edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2013 Pazar

BELLA VE ORHAN VELİ



BELLA

Yer Ankara’da Sabahattin Eyuboğlu’nun evi, yıl 1946. Ev halkı ve misafirler salonda otururken küçük odada genç bir kız sedire uzanmış, isteksizce ders çalışıyor. Odanın öbür köşesinde, şair, kâğıda bir şeyler yazıyor. Sonra genç kıza uzatıyor kağıdı: “Bak, senin için bir şiir yazdım.” Okuyor genç kız:

SERE SERPE

Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
Entarisi sıyrılmış, hafiften;
Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;
Bir eliyle de göğsünü tutmuş.
İçinde kötülüğü yok, biliyorum;
Yok, benim de yok ama…
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki!

Evet, şairimiz Orhan Veli, genç kız da Bella. Aslında tanışmaları iki üç yılı bulmaktadır, ama arkadaşlık ve samimiyetleri daha yenidir. Bella, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde İngilizce dersi vermektedir, bir yandan da liseyi bitirmek için kalan birkaç dersini çalışmaktadır.

Aşağıdaki mektup da Bella’ya yazılmış. Tarih yok, ama Yaprak antetli bir kâğıda yazıldığına göre 1949-50 olmalı:

Bella,

Bir gazeteci evinde mürekkep bulunamadı. Bu yüzden mektubumu kurşun kalemle yazmak zorunda kaldım, özür dilerim. Benim hakkımda ISTANBUL gazetesinde çıkan yazıdan dolayı yazdıklarınıza teşekkür ederim. Bununla beraber beni daha evvel yazılmış yazılardan daha iyi tanımak mümkündü. Burada, Seza geldiğinden beri, çok güzel vakit geçiriyoruz. Birkaç defa, Ralfi’ye, Lüküs Hayat operetinden parçalar söyledim. Bugün de o parçaları tekrar ettim. Benden, bilhassa bu noktayı yazmamı isteyen Seza’dır. Bu hafta Ankara’da at yarışları başlıyor. Belki de kazanırız. Benimle ortaksınız. Bir vurgun vurursak haber veririm.

Orhan Veli

Bu mektubun bütün cümleleri tesadüfen, B ile başladı. Belki de Bella B ile başladığı için.

Yine bir gün Sabahattin Eyuboğlu’nun evinde toplanılmış, misafir odasında biriç oynanılmaktadır. Küçük odada Orhan Veli düşünceli ve durgun oturmaktadır. Bir şey karalamamaktadır bu sefer, canı sıkkındır. Az ötede Bella ders çalışmaktadır, fark etmiştir Orhan Veli’deki durgunluğu. Ne oldu, ne düşünüyorsunuz böyle, vapurlarınız mı battı diye sorar Orhan Veli’ye. Ve Orhan Veli aşağıdaki şiiri yazar genç kıza:

ANLATAMIYORUM

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

Orhan Veli, uzun yıllar Bella’ya kur yapar. Bir de isim bulur ona: Düşes. Karşı adlı kitabını 1949’da Bella’ya verirken ilk sayfasına, “Bu iş böyle yürümez duchesse!” yazar. Nedir yürümeyen tam belli değil. Belki de, Bella’nın Orhan Veli’yi hep arkadaş gibi görmesi, platonik de olsa ilgisini dostluğa yorumlaması.

Orhan Veli, öldüğü güne kadar sürdürür Bella’yla dostluğunu. 1950 yılının bir Kasım gecesi, Ankara’da bir belediye çukuruna düştükten kısa bir süre sonra Bella’nın İstanbul Taksim’deki evine gider. Belediye çukuruna düştükten birkaç gün sonra 36 yaşında ayrılır aramızdan. Cenazesi kaldırılırken bir köşede ağlayan kadınların arasında Bella da vardır.

Bella şu an Bebek’te oturuyor. Evi, Orhan Veli’nin mezarı ve heykeline çok yakındır.

Kaynak: Erol Güney’in Ke(n)disi / Göçmen-Çevirmen-Gazeteci-Sevgili
Düzenleme: İkinci Yeni
https://www.facebook.com/ikinciyeni

7 Nisan 2012 Cumartesi

BİR İNTİHARIN ANATOMİSİ... / AHMET CEMAL




BİR İNTİHARIN ANATOMİSİ...

20. yüzyıl Batı edebiyatının en büyüklerinden olan ve özellikle deneme alanında, Montaigne ile başlayan çizgiyi doruklara çıkaran Avusturyalı yazar Stefan Zweig (1881-1942), bundan yetmiş yıl önce, 23 Şubat 1942 tarihinde, Brezilya’nın Petrópolis şehrinde eşi ile birlikte intihar etmişti.

Dünya, İkinci Dünya Savaşı’nın ortalarındaydı. Ama Zweig, bu cehennemin Nazilerin ve bombaların erişemeyeceği kadar uzağındaydı. Ayrıca çok varlıklıydı. Bu koşullara rağmen hayatına kendi eliyle son vermesi, sonraki yıllarda ‘aşırı karamsar’ ya da ‘zayıf iradeli’ gibi değerlendirmelerle de karşılaştı.

