanı” yaftası ile karalayıp dışlamış ve türün kanon diyebileceğimiz genel anlayış içinde gözden düşmesinde önemli bir rol oynamışlardır. Bu yapıtların savunuculuğunu yapmış diğer kesim de değerlendirmelerinde, türün “halkın çile ve sıkıntılarını yansıtan” bir tarzı benimsemiş olduğunu söyleyerek onu değersizleştirmiş, yavan ve kuru bir yergicilikle yetinmiştir. Bahtin, Rabelais ve Dünyası adlı yapıtının girişinde şöyle diyor: “Bu kitapta o denli üzerinde durulan ‘grotesk gerçekçilik’, 1930’lu yıllardı toplumcu gerçekçiliği tanımlamak için kullanılan kategorilerle taban tabana zıtlık gösterir”. (Rabelais ve Dünyası, s 20)
17. yüzyıldan sonraki kültürel akımların, klasizm, Aydınlanma ve romantizmin Rönesansçı yapıtlar karşısındaki değerbilmez tutumu Aydınlanma ve temsilcisi Votaire’in Rabelais karşısındaki yavan ve uzak duruşu,  eleştiri ortamımızın 12 Eylül sonrasında iyice belirginleşmiş halk kültürü karşısındaki duruşuna, görüş eksikliğine benzetilebilir. II. Dünya Savaşı yıllarının edebiyatı yaşamdan uzak tutmaya çabalamış eleştiri anlayışını temsil eden Wolfgang Kayser’in “grotesk”i bir “yabancılaştırma öğesi” olarak tanımlaması eleştirmenlerimiz tarafından da benimsenmiş (Yıldız Ecevit’in Orhan Pamuk metinleri bu bakış açısı için tipiktir)  ve grotesk halk kültürünün yazınsal çokseslilikteki gücü görmezden gelinmiştir.
Köy Enstitülü yazarların öncülük ettiği, köy yaşamını konu edinmekle birlikte kentsel alana ve özellikle göçe de uzanan temaları da kullanan metinler, gülmeceye dayalı değişim ve yenileşme gücünü taşıyan özel bir nitelik barındırmaktadır.  Bu metinler, halk kültürü içinde de kendisine yer edinebilmiş dogmaya, tekil ve teolojik bildirimlere karşı groteski, tuhaflıkları öne çıkarmışlardır. Öncelikle vurgulanması gereken başlık budur… “Ortaçağ insanını en fazla etkileyen, gülmenin korku karşısındaki zaferiydi. Bu, yalnızca Tanrı’nın gizemli terörü karşısındaki bir zafer değildi, doğa güçlerinin uyandırdığı huşu karşısında ve her şeyden çok da, kutsanan ve yasaklanan (‘mana’ ve ‘tabu’) her şeyle bağlantılı baskı ve suçluluk karşısında kazanılan bir zaferdi. (M. Bahtin, Karnavaldan Romana, s. 110)
Köy Enstitüleri’nin kurucusu, büyük kültür devrimcisi İsmail Hakkı Tonguç da “Biz Anadolu’da korkuyu yenmek için savaşıyoruz” dememiş miydi?
Köy Enstitülü yazarları “karnavalcı-şenlikçi halk kültürü” bakışıyla incelemeye aldığımızda, yapıtlarının gülmeceye dayalı değişim ve yenileşme gücü açıkça ortaya çıkacaktır. 
Dursun Akçam’ın tüm kitapları, bir kısmı adlarından başlayarak (Öğretmeni Kim Öptü, Generaller Birleşin, Sevdam Ürktü, Dağların Sultanı) gülmeceyi ya açıkça, ya sinsi bir yıkıcılıkla ana öğe olarak kullanmış iken, bir köyde ağalığa karşı köylü kalkışmasını konu edinmiş Kanlıdere’nin Kurtları’nda bile gülmenin metnin ana dokusunu oluşturduğu görülebilmektedir. Kanlıdere’nin Kurtları’nda köy halkı bir yandan kuraklık nedeniyle ahır süpürgesine bezetilmiş Kepçehatun ile yağmur duasına çıkmaktadır (İlhan Başgöz, Folklor Yazıları’nda geniş ele alınan bir ritüel...). Süpürgenin kendisi zaten karnavalcı bir öğedir, (Rabelais ve Dünyası, s 299; Korkunç İvan’ın feodal kastlara karşı mücadele eden Opriçnina adlı, hiyerarşi karşıtı askerlerinin sembolleri de süpürgedir)... Ayrıca ahır süpürgesinin kullanılmasıyla, hayvan dışkısı, süpürgeye katılmış ikinci bir karnaval malzemesi,grotesk öğe olarak anlatıda yer almaktadır.
