Fetih Filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fetih Filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2012 Perşembe

Fetihle Övünmek ZÜLFİ LİVANELİ

Anormal olmayan ya da yabancı servisler hesabına casusluk yapmayan herkes ülkesiyle, halkıyla, kentiyle, ailesiyle gurur duymak ister. Ekmek gibi, su gibi bir gereksinimdir bu.

Ben de bu ülkenin bir insanı olarak yıllardır, kültürümüzdeki gurur duyulacak ögeleri arar ve bunları öne çıkarmaya, UNESCO gibi yurt dışı platformlarda anlatmaya özen gösteririm.

Hayat boyu tavrım; içeride bozuk gördüğüm ögeleri eleştirmek, dışarıda ise genellikle önyargılar sonucunda oluşan haksızlıklara karşı mücadele etmek olarak belirdi.

Bunun bedelini de çok ödedim.

Tek bir örnek vereyim. Sürgün yıllarımda Stockholm gibi yabancı bir kentte ayın sonunu zor getirir ve yoksulluk içinde yaşarken müziğim Yunanistan’da çok ün kazandı. Albümler, telif hakları, konserler derken epey bir para birikti ama bunun bana bir faydası olmadı. Çünkü parayı Yunanistan dışına çıkarmam için kültür bakanının özel iznine gerek vardı.

O sıralarda bakan Melina Mercuri idi. Tanışıyorduk, hatta Marsilya’da, birlikte sahneye çıkmıştık ama aramız iyi değildi çünkü Mercuri o dönemin PASOK politikasına uygun olarak benim Yunan televizyonlarına çıkıp Türkiye aleyhine atıp tutmamı istiyordu. Sürgün bir sanatçıydım ya... Kalkıp Türkiye’yi şikâyet etmeliydim. Bense bunu aşağılık bir tutum olarak görüyor, Yunan televizyonunun canlı yayınında buzuki çalgısının, bizim sazın “bozuk düzeni”nden türediğini anlatıyordum.

Çünkü benim sorunum, dedelerimin uğruna kan döktüğü ülkemle değil, onu istila eden cunta ileydi.

Bu tutumumun sonucu olarak beni İsveç’te rahat yaşatacak, çocuğumu okutacak büyük bir paradan mahrum kaldım. Para Yunan Merkez Bankası’nda eridi gitti.

***

Bu anıyı niye anlattım biliyor musunuz?

Bundan sonra yazacaklarımın; Türkiye’ye karşı önyargılı, her fırsatta kötülemeyi marifet sanan bir aydın bozuntusunun kaleminden çıkmadığını anlamanız için. (Bilen zaten biliyor da bilmeyenler için belirtiyorum bunu.)

Bugünlerde ortalık fetih coşkusundan geçilmiyor. İstanbul’u fethetme coşkusuyla.

İyi güzel ama bu aynı zamanda “Biz hiçbir şehir kurmadık, sadece gelip kılıç zoruyla aldık ve eski, görkemli binaları da yıktık” demek değil midir?

Bir medeniyet kurmak mı daha önemli yoksa onu kılıç zoruyla almak mı?

Ayrıca fethi, o dönemin milliyetçi olmayan kafasına göre değerlendirmek gerekir.

Mesela büyük tarihçimiz Halil İnalcık, İstanbul kuşatmasında Fatih’in kuvvetleri arasında “Turkopulo“ denilen Rum birliklerin de bulunduğunu yazmıştır. Fatih’in annesi Mara Brankoviç’in babası Sırp Kralı Brankoviç de bu kuşatmada torununa yardımcı olmuştur.

Nasıl: Kafa karıştırıcı değil mi?

***

Daha önce Berlin, Moskova gibi kentlerin kuruluş yıldönümü kutlamalarına katıldım ama onların hepsi gerçek kurucuları tarafından kutlandı.

Bu sözlerim “İstanbul’u almasaydık” anlamına gelmiyor ama benim tercihim; bunu bir övünme vesilesi yapacağımıza Yunus’la, Evliyâ Çelebi’yle, büyük Sinan’la, Itri’yle, Baki’yle, Süleymaniye’yle, İstanbul ve Rumeli’deki Osmanlı eserleriyle, Şeyh Galip’le, Mevlânâ’yla, Ali Kuşçu’yla, Hezarfen’le gurur duymak.

Mesela; Demirbaş Şarl’ın bizden götürdüğü çiçek aşısı insanlığa yaptığımız büyük bir katkıdır.

Kusura bakmayın ama ben bunlarla övünmeyi tercih ediyorum.
 21 Şubat 2012

20 Şubat 2012 Pazartesi

İstanbul’un Fethini Bitirememek...ERDAL ATABEK

İstanbul’un Fethini Bitirememek...
Erdal ATABEK
İstanbul’un fethini her yıl kutlarız.

