Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2021 Çarşamba

"ÇIT,ÇIT,ÇIT"

Bu Fotoğrafta Birazdan Yağmur Yağacak
 

Mustafa Kemal’in ölümünden sonra cenazesi, 16 Kasım’da Dolmabahçe Sarayı’ndaki bir katafalka yerleştirilerek halkın ziyaretine açıldı. Bu ziyaret üç gün sürdü. 19 Kasım’da top arabasına konan cenaze Dolmabahçe Sarayı’nın önünden Tophane ve Karaköy yoluyla Eminönü’ne götürüldü. Oradan da Sirkeci ve Gülhane Parkı’na. Gülhane Rıhtımı’ndan Yavuz Zırhlısına alınan tabut, İzmit’te bir trene kondu ve Ankara’ya gönderildi. 20 Kasım 1938’de cenaze artık Ankara Garı’ndaydı.
Bu fotoğrafın çekildiği yer, Dolmabahçe Sarayı’ndan Karaköy’e devam eden yolun üzerinde bir mevki. Karaköy Yüksekkaldırım olabilir. Tüm kalabalığın derin bir sessizlik ve kederle cenaze kortejinin önlerinden geçişini beklediği anlaşılıyor. Az sonra önlerinden on iki generalin taşıdığı top arabasının üzerine yerleştirilmiş bir cenaze geçecek, Mustafa Kemal’in tabutu. Falih Rıfkı Atay’ın eşi Şefika Hanım’ın sözleriyle, ‘’millet kaybettiği sevgilisini’’ son kez uğurlamak için bekleşiyor.
Sinema en yalın tarifle, dondurulan zaman parçası şeklinde hayatımıza giren fotoğrafın, hareketlendirilmiş halidir. Sinema o zaman parçasına yeniden dönebilme imkanı verir. Sinemada bu fotoğrafın öncesi ve sonrası da olacaktır mutlaka.
Atatürk’ün cenazesini taşıyan top arabası göründüğünde fotoğraftaki insanların sıralandığı merdivenlerden ansızın, şiddetli bir dolu yağıyormuşçasına ‘’çıt, çıt, çıt’’ sesleri yükselir. Basamaklardan aşağıya sel gibi düğme akmaktadır. Yüksekkaldırım’a sıralanmış kalabalığın arasında, orada esnaflık yapan ve ikamet eden yüzlerce Yahudi de vardır ve Yahudiler dinlerinin yas geleneğine uyarak, üzerlerindeki ceket ya da gömleklerinin düğmelerini aynı anda koparıp yere fırlatmışlardır.
Fotoğraftaki kederin sesi bir filme çekilebilseydi şayet, bu ‘’çıt, çıt’’ sesleri yağmur olarak duyulacaktı!
Ercan Kesal(Zamanın İzinde kitabından)
Fotoğraf:Cengiz Kahraman koleksiyonundan

10 Kasım 2017 Cuma

Mustafa Kemal ATATÜRK

Saygı ,özlem ve minnetle anıyorum Yüce Atatürk...


Mustafa Kemal Atatürk

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: EMPERYALİZM ÇAĞININ YURTSEVER DEVRİMCİSİ
(Türk Ulusunun Yeniden Yaratıcısı, 20. Yüzyılın Büyük Devrimcisi Mustafa Kemal Atatürk’e ve Onun Emanetine Sahip Çıkmak)
ÖNER YAĞCI

Biz, batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda, batı emperyalistlerinin, güçleri ve bilinen araçlarıyla, Türk milletini, emperyalizme araç olarak kullanmak istemelerine engel oluyoruz. Bununla, bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz.
Mustafa Kemal Atatürk


I. BÜYÜK İNSAN OLMAK
Kimi insanlar vardır, içinde oldukları toplumların sorunlarıyla ve gelecekleriyle ilgili düşünceler üretirler, bu düşüncelerini eyleme dönüştürmeye çaba gösterirler.
Büyük insanlardır onlar.
Onları büyük insan kılan, düşüncelerinin o toplumun dokusuna ve o toplumun da içinde olduğu dünyanın gerçeklerine uygun olmasıdır. Tabii ki o toplumun dokusu ya da dünya gerçekliği uygun olsa da bir başka gerçeklik daha karşısına dikilir onların: O toplumun ve o dünyanın egemenleri…
Egemenler, benimsedikleri ve uyguladıkları yaşam biçiminin, düzenin değişmesine izin vermezler, düzenlerini korumaya, düzenlerini değiştirmek isteyen yeni düşüncelere karşı direnmeye, yeni düşüncelerin yeşermesinin ve eyleme geçmesinin önüne engeller koymaya çalışırlar.
Büyük insanlar onlardır ki, gerçekleştirilmesi güç bile olsa, düşüncelerini hayata geçirmek, egemenlerin engellerini aşmak ve direnişlerini kırmak için ömürlerini verirler.
Bir bilim, sanat adamının, bir toplumsal kahramanın veya siyaset adamının da büyüklüğünün ölçütünü, toplumunun ve insanlığın yaşamının güzelleştirilmesi doğrultusundaki düşüncelerinde ve bu düşünceleri gerçekleştirmek için verdiği savaşımdaki tavrında, kısacası ömründe aramak gerekir.
Bu tavır, insanlık tarihinde birçok örneğinin görüldüğü gibi kimi kez bilim uğruna yaşamını hiçe saymayı; kimi kez, Tevfik Fikret gibi “Hak bellediğin yolda yalnız gideceksin.” demeyi; kimi kez Mustafa Kemal gibi hakkında verilen ölüm fermanlarına karşın savaşımını sürdürmeyi; kimi kez yaratma özgürlüğünün önündeki engelleri aşmak için olmadık zulümleri göğüslemeyi, örneğin Nâzım Hikmet gibi “vatan haini” ilan edilmeyi ve yıllarca hapishanelerde kalmayı göze almayı gerektirebilir.
Bu tavır, düzenin savunucularının sunduğu dünya nimetlerini geri çevirmeyi; yoksunluklar içinde bir yaşama mahkûm edilmeyi, sürgün edilmeyi, idam edilmeyi, yakılmayı getirebilir. Kimi kez zafere ulaşmayı başarsa da kimi kez yenilgiyle, düş kırıklığıyla, ihanetle sonuçlanan bir savaşım olabilir büyük insanların savaşımı; ama hiçbir zaman son bulmaz; onlar, düşüncelerini gerçekleştirmek ve başarıya ulaşmak için sürekli atılımda bulunmak, sürekli yeni hedefler belirler ve bu hedefleri gerçekleştirmek için çaba gösterirler.
Büyük insan olmanın ilk koşulu budur.
Tarihin her döneminde, dünya coğrafyasının her toprağında, yaşamın her alanında büyük insanların büyük savaşımlarına rastlamak mümkündür. Böyle olmasaydı insanlığın özgürlük savaşımı sürebilir miydi?
İnsan, dününü doğru öğrenip doğru değerlendirirse, geleceğine doğru attığı adımları güçlü olur. Ansiklopediler, kütüphaneler, kitaplar, dergi ve gazete koleksiyonları, arşivler, yazıya dökülmüş anılar, sanatın her dalından, zamanı aşarak dünden getirmiş olduğu yaratılar, insana dününü öğreten bellektir.
Tarihte, kimi zaman Olimpos’taki tanrılar, kimi zaman imparatorlar, krallar, hükümdarlar, sultanlar, çarlar, şahlar, führerler egemen olmuştur insanlara. Bu nesnelerle olan savaş, insan olabilme ve uygarlığa ulaşma savaşıdır. Başlangıcı mitoloji de olsa Gilgameş, Prometheus, Spartaküs gibi büyük insanların toplumlarına ve dünyaya kattıklarının insanı güzellediği yadsınamaz. Yeni çağlara kadar Leonardo da Vinci, Shakespeare, Cervantes, Hayyam, Dante, Goethe, Montaigne gibi; yeni çağlarda William Wallace, Robin Hood, Garibaldi, Geronimo gibi öncülerin yaşamı hâlâ güzelleştirmelerinin gizi büyüklüklerinden olsa gerektir.
İnsanlığa kanla ölüm dolu yüzlerce savaş ve iki Dünya Savaşı armağan etmesine karşın, bu savaşlarla dünyaya egemen olmak isteyenlere karşı mücadele eden Zapata, Panço Villa, Lenin, Dimitrov, Lumumba, Mao, Che Guavera, Fidel Castro, Ho Şi Minh, Nelson Mandela gibi büyük insanların varlıklarıyla güzelleşen bir 20. yüzyıl yaşadı insanlık.
Tüm bunlar ve bunlara eklenen zincirler, toplumların ve insanlığın belleğini oluşturuyor. Ortak kültür mirası ve ortak bellektir bu. Günümüzde, bu belleğin silinmeye çalışıldığı, silindiği bir dönemi yaşıyoruz ne yazık ki.
Tüm toplumlar ayrı ayrı ve bir bütün olarak, belleksiz bir toplum olmaya zorlanıyor; çünkü belleksiz toplumlar soru sormazlar, sorgulamazlar, araştırmazlar, merak etmezler, adaletsizliklere tepki göstermezler; böyle olunca da dünyaya egemen olmak isteyenler muratlarına ererler.
Adına ne dense densin, tarihin her döneminde toplumlar dünyaya egemen olmak isteyen güçlerin benzeri dayatmalarıyla karşılaştılar ve günümüzdeki küresel emperyalizmin bu dayatmalarına karşı da toplumlar direnmek zorundalar.
Bu zorunluluğun yerine getirilmesinde insanlığın tarihi vazgeçilemez bir savaşım birikimi, deneyimi olarak ortak mirasıdır.
İnsanlığın büyümesinde, her ne kadar tarihi kahramanlar değil toplumlar yaratıyor olsa da, o toplumlara yön veren, önderlik eden, doğru hedefler sunan, o toplumları doğru hedef doğrultusunda örgütlendiren büyük insanların var oluşu kaçınılmaz bir gerçekliktir.
Büyük toplumlar, büyük insanlarıyla, büyük önderleriyle vardırlar.
Her toplumun hem kendi toplumsal birikiminden hem de insanlığın mirasından yararlanarak ve o mirasa yeni yöntemler, yeni hedefler, yeni örgütlenmeler katarak kendisine ve dünyaya yönelik dayatmalara karşı direnmesiyle büyür insanlık.
Kimi toplumların kendilerine önder bellediği kişiler hem onları hem dünyayı felakete sürüklemişlerdir ve tarih, en barbar örneği Hitler başta olmak üzere böyle örneklerle doludur.
Günümüzde de dünyaya yeni düzenler verme heveslerindeki önderlerin neler yaptıklarını tüm dünya ibretle izliyor. Dünyayı egemenliğine alma iştahıyla tüm toplumlara ve değerlere saldıran küresel emperyalizmin dayatmaları karşısında toplumlar, direnişleri kendi değerlerine, kendi büyüklüklerine, kendi önderlerine sahip çıkamadıkları için başarılı olamamaktadırlar.
Bizim tarihimiz de Dede Korkut’la başlayan, Nasrettin Hoca, Yunus Emre, Köroğlu, Fatih Sultan, Mehmet, Mimar Sinan, Pir Sultan Abdal gibi büyük insanların varlığıyla güzelleşerek 20. yüzyılda yeni büyük insanlarını sundu yaşama.
Mustafa Kemal Atatürk adının, Nâzım Hikmet’e, Aziz Nesin’e, Uğur Mumcu’ya uzanan kahramanlar zinciri, insanlığın toplumsal direnişinin, bu direnişin belleğinin 20. yüzyıl Anadolu’sunda bayraklaşan simgeleri değil midir?