Aslında karamsar olmaması ya da dünyaya ‘iyimser’ bakması için hiçbir neden yoktu. Brezilya’da iken arkadaşı Victor Wittkowski ile yaptığı bir söyleşide şöyle der: “Bir İngiliz şehrine şu kadar bomba yağdırıldığını, Atlantik Okyanusu’nda bir Fransız gemisinin torpillendiğini ve şu kadar yolcu ile battığını okuduktan sonra nasıl çalışabilirim? Artık gazeteleri açamıyorum, çünkü böyle haberleri okuduğumda, böyle sayıların dile getirdiği o dev insani yıkım karşısında ürperiyorum, ve üstelik bu yıkımın daha önce olanların, şimdi de her gün devam edenlerin ancak çok küçük bir yüzdesi olduğunu da biliyorum. Düşünülebilecek en anlamsız yıkımın dünyayı kasıp kavurduğunu, binlerce ve binlerce masum insanın o yıkıma kurban gittiğini bildikten sonra nasıl soluk alabilirim, uyuyabilirim, yemek yiyebilirim ve çalışabilirim? Çünkü yaratmak, bir şeyler inşa etmek demektir, ve şeytani bir yıkımın sürüp gittiğini bildikten sonra, bu bilgi ile eşzamanlı olarak nasıl bir şeyler inşa edebilirim!”

Zweig, arkadaşı Berthold Viertel’e intiharından bir ay kadar önce, yazdığı 30.1.1942 tarihli mektubunda ise, yukarıdaki satırlardan yansıyan karamsarlık ile adeta bir hesaplaşmaya girer: “Artık sadece melankoliye kapılmamak veya delirmemek için çalışıyorum. Bir zamanlar gücümün kaynağını oluşturmuş olan şey şimdi, bu yaşadığım zamanlarda ancak mutsuzluğumun kaynağı olabiliyor: Yani berrak ve uzak görüşlü düşünebilmek, kendime yalan söylememek ve gerek kendimi gerekse başkalarını yanılsamalarla ve boş sözlerle aldatmamak. Bizim kuşağımızın hayatının kaderi artık kesinleşti, olayların akışını etkileyebilme gücünden yoksunuz ve kendi kuşağımızda bunca iflas ettikten sonra, bir sonraki kuşağa öğütler verme hakkına da sahip değiliz …Aramızdan hayatlarına sessizce son verenler, belki en bilge olanlardı, onların artık tamamlanmış birer hayatları var, bizler ise artık sadece kendi kendimizin gölgeleri olup çıktık...”

Stefan Zweig, ‘berrak ve uzak görüşlü’ düşünebilmesinden ötürü, bir olgunun farkındaydı. 1933’ten, yani Adolf Hitler’in Almanya’da iktidara gelişinden sonra olanlar, ‘Dünün Dünyası’ olan Avrupa’yı ve Erasmus’un mirası olan bir ‘Avrupa Düşüncesi’ni yıkmıştı. Böylesine radikal bir yıkımın ardından günün birinde sanki o yıkım hiç yaşanmamışçasına yola devam edilebileceği düşüncesi ise, yine Zweig’a göre, ancak bir ütopya olabilirdi.

Zaman, Zweig’ı haklı çıkardı…

Ve - ölümünden sonra kendisini çok iyi tanıyanların nitelendirmesiyle - ‘Son Avrupalı’, ya da Erasmus’un kurduğu Batı hümanizminin son sancaktarı Stefan Zweig, ölmeden önce kaleme aldığı son başyapıtı “Montaigne”de bir zamanlar Avrupa’yı Avrupa kılmış olan düşünce mirasının son bir özetini çıkardıktan sonra, hayatını büyük bir soğukkanlılıkla ve kendi eliyle noktaladı. Misyonunun artık bittiğine, gücünün ise tükendiğine inanmıştı. Dostlarına son bir mektupla: “Sizler yeni bir gündoğumunu bekleyebilirsiniz, benim ise buna gücüm kalmadı!” diye seslendikten sonra, noktayı koydu.

Böylesi, ne bir irade zaafıdır ne de bir ‘sendrom’dur; yalnızca, hayatının her anıyla hesaplaşabilmiş birinin erişilmesi çok zor irade gücüdür!