Kanlıdere’nin Kurtları’nda kuraklık nedeniyle adak kesilmesini ve kendilerine de birer parça et düşmesini bekleyen köylüler aralarında konuşmaktadırlar.
Allah’ın kızı Maviş: “İpini kıran gelmiş anam babam! Hele çocuklara bakın kara sinekler gibi sarmışlar tepeyi! Bir pişi kır kişi!”
Cenkçi: “Öyle söyleme maviş bacı. Çocuklar melîkedir. Onlara vermek daha da sevaba geçer.”
Maviş: “Bizim köyün kadınları sıçanlar gibi, illedevam melâike kunnuyorlar.” (Kanlıdere’nin Kurtları, s 438-439) .
“Kunnamak” hayvanların doğum eylemi için kullanılan yerel bir deyimdir. Kadınların doğumu farelerin yavrulamasıyla özdeş kılınarak karnavalcı geleneğin insanla hayvan ve doğa arasındaki ayrımları silikleştiren tarzı oluşturulmuştur. “…insani ve hayvani özelliklerin kombinasyonunun en eski grotesk biçimlerden biri olduğunu biliyoruz.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 346)
Ümit Kaftancıoğlu’nun Dönemeç adlı kitabındaki Kara Kotan adlı tek bir öykü bile, onun yapıtlarındaki karnavalcı gücü, halk kültürü yoğunluğunu gösterebilmek için yeterli malzemeyi sunabilmektedir. Öykünün adı Kara Kotan olmasına karşın öyküde toprak sürme eylemiyle ilgili bir edim yoktur. Yeter’le kocası Loplop arasındaki cinsellik kotanın toprağı sürmesiyle koşut gösterilmektedir.
Yeter, tarla keşfi için köye at binip gelecek yargıçları on beş kilometre öteden yayan getirecek kocası Loplop’u beklerken su ısıtmıştır. Tavukları kesip temizleyecek, yemek için pişirecektir. Isınmış suyla birlikte gönlünden başka şeyler geçirmektedir. Bu arada tavuklara atlayan horoz Yeter’i iyice bu düşünceye yoğunlaştırmıştır. “Senin yediğin halaldır, o ki arka arkaya iki tavuğu da hakladın…” (Dönemeç, s 56)
Loplop eve geldikten sonra, birliktelik Yeter’in beklediği yere varmaz, Loplop yıkanırken önünü de kapatmaktadır. “Deey köyün o baştan bu başa bildiği soykanı benden mi saklıyorsun?” diye sorar Yeter (Dönemeç, s 59).
Keşif bitmiş, yargıç tarlayı Loplop’a vermemiştir. Yeter çok da umursamamaktadır tarlanın kendilerine ait olmasını. Tarlayı kazanırlarsa, kocası canlanabilir, ıssız köyün ıssız evinde iyi bir gece geçirebilir diye bekliyordur; o kadar.
“Onun yitirdiği şey, yaşamak için son umudunu bağladığı geceydi. Konuşmadı. Loplop konuştu gene:
“Aldırma, akşamdan ocağı bir su koy ısınsın, ‘Haydan gelen huya gider, selden gelen suya gider…’ Gözüm kalmıştı, üstümüze yazdırmıştık. Tanrı kayıl olmadı. Bak benim gül gibi… ‘ dedi. Karısına yaklaştı. Yeter’in yüzünde kara bulutlar uçuştu, ak-pembe belirtiler gelmeye başladı.