II. TÜRK ULUSUNUN YENİDEN YARATICISI VE 20. YÜZYILIN BÜYÜK DEVRİMCİSİ OLMAK
21. yüzyılın başlarında dünyanın ve ülkemizin içinde bulunduğu zor koşullardan kurtulması için belleğindeki ve tarihindeki büyük insanlara çok gereksinmesi var. Bu noktada, yaşadıklarımız karşısında neler yapmak gerekir sorusunun yanıtını en kolay verecek bir toplumuz; çünkü yakın tarihimiz bize ve insanlığa bir büyük insanı, Mustafa Kemal Atatürk’ü armağan etmiş.
Şanslıyız, çünkü 20. yüzyılın bize armağan ettiği bir büyük insanın çocuklarıyız, onun mirasçılarıyız. Yolumuzu aydınlatan Mustafa Kemal Atatürk var, onun mirası, onun yarattığı ulusal bilincimiz, onun kurduğu Cumhuriyetimiz var. Onun düşüncelerinin, eylemlerinin, başarısının, tarihimizdeki yerinin, yarattığının, mirasının, yaşamının ne olduğunu biliyoruz.
Mustafa Kemal’i biçimleyen 20. yüzyılın başlarında Osmanlı’nın içinde bulunduğu parçalanma kıskacından kurtulmak isteyen ve devleti çıkmazdan ve yıkılıştan kurtarmak için çaba gösteren aydınların dünyada yaşanan olayları doğru şekilde kavrayamadıkları ve “Batıcılık-Yurtseverlik” ikilemi içinde oldukları bir dönemde yiğitçe giriştikleri bir yurt savunması savaşımı vardı.
Dış ve iç düşmanlara karşı dönemin aydınları özverinin en yüce örneğini göstererek bir yandan bilinçlenmeye çalışıyor, bir yandan da savaşıyorlardı. Namık Kemal’in ve Tevfik Fikret’in şiirleriyle İlk gençliğini bu koşullarda yaşayan Mustafa Kemal, imparatorluğun en gelişmiş merkezlerinden biri olan Selanik’te, ne yapılması, ne zaman yapılması, nasıl yapılması gerektiği sorularını kafasında açıklıkla yanıtlayan bir asker aydın olarak topraklarımızda bir büyük insanın yetişmekte olduğunun haberini vermişti.
23 yaşındayken Harp Akademisinde olduğu yıllarda öğrenci arkadaşlarına, “Yıkılmakta olan imparatorluktan yeni bir Türk Devleti çıkarmalıyız.” diyerek hedefini belirliyor; siyasal ve idari düzenin değişmesinin, ordunun yeniden yapılandırılmasının, savunulması olanaksız topraklardan çekilerek Türklerin yaşadığı yerlerin kesin olarak savunulmasının zorunluluğunu düşünüyor ve bu düşüncelerini yaşama geçirmenin yollarını arıyor; güvendiği arkadaşlarına, “köhnemiş olan bu çürük yönetimi yıkmak, milleti hâkim kılmak ve vatanı kurtarmak için, sizi göreve davet ediyorum.” diyerek onları örgütlenmeye çağırıyordu. Yurt sevgisinin biçim verdiği düşüncelerini geliştirmek için sürekli okuyor, araştırıyor, bilincini artırıyordu.
1914’te askeri ateşe olarak bulunduğu Sofya’da:
“Benim vatana hizmet yolunda yararı olacak ve görevlerimi başarmada bana canlı bir iç rahatlığı verecek büyük düşünceleri başarmak istiyorum; yaşantımın temel ilkesi budur. Onu çok genç yaşımda edindim ve son nefesime kadar ona bağlı kalacağım.” diyor ve bu sözünü yaşamı boyunca tutuyordu.
Onu büyük insan yapan bu özellikleridir.
Daha sonra giriştiği ve 19 Mayıs 1919’da başlayıp ölümüne kadar sürdürdüğü ulusal kurtuluş, bağımsızlık, cumhuriyet ve ardı ardına gelen devrimlerle süren adımlarında hep aynı yurtseverlik, hep aynı kararlılık vardı.
Düşündüklerini hayata geçirmenin ustası olarak Mustafa Kemal Atatürk, gerçekleştirdikleriyle uyuyan bir ulusu uyandıran, kimliksizleştirilen, köleleştirilmek istenen bir ulusu özgürlüğe kavuşturan ve bu ulusun bağımsız devletini kurarak onu onurlu bir geleceğe yönlendiren bir önder oldu.
Yurt sevgisine kattığı bilgisiyle, doğru önderlik ve doğru örgütleme anlayışıyla sürdürdüğü savaşıma kattığı uzağı görebilme ve kararlılığıyla o, bir yandan Türk ulusunun yeniden yaratıcısı olurken, bir yandan da gerçekleştirdiği ulusal kurtuluşla ve sürekli devrimciliğiyle emperyalizmin zulmü altında inleyen tüm Doğu halklarının kurtuluş meşalesini yakan büyük devrimcisi oldu 20. yüzyılın.

III. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN EMANETİNE SAHİP ÇIKMAK
Bir ulusun uyanışını ve bağımsızlık temelinde yükselen Cumhuriyetimizi kurup bize emanet eden bir büyük insanın gerçekleştirdiklerini adım adım yok etmeye çalışanlara karşı onu sahiplenmek, onun emanetini geleceğe taşımak sorumluluğu, aynı zamanda insan olma sorumluluğudur.
Çağa damgasını vurmuş bir öndere sahip olmanın onuru ve kıvancıyla başı dik yaşaması gereken insanların, ne yazık ki yıllardır izlenen politikalarla bataklığa sürüklenmesi, tüm değerlerinin olduğu gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün düşüncelerinin ve gerçekleştirdiklerinin de zihinlerinden silinip atılması gibi aşağılatıcı gerçeklik yaşanıyor ülkemizde. Bu gerçeklik, Mustafa Kemal Atatürk’ü anlayan, onun değerinin bilincinde olan ve ona, onun devrimlerine karşı izlenen politikalar ve uygulamalarla yıllardır baskı altında tutulan, ezilen insanları daha bir kamçılamalıdır.
İşbirlikçi politikalar izleyen siyasetçilerin, medyanın, aydın müsveddelerinin, emperyalist odaklardan beslenen sivil toplum örgütlerinin etkilediği insanları içinde bulundukları kıskaçtan kurtarmak için gereken gücümüzün olduğuna inanmalıyız. Bu güç, toprağımızın Mustafa Kemal Atatürk gibi bir büyük insanı yaratan gizil güçtür. Onun düşünceleri, önderliği, örgütleyiciliği karşımıza dikilen belalardan kurtulmamız için izlenmesi gereken yolu apaçık gösteriyor. Bu yol, “azim ve kararlılıkla” emperyalist kuşatmalara, dayatmalara karşı çıkılması ve bağımsızlık temelinde, insan onuruna yakışır, laik, ulusal değerlerinin bilincinde olan ve onları yücelten, halktan yana, devrimci cumhuriyetin savunulması yoludur.
Ülkemizin, son yıllarda bir yandan dünyayı yeniden biçimlendirme projeleri yapan büyük emperyalist güç ABD’nin, bir yandan da 40 yıllık masal olarak yağmadan pay almak isteyen Avrupa Birliği’nin dayatmalarıyla ve her iki dayatmaya omuz veren yerli işbirlikçilerinin yıllardır süren çabalarıyla ve özellikle de korkunç boyutlara ulaşan “aydın” kirlenmesiyle getirildiği durum, yurtseverlik damarını sürdüren aydınlarımızca çeşitli açılardan sürekli gündeme getiriliyor.
Sömürgeleşen, oltada balık olan, bataklığa sürüklenen, bıçağın ucunda olan, yağmalanan, sivil örümceğin ağında olan, bitmeyen oyun oynanan, Sevr kıskacında olan, ahtapotun kollarında olan... gibi tanımlamalarla Türkiye’nin içine sürüklendiği kaosa dikkat çeken, bu kaosun nedenlerini anlatmaya ve çözüm yollarını ortaya koyma çabasıyla kaleme alınan bu kitaplar (bir kısmının adı, yazının sonundaki okuma önerilerinde yer alıyor) Mustafa Kemal Atatürk’ün emanetini bugünlere aktarma sorumluluğunun aydın çığlıkları olarak Türk insanınca okunmayı ve öğrenilenler doğrultusunda davranışların geliştirilmesini bekliyor.
Zaman, bir “Büyük İnsan” olan, Türk ulusunun yeniden yaratıcısı ve 20. yüzyılın büyük devrimcisi Mustafa Kemal Atatürk’ün düşünceleri ve eylemleri doğrultusunda davranma ve onun emanetine sahip çıkma zamanıdır.