Cumhuriyet 06.04.2012
ODAK NOKTASI
Ahmet Cemal
ahmetcemal@superonline.com

31 Mart 2012 Cumartesi

Ortalık Barbara Cartland’lardan Geçilmiyor / ÜLKÜ TAMER

Ortalık Barbara Cartland’lardan Geçilmiyor

31 Mart 2012 - Cumhuriyet
Bir zamanlar ülkemizde best seller türünün simge adı Barbara Cartlanddı. Romanları Altın Kitaplar tarafından dilimize aktarılır, yayımlanırdı. Yayınevinin yöneticisi dostum Dr. Turhan Bozkurt hiçbirini okumazdı o kitapların. Yazarı küçümserdi. Adını bile Türkçe yazıldığı biçimde, Cyi C olarak, Cartı çatlatarak Cartland diye söylerdi.
Ne yapayım derdi. Cartlandları yayımlamasak klasikleri de yayımlayamayız herhalde. Doğru dürüst kitaplarımızın giderlerini onun romanları karşılıyor.
***
Best seller denilince sadece pembe kitaplar ve kadın yazarlar gelmesin akla. Bu türün ülkemizde en ünlüsü Kerime Nadirdi elbette. Ama bir Esat Mahmut Karakurt, bir Abdullah Ziya Kozanoğlu da kendi alanlarında önderdiler.
Satış açısından ilk sıradaydılar hep. Ama sanat-edebiyat ya da kalıcılıkterazisine vurulunca bugün baktığımız yerdeydiler.
Yanlış anlaşılmasın, best sellerları küçümsemiyorum. Pembe diziler olmasa bile, gerilim türünde anılabilecek nicelerini okudum. Okudum ve unuttum. Okurken bana verdikleri keyifle yetindim. Ama bir Çehovu, bir Hemingwayi yaşamımın bir yanına yerleştirdim.
***
Best seller okuru ya zamanla okumayı bütün bütüne bırakır, eviyle, işiyle, televizyonla, bilgisayarla yetinir ya da pembe dizi tiryakiliğini sürdürür
Ya da onları bir basamak olarak kullanıp nitelikli edebiyat yapıtlarına geçer.
Bunun birinci dereceden tanık olduğum örneği annemdi. Kerime Nadirlerle,Muazzez Tahsinlerle başlayan okuma tiryakiliği, onu önce Reşat Nuri Güntekinlere, sonra Dostoyevskilere sürüklemişti. Hıçkırıkla başlayıpRüzgâr Gibi Geçtiyle, Şahikayla süren okuma serüveni Suç ve Cezayla noktalanmıştı.
***
Bugün bakıyorum da ortalık Barbara Cartlandlardan geçilmiyor.
Olabilir. Neden olmasın? Onlar da belirli bir okuma gereksinimini karşılıyor.
Benim takıldığım bir nokta var:
Yazarların kendilerini Virginia Woolf ya da James Joyce saymaları.
Yazdıklarını has edebiyat örnekleri sanmaları.
Kerime Nadir bugün yaşasaydı herhalde Hıçkırıkta demir atmayacaktı. Gözyaşlarını sevdiğinin mendiline silip verem olan kızlar yerine, daha karmaşık aşklar yaşayan gençleri anlatacak, arada entelektüel yorumlar döktürecekti.
Bilgisayar çağına ayak uyduracaktı.
Bugünün birçok yazarını Kerime Nadirin uzantısı olarak görüyorum. Ama kendileri, kendilerini öyle görmüyorlar. Dergilerde, gazetelerde, televizyonlarda has edebiyat temsilcileri olarak boy gösteriyorlar.
En büyük dayanakları, yapıtlarının çok satması.
***
Çok geriye gitmeyelim. Üç yıl öncesinin best seller listelerine bakalım. O listelerde başı çeken kitapların bugün hangileri okunuyor, hangileri hatırlanıyor?
Batıda öyle değil mi? ABDde, İngilterede, Fransada bir süre önce ortalığı kasıp kavuran kitaplar unutulmuş. Aşk Hikâyesinin Erich Segali nerede? Ama Ernest Hemingway kitapçı raflarındaki yerini koruyor.
Çok satan bütün kitapların edebiyat değerlerinin olmadığını söylemiyorum. Sözgelimi, Murathan Munganın yapıtları hem satış hem sanat değeri olarak üst düzeyde
Ama ortalığı kasıp kavuran yazarların çoğu yarın hatırlanmayacak diye düşünüyorum.
Kimler mi?
Üstüne alınmak isteyen varsa buyursun alınsın.

4 Mart 2012 Pazar

ŞİİR OTEL / ATAOL BEHRAMOĞLU




ŞİİR OTEL

Şiir ve otel denildiğinde benim aklıma öncelikle Necip Fazıl’ın “Otel Odalarında” adlı şiiri gelir:

Bir merhamettir yanan daracık odaların

İsli lambalarında isli lambalarında…

Bu iki dizeyle başlayan şiir hüzün dolu ikili dizelerle (beyit) sürüp gider…

En ücra taşralarımızda bile beş yıldızlı otellerin boy gösterdiği ülkemizde hâlâ böyle oteller var mıdır, bilmem. Fakat şairin en güzel şiirlerinden biri olan bu şiiri, bizim edebiyatımızda otel kavramının bir hüzün ve yalnızlık imgesi olarak işlendiği, bunun da ötesinde bu kavramın şiire getirildiği belki de ilk örnektir.

Bunları yazarken Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları”nı unutmuş değilim kuşkusuz. “Han”, bambaşka bir konu… Onlar modern anlamıyla otel olgusunun çok daha öncelerdeki örnekleridir. Sıradan halkın konaklama mekânlarıdır. Çamlıbel’in şiirindeki öykü ne kadar hüzün verici olsa da, hanlar Necip Fazıl’ın betimlediği otel odalarından farklıdır… Halkın bulunduğu yerde, ne kadar yoksulluk olsa da, yalnızlık pek yoktur… Yalnızlık modern yaşama özgüdür…

***

Bu çok ilginç konu, bizim edebiyatımızda ve dünya edebiyatında otel izleği, derinliğine incelenmeye değer… Aklıma ilk gelen örnekler olarak Chauser’in “Canterbury Hikâyeleri”nden Jules Laforgue’un “Anonimin(adsızın) Büyük Oteli”ne kadar dünya edebiyatının (şiirinin) hanlarında ve otellerinde bir gezinti… Bizim edebiyatımızda halk şiiri örneklerinden, belki Evliya Çelebi’den başlayarak, yukarıdaki örneklerden geçerek, Nâzım Hikmet’in gurbet şiirlerine, Cansever’in “Oteller Kenti”ne bir yolculuk…

Bütün bunlar çok sayıda ve heyecan verici edebiyat incelemesi konularını oluştururdu… Fakat ben şiir ve otel konusunda bu uzun girişi burada noktalayarak yazımın başlığına gelmek, geçen yıl Denizli’de açılan harika otelden, “Şiir Otel”den söz etmek istiyorum…