‘Sıra sende, Yeter. Bu gece seni yazım yazım yazacağım. Kara toprak olmasın da ak toprak olsun… Ne yapalım…’ dedi. Akşamdan, alaca karanlıkta sürüm başladı.” (Dönemeç, Yalın Ses Yayınları, 3. Baskı, 2006, s 65)
 “Rahip Jean, manastır çan kulesinin gölgesinin bile bir kadını daha doğurgan yapacağı yolunda bir iddiada bulunur. Bu imge bizi derhal groteskin mantığına götürür. Bu mantıktaki ‘ahlak bozukluğu’nun bir abartısı değildi sadece. Nesne kendi sınırlarını ihlal eder, kendi olmayı bırakır. Beden ile dünya arasındaki sınırlar bilinir, ikisinin birbiriyle ve çevredeki başka nesnelerle kaynaşmasına giden yol açılır. Çan kulesinin (bir kule) fallusa ait yaygın grotesk imge olduğunu hatırlayalım.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 340)
Kaftancıoğlu’nun yapıtlarında Yelatan adlı dağın adı sıkça geçmektedir. Dönemeç öykülerinden Süpürge’deki erkek kahramanın adı da Yelönü’dür.
Dönemeç’te karnavalcı diyaloglar arka arkaya sıralanmaktadır.
“Azrail gelmiş canım aliyer/ Yar gelmiş yarrağım elliyer.” (s 57-58)
“Ara yere atım/ kuru yere götüm.” (s 61)
“At elin / Göt elin.” (Dönemeç, s 62)
“İt yatağında kırık ekmek.” (Dönemeç, s 77)
“Koca diye iti kırkanlar.” (Dönemeç 137) 
Talip Apaydın’ın Tütün Yorgunu’nda roman kahramanı Osman romanın başında bir tür delilik saplantısı gösterir, elleriyle sürekli tütün dizmeye başlar. Romanın sonuna kadar ana anlatı bu davranış biçimi üzerine yoğunlaşır. Tütün Yorgunu’nun gerilimli, iç acıtan, kırsal yaşama belli ölçüde egemen olmuş dogmatik inançların getirdiği kapkara tablolar içinde, köylü Osman’ın durmaksızın elleriyle tütün diziyor oluşu, adaklara, kutsal okumalara karşın bu tuhaf davranışın azalmaması, hatta günden güne çoğalması, halk kültürünün çoğul gücü içinden çıkıp gelmiş yazarın kurgusal bir başarıyla korkuya ve tekil bildirimli inançlara karşı açtığı savaşın göstergesi gibidir.  
Yoz Davar’da çoban Musa romanın başından sonuna kadar Emin ağanın adamlarıyla müthiş bir savaşım içindedir. Kendinden sayıca çok, daha donanımlı ve arkasını ağalarına dayamış çobanlarla kavga ederken bir yandan da halk kültürüne özgü, gülmeceyi, cinselliği öne çıkaran söyleşiler kurmaktan geri durmaz. Her soluklanışında çırağının anası üzerine söyleşir, gülmecenin önde olduğu diyaloglar kurar.
“Ananı getir buraya her bir isteğini yerine getirelim.” (Yoz Davar, s 43). “Ananı, güzel ananı getir” (s 47), “ananı getir” (s 179 –bu sırada ağır beden ve kafa travması geçirmiştir, ölümcül yaralar almıştır), “Anan da bu havayla gelin olmuştu” (s 209), “Ananı ne zaman getireceksin? Çoban ağam seni istedi…” (s 212)
Çoban Musa ile köpek Akkuş sırt sırta vermiş iki kardeş gibidir. Sıkça Akkuş’la konuşur Musa. Akkuş da onu dinler, ayıbı, kusuru varsa, söyleneni anlar, başını yere eğip utancını bildirir. Musa, köpeklerden başka koyunlarla, keçilerle de konuşur, onlarla insanmışlar gibi davranır.
“Yüzü değişmişti. Bir acı çökmüştü her yerine. Az sonra büsbütün kıvranmaya başladı. Eliyle başını tutuyordu. Daha fazla gidemeyeceğini anlayınca, bir sel yatağının kıyısına oturdu.
- Ula ne edeceğiz Akkuş?