IV. EĞİTİMLE GELEN NEFRET SEVGİYE DÖNÜŞEBİLİYORSA...
Düşünüyorum da, ilkokulda Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili öğrendiklerimle ancak bir sayfalık bir kompozisyon yazabilirdim:
1881’de Selanik’te doğdu, çocukluğunda karga kovaladı. Öğretmeni ona Kemal adını verdi. Savaşlar kazandı, Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri! dedi. Saati sayesinde ölümden kurtuldu, parçalanan Osmanlı İmparatorluğunun yerine Türkiye Cumhuriyetini kurdu. Atatürk soyadı verildi. Birçok devrim yaptı (Daha sonraki yıllarda “devrim”in yerini “inkılâp”ın alması da bir başka bilgi!)...
Ortaokulda da, daha sonraki yıllarda da okullardaki eğitim açısından bu durum pek değişmedi. Tabii bol bol fotoğrafını, büstlerini ve heykellerini görüyordum bir de; marşlar öğreniyordum, şiirler ezberliyordum ve övgüler, nutuklar dinliyordum hep...
Bu öğrendiklerim dışında onun başka özelliklerini anlatan öğretmenlerim ve onların önerdikleri kitaplar olmasaydı, onun hakkındaki bilgilerim hep bu doğrultuda olacaktı. Oysa, “Cumhuriyetimizin kurucusu”, “ulu önder Atatürk”ü öğrettiklerini, yeni kuşakları onun düşünceleri doğrultusunda yetiştirdikleri söylüyorlardı, onu hep anıyorlardı ve onu seviyorlardı, bize böyle öğretmek isteyenler; kitaplarımıza böyle yazanlar...
İlköğretimin son dönemleriyle lise yıllarını düşünelim. Derslerde dilimizi, edebiyatı, felsefeyi, tarihi sevmeyi öğrenmemiz gerekir değil mi? Oysa yaşatılan gerçeğe baktığımızda, Türkçe derslerinin Türkçeden, edebiyat derslerinin edebiyattan, felsefe derslerinin felsefeden, tarih derslerinin tarihten nefret ettirdiğini görüyoruz.
Türkçeden başlayalım.
Türkçe yerine Osmanlıcayı, İngilizceyi ya da Türkçe olmayan başka bir şeyi öğretmek istiyorlar. Çağdaşlıktan, günümüz gerçekliğinden, aydınlık özünden uzaklaştırılmış bir Türkçe önerilerek, onun düşüncenin anası olma özelliği yok edilmek isteniyor. Ana sütünden yoksun edilen bir bebeğin gelişiminin sağlıklı olmadığı gibi, kendi özünden uzaklaştırılmış bir Türkçe eğitimiyle de çocuklarımız sağlıklı gelişemiyorlar. “Türkçe bilim dili olamaz”dan, Türkçenin yetersizliğine, yoksulluğuna yönelik söylemlerin ardında bu eğitim yok mudur?
Edebiyata ne demeli?
Osmanlının aruz kalıplarıyla dolu tuğla gibi kitaplardan İslam tarihinin edebiyat denilemez metinlerini okumanın ne de keyifli olduğunu bilmiyor muyuz? Kendi yazarlarını kendi gelecekleri olan çocuklardan kıskanıp onları yok sayan bir edebiyat dersi anlayışı başka hangi ülkelerde vardır acaba? Erzurumlu İbrahim Hakkı (Hoca) Efendi Hazretlerinden Üsküdar’da türbesi hâlâ tavaf edilen Aziz Mahmut Hüdai Hazretlerine, adı sanı edebiyat tarihlerinin köşelerinde bile olmayan nice ulemaya, şeyhülislama, hocaya, hazrete programında ve kitaplarında yer verilen bir dersin sevimli olması olanaklı mı? Bunun için değil midir günlük konuşmalardaki “edebiyat yapma!” uyarısının yaşam biçimine girmesi.
Tarih?
Tarih deyince, derinliklerinde insanlığını ve ulusumuzun gizlerini, kültürlerini, uygarlıklarının güzelliklerini ve zenginliklerini göreceğimiz bir hazine umarken; mistik öykülerle, olmadık kahramanlıklarıyla dolu, toprağımızın görkemli zenginliğinin dünkü uygarlıkları yerine cihat için at ve deve koşturan İslam mücahitlerinin serüvenlerini okursak, o tarihi benimseyebilir, sevebilir miyiz? “Onlar tarihte kaldı” düşüncesi kadar bilimdışı bir önermenin yaşamımıza girmesi de bundandır.
Felsefe eğitimi zaten yok gibi bir şey.
Felsefi düşünüş biçimini öğretmekten çok, eksikli felsefe tarihinin ezberletilmesinden başka bir şeyin amaçlanmadığını görüyoruz. Bu da felsefeyi sevdirmediği gibi, felsefeden nefret ettiriyor. Böylelikle, derinlikli düşüncenin, yerini alay, kofluk, sığlık, “felsefe yapma!” uyarısı alıyor.
Tüm bunlara karşın, ülkemizde hâlâ anadili Türkçeyi, edebiyatı, tarihi, felsefeyi seven, merak eden, bunlara ilgi duyan gençler çıkabiliyor. Ülkemizdeki Atatürkçülük eğitiminin de Atatürk’ten nefret ettirmekten başka bir işe yaramadığını görüyoruz yıllardır. Ama şunu da söylemeliyiz: Yine aynı biçimde derslerin nefret veren içeriğine karşın Türkçeyi, edebiyatı, tarihi, felsefeyi sevenler çıkabildiği gibi, Atatürkçülük eğitiminden de Atatürk’ü sevenler çıkabiliyor.
Bugünün Türkiye’sindeki Atatürk sevgisini; Atatürk’ü öğrenmeye, anlamaya çalışma çabasını; onun düşündüklerinin, yaptıklarının ve yapamadıklarının neler olduğunu merak edilmesini; onun yapıtlarını geleceğe aktarma sevdalılarını böyle algılamak gerekir.
Peki niçindir, bu nefret ettirme politikası ve bu politikaya karşın niçindir kimi insanların onun bilgeliğini, yurtseverliğini, devrimciliğini yaşamı güzelleştirme savaşımındaki anlamını kavrama çabaları?
Tam Bağımsızlıkla Başlayan Nedir?
Önce, Mustafa Kemal Atatürk’ün düşüncesinin ve eyleminin özü olan “tam bağımsızlık”la ilgili söylediklerinden küçük bir seçme (1919’dan başlayarak):
“Böyle bir ulus esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık ya ölüm!”
“Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye gidemez.”
“Ulusun bağımsızlığını gene ulusun kesin ve dirençli kararı kurtaracaktır.”
“Yaşamak isteyen milletimizin isteği tek kelimede özetlenebilir ve gayet meşrudur: Bağımsızlık.”
“Biz, ulusal sınırlarımız içinde özgür ve bağımsız yaşamaktan başka bir şey istemiyoruz.”
“Tam bağımsızlık bizim bugün üstlendiğimiz görevin özüdür... Tam bağımsızlık elbette, siyaset, maliye, ekonomi, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsız olmamak, ulus ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksun olması demektir.”
“Bugünkü savaşımlarımızın gayesi tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığın tamlığı ise ancak mali bağımsızlıkla mümkündür.”
“Hangi bağımsızlık vardır ki yabancıların öğütleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?”
“Ulusal savaşın amacı, ulusun tam bağımsızlığını ve egemenliğini sağlamak ve sürdürmektir.”
“Biz, bağımsızlığımızı sağlayan bir barış istiyoruz.”
“Milli Misak, milletin tam bağımsızlığını sağlayan ve bunu sağlayabilmek için ekonomisinin gelişmesine engel olan bütün nedenleri bir daha geri gelmemek üzere kesinlikle kaldıran bir ilkedir.”
“Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün, günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu uluslarının da uyanışlarını öyle görüyorum... Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacaktır...”
“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı...”
“Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.” ...
Böyle bir bağımsızlıkçılık düşüncesi bir; bu düşüncenin gerçekleştirilmesi için halkın örgütlendirilmesi ve bilinçlendirilmesi eylemi; bu da iki.
Yetmedi mi?
Üçüncüsü, bunların üzerine; dünya tarihinin başka başka ülkelerinde yaşanılanların ve onlardan çıkarılan derslerin, deneylerin aktarımı olan kuramsal birikimi; katıksız ve kararlı bir yurtseverliği ekleyelim.
Yine mi yetmedi?
Dördüncüsü, dinsel dogmaların bataklığında miskinleştirilmeye ve yaşam biçimindeki tanrının egemenliğine karşı aklın egemenliğini, akılla bilinçlenmiş, öğrenmiş, örgütlenmiş ulusun egemenliğini ekleyelim.
Bir de şunu: “Atatürk, Türkiye’yi ileri bir merhaleye, sağa değil sola götürmek isteyen bir mücahitti.” (Emekçi Partisi’nin yayın organı Yığın’ın 15 Kasım 1946 tarihli başyazısından aktaran Attilâ İlhan, Bir Sap Kırmızı Karanfil, s.14).
Onun düşüncesinin ve eyleminin özü olan “tam bağımsızlık”, aynı zamanda özgürleşme ve çağdaşlaşma yolundaki tüm atılımlarının, devrimlerinin de temelidir.