***

Denizli “Şiir Otel”i, yukarıda sözünü ettiğim şiir ve otel konulu bütün kavramları altüst ediyor... Tepeden tırnağa şiirle donanmış bir otel bu… Adından başlayarak, “şiir otel” sözcükleri işlenmiş havlularına, terliklerine kadar… Duvarlarında şair büstleri, portreleri; gözünüzün değdiği her yerde şiirler, dizeler, şiire ilişkin çizimler; lobisinde dallarından yaprak yerine üzerlerinde şiirler yazılı kâğıttan yaprakların asılı olduğu şiir ağaçları… Bir şiir kitaplığı… Her biri bir şairin adını taşıyan odaların bulunduğu katlardan ve oda kapılarından başlayarak, oda içlerini de donatan şiirler, dizeler, şair portreleri…

Bunların yanı sıra, bir otelin sahip olması gereken temizlik, rahatlık, aydınlık, sadelik ve ferahlık…

Denizli “Şiir Otel”, şiir ve otel kavramlarının akla getirebileceği yalnızlık ve hüzün kavramlarını tersine çeviriyor…

Evinizden daha çok evinizde gibi oluyorsunuz…

Orada geçirdiğiniz zaman süresince şiirin konuğusunuz çünkü…

***

Bunca ülke gezdim… Kendi ülkemizde ve başka yerlerde sayısız otelde kaldım…

Ben Denizli’deki “Şiir Otel” gibi bir yer ne gördüm, ne işittim…

Önümüzdeki Mart ayının 22-25 tarihlerinde, Dünya Şiir Günü’nün kutlamalarından biri, başka ülkelerden seçkin şairlerin de katılımıyla Denizli “Şiir Otel”de yapılacak…

“Şiir Otel” adı Türkiye’de olduğu kadar dünyada da duyulmaya, öğrenilmeye, merak uyandırmaya başlayacak…

Denizli’ye, Pamukkale’ye, ülkemize ve şiire böyle bir güzellik armağan eden, başta Esat Bozbıyık olmak üzere otel sahipleri ve bütün yöneticileri, çalışanları, her türlü övgüyü, teşekkürü hak ediyor…

Şiirseverlerle 22-25 Mart Dünya Şiir Günü kutlamalarında, Denizli Uluslararası 1. Şiir Festivali’nde, “Şiir Otel”de buluşmak üzere…