1453. Yeni bir filmle yeniden gündemde.

Fatih Sultan Mehmet, büyük bir hükümdardır.

Sadece İstanbul fatihi olduğu için değil.

Fatih, bir Rönesans insanıdır.

İtalyan ressamı Bellini’ye portresini yaptırmıştır.

İstanbul’a yeniden Rum nüfusu getirmiştir.

Bilimlere bilinenden daha çok değer vermiştir.

Sanata büyük ilgi göstermiştir.

1453 yılında Doğu Roma İmparatorluğu fethedilmiştir.

Onun için de İstanbul’un fethine de Fatih Sultan Mehmet’e de yeni bir açıdan bakmamız gerekiyor.

Hamasi gösterilerin ötesine bakabilmemiz gerekiyor.

1453 yılı, Doğu’da da, Batı’da da yeni bir çağın habercisidir.

Ne yazık ki bununla ilgilenmiyoruz.

***

1450 yılı Batı’da matbaanın bulunuşudur.

Matbaa ilk önce Çin uygarlığının eseridir.

Gütenberg, hareketli harflerle matbaayı Batı’nın kültür dünyasına soktu.

1500,1600,1700 yılları Batı’da basılmış kitapların yıllarıydı.

Osmanlı ise matbaa ile üç yüz yıl sonra tanışacaktır.

Matbaanın yaygınlaşması, basılı kitapların çoğalması öncelikle Katolik dünyasının elinde tuttuğu elyazması metinlerin ipoteğini kırmıştır. Protestanlık yaygınlaşmıştır.

Rönesans ve Aydınlanma insan aklının egemenliğini dünyaya yaymıştır.

Bilimin, tekniğin Batı’da başlayıp egemen olmasının anahtarı budur.

Osmanlı İmparatorluğu’na ilk matbaa 1792 yılında İspanya’dan gelen Yahudilerle birlikte gelmiş, ancak kendi yayınlarına izin verilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu fetih siyasetinde, fetih ekonomisinde başarılı olmuştur. Ancak bilimsel gelişmelerde ve teknik ilerlemelerde sadece savaş amacıyla, savaş ölçeğinde ilgilenmiştir.

Bu da gerilemenin nedenlerini açıklar.

***

1492 yılında Amerika kıtasının keşfi gerçekleşmiştir.

Bu da dünyadaki büyük değişmelerin anahtarıdır.

İspanya, Kristof Kolomb’un seferleri ile yeni dünyanın insanlarına, zenginliklerine el koymuş, yağmalamış, yeni ve kanlı bir tarih yazmıştır.

Dünya tarihine böyle geniş bir açıdan bakmak yerine kendi kılıçlarımızla övünmekten vazgeçmememiz bize bugünümüzü anlamakta yardımcı olmuyor.

Geçmişin zaferleriyle övünmek tatlı bir duygudur ama düne nesnel bakmak daha akıllıcadır.

İstanbul’un fethinin sürüp gitmesine ne demeli?

***

İstanbul’u hâlâ fethetmekle uğraşmıyor muyuz?

Şu aradan geçen beş yüz yıldan fazla zamanda ne yaptık?

Nerede İstanbul’un su havzaları?

Nerede İstanbul’un ormanları?

Nerede İstanbul’un mesire yerleri?

Nerede İstanbul’un kıyıları?

Nerede İstanbul’un tepeleri?

Nerede?

Her taraf yapılarla doldurulmuş.

Her taraf arabalarla doldurulmuş.

İki köprü yaptınız, trafik gene felç.

İki köprü daha yapsanız nafile.

Ama İstanbul’da bir konser salonu yok.

İstanbul’da her şey AVM mantığına terk edilmiş.

AVM- Alış - Veriş - Merkezi.

Ye-İç-Al-Ver-Otur-Gez. O kadar.

İstanbul’u fethe devam ediyorsunuz.

Ne Fatih Sultan Mehmet’i anlıyorsunuz.

Ne Osmanlı’yı biliyorsunuz.

Ne Rönesanstan haberiniz var.

Ne uygarlıkla ilginiz var.

İstanbul’un fethi mi?

Devam.

Son karış toprağa kadar...

Zorunlu açıklama:

İnternet ortamında adım kullanılarak dolaştırılan ‘Fethullah Gülen Neden Hacı Değildir’ başlıklı yazı benim değildir. Defalarca yalanladığım halde sahibi çıkmayan, ortada dolaşan yazı bana da saygısızlıktır. Durumu bir kez daha açıklıyorum.


Cumhuriyet Gazetesi