V. MUSTAFA KEMAL, GÜNÜMÜZDE DE DEVRİMCİLERİN KENDİNİ TANIMLAMASI İÇİN BİR FIRSATTIR
Önce bazı saptamalar yapalım:
1. 20. yüzyılda insanlığın baş belası olan ve kötülüklerini 21. yüzyılda da sürdüren emperyalizmin, sömürüye dayanan bağımlılık ilişkilerine gereksinmesi vardır. Emperyalizm var olduğu sürece, emeğin sömürülmesine karşı ve özgürlük için savaşanların ona karşı bağımsızlık düşüncesi ve eylemiyle donanmaları bir zorunluluktur.
2. İnsanlığın sömürüye karşı savaşımında kapitalizm ve emperyalizm dönemindeki en önemli düşünsel ve eylemsel ideolojisi olan sosyalizm, kendisini var edebilmek için öncelikle emperyalist bağımlılık ilişkilerini yok etmek zorundadır. Bunu görmezden gelen bir sosyalist düşünce ya da eylem düşünülemez.
3. Emperyalizme karşı bağımsızlık temelinde yükselmeyen bir savaşımın demokrasiyi, insan haklarını, özgürlüğü, sosyalizmi gerçekleştirmesinin olanaksızlığından hareketle, bu saptamalarla ilgili tavırların, günümüz Türkiye’sinde bir insanın bulunduğu noktayı belirleyen bir turnusol kâğıdı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
4. Mustafa Kemal’in düşüncesi ve eylemi, emperyalizme karşı bağımsızlık temeli üzerinde yükselen bir düşünce ve eylemdir. Emperyalist bağımlılık ilişkilerinin yok edilmesini temel alan bu düşünce ve eylem, emperyalizmin zayıflatılmasını sağlayarak, emekten ve özgürlükten yana olanların güçlenmesini sağlamıştır.
5. Küreselleşme ve Yeni Dünya Düzeni terimleriyle kendini maskeleyen günümüz emperyalizmine karşı özgürlük ve bağımsızlık savaşımını zorunlu gören devrimcilerin, kendilerini bu düşünceler temelinde tanımlamaları gerekir.
6. Günümüzde, kendisini “küreselleşme” ve “Yeni Dünya Düzeni” kavramlarının arkasına gizleyen “emperyalizm” çağının yurtsever devrimcisi olan Mustafa Kemal, sömürünün ortadan kaldırılması ve kardeşçe, eşitlikçi bir yaşamın kurulması için düşünce üreten, örgütlenen ve eylemler gerçekleştiren sol’un, sosyalist solun, devrimcilerin kendisini tanımlaması için bir fırsattır.
7. Bir de şunu ekliyorum: Mustafa Kemal Atatürk, emperyalizm karşısında Türk aydınının aymazlığına karşı tam bağımsızlık düşünüşünün savunucusu ve eylemcisi olan bir önderdir. Bu düşünüş ve eylemse, kaynağını özgürlük isteminden, eşitlik isteminden, sömürünün yok edilmesi isteminden alan yurtseverliğin ve “Biz bir devrim yaptık. Bunu sürdürüyoruz...” (Ocak 1923); ve “Devrimin yasası var olan tüm yasaların üstündedir. Biz öldürülmedikçe, bizim kafalarımızdaki bu akım durdurulmadıkça, başlattığımız devrim bir an bile durmayacaktır.” (1923) diyen sürekli devrimciliğin ta kendisidir.
Bu saptamalar, yaşamdaki tüm ekonomi politikalarıyla; eğitim, bilim, dil, kültür, iletişim politikalarıyla çoğaltılabilir ve sonuçta ülkemizin kanatan gerçeği apaçık ortaya çıkar. Bu gerçek, düşünceleri ve gerçekleştirdikleriyle devrimci Mustafa Kemal’in hâlâ yok edilemediği gerçeğidir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün adının üstünde fırtınalar koparılmasının, herkesin sahiplenir görünmesinin ama aslında onun ve gerçekleştirdiklerinin yok edilmesi için hesaplar, programlar yapılmasının asıl nedeni, onun düşüncesinin ve eyleminin aynı doğrultuda olması, yani dediğinin adamı olmasıdır.
Dediklerine ve yaptıklarına bakıldığında görülense, kararlı bir yurtseverlik, ulusunun özgürlüğü, bağımsızlığı ve dogmaların egemenliğinden kurtarılması yolunda sürekli devrimlerle dolu olan bir savaşımdır. Düşünceleriyle ve eylemleriyle bu savaşıma karşı olanların Atatürkçülüğü; düşünceleriyle ve eylemleriyle toplumlarının belleğinde silinmez izler bırakan bir bilgenin başka bir yöntemle unutturulamayacağı, yenilemeyeceği içindir. Yaşamlarında, onun düşüncelerinin ve eylemlerinin tersini yapanların onun yolunda olduklarını söylemeleri; o, başka bir yöntemle yıpratılamayacağı için kaçınılmazdır.
Devlet eşittir Kemalizm yanılsamasından kurtulmak gerekir. Onun ölümünden sonraki devlet politikaları, yarım yüzyıldır “soğuk savaş” denilen bir illet politikadır. Savaşa sürükleyen politikalar, yurtta ve dünyada barış özleminin çağrıcısı olan Mustafa Kemal’e nasıl mal edilir? Yarım yüzyıl önce başlayan ABD eliyle demokrasinin gelmesi politikasının mimarı o mudur? Küçük Amerika olma düşlerini o mu kurmuştur? Bugünkü AB ve IMF politikalarının uyduluğunun temellerini o mu atmıştı? Bu politikaları Kemalizm bellemenin, ondan nefret ettirmeyi amaçlayanların ekmeğine yağ sürmek olduğunu unutmamalıyız.
Düşüncenin temeli olan dil ve eğitim politikalarının Kemalizm düşmanı olduğunu anlamamak için saftan öte bir şey olmak gerekir. Ülkeyi tarikatlardan, şeyhlerden, müritlerden kurtaran mı odur, yoksa onların ülkesi yapan mı? Sivas katliamına, Hizbullah’a uzanan radikal dinciliği onun politikaları mı beslemiştir, yoksa emperyalizmin “yeşil kuşağı”nın uşaklarının izlediği politikalar mı?
Bir de şunları ekleyelim: Mustafa Kemal’i devrimci bir önder kabul etmeyen, demokrasiyi ve özgürlüğü Batı’dan, emperyalistlerden bekleyen, tarikatları sivil toplum örgütü kabul eden bir sol olamaz.