Cumhuriyet Pazar Dergi 04.03.2012
ATAOL BEHRAMOĞLU Pazar Söyleşileri

1 Şubat 2012 Çarşamba

BATI EDEBİYATI İLE TÜRK EDEBİYATININ ÇELİŞİK GİDİŞİ… ALPER AKÇAM


ALPER AKÇAM

BATI EDEBİYATI İLE TÜRK EDEBİYATININ ÇELİŞİK GİDİŞİ…

Meksikalı kültürbilimci, şair Octavio Paz, aşk, erotizm ve cinsellik arasındaki ilişkileri görünür kılmaya çalıştığı, aşk ile şiir arasındaki tarihsel koşutlukları değerlendirdiği Çifte Alev adlı yapıtında, modernitenin iki sabahını tanımlar… Birincisinde Hegel ve kuşağının yaşadığı 1789 Burjuva Devrimi ile onun 50 yıl sonrasını, ikincisinde I. Dünya Savaşı ile başlayıp II. Savaşla biten bir dönemi işaret etmektedir. İkinci sabahta, Gerçeküstücülüğün Endülüs kökenli Provans şiirden Dante ve Petrarca’ya süren geleneğini omuzlayan çabası, dönemin isyankâr aşkını şiirleştirmiştir. Bu ikinci sabahta, Batı kültürü, sabah meleği Lucifer’in belirsiz ve şiddetli simgesel ışığıyla aydınlanmıştır. Walter Benjamin, gerçeküstücü akımı,“Gerçeküstücülük: Avrupa Aydınının Son Fotoğrafı” başlıklı bir makale ile selamlamıştı. (Michael Löwy, Sabah Yıldızı –Gerçeküstücülük ve Marksizm-, Çeviren Aslıhan Aydın, U. Uraz Aydın, Versus Kitap, Şubat 2009, s 33.)
Her iki sabahta da arka planda uyanan emekçi yığınların hayatın geleceğine uzanan kalkışması gözlenmektedir.
II. Dünya Savaşı bitiminde ise, kara bulutlar toplanmaya başlamıştır düşün ve kültür dünyasının üzerine… Hitler ve Stalin’in birey karşısındaki ağır vuruşlarıyla kapanan bir dönem, 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra ilk yarıyla çok farklı, hatta ona ters bir kültürel değişime tanıklık etmektedir. Octavio Paz, “Yineliyorum: Yirminci yüzyılın ikinci yarısında verilen yapıtlar, ilk yarısındaki yapıtlardan farklıdır, hatta onlara karşı oldukları bile söylenebilir” diyor. (O. Paz, Çifte Alev, Aşk ve Erotizm, Çeviren: Tomris Uyar, Okuyan Us Yayınları, Birinci Baskı, Ekim 2002).
Anadolu’da ise, sabah yıldızı yeni doğmuş gibidir…
Anadolu halk kültürü, Köy Enstitüleri’nde üzerindeki külü atmış, farklı bir düşün ve değişim dünyasına giden yolu açmıştır.  Kaynağında imececi, dayanışmacı, yenilikçi halk kültürü olan enstitülerin özgür okuma, araştırma, yöntem tartışmalı üretken havasında, cinsler ayrımı, kır ve kent emeği, kafa ve kol emeği arasındaki ayrımlar en aza inmiştir. Batı kapitalizminin kışkırttığı “yabancılaşma” henüz Anadolu köy emeğine ulaşmayı başaramamamıştır. Enstitülerde, toprağıyla, hayvanıyla “baba” duygusuyla büyümüş köy çocukları, evrensel estetik ve bilgiyle karşılaşmışlar, büyük bir değişimin oyuncuları olmaya hazırlanmaktadır. Yaşamı dört elle kucaklayan, kendisiyle ve gelecekle barışık kuşaklar yetişmektedir. Enstitülü öğrenci, yaşamıyla da, ürettiği ürünle de, yetiştirmeye çalışacağı öğrenciyle de kendisini bir ve bütün olarak duyumsamaktadır. Enstitülü öğretmen, gittiği yoksul Anadolu köyünde üç kuruş maaşla çalışırken öğrencisinin saçındaki biti temizlemekte, önlüğünü dikmekte, okulunun badanasını yapmakta, kendisini yaşam boyunca örnek bir üretici olarak görmektedir. Kapitalist toplumda yabancılaşma kavramının kuramsal çözümlemesini yapmış Karl Marks’ın izleyici olduğunu söyleyen sosyalist ülkelerde bile Köy Enstitüsü ölçüsünde yabancılaşma sorununun çözülememiş olduğu görülecektir.
Bu koşullarda yetişen enstitülü yazarların edebiyata yaklaşımı da yaşamın en canlı yerinden olacaktır. Rönesans ve Dostoyevski çoksesli romanı üzerine derinlikli incelemeleri olan Mihail Bahtin, Batı Rönesansı’nın kapı açıcısı saydığı Rabelais romanı için şöyle diyor. “Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Başından sonuna kadar romanın tamamı, yazıldığı zamanın hayatının ta derinlerinden çıkıp yeşermiştir. Rabelais’in kendisi de o hayatın bir parçası, o hayata ilgi duyan bir tanıktır.” (Rabelais ve Dünyası, s 471) Bahtin’in Rabelais’e yönelik bu saptaması, Türkiye’de Köy Enstitüsü kökenli yazarlarda gözlenecektir. Enstitülü yazarların metinleri, yaşamla olağanüstü iç içe geçmiş öğeler barındırırlar.
Cumhuriyet sonrasının köklü kültürel değişimi içinde, enstitü kökenli yazarlar dışında, önce Sebahattin Âli’nin arkasından Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi adların yazınsal alana taşıdığı Anadolu gerçekliği ve yazınsal yenilikler, Nazım Hikmet’in ölçü yerine derin dokuyu ve ritmi öne çıkaran serbest vezinli şiiri, Marko Paşa dergisi ve ardıllarının sürdüreceği gülmece kültürü çok önemli başlıklar olarak anılmalıdır.
İkinci Dünya savaşı bitiminden başlayarak ortaya çıkan yeni Anadolu kültürü, bir yanıyla, ayağını kendi toprağına basmış, halk kültürünün grotesk gücünün doğurganlığıyla umudun, ileriye bakışın ifadesi de olmuştur. Anadolu’daki bu yeni kültür ve özellikle edebiyat değişimi, Batı’daki karanlık gidişin tersine bir evrilme içindedir.
Aydınlık, umutla dolu bir yazın ve kültür ortamı oluşmuştur. Bu yeni kültür, Köy Enstitülü öğretmenlerin sendikalaşma ve siyaset sahnesinde de etkin yer almasıyla hızla kitleler arasında yayılmaya başlayacak, 1950 sonrasında değişecek olan politik yapıyla da çatışmaya girecektir. 12 Mart 1971 darbesinin mimarı Memduh Tağmaç’ın faşist önlemlere gerekçe olarak öne sürdüğü, “sosyal gelişme ekonomik gelişmenin önüne geçmiştir” sözü bu gerçeğin itirafı gibi de okunabilir.