Akkuş dönmüş yaralı bacağını yalıyordu. Bir de mızıklanıyordu bazen. Bacağını kaldırıp sallıyordu.
‘Çırak nerede acaba? Neye aramaz bizi? Ula deyyusun oğlu gelsene. Susadık. Yaralarımıza kara sakız lazım, getirsene.”
Doğu taraf ışımaya başlamıştı.
‘Gördün mü şu işi? Tüh…’
Sopasına dayanarak zorlukla doğruldu.
-Haydi Akkuş, yürü! Yetişelim davarın peşinden. Belki gene gelir o namussuzlar, yürü!
Dereye aşağı sallanarak gidiyorlardı. Akkuş başını kaldırıp bir iki ürdü.
- Ula sus! Yerimizi belli etme oğlum. Gene gelirlerse ne halt ederiz?
Akkuş isteksizce kuyruk salladı.
- Gel hadi!
Tepeye yukarı tırmandılar. ‘Nereye gitti bunlar bilmem ki?’
Durup ortalığı dinlediler.” (Yoz Davar, s 245)
Musa’yla köpek arasındaki tüm ayrımlar yok olup gitmiştir sanki. Kahramanı köpeğiyle senli benli konuşurken, anlatıcı da onları iyice birbirine yakınlaştırmıştır: “Durup ortalığı dinlediler.”
Yazın alanında, halk kültürünün var oluş ölçütü, yazınsal metinlerdeki anlatıcı ile kahraman ve karakterlerin yer aldığı düzlemlerin çözümlenmesi ile de görülebilecektir. Bu düzlem, halk kültürünü işleyen ve yapısına taşıyan yapıtlardaki çok sesliliği vurgulayan ana biçemsel öğe olarak ortaya çıkar. Yazınsal geçmişimizi zamandizimsel bir çizgi içinde izlediğimizde bu düzlemsel gelişmenin değişimini açıkça görebiliriz.
Nebizade Nazım’dan bu yana köy yaşamı ve halk yazın alanımızda bir olgu olarak yer almışsa da anlatıcı ile karakter ve kahramanlar arasındaki düzlem birbirinden oldukça uzak durumdadır. Tanrı katındaki, her şeyi bilen, her şeyi gören anlatıcı, ya metnin kendi ana dokusunda ya da kendisini temsil eden kahramanın dilinde, olaylara ve diğer kimliklere dışarıdan bakan bir yabancı gibidir. Bu yabancılık, Yakup Kadri’nin Yaban’ında çok açıkça gözlenebilir.
Bahtin, çok sesli roman türü için örnek seçtiği, üzerinde ayrıntılı çalışmalar yaptığı Dostoyevski’nin yaratıcı dehasını açıklarken şunları söylüyor: “Dostoyevski’nin yaratıcı dehası, din, kültür, siyaset konularındaki oldukça tutucu görüşlerine baskın çıkar ama bunun nedeni romanlarında kendi görüşlerini dile getirmemesi, kahramanlarının hepsine aynı uzaklıkta durması, dile getirdikleri düşünceler konusunda tümüyle tarafsız kalması değildir. Bunların hiçbirisini yapmaz ama anlatıcının sesiyle kahramanların seslerini aynı düzlem üzerinde yan yana getirerek, hiçbirine fazladan bir otorite barındırma olanağı tanımayarak romanda dile gelen karşıt bakış açılarını daha yüksek bir düzeyde senteze ulaştıran bir anlatı yapısından özenle kaçınarak çok sesli bir özgürlük ortamı yaratır. (...) Dostoyevski için önemli olan kahramanının dünyada nasıl göründüğü değil, her şeyden öncelikli olarak, dünyanın kahramanına nasıl göründüğü ve kahramanının kendisine nasıl göründüğüdür. Yani kahramanın kendisiyle ilgili bilinci romanın düzenleyici ilkesi haline gelir. Kahramanın her şeyi yutan bilincinin yanına yazarın yerleştirebileceği yalnızca tek bir nesnel dünya vardır: kahramanla eşit haklara sahip başka bilinçlerin dünyası.” (M., Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 97- 100)
Sabahattin Ali’den başlayarak anlatıcı yansızlığı, kahraman ve karakterlerin iç seslerine çok fazla karışmama biçiminde belirginleşen çok seslilik, yazın alanımızda boy göstermeye başlamıştır. Orhan Kemal’le birlikte bu yakınlaşma daha da çoğalır. Yaşar Kemal’in anlatıcısı da destanlar çağından kalmış bir halk kahramanıdır. Canlandırdığı kişilerden bir adım da olsa önde bulunmaktadır. Yaşar Kemal, Dağın Öte Yüzü üçlemesi ve Akçasazın Ağalarıikilemesinde anlatıcı düzlemi ile kahraman ve karakterlerin yaşama bakış ve kendilerini oluşturma yapılanmasındaki ayrımları kırabilmek için anlatıya ek sesler katar, anlatıyı çizgisel zamandan çıkarıp ritüellerin döngüsel zamanına, kozmik uzamına taşır.
Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlarla birlikte anlatıcı ile kahraman ve karakterler arasındaki söylem düzlemleri birbirine iyice yakınlaşır. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Ümit Kaftancıoğlu’nda bu yapı çok açık bir şekilde gözlenir. Türkçe yazın ortamında bu çoğul biçemcilik hızla yaygınlaşacak, Kemal Bilbaşar’ın Batılı bir aydın olarak Dersim’i anlattığıCemo ve Memo gibi çok ilginç yapıtlar ortaya çıkacaktır.
Batı Rönesansı’nın ana yapıtlarından olan Rabelais romanı ile Köy Enstitüsü kökenli yazarlarımızı yakınlaştıran diğer bir özellik de halkın konuşma dilini anlatının ana yörüngesi olarak tutmaları ve biçemsel olarak “takma ad” karşısındaki tutumlarıdır.
“Rabelais dil öğelerinin büyük kısmı, sözlü kaynaklardan alınmıştır; bunlar, halkın basit hayatının derinliklerinden süzülüp gelen saf sözlerdir.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 491) “Burada Rabelais’in sözlü biçeminin dikkat çekici bir özgüllüğüne değiniyoruz: Onun özel ve cins adları arasında, modern edebi biçemde görmeye alışkın olduğumuz gibi kesin bir ayrım yoktur. Bu, özel ve cins adları ayıran çizgilerin belirsizleşmesinin, övgü-sövgünün bir takma ad altında ifade edilmesi gibi bir amacı vardır. Başka bir deyişle, eğer bir özel ad, sahibini niteleyecek şekilde açık bir etimolojik anlama sahipse, artık bir özel ad olmaktan çıkar, takma ad olur. Bir takma adsa asla tarafsız olamaz, zira anlamı, olumlu veya olumsuz olsun mutlaka bir değerlendirme barındırır.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 493)
Bahtin’in Rabelais romanı için yaptığı bu biçemsel buluş, Köy Enstitülü yazarların yapıtlarında kendini yenileyen önemli bir değerlendirme olarak anlam kazanır. Kanlıdere’nin Kurtları’nın kahramanları: Turizmeci Cimşit, Cenkçi, Gurbetçi, Cinci Emoş, Allah’ın kızı Maviş diye sıralanıp gider. Loplop, Tuntul, Gud’un oğlu, Kel Dırı da Kaftancıoğlu’nun kahramanlarından kimilerinin adlarıdır.
Yoz Davar’da çoban Musa’nın çırağının adı yoktur… O yalnızca çırak başlayıp çırak bitirecektir romanı. Roman kahramanları, Şaşı, Uzun Ahmet, Yatakçı Ali diye uzayıp gider.
Yoz Davar’ın sığır güdücüsü samıt çobanının adı olmadığı gibi konuşmayı bile beceremez, “ga gı” gibi sesler çıkarmakla yetinir. Yazarın romana yerleştirdiği bu “kimliksiz” kahraman, aradaki çekişmelerde görece yoksul bir ağanın, hasta ve düşkün Köşker’in sürüsünü korumakta olan çoban Musa’dan yana tavır almaktadır. Tuhaflık kaynağı, insanla hayvan arasında bir katmanda değerlendirilebilecek bu karakter, bencilleşmiş, at binip dünyaya egemen olmaya çıkmış ağa oğluna karşı yoksulun yanındadır.