VI. MUSTAFA KEMAL'DEN BUGÜNE
Sonuç olarak ne mi demek istiyorum? Mustafa Kemal’in düşünce ve eylemine katılmayan, karşı olan yöneticilerin yıllardır onu sahiplenir görünmesiyle bir yanılsama yaşanmaktadır ülkemizde. Onun ölümünden sonra ülkemizi yönetenlerin büyük çoğunluğunca, onun adına, onun düşünceleriyle hiç uyum içinde olmayan, onun düşüncelerinin karşısında olan adımlar atıldı. Ama elli yıldır ondan nefret ettiremediler. Çünkü onun açtığı aydınlık yolda yetişen genç devrimciler, genç Cumhuriyetçiler, 1940’lı yıllarda faşizme karşı barış ve özgürlük savaşımında olgunlaştılar.
Onların öğrencileri, emperyalizme karşı yeniden ulusal Kurtuluş Savaşının bayrağını açan Denizleri, Mahirleri yetiştirdi; 68 Kuşağının devrimcilerini. Daha sonraki kuşağın genç devrimcileri ise, emperyalist politikaların uygulanmasına engel olan bir toplumsal muhalefeti örgütlemeyi başarmaya doğru adımlar atınca, 12 Eylül denilen amansız bir yok etme kampanyasıyla karşılaştılar. 12 Eylül, 1940’ların ortalarında Atatürk adına başlatılan alçaklıkların doruğa çıkmasından başka bir şey değildir. Yakın tarihimizin bütün kötülükleri, sinsi bir politikayla onun adına yapılmış; onun adı ikili anlaşmalardan tahkim yasalarına, IMF ve Dünya Bankası dayatmalarına alkış tutmaktan özelleştirmelere, Susurluk çetelerinden hortumculuklara, emperyalist jandarmalıktan savaş çığırtkanlığına, bağımlılık ilişkilerinden dinsel dogmaların egemenliğine uzanan bir zincirle kirletilmek istenmiştir. Onun ölümünden sonra, en başta “tam bağımsızlık”la ilgili olmak üzere uygulanan politikaların bugün geldiği nokta, ne yazık ki Mustafa Kemal’i doğuran koşullarla kuşatıldığımız gerçeğidir.
İşte bu gerçeğin onun söyledikleriyle karşılaştırılması: O, “Biz batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz.” deyip ekliyordu: “Aynı zamanda, batı emperyalistlerinin, güçleri ve bilinen araçlarıyla, Türk milletini, emperyalizme araç olarak kullanmak istemelerine engel oluyoruz. Bununla, bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz.”
Günümüze bakmak yetmiyor mu? Yarım yüzyıl öncesinin Kore serüveninden sonra, başbakanın, üstelik yıllar boyu has bir Atatürkçü ve demokratik sol bilinen bir politikacının “Amerika’nın ikna olması bizim için yeterlidir.” demesi, başka nasıl açıklanır. İnsanlığa hizmet bu mu? Bu mu tarihten ders almak ve Atatürkçülük?
O, “Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye gidemez.” diyordu 80 yıl önce. Yaşadığımızın IMF’ye, Dünya Bankası’na, ABD’ye, AB’ye uşaklıktan farkı var mı? O, tam bağımsızlığın yaşamın her alanında “tam bağımsızlık ve tam özgürlük” olduğunu, herhangi bir alanda bağımsız olmayan bir “ulus ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksun” olduğunu söylerken; “Hangi bağımsızlık vardır ki yabancıların öğütleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?” derken ufkun arkasına bakıp bugünleri mi gördü? Özellikle özelleştirme ve IMF politikalarının onursuzlaştırdığı bugünler için mi “Bağımsızlığın tamlığı ancak mali bağımsızlıkla mümkündür” demişti.
Onun dediklerine doğru diyenler, “ulusun bağımsızlığını gene ulusun kesin ve dirençli kararı kurtaracaktır.” düşüncesini yaşama geçirmek için ellerinden geleni yapmalıdırlar, çünkü bir de ne demişti o:
“...Başlattığımız devrim bir an bile durmayacaktır.” 

21 Mart 2016 Pazartesi

AŞIK VEYSEL

Gözleri görmüyordu..Tek arzusu Gazi'nin sesini duymaktı.. Nasip olmadı.
GÖRGÜSÜZ TABAKADAN AŞIK VEYSEL
ANKARA'YA NEDEN SOKULMADI?..
Yıl 1933..
Aylardan Ekim..
Türkiye'nin her yerinde Cumhuriyetin 10. yılı kutlanıyor..
Sivas'ta da büyük bir tören var....
Her taraf bayraklarla donatılmış..
Marşlar söyleniyor, şiirler okunuyor..
Sivas'ın Sivrialan Köyünün Akçakışla nahiyesinden de aşıklar gelmiş...
Bağlamalarını çalıyorlar, yanık türküler yakıyorlar..
Aralarında biri var ki, o farklı..
Sazı farklı, sözü farklı..
Üstelik gözleri görmüyor..
Cumhuriyet'in 10.Yılı için yazdığı destanı okuyor..
"Gazi Paşa Hazireti bir kişi
Ne kadar cesaret tuttu bu işi
Sarmıştı vatanı düşman ateşi
Esirgedi bizi ziyanımızdan "
*. *. *
Veysel Şatıroğlu'ydu bu destanı okuyan..
Tanınan ismiyle Aşık Veysel'di..
Sazı, sözü çok beğenilmişti.
Sivas Belediye Başkanı ve ilin önde gelenleri o an karar verdi...
Veysel Angara'ya gitmeli, bu destanı mutlaka Mustafa Kemal'e okumalıydı..
Aylar süren bir çalışma yapıldı..
Heyet kuruldu..
Yol için para toplandı...
Ama Angara uzun, ince bir yoldu..
Motorlu taşıt yoktu..
Veysel, arkadaşı İbrahim Tutiş ile yola koyuldu..
*. *. *
Angara'nın yolları taştandı..
Tabana kuvvet dediler..
Cumhuriyet ve Mustafa Kemal aşkına...
Günlerce yürüdüler..
Patikaları, dereleri geçtiler..
Dağları, tepeleri aştılar..
Aylar sonra Angara'ya varabildiler..
Tarih 1 Nisan 1934 idi.
Üstlerinde köylü kıyafetleri vardı..
Altlarında potur.
Ayaklarında çarık..
Toz toprak içindeydiler..
Sorup soruşturdular..
Gazi Mustafa Kemal'in huzuruna nasıl çıkabiliriz?.
Tam Kızılay'da vardılar ki, iki polis çıktı karşılarına..
-Nereye hemşerim?
-Biz Sivas'tan geliyoruz, halk ozanıyız.. Gazi'nin huzuruna çıkacağız..
-Olmaz..
-Neden olmaz?..Atatürk'e bir destan yaptık..Ona okumak istiyoruz..
-Yasak hemşerim..Bu kıyafetle değil Gazi'nin huzuruna çıkmak, Kızılay da bile dolaşamazsınız...Yasak..
-Üç aydır yollardayız..İzin verin de geçelim..
-Kesin emir var..Yasak dedim size.. Köyünüze geri dönün..
*. *. *
Polisin dediği dedik, astığı kestikti..
Gerçekten de o günlerde Ankara Kızılay'da böyle kıyafetlerle dolaşmak yasaktı..
Yasağı Ankara Valisi Nevzat Tandoğan koymuştu..
Kızılay yabancı devlet adamlarının ve turistlerin gezdiği bir bölgeydi....
Üzerinde Türkiye Cumhuriyeti'ne yakışır kıyafet olmayanlar giremezdi.
Vali efendi 'Hırpani kıyafetlileri sokmayın' demişti..
Cumhuriyetin "Köylü Milletin Efendisidir" sloganı Ankara'da geçerli değildi..
Aşık Veysel ve arkadaşı üzerlerindeki köylü kıyafetleri nedeniyle Kızılay'a sokulmamıştı..
*. *. *..
Üzgün ve kırgındılar..
Arkadaşı İbrahim Veysel'e "Bari bir gazeteye gidelim, derdimizi anlatalım..Belki Gazi gazeteyi okur, bizi çağırtır" dedi..
Soluğu Hakimiyet-i Milliye gazetesinin matbaasında aldılar..
Dertlerini anlattılar..
Veysel sazını çıkardı 10. Yıl Destanını okudu..
Fotoğrafları çekildi..
Ertesi gün 2 Nisan 1934 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesi'nde çıkan haber şöyleydi.
“Dün gazetemize Anadolu’nun saz şairlerinden biri geldi. Sivrialan köyünden olan bu yanık yüzlü adamın iki gözü de görmüyordu. Bu saz şairinin yeni yazdığı koşmalar, inkilabın halkın en görgüsüz tabakalarına kadar nasıl işlemiş, anlaşılmış ve sevilmiş olduğuna en büyük delildir.”
Görgüsüz tabakadan Aşık Veysel Ankara'da uzun süre haber bekledi..
Günlerce ne arayan, ne soran oldu..
Çünkü Hakimiyet-i Milliye gazetesinde Veysel'in Atatürk ile görüşme isteğinden satır yoktu..
Gazi'nin haberi bile olmadı..
Sonunda paraları bitti..
Boynu bükük Sivas'a döndüler.
Ama ne cumhuriyete, ne de Mustafa Kemal'e inançlarını hiç yitirmediler..
*. *. *
Aradan yıllar geçti..
1938 yılının başlarıydı..
Atatürk Dolmabahçe'de İstanbul Radyosunu dinliyordu..
Programda Aşık Veysel vardı..
Çok etkilendi..
"Bu ozanı bana getirin" dedi..
Emir subayları hemen radyoya gittiler..
İstanbul Radyosu Müdürü Mesut Cemil Bey’e Aşık Veysel'i sordular..
Maalesef Veysel binadan çıkmıştı ve gittiği yer bilinmiyordu..
Ertesi gün Veysel tekrar radyoya gitti.
Radyo Müdürü Cemil Bey "Gazi seni görüp, dinlemek istedi ama bulamadık..Al bu mektubu yarın Dolmabahçe'ye git, seni Mustafa Kemal ile görüştürsünler" dedi.
Veysel sabah erkenden arkadaşı İbrahim Tutiş ve mektupla birlikte soluğu Dolmabahçe Sarayı'nda aldı..
Bu kez üstlerinde pantalon, ceket ve fört şapka vardı..
Nöbetçi askere “Akşam Atatürk bizi aratmış, şimdi duyduk, geldik” dedi..
İçeri aldılar..
Kendilerini Yaver Şükrü Bey karşıladı..
Şükrü bey mektubu açtı, okudu.
"Gazi şu an çalışıyor, haber veremem..Siz adresinizi bırakın, müsait olduğunda sizi aldırırız" dedi.
Saraydan üzgün ama umutlu döndüler..
Yine günlerce haber beklediler..
Ama yine ne arayan oldu, ne soran..
Çünkü Mustafa Kemal rahatsızlanmıştı..
Bir süre sonra da hayata gözlerini yumdu..
Aşık Veysel yıllarca bu buluşmayı beklemişti..
Nasip olmadı..
Anılarında bu olayı şöyle özetledi.
"Kulaklarımla Mustafa Kemal'in sesini işitmeyi candan arzu ettim ama kısmet olmadı"
*. *. *
Malum Dünya Şiir günü..
Aynı zamanda Veysel'in ölüm yıldönümü..
Kendi mısralarıyla analım, büyük ozanı.
"Beni hor görme gardeşim..
Sen altınsın ben tunç muyum,
Aynı vardan var olmuşuz..
Sen gümüşsün ben sac mıyım?."
(Sedat Kaya)
----------------------------
https://sedatinadresi.wordpress.com/…/gorgusuz-tabakadan-a…/