Enstitülü yazarların toplumun sosyal ve siyasal yaşamına katkıları 12 Eylül 1980 darbesine kadar önemli ölçüde kendisini duyumsatacaktır.  Yetmişli yıllar, aynı zamanda, bireye yabancılaşmış modernist yaşamın yazınsal yaşamdaki yansıması olarak da görülebilecek, metnin kendi içine dönüklüğünü görünür kılan, bilinç uçuşmalı, ironi ve metafor kullanımının yaygın olduğu yeni ve daha zengin bir edebiyatın doğuşuna da tanıklık edecektir. Oğuz Atay, Yusuf Atılgan gibi yazarlar, İkinci Yeni şiirinin başat duruma geçmesi dönemin önemli satır başları olarak anılmalıdır.
12 Eylül 1980 sonrasında, ABD’den programlanan bir kültür politikası, oradan gönderilen paralarla çıkarılan dergiler, bedava dağıtılan gazeteler bir anda ortalığı kaplayacaktır. CİA paralelinde çalışan NED adlı kuruluşuyla dirsek temasındaki Yeni Forum Dergisi, Türkiye Gazetesi, İlim Yayma Cemiyeti üyelerinin, CİA ajanları ile birlikte aynı dergide yazı yazan aynı toplantılara katılan Aydın Yalçın’ın onun düşünce arkadaşları olan Turgut Özal’ın, Nevzat Yalçıntaş’ın başını çektiği Türk-İslâm sentezci bir anlayış, arkasından 1996 yılında ABD’de doğrudan başkana bağlı olarak kurulmuş ACRFA (Dış Ülkeler Din Hürriyeti Danışma Komitesi) ve Georgtown Üniversitesi’ndeki Tursish Studies gibi kültürel merkezlerle ilişkili yeni bir ekip kültür alanında etkili olmaya başlayacak, Cumhuriyet Kurucu düşüncesini otopsi masasına yatıran birçok ABD kökenli tezin yer aldığı kitaplar, dergiler kitapçı raflarını dolduracak, komünistlik suçlaması ile kapatılmış Köy Enstitüleri bu kez “faşist”  ilan edilecek, halk kültürünü üst kültüre taşıyan ve Anadolu kırsalında ortaçağ korkusuna karşı gülmeceli halk kültürünün savaşını vermiş enstitülü yazarların yapıtları “köy romanı” yaftası ile edebiyat alanının dışına atılacaktır.   
21. yüzyıla yirmi yıl kala daha sonra ABD Başkanı Baba Bush’un “our boys” diye andığı paşaların yaptığı 12 Eylül faşist darbesi ile başlayan ve beş on yıl öncesinde doruğa ulaşan bu değişim, edebiyat yapıtlarının da emperyal amaçların karşısındaki ulusal direnişin kırılması için araç edilmiş olduklarına tanıklık etmemize yol açacaktır. Yazarı Nobel ödülü kazanmadan önce de ABD’de çoksatarlar içinde ilk on yapıt arasına girmeyi başarmış Kar romanı bu bakımdan örnek bir yapıttır.
Ekonomik alanda üretim yerine tüketimin geçtiği, iğneden ipliğe, Anadolu’nun en kuytu köşesinde kendi başına akan şirin dereciklerden köprülere, otoyollara her şeyin satışa çıkarıldığı yeni çağda edebiyatın imgesi de kendi nesnel karşıtlığıyla olan bağını iyice koparmıştır. Baudrillard’ın Simulacr dediği “kopyanın kopyası”, yalnızca televizyon reklamlarının değil, her yazınsal yapıtın da baş tacı ettiği kaynak durumuna gelecektir.
Postmodern toplumun televizyon ekranlarından kışkırtılan arzusu, nesnesini ele geçirmekten çok tükenmeyen bir iştahla ışıklı vitrinlerde, reklam filmlerinde durmaksızın dolaşmayı yeğlemektedir.  
 Yazarlarımız edebiyatın hayatla ilişkisini kopararak metafizik, fantastik bir dünyada birbirleriyle yarışmaktadır. Dini öğeler, Mevlâna, Mevlevilik, tasavvuf, özüne inilmeden cımbızla parçalar çekilerek günümüz romanına taşınmaktadır. Orhan Pamuk’un Kara Kitap ve benim Adım Kırmızı’da başlattığı bu geriye dönüş, günümüzde egemen siyasal anlayış nedeniyle çoksatar olabilmenin telaşındaki yazarlarla sürmektedir. Elif Şafak’tan İskender Pala’ya bu tür öğeleri kullanan yazarlar televizyon ekranlarından hiç inmezlerken, modaya Ahmet Ümit gibi polisiye türüyle ün kazanmış olanlar da katılmaktadır.  Ahmet Ümit’in Doğan Kitap’tan yayınlanan “Bab-ı Esrar”ında "Bilinmez acılar gizemli bir dehliz gibiydi" (s.59),"Zaman zaman olduğu gibi paranoyak bir histeriye mi kapılmıştım" (s.83) gibi tümcelerle bir Yeşilçam melodramı havası içinde çalakalem ve tüm bilimsel kavramlar altüst edilerek Mevlâna’nın ve tasavvufun kendi gerçekliği adeta yağmalanmaya çalışılmaktadır. Yazınsallığından yaşam fışkıran Faruk Duman, 2010 Şubat’ında yayınlanan ve bu yapıtla Yunus Nadi Roman ödülü alacak olan, Anadolu groteskinin çeşitli boyutlarını kapsayan İncir Tarihi’ne başlarken Keykavus’tan alınmış gibi yaptığı mistik bir girişle, algı dünyasını karıştırarak, sanki kervana bir yerden yetişme kaygısına düşmektedir. Anlatıcısı sıralıyor:“Nedenler tersine döndü” (s 13), “Nedenlerin kaynağı karışık” (…)  “bizim bilemediğimiz, göremediğimiz yerden gelir” (s 14). “Ne gerçek yaşamı, ne de gerçeğin işaretleri ile bezenmiş olağanüstü olaylar dünyasını deneylerle kanıtlayabiliriz” (s 17)…
Günümüz edebiyatının içinde bulunduğu bu kararsızlık, özellikle medya tarafından pompalanan yazar ve şairlerimizin ne denli piyasa ve gösteri toplumu etkisinde kalmış olduklarının bir işareti de sayılabilir. Hemen burada, modern edebiyat konusunda ayrıntılı ve çok yönlü çalışmaları olan Octavio Paz’ın söylediklerini anımsamakta yaran olacak. “Kapitalizm insanlara birer makine gibi davranmıştır; sanayi-sonrası toplum onlara birer gösterge gibi davranmaktadır” (O. Paz, Çamurdan Doğanlar, s 145) Rasyonel Batı aklına ve onun piyasa ve gösteri toplumu sembolleriyle yönlenen yazınsal yavanlık, okuru bir satış noktası olarak değerlendirir.