Köy Enstitülü yazarlarla birlikte söyleşimsellik de nitelik değiştirmiş gibidir. Bollaşan diyaloglar, köylü iç sesine ve insan içselliğine ulaşabilmeyi sağlar.
Edebiyat alanına, şiirlere, öykülere, romanlara akan bu yeni imgelem, edebiyatın bir zenginliği olmanın dışında çok önemli bir işlev üstlenecektir: Anadolu insanının algılama, deneyimleme, bilgi edinmesinde devrimci bir değişimin yolu açılmıştır. Onlara kendi duygu diliyle, kendisi olma bilinciyle seslenen yeni bir imgelem dünyası doğmuştur.
Bahtin’in Dostoyevski metinleri üzerine yaptığı çalışmada Dostoyevski’nin çok sesli romanını insanlığın sanatsal gelişiminde dev bir adım olarak görür. “Dostoyevski Avrupa sanatsal nesrinin gelişimindeki ‘diyalojik çizgi’yi izlerken yeni bir türsel roman çeşitlemesi yaratmıştır: çok sesli roman. (...) Çok sesli romanın yaratılmasını romansal nesrin, yani romanın yörüngesinde gelişen bütün türlerin gelişimindeki ileriye dönük dev bir adım olarak addetmiyoruz yalnızca, insanlığın sanatsal düşünce biçiminin gelişimindeki dev bir adım olarak da kabul ediyoruz. Bize öyle geliyor ki, bir tür olarak romanın sınırlarının ötesine geçen özel bir çok sesli sanatsal düşünce biçiminden söz edilebilir doğrudan doğruya. Bu düşünme biçimi, bir insanı ve her şeyden önce de düşünen insan bilincinin ve var oluşunun diyalojik alanının, monolojik konumlardan yapılacak sanatsal özümsemeye tabi olmayan yönlerine erişilmesini sağlar.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 355)
Köy Enstitülü yazar ve şairlerin halka ait duygu dünyasına kolayca uzanabilmeleri ile yazınsal alanın imgelem kurulumunda da bir devrim yaşanmıştır. “Coleridge’in düşüncesinin ikinci evresinde Kant’ın etkisi belirleyiciydi. Alman filozof, ‘üretken imgelem’in duyu verileri ile anlama arasında, tekil ile tümel arasında, aracı işlevini gördüğünü göstermişti. Onun aracılığıyla imge kendini aşar: İmgelem duyu verilerinin nesnelerini anlağa yansıtır ve sunar. İmgelem bilginin koşuludur. Onsuz algılama ile yargı arasında bir bağlantı olamazdı. Coleridge için imgelem yalnızca tüm bilginin gerekli koşulu olarak kalmaz, aynı zamanda fikirleri simgelere ve simgeleri varlıklara (presences) dönüştüren yetidir. İmgelem ‘bir oluş biçimi’dir: Artık yalnız bilgi değil, bilgeliktir.” (Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar, s 57) 
Edebiyat yapıtlarında canlanan halk kültürüne ait imgelem gücü, toplumun algılama ve yargılama sistemleri üzerine de derin izler bırakacaktır. “Edebi sözün değer-biçici ve okuru inandırmaya yönelik olma karakteri, kendini en açık edebiyat eleştirisinin retorik geleneğinde en iyi bildiği alanda, yani başta ‘şiirin kraliçesi’ eğretileme olmak üzere, mecaza dayalı ‘söz sanatlarında’ belli eder. Söz sanatları, söze takılmış ‘estetik süsler’, inandırma stratejisinin iyice silikleştiği, hatta kaybolduğu noktalar olmak şöyle dursun, tam tersine, betimleme ile değerlendirmeyi, yani ‘olgulara dayalı yargılar’ ile ‘değer yargılarını’ bölünmez bir bütün olacak şekilde kaynaştırmaya yarayan benzersiz mekanizmalardır. Yine La Logique du Port-Royal’den alıntı yapacak olursak: ‘Mecazi ifadeler, düz ifadeden farklı olarak, konuşanın yöneliş ve tutkularına işaret eder; böylece sadece çıplak hakikati vurgulayan basit ifadenin tersine, ruhta şu ya da bu fikrin izini bırakır.’” (Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, s 13)
Köy Enstitülü çıkışlı yazarların halk imgelem dünyasında, algılama ve yargılama alanına getirdikleri bu değişimci, yenileştirici güç, Anadolu’da devrimci düşüncenin köylere kadar uzanmasında çok önemli bir işlev üslenmiştir. Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu’ndan Türkiye Öğretmenler Sendikası’na, oradan Türkiye İşçi Partisi ve 68 gençlik hareketlerine uzanan düşünce davranış değişiminde birey olarak Köy Enstitüsü çıkışlı sanatçı ve öğretmenlerin, onların çocuklarının, okurlarının, öğrencilerinin çok önemli bir yeri vardır.