7 Ocak 2015 Çarşamba

ATATÜRK VE LENİN



LENİN VE M.KEMAL GERÇEKLERİ...
LENİN daha doğrusu Sovyetler Birliği Merkez Komitesi, Ocak 1922’de “askerlik işlerinden” anlayan Litvanya büyükelçisi Semiyon İvanoviç Aralov’ u Ankara’ya Sovyetler Birliği Büyükelçisi olarak görevlendirir. Lenin, Aralov’a yeni görev yerini anlatırken Anadolu’nun ve Mustafa Kemal Paşa’nın portresini çizer. Bu arada Mustafa Kemal’in ve Anadolu kurtuluş hareketinin siyasal yönelimleri hakkında tespitlerde bulunur; Aralov’a gittiği ülke (Türkiye) ile ilişkilerinde nelere dikkat etmesi gerektiğini anlatır. Ancak Lenin, sözlerinde devrim ihracına yönelik en ufak bir beklentiye yer vermez; onunki, emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesi veren bir halka karşı 17 Ekim devrimiyle birlikte evrenselleşen insani duygulardır.
Atatürk’le diplomatik sınırları aşan, dostluk düzeyinde bir ilişki geliştiren Aralov, anılarında Lenin’in Atatürk ve Kurtuluş Savaşı hakkında kendisine söylediklerini şöyle anlatır:
“Türkler, millî kurtuluşları için savaşıyorlar. Emperyalistler Türkiye'yi soyup soğana çevirdiler, hâlâ da soyuyorlar. Köylüler ve işçiler buna katlanamadılar ve baş kaldırdılar. Sabır bardağı taştı, gerek Doğu halkları gerek biz, emperyalist kuvvetlere karşı savaşıyoruz. Sovyetler Birliği emperyalistlerle olan işini bilirdi. Onları bozguna uğrattı ve memleketten kovdu. Onların dişlerini söktük, keskin tırnaklarını vücudumuza geçirmelerine izin vermedik.
Mustafa Kemal Paşa. tabii ki sosyalist değildir ama, görülüyor ki, iyi bir teşkilatçı... Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılabımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya'ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Kapitalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikle silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona, yani Türk halkına yardım etmemiz gerekiyor. İşte, sizin işiniz budur. Türk hükümetine, Türk halkına saygı gösteriniz. Büyüklük taslamayınız. Onların işlerine karışmayınız. İngiltere onların üzerine Yunanistan'ı saldırttı. İngiltere ile Amerika bizim üzerimize de sürü ile memleket saldırttı..
Kendimiz fakir olduğumuz halde Türkiye'ye maddi yardımda bulunabiliriz. Bunu yapmamız gereklidir. Moral yardımı, yakınlık, dostluk, üç kat değeri olan bir yardımdır. Böylece, Türk halkı yalnız olmadığını hissetmiş olacaktır. İngiliz işçileri ve öteki ülkelerin işçileri bize yakınlık gösterdikleri, grev yaptıkları, bizimle savaşan Polonya'ya gönderilmekte olan silahları gemilere yüklemedikleri zaman, bu bizim için büyük bir yardımdı. Bu bize mücadelemizde büyük bir güç katmıştır. Bundan işçilerimiz moralce büyük bir güç kazanmışlardır.
Çarlık Rusyası, yüz yıl boyunca Türkiye ile savaşmıştır. Bu tabii, Rusya'nın, Türkiye'nin amansız düşmanı olduğuna dair yapılan propagandalarla, halkın hafızasında derin izler bırakmıştır. Bütün bunlar, Türk köylüsünde, küçük ve orta mal sahiplerinde, tüccarlarda, aydınlarda ve idareci çevrelerde Ruslara karşı dostça olmayan duygular ve güvensizlik uyandırmıştır. Bilirsiniz ki, güvensizlik ağır geçer. Bunun için de sabırlı, dikkatli, sakıncalı bir çalışma gerekmektedir. Eski Çarlık Rusyası ile Sovyet Rusya arasındaki ayırımı, sözle değil işle göstermek ve anlatmak gerekmekledir. Bu bizim ödevimizdir. Siz de bir elçi olarak, Sovyetler Birliği'nin, Türkiye'nin işlerine karışmamak politikasının, halklarımız arasında samimi bir dostluğun savunucusu olmak zorundasınız. Türkiye, bir köylü, bir küçük burjuva ülkesidir. Sanayii çok azdır. Olanı da Avrupa kapitalistlerinin elindedir isçisi çok azdır. Bunu dikkate almak gerekmektedir. Bir kez daha tekrar ediyorum, dikkatli ve sabırlı olunuz!.. Hükümet temsilcileriyle, halkla konuşmalarınızda her zaman nazik ve güleryüzlü olunuz!..
En önemlisi halka saygı göstermektir, Emperyalistlerin yağmacı, istilacı politikalarına karşılık bizim, hiçbir çıkara dayanmayan dostluk ve memleketin iç yaşamına karışmama durumumuzu açıklayınız! İşte sizin ödeviniz!.. Ne gibi yardımlarda bulunacağımızı da bildirelim: en kuvvetli bir ihtimalle silah yardımında bulunacağız. Gerekirse başka şeyler de veririz.”
Kurtuluş Savaşı’na yardımları
Sovyet resmi verilerine göre Kurtuluş Savaşı döneminde Rusya’nın Türkiye’ye yaptığı askeri ve nakdi yardımlar:
39.000 tüfek,
327 makineli tüfek,
54 top,
63 milyon fişek,
147.000 top mermisi vs.,
2 avcı botu,
Doğu sınırlarından eski Rus ordusunun bıraktığı askeri malzemeler,
Ankara’da iki barut fabrikasının kurulmasına yardım,
Fişek fabrikası için gerekli teçhizat ve hammadde sağlama,
200 kilo külçe altın
100.000 altın Ruble (kimsesiz gazi çocukları için yetimhane kurulması amacıyla)
20.000 Lira (basımevi ve sinema teçhizatı alımı için)
10 milyon altın Ruble
Her ulusal günde, yabancı ülke politikacılarının ve basınının Atatürk’le ilgili övücü sözlerine yer verilir. Ancak Sovyetler Birliği’nin savaşın sonucunu olumlu yönde etkileyen yardımlarından ve Lenin’in Mustafa Kemal hakkındaki görüşlerinden söz edilmez. Ders kitaplarında “Kara Fatma”nın sırtında top mermisi taşıyan resminin altına komünizm övgüsü olur diye bu “mühimmat”ların nereden geldiği yazılmaz. Bundan dolayı TIME dergisinin Atatürk’ü “kapak” yaptığını biliriz de Sovyet yardımlarını bilmeyiz.

http://www.thewhitetree.org/forum/viewtopic.php?t=9358#wrapheader


12 Ağustos 2014 Salı

ATATÜRK




Sakarya Savaşı öncesinde, Antalya'nın Elmalı kasabasında da, yakın komşu beş yeni yetme kız yün çorap örmek için biraraya gelmişlerdi. Konuşa konuşa çalışmaktaydılar.
İçlerinden biri, "Benim ördüğüm çorabı giyecek asker, inşallah Afyon'a ilk giren asker olur" dedi. Bu hoş dilek kızlara sevinç çığlıkları attırdı, emeklerine tarifsiz bir ümit tadı kattı:
"Aaaaa! Benim ördüğüm çorabı giyen asker de Eskişehir'e ilk giren olsun."
"Benimki de Uşak'a girsin!"
"Benimki Bursa'ya."
Sonuncu kız, "Benim askerim de inşallah İzmir'e girer!" dedi. Afet adındaki bu güzel kız, ilerde İzmir'de M. Kemal Paşa ile karşılaşacak, himayesine girecek, İsviçre'de eğitim görerek Profesör Afet İnan olacaktı.
Şu Çılgın Türkler-Turgut Özakman

24 Temmuz 2014 Perşembe

SÖYLEV'DE LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI



SÖYLEV'DE LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
"İtilaf Devletleri’nin Türkiye’ye uygulamak istediklere koşullarla, ulusal eylem sonunda elde ettiğimiz sonuç arasındaki farkı açıkça belirtmek için, Sevr ile Lozan arasında bir karşılaştırma yapmak yararlı olacaktır:

Ülke sınırları açısından Sevr, Trakya sınırımızı Çatalca yakınından geçiriyorken, Lozan’da Meriç nehri sınır oldu. Sevr’e göre İzmir bölgesinde Türkiye egemenlik hakkının kullanılmasını Yunanistan’a bırakacak, bölge meclisi de beş yılsonunda İzmir bölgesini Yunanistan’a katabilecekti. Lozan’da böyle bir şeyin sözü bile edilmemiştir. Suriye sınırı, Sevr’e göre Karataş burnundan başlayarak Osmaniye, Gaziantep, Urfa, ve Mardin’in epey kuzeyinden geçiyordu. Lozan’da 20 Ekim 1921 günlü Ankara Anlaşması’ndaki gibi kaldı. Sevr, Kafkasya’da Türk-Ermeni sınırının saptanmasını Amerikan Cumhurbaşkanı Vilson’a bırakmış, O da Giresun’un doğusundan, Erzincan’ın batı ve güneyinden Bitlis ve Van gölü güneyine giden çizgiyi sınır olarak göstermişti. Lozan’da bu sorun ortadan kalkmıştır.