Kapitalizmin ve modern çağı ironi-eleştiri silahı ile karşısına almış modern sanat, birey için bir sığınma alanı da olmuştu. Çağımızda, bu sığınma alanının ve burayı korumak işlevini üstlenmiş görünen düşünsel ve yazınsal karşıtlığın da piyasa ve gösteri toplumu tarafından işgal edilmekte olduğunu izlemekteyiz. Her okur ya da dinleyici bir parasal eder ya da reyting malzemesi olarak değer taşımaktadır.
20 yüzyıl edebiyatını değerlendirirken Octavio Paz’ın “Çifte Alev –Aşk ve Erotizm” kitabından aldığımız bir karşılaştırmayı kullanmıştık… Paz, cinsellik, erotizm ve aşk üzerine ve doksanlı yılların başında (1993) yıllarda yazdığı bu kitapta aşkla şiir arasındaki koşutlukları da tarihsel bir dizgelem içine almaya çaba gösteriyor… O günlere, yani seksenlere geldiğinde şöyle diyor: “Bizim dönemimiz ise, tam tersine, basit yüzeysel ve acımasızdır. Yüzyılımız ideolojik sistemlere tapınır olduktan sonra, Nesneler’e tapınmaya vardırmıştır işi. Böyle bir dünyada aşkın yeri olabilir mi?” (O. Paz, Çifte Alev, s 143)
Ne tarım, ne sanayidir artık, eğitimde, edebiyatta özlenen, dile gelen… Kendi yaşamının edilgen bir izleyicisi olmuş kitleler; yaşamsal deneyimleme ile değil, televizyon ekranlarından öğreneceklerdir yapılması gerekeni; oradan seçeceklerdir okunacak kitapları, beğenilmesi gereken yazarları… Giderek azalan paylarla da birileri karınlarını doyuracak, sırtlarını giyindirecek, karşılığında da onlardan itaat isteyecektir. 
Kısacası, Türk Edebiyatı, 12 Eylül 1980 sonrasında, bir kültür zorbalığı ile yenilikçi, değişimci gücünden yoksun bırakıldı. Batı edebiyatı ile at başı giden bir taklitçilik, piyasa mantığı başat duruma geçti. Her şeye karşın, farklılığımızın ve tarihsel zenginliğimizin ayrımında olmalıyız. 
Tam da bu noktada, evrensel ve insancıl estetikle bütünleşmeyi başaran, kendi kültür ve edebiyatımızın piyasa akıntısına karşı direnme gücünü çoğaltan bir estetik anlayışın önde tutulması, ekonomik ve politik geleceğimizin açıkça tartışılacağı ve seçimlerin buna göre yapılacağı bir tartışma ortamının sağlanması gerekiyor. Demokrasinin de, özgürlüğümüzün de önkoşulu budur.
Anadolu’nun yüzlerce yıl kendi konuşma dilini yazıda kullanma olanağı bulamamış halk kültürü dünyası ile Engizisyon mahkemesinin üç yüz yıl boyunca Avrupa romanını yasak ettiği Latin Amerika kültürünün 1940lı yıllardan sonra birbirine koşutmuş gibi gelişen yazınsallığı içindeki önemli benzerlikler kültür ve edebiyatımızın geleceği açısından önemli ipuçları vermektedir.
G. Garcia Marquez’in zaman içinde gezinen Yüzyıllık Yalnızlığı ile Yaşar Kemal’in Akçasazın Ağaları ikilemesinde kullandığı zaman geri-ileri gidiş gelişler birbirini andırır. Faruk Duman’ın sözlü anlatıları ve halk kültüründeki grotesk tarzı tüm yapıtlarına içirmiş biçemi, son ödüllü yapıtı İncir Tarihi'nde de, kanımca Keykavus’tan alınmış olduğu söylenen skolastik yorumla örselenmiş o kötü girişi dışında, mitin, hikâyenin, değişik formların, hikâyesini yitirmiş Batı roman tarzı karşısında groteskin, büyülü gerçekçiliğin heyecanını yazınsal alana taşımayı başarır.  
Modern romanın sildiği diğer formlar, Latin Amerika ve Anadolu yazınsalında canlılığını korumayı başarmıştır.
Tüm bu seçenek ve düşünsel olanaklar içinde, Avrupa’nın çevreyi kirleten sanayi kuruluşlarının 2001 krizinde çoğalan bir ivmeyle Anadolu’ya taşındığı, coğrafyamızın yer altı ve yerüstü tüm kaynaklarının en uzak koyaklarda akan en şirin dereciklere kadar yağmalanmaya çalışıldığı bir dönemde yaşadığımızı da görerek, dikkatlerimizi kendi toprağımıza ve doğal zenginliklerimize çevirmek zorundayız.    
1950’lerden başlayarak Türkiye içine yuvarlandığı büyük yanlıştan an geçirmeksizin geriye dönmeli, tarımda teknolojinin kullanımı, doğal kaynakların korunup geliştirilmesi ve üretici örgütlenmesi bakımından ileri atılımlar yapılmalıdır.
Üstyapıdaki seçkinci bazı çatışmalarda güç ve zaman yitirmek yerine halkın içinde olmayı başarılmalıdır. Çarşafıyla, türbanıyla HESçi yağmacılara direnen Tortumlu kadınların mücadelesi asla unutulmamalıdır. Bu noktada Köy Enstitüleri gerçeğinden hareketle yeni bir kültür politikası oluşturmak ve bu geniş yığını halkçı bir kültürle kavramak zorundayız.
Ayrıca, yeniden doğaya ve kendi gerçekliğimize dönüşü amaçlayan yeni bir kültürel dönüşüm için siyasal iktidarın yapısına bakmaksızın geleceğe yönelik öncü çalışmalar başlatılmalı, emperyalist, gerici politikalara karşı olan yerel yönetimlerin, meslek odalarının, demokratik kitle örgütlerinin ve parasız eğitim istediği için aylarca zindanlarda tutulan devrimci gençliğimizin güçlerinin birleştirilmesi, oluşturulacak imececi kültür ve üretim işliklerinde adı belki de “kent enstitüleri” olması gereken bir yol tartışılabilmelidir. Şimdiki gündem bu olmalı…
Boşluktan toprağa dönüşün yolu…