Talip Apaydın’ın “En beğendiğim romanım” dediği Yoz Davar’ı kendi diğer yapıtlarından ve birçok Köy Enstitüsü kökenli yazarın yapıtından ayıran bir özellik de romanda ana hikâyeye yazar tarafından ulanmış bir çıkış yolu bildirimi, toplumsal davranış yönsemesi bulunmamasıdır.
Köy Enstitülü yazarların bazı yapıtlarında da gördüğümüz olay örgüsünün yazara ait siyasal bir değerlendirmeyi ya da yorumu gerçekleştirmek biçiminde yürümesi Bahtin’in Dostoyevski’nin yapıtları için yaptığı çözümlemeyi anımsatır. “Bazen romanlarında gazeteci Dostoyevski’nin belli fikirlere ve imgelere taraflı yaklaştığı hissedilirse de, bu yalnızca yüzeysel yönlerde belirgindir (örneğin, Suç ve Ceza’nın uzlaşımsal bir monolojiklik barındıran sonuç bölümünde) ve çoksesli romanın güçlü sanatsal mantığını yıkmaya muktedir değildir. Sanatçı Dostoyevski, gazeteci Dostoyevski karşısında daima galip gelir.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s. 148)
Devrimci önderlikleri, öğretmenlikleri, hatta birçoğunun gazetecilikleri Köy Enstitülü yazarları belli düşüncelere, imgelere taraflı yaklaşıyor gibi gösteriyor olsa da, yapıtlarının derinliğinde halk kültürüne ait çoğulluk, çokseslilik hep duyumsanacaktır.
Talip Apaydın’ın Yoz Davar’ı, saf bir yansızlık ve çoğulluk içinde dönemine ait bir yaşam parçasını orkestralaştırırken, kendi türü içinde de ayrıcalıklı bir yer tutmaktadır.  

Kaynakça:
Talip Apaydın, Yoz Davar, Cem Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul, 1976,
Talip Apaydın, Tütün Yorgunu, Cem Yayınevi, İstanbul 1975,
Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi/ İsmail Hakkı Tonguç, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Yayınları, Ekim 2007, İzmir
Mihail Bahtin, Karnavaldan Romana, Çev.: Cem Soydemir, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2001
M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, Çev: Cem Soydemir, Metis Eleştiri, İstanbul 2004,
Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, Çev.: Çiçek Öztek, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2005,
Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, Çev. Bozkurt Güvenç, Can Yayınları, 1999,
Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar, Çev. Kemal Atakay, Can Yayınları, İstanbul 1996,
Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, Çeviren Zeynep Altıok, Metis Eleştiri,  Aralık 2005,
Dursun Akçam, Kanlıderenin Kurtları, Arkadaş Yayınevi, 1. Basım, Ankara 1999
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, Sosyalist Kütüphanesi, 4. Basım, Haziran 1996,
Ümit Kaftancıoğlu, Dönemeç, Yalın Ses Yayınları, 3. Baskı, 2006,
İlhan Başgöz, Folklor Yazıları, Adam Yayınları, İstanbul 1986


alperakcam@gmail.com

 https://www.facebook.com/notes/726549387399454/