Sevr, Boğazlar da asker bulundurma ve askeri hareketler yapma yetkisini yalnız İtilaf Devletlerine tanıyordu. Lozan’a göre hiçbir yerde İtilaf Devletleri’nin işgal kuvveti kalmadı.

Sevr, Fırat’ın doğusunda ve Ermenistan, Suriye ve Irak arasında bir özerk Kürt bölgesi öngörüyordu. Lozan’da elbette söz konusu ettirilmemiştir.

Sevr; Faransa ve İtalya’ya sömürü bölgeleri tanımaktaydı. Lozan’da söz konusu bile edilmemiştir.

Sevr, antlaşma doğru uygulanmazsa İstanbul’un bile bizden alınmasını kabul ediyordu. Lozan’da böyle bir şey sözkonusu değildir.

Sevr İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, hatta Ermenistan ve Yunanistan’a yargısal, ekonomik ve mali ayrıcalıklar tanıyorken, Lozan bu gibi bağlayıcı hükümlerin tümünü kaldırmıştır.

Saygıdeğer Efendiler, Lozan Barış Antlaşması, Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın yıkılışını anlatan bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri bulunmayan bir siyasal zaferdir.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

3 Mart 2014 Pazartesi

" Türk Milleti, Ne Zaman Kendini Kurtulmuş Sayabilir? "*




" Türk Milleti, Ne Zaman Kendini Kurtulmuş Sayabilir? "

Hasan Ali Yücel Anlatıyor:

Kurtuluş kavramı için Atatürk'ün önünde geçen bir olayı, aziz bir hatıra olarak burada anlatmak istiyorum:

Bir gece, Ulu Önder, sofrasındaki arkadaşlardan sormuştu:

-"Türk milleti, ne zaman kendini kurtulmuş sayabilir?"

Hazır olanlar, birer birer düşüncelerini cevap olarak kendisine söylüyorlardı. Sonlarda sıra bana gelmişti:

-"Paşam, Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacını duymayacak hale gelirse o zaman kurtulmuş olur."

Şeklindeki fikrimi özetlemiştim. Böyle demiştim ama, dedikten sonra da türlü yorumlara alınabilecek böyle bir sözü söylemekten korkmuştum.

Atatürk:

-"Hepiniz, enteresan fikirler söylediniz. Fakat (beni göstererek) bu çocuğun ileri attığı, üstünde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir."

Diyerek hem müsamahasının, hem geniş anlayışının unutulmaz bir yeni delilini vermişti.

Hasan Ali Yücel*

10 Kasım 2013 Pazar

Atatürk ve... Onu Ağlatan Arya: Tosca



Prof. Dr. Necdet Remzi Atak anlatiyor:


“Atatürk’ün çok duygulu olduğu bir akşamdı. Bir şeye içlenmiş olduğu belliydi. Tosca Operası’ndan Cavaradossi’nin ünlü aryasını çok severdi ve bana birçok kez çaldırmıştı. O gece de biliyordum ki sıra Tosca’ya da gelecek. ‘Hatta bir yanlış yapmayım’ diye aryanın notalarını bile yazmıştım ve cebimde hazır bulunduruyordum. Nihayet bana döndü ‘Çal bakalım şu Tosca’yı’ dedi. Ben notayı çıkarttım. ‘Hayır hayır öyle değil. Notayı bırak notasız çal.’ 

Notayı bıraktım gözlerimi kapadım konsantre oldum başladım çalmaya. Henüz bir iki nota çalmıştım ki ‘Hayır olmadıbana dön bana çal. Benim gözlerime bak öyle çal’ dedi.

Masada oturuyordu. O’na döndüm ve çalmaya başladım. ‘Gene olmadı bana daha yaklaş’ dedi. Yaklaştım çok yaklaştım. Belliydi ki çok uzak bir anısının içine gömülmek istiyor ve içinden çok eski zamanlara ait birşeyler taşıyor fışkırıyorfışkırıyordu. İçinde kopan fırtınayı dindiremiyordu bir türlü... Sonunda ‘Kemanın sapını omuzuma dayayacaksın ve öyle çalacaksın’ dedi. 

“Bir an için gözünüzün önüne getirin; tarihimizde yaşamış yaşayacak en büyük Türk bir sanatçıya ‘Kemanının sapını omuzuma daya ve o şekilde en sevdiğim melodiyi çal’ diyor. Ben de ibadet eder gibi huşu içinde Cavaradossi’nin aryasını çalmaya başladım. Atatürk gözleri kapalı biraz madeni ahenkli biraz kısık çok tatlı çok anlamlı sesiyle melodiyi söylerken gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Aryayı belki onbeş kez tekrarladım.”

Prof. Dr. Remzi Atak’ın anlattığı bu anıdan da anlaşıldığı gibi Atatürk’ün en sevdiği yapıtların başında “Tosca” gelirdi.

Atatürk’ün kurduğu küçük orkestranın şefliğini yapmış olan müzisyen Enver Kapelman Atatürk’ün bu yapıta düşkünlüğünü şöyle açıklıyor: 

“Mustafa Kemal Sofya’da askeri ataşe olarak bulunduğu sırada devamlı operaya giderdi. O sırada Tosca’da oynayan sopranoya hayrandı. Aradan geçen yıllar bu sevgiyi O’na unutturamamıştı. Akşamları O’na defalarca Tosca’dan parçalar çalardım.”

Tosca’nın aryasıyla ilgili Veli Laik’in de başından geçen ilginç bir anı var:

“Viyana’da kurduğumuz bir hafif müzik orkestrasıyla bir süre Avusturya’da çalıştıktan sonra aldığımız bir teklif üzerine İstanbul’a gelmiştik. Beş kişiydik.Rosenbaum (keman) Masarik (viyolonsel ve saksafon) Marcel Bi (piyano) Poldi (bateri) ve ben. Orkestramız 1933-37 yılları arasında Atatürk’ün emrindeydi. Sürekli olarak Park Otel’de çalışırdık ama Atatürk her gittiği yere bizi götürürdü.

“1935 yılında Sıraselviler’deki Ateş Kulübü’nde Atatürk’ün yakını olan bir paşanın kızı evleniyordu. Düğüne Atatürk de onur vermişti. Törenin açılış dansını gelinle kendisi yapmak istemiş ama kulübün orkestrasını beğenmemiş. Bizi çağırttı. Acele Ateş Kulübü’ne gittik. Atatürk’ün çok sevdiği S.O.E. (Ich suche dringend Liebe) fokstrotunu çalmaya başladık ve Atatürk gelin hanımla açılış dansını yaptı.

“Bir ara Atatürk bazı yakınlarıyla beraber ayrı bir odaya çekildi. Orada da müzik çalınsın istemiş. Oda küçük olduğu için Masarik ile ben gittik. Bir süre çaldıktan sonra Atatürk arkadaşlarına ‘Size müzisyenlerin gücünü göstermek istiyorum’ dedi. 

“Nota kağıdı getirtti Masarik’e uzattı ‘Söyleyeceğim şarkıyı yaz’ dedi ve Tosca’nın büyük aryasını söylemeye başladı. 

Masarik nota yazmasını pek bilmezdi. Bana baktı. Ben de ona Almanca ‘Bir şeyler yaz’ dedim. Atatürk aryayı söylüyorMasarik yazıyordu. Arya bitti ama Masarik’in yazdığı notanın parça ile hiç ilgisi yoktu. Atatürk notayı aldı arkadaşlarına gösterdi ve her zaman müzisyenlere hayranlık duyduğunu söyleyerek bizi onurlandırdı. Sonra notayı Masarik’e uzattı ve ‘Şimdi bunu çalın’ dedi. Biz aryayı notaya bakar gibi yapıp ezbere çaldık. Uzunca bir süre sonra Atatürk büyük salona çıktı. Biraz oturduktan sonra Masarik’in yazdığı notayı istedi hemen getirip kendisine verdiler. O da yaverini çağırıp ‘Bunu kulübün orkestrasına ver çalsınlar’ dedi. 