alperakcam@gmail.com, www.alperakcam.com



12 Kasım 2011 Cumartesi

DÜNYA PIRIL PIRILMIŞ... BANA NE!’ ÜLKÜ TAMER

DÜNYA PIRIL PIRILMIŞ... BANA NE!’

Orhan Kemal’den okuduğum ilk kitap Baba Evi olmuştu. 1950’lerin başlarında. Onu Avare Yıllar izledi. Bu iki kitap, yazarını “vazgeçemediklerim” arasına yerleştirdi hemen. Bugüne kadar da Orhan Kemal hep “benim yazarlarım” arasında yer aldı. Bereketli Topraklar Üzerinde’yle, Murtaza’yla, 72. Koğuş’la, Eskici ve Oğulları’yla. Elbette öyküleriyle.

Gösterişsiz, yalın edebiyatın doruklarında dolaşmıştır Orhan Kemal. Anlatacağını “oyun”lara, “numara”lara sığınmadan dosdoğru anlatmıştır. Gücünü, sıcaklığını “insan”dan almıştır. Edebiyat aracılığıyla insana ulaşmamış, insan aracılığıyla kendi edebiyatını yaratmıştır.

Orhan Kemal Çukurova’dan geliyordu. İşsizliği, açlığı, acıyı, sömürüyü görmüş, yaşamıştı. Kitaplarda okumamıştı bunları. Toplumsal gerçekçilik denen şeyden haberi bile yoktu belki. Yazarlık içgüdüsü gözlemciliğiyle birleşip yeteneğiyle de beslenince, kendini Gorki’lerin, Steinbeck’lerin çizgisinde buldu. Öykünmeyle değil, kendiliğinden oluveren bir şeydi bu.

***

Bu hafta Önemli Not kitabını yeniden okurken, Yeşilçam’a 150 kâğıda hikâye satmayı “başarınca” mutlu olan Orhan Kemal geldi aklıma. Kitap, Orhan Kemal’in tamamlanmamış yapıtlarıyla seçilmiş düzyazılarından oluşuyor.

Edebiyatımızın ölümsüz yapıtları arasında yer alan, bugüne kadar kim bilir kaç baskısı yapılan, tiyatroya uyarlanıp oyunu kapalı gişe oynanan 72. Koğuş’un yazılış öyküsü de var kitapta.

“1953-54 kışı. Vakit gece. Dışarıda sulusepken, kendini Haliç Feneri’nin ahşap evleriyle ıssız sokaklarına kaldırıp kaldırıp vuruyor. Tükürseniz donacak bir soğuk hâkim dünyaya. Karımla çocuklarım, her zamanki örtülerinin üzerine evde ne kadar battaniye, kilim varsa almış, birbirlerine sokularak çoktan uykuya geçmişler.”

Ayda kırk lira ev kirasını ödeyemeyen, cebinde tramvay parası, mangalında kömür olmayan, “Bir ara, kendini sigorta ettirip bir hususi’nin altına atmak, bu suretle sigortadan alınması mümkün parayı çocuklarına bırakmak gibi çılgınca fikirler”e kapılan Orhan Kemal, o gece gaz ocağında ısınmaya çalışarak 72. Koğuş’u yazar. Ertesi gün de...

“Öğleden sonra magazinlerden birine koşuyorum. İçim içime sığmamaktadır. Hemen kapacaklar. Hiç olmazsa küçük bir avansla eve döneceğim. Et, ekmek, bir şişe Marmara şarabı, kömür alıp o gece felekten bir gün çalacağım.”

Ama “Eserinizi okuyalım. Mümkünse bize yarın uğrayın” derler Orhan Kemal’e.

“Ne yapalım? Yarını beklemekten başka çare yok. Bekliyorum. Ertesi gün küçük avanstan o kadar eminim ki, su bardağında bilediğim paslı jiletimle şıpın işi bir tıraş, koşuyorum. Eserlerimi teslim ettiğim dergi sahibi yerine odacı çıkıyor karşıma: ‘Sanat müşavirimiz müstehcen buldu, müsveddelerinizi buyrun...’

“Elimde müsveddem, dolaşan ayaklarımla magazin idarehanesinden çıkıyorum. Kar dinmiş, güneş soğuğu kırmış. Dünya pırıl pırılmış. Bana ne? Bu pırıl pırıl, bu şıkır şıkır dünyadan o kadar uzağım ki. Alamadığım avanstan çok, yaptığım işin anlaşılamaması...

“Evden içeri ölü gibi giriyorum.”

“Ne karım, ne çocuklarımda tek laf. Kendimi sedire bir kalıp gibi bırakıyorum. Serde erkeklik olmasa ağlayacağım. Hem de katıla katıla...”

***

Önemli Not’u Orhan Kemal’i sevenlerin dikkatine sunuyorum. Kitabı da zaten sadece onların alacağını biliyorum. Günümüzün “in” yazarlarını okumaktan Bereketli Topraklar Üzerinde gibi bir başyapıta bile “vakit ayıramamış” kişiler bu yazılarla mı ilgilenecek!

ülkü tamer. selam olsun. Cumhuriyet 12.11.2011