Masarik ile ben Atatürk’ün masasında oturuyorduk. Ne yapacağımızı şaşırdık. Yavaşça ayağa kalktım orkestranın kemancısına yaklaştım ve meseleyi söyledim. Orkestra elemanları nota kağıdına bakıp inceler gibi yaptılar ve ezbere bildikleri aryayı çalmaya başladılar. Ben sevinçten yerimde duramıyordum. Çok güç bir durumdan kurtulmuştuk. Yavaş adımlarla yerimi almak üzere masaya döndüm. Tam oturacağım sırada Atatürk bana döndü ve ‘Olduğun yerde biraz dur’ dedi.

Sonra yaverini çağırttı kulağına bir şeyler söyledi. Yaver büfeye gitti ve elinde bir bardakla döndü. Bardağı bana uzattı. Bir viski bardağına ağzına kadar rakı doldurmuşlardı. Atatürk ‘Bir yudumda iç’ dedi. Yapılan sahtekârlığı daha başında anlamıştı ve beni cezalandırıyordu. İçkiye hiç dayanıklı değilimdir. Rakıyı bir yudumda içtim. Yan odalardan birine koştum kanepeye uzandım. Bayılmışım.”

Atatürk yalnızca Tosca Operası’nı ya da Klasik Batı Müziği’ni değil müziğin her türünü seviyordu. Hiçbir ayırım yapmadan müziğin bizzat kendini çok seviyordu ve insan yaşamında müziğin çok önemli bir yeri olduğuna inanıyordu. 14 Ekim 1925’te İzmir Kız Öğretmen Okulu’nu ziyareti sırasında öğrencilerin “Hayatta müzik gerekli midir?” sorusuna verdiği şu yanıt bugün de aynı etkinliğini korumaktadır:

“Hayatta müzik gerekli değildir çünkü hayat müziktir. Müzikle ilişkisi olmayan canlılar insan değildir. Eğer söz konusu olan insan hayatı ise müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayat zaten var olamaz. Müzik hayatın neşesi ruhu sevinci ve herşeyidir. Yalnız müziğin şekli düşünceye göre değişir.”


Yücel Aksoy -Bütün Dünya Dergisi




MUSTAFA KEMAL'İ DÜŞÜNÜYORUM...



MUSTAFA KEMAL'İ DÜŞÜNÜYORUM...
Mustafa Kemal'i düşünüyorum;
Yeleleri alevden al bir ata binmiş
Aşıyor yüce dağları, engin denizleri.
Altın saçları dalgalanıyor rüzgarda,
Işıl ışıl yanıyor mavi gözleri.

Mustafa Kemal'i düşünüyorum;
Yanmış, yıkılmış savaş meydanlarında
Destanlar yaratıyorlar cihanın görmediği
Arkasından dağ dağ ordular geliyor
Her askeri Mustafa Kemal'i gibi

Mustafa Kemal'i düşünüyorum;
Gelmiş geçmiş kahramanlara bedel
Hükmediyor uçsuz bucaksız göklere.
Al bir ata binmiş yalın kılıç
Koşuyor zaferden zafere...

Mustafa Kemal'i düşünüyorum;
Ölmemiş bir kasım sabahı
Yine bizimle beraber her yerde
Yaşıyor dört köşesinde vatanın,
Yaşıyor damar damar yüreklerde.

Mustafa Kemal'i düşünüyorum;
Altın saçları dalgalanıyor rüzgarda;
Mavi gözleri ışıl ışıl, görüyorum.
Uykularıma giriyor her gece.
Ellerinden öpüyorum...


Ümit Yaşar OĞUZCAN

30 Ağustos 2013 Cuma

ATATÜRK VE ASKERLERİ

KOCATEPE'NİN GELİNCİKLERİ

Afyon ilinin güneydoğusunda 2.800 metreye yükselen Kocatepe’nin yamacında, Büyük ve Küçük Kalecik kasabaları yer alır. Büyük Taarruzdan bir gece önce Kocatepe çadırlı karargâhında bir araya gelen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Ordu Komutanı Kazım Paşa, Kalecik kasabasından getirtilen sofraya otururlar. Olay, Mareşal Fevzi Çakmak’ın 22 yıl yardımcılığını yapan ve savaşta Kurmay Başkanlığını üstlenen Orgeneral Asım Gündüz’ün anılarında şöyle yer alır: Sofrada cılız bir tavuk, birkaç yumurta, bazlama ve soğan vardı. Mustafa Kemal, Ordu Komutanı Kazım Paşaya dönerek:
—Askere akşam tayını olarak ne verdik?
—Birer avuç kavurga Paşam!
Kavurga, buğdayın veya darının teneke veya saç üzerinde kavrulmuş halidir. Sabahleyin gün doğmadan tarihin ilk yıldırım harekâtını başlatacak ve birkaç gün içinde zafere ulaşacak olan o eşsiz askerin akşam yemeğidir.
Mustafa Kemal, kopardığı lokmayı bırakır ve doğrulur. Paşalar onu izler, sofra kaldırılır. Ve bu muhteşem ordunun en üst yönetim kadrosu, geceyi aç karşılar.
“Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır.
Ne ağaç ne kuş sesi ne toprak kokusu vardır.
Gündüz güneşin gece yıldızların altında kayalardır.” Diyor, koca Şair. Nazım Hikmet.
O günden beri, Kocatepe yamaçlarında kan kırmızı gelincikler açar. Rengini şehitlerimizin kanlarından alan…



Sabiha Gökçen anlatıyor:
Askeri birlikleri teftişlerimiz sırasında yemeğe oturduğumuzda Atatürk bazen 5-10 dakika yemeğe başlamaz, yaveri gelip kulağına bir şey söyledikten sonra afiyet olsun der yemeğe başlardık.
Bir gün bunun nedenini Atatürk'e sorunca "Sen karışma yemeğine devam et" dedi, İyice merak ettim.
Gittim yaverine, "Sen Paşa'nın kulağına ne diyorsun da biz yemeğe başlıyoruz?" diye sordum.
Yaver bana gözlerimi yaşartan şu cevabı verdi:
"Birlikteki tüm Mehmetçik yemeğini yedi, şu anda bitirdi. Artık yemeğe başlayabiliriz Paşam."

26 Temmuz 2013 Cuma

BİR GERÇEĞİN ANATOMİSİ…




BİR GERÇEĞİN ANATOMİSİ…

Adı; Arnold LUDWIG; ABD’li bir Psikiyatri Profesörü…
Hayatında Türkiye'ye hiç gelmemiş…
Bir kitap yazmış, kitabın adı; “KING of the MOUNTAIN”…
Kitapta bir bölüm var; "In one of the most comprehensive and insightful studies of political leadership ever undertaken." İsminden anlaşılacağı üzere dünyada ülke yönetmiş politikacılarla ilgili bir kitap…

20. yy’ da Dünya liderleri ile ilgili bir seri araştırmayı kapsıyor kitap… Dünyadaki liderler arasında 2000 (iki bin) kişiyi belli ama aynı ölçütlere göre değerlendirmiş…
Ülkeleri yönetmiş, Saddam’dan Kaddafi'ye, Mao'dan Roosevelt'e, De Gaulle'den Nehru'ya, Churchill'den Hitler'e, Mussolini'den Mandela'ya, Stalin'den Nasır'a ve Arafat'a hepsini incelemiş…

Kitap çalışması tam 18 yıl sürmüş…
Bu kapsamlı araştırma sonunda öne çıkan belli başlı 377 devlet adamını yukarıda ifade ettiğim gibi belli ölçütlere göre değerlendirmiş… Öne çıkan liderlerin hepsine aynı olmak üzere 200 kadar değişik kıstas uygulamış, bu kıstaslara göre, 1'den 31'e kadar değişken puanlar verip değerlendirmiş ve bir sıralama yapmıştır…

Uyguladığı testin tam adı, “Political Greatness Scale” (PGS) olarak tanımlamış.
Buna göre bir sıralama yapmış.
Örneğin; en çok Roosevelt ve Mao 30’ar puan almışken, Nehru 25, Churchill 22, Golda Meir 12, Fidel Castro 23, Lenin 28, Khomeini 23, Kennedy 15 puan almışlar.
Sadece tek bir lider; 31 puanla ilk sırayı almış…

Bu lider de "Visionary" sıfatıyla, 20. yy’ın gelmiş geçmiş en büyük devlet adamı unvanına layık görülmüş… Kim olabilir diye merak ettiniz haklı olarak; evet işte o lider devlet adamı, Mustafa Kemal ATATÜRK!..

En ilginç olan husus, yazılı ve görüntülü Türk basını bu haberi duyurmamış olması… Türk halkı, gurur duyduğu Atası hakkındaki bu güzel haberden mahrum bırakılmış… Dahası, yeni nesillerin bundan habersiz bırakılarak Atatürk’ün unutulacağını sanan gafil ve bedbahtların hala itibar görmüş olmalarıdır.
Hem seçilmişler hem de atanmışlar, bu gerçeğin farkında olmayışları hayret vericidir… Acaba onlar da farkında değiller mi?

Tekrar edelim kitabın adını: (King of the Mountain”, The nature of political leadership, by Arnold M. LUDWIG, University Press of Kentucky)

BİLGİ NOTU: Bu yazıya kaynak olarak Dr. Y. Alıcıgüzel tarafından iletilen haber esas alınarak konu işlenmiştir, bilginize…

R. Demir (20.7.2013)