Yeni yıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeni yıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2015 Perşembe

NOEL NE YILBAŞI NE?

NOEL NE YILBAŞI NE?
Yine geldik aynı günlere. Kimi kavramlar, semboller üzerinden kin ve nefret tohumları dökenlere…
Ellerine pankart almış sokağa çıkmışlar; “Müslüman Noel Kutlamaz”
Kim dedi sana ki, Müslüman Noel kutluyor diye?
Müslüman’ın kutladığının Noel değil Yılbaşı olduğunu bilir de bilmezden gelir…
Noel’in kökeninin de Asya, Anadolu'daki adının Nahıl olduğunu, ta İslam, Hıristiyanlık, hatta Musa öncesine, Frigyayılar’a kadar gittiğini görmez; görmek istemez…
Amacı üzüm yemek değil zaten bağcı dövmek…
Bu yıl, başını türbanla bağlamış bacılarımızı da sürdüler sokağa. Onların bir kısmı ki, hele bir de partiye kayıt yaptırınca, ne bilim kalır, ne fen; ne de kültür; her şeyi bilirler. Bıraksalar, açık kalp ameliyatı yapmaya soyunurlar.
Keşke biraz merak etseler, keşke biraz sorgulayıp sonra çıksalar o meydanlara, birilerinin oyuncağı olmaktan kurtulsalar...
Yılbaşı kutlamaları, ilkel toplumlardan bu yana, tüm dünyada mevsimsel bir kuttöre, özel bir ritüel olarak yaşatılmıştır. Kışın yarılanmış olduğunu, günlerin artık uzadığını muştulayan bu ritüelde, yüzlerce yıl öncesinden beri Anadolu’da, Köse, Saya, Arap oyunları düzenlenir, ateşli, kılık değiştirmeli, şölen sofralı şenliklerde ayrı kültürlerin içinde yaşayan tüm halklar birlikte eğlenirdi. Metin And’ın Oyun ve Bügü adlı araştırma kitabından yılbaşından birkaç gün önceye denk düşen günlerde (25-28 Aralık gibi...) yılbaşı kutlamalarının Erzurum köylerini de içermek üzere Anadolu’nun birçok yöresinde yakın zamanlara kadar yapılageldiğini anlamaktayız. Artvin, Posof ve Ardahan köylerinde 31 Aralık gecesi yılbaşı kutlamaları yapıldığına ilişkin derlemeler de vardır (Mehmet Çokal, Artvin’in Madenler Köyünde Yılbaşı Karşılaması; Gülali Aydınoğlu, Poshof’un Yaylaaltı Köyünde Yılbaşı, Türk Folklor Araştırmaları, sayı 127, 1960, anan: P. Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, s 285.)
“Kış yarısı”, yılbaşı ya da değişik adlarla kutlanan dönemsel bayram için Anadolu’da değişik tarihler kullanılmaktaydı. Söz gelimi, Divrik’in Çamşıklı köylerinde Kış Yarısı Bayramı 15 Ocak’ta kutlanmaktadır (Feyzullah Çınar’dan alıntılayan Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Anadolu Folkloru, s 284). Yakın tarihlere kadar, 24 Aralık-15 Ocak günleri arasındaki değişik günlerde şenlikler düzenlenirdi.
Tarih konusunda Hıristiyan Batı dünyasında da tam bir birlik yoktur. Katolik ve Protestan kiliseleri İsa’nın doğum günü olarak 25 Aralık’ı kabul ederken Ortodoks Kilisesi için bu tarih 7 Ocak’tır.”
Yeryüzünü çıkar savaşlarıyla kana, ateşe, açlığa, yoksulluğa, karamsarlığa, karanlığa sürükleyen azınlık oligarşileri, bilinç bulanıklıklarını kullanarak, din istismarcısı işbirlikçileri aracılığıyla özellikle de eğitimsiz kitleler içinden saldırgan, kin ve nefret üzerinden siyaset yapan birlikler kurarak insanlığı baskı altında tutmayı başarıyor.
İnsanlık kültürüyse, birbirine elini uzatarak, paylaşarak, oyunla, gülmeceyle, barış, dostluk, kardeşlik, dünyayı başkasının gözüyle görebilme erdemliliğiyle direnmeyi sürdürüyor.
Kutlamayan kutlamasın. Kasvetinde, kahrında kalsın, kendi kendine, herkese ve her şeye sövüp dursun…
Şimdiden, tüm insanlığın yeni yılı kutlu olsun…
21 Aralık 2015, Alper Akçam

7 Ocak 2015 Çarşamba

YENİ YIL -ÇAM AĞACI SÜSLEMESİ*



 *Üç yazar ve üç yazı

NARDUGAN SÖYLENCESİ
Bedros Dağlıyan
http://www.halkinnabzi.com.tr/?p=7081
Eski Türkler Akçamları süsler altına da hediye bırakırlardı. Peki, bunca asır neredeydiler kutlamak için… Nardugan bayramından söz ediliyor. Ön Türkler’de ve İslam’a kadar olan Türkler ile Sümerlerde de aynı adla anılan yeni yıl bayramıymış. Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor. Bunun tepesi, gökyüzünde oturan Tanrı Ülgen’in sarayına kadar uzanıyor, buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimiz de görebiliriz.
Ülgen, insanların koruyucusu, o sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, Güneş’i yönetiyor. Eski Türklerde Güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık’ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. Güneş’in yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor Türklerde. Bayramın adı Nardugan, nar=Güneş, tugan, dugan=doğan. Doğan Güneş. Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor.
İşte bu Güneş’in zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar. Güneş’i geri verdi diye Ülgen’e dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan. İnanca göre bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş. Bu bayram için, evler temizleniyor, güzel giysiler giyiliyor, ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar. Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.
Yazılana göre akçam ağacı yalnız Orta Asya’da yetişiyormuş. Filistin’de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden bu olayın Türklerden Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa’ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor. İsa’nın doğumu ile hiç ilgisi yok. Doğum, Güneş’in yeniden doğuşu… Tabii ki Noel ve yılbaşı ile ilgisi hiç yok.
Meydan Larousse’da, İsa, evrenin nuru olarak algılanıyor ve bu olayın Pagan halklardan alınıp İsa’ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternette yazılanlara göre, İmparator Konstantin (324-337) zamanında İznik’te toplanan konsülde, 22 Aralık’ta Güneş’in doğumu için yapılan bu Pagan Bayramı’nı İsa’nın doğumu olarak 24 Aralık’a alınıyor ve Noel Bayramı deniliyor. Batı kilisesi ise, yani Katolikler 25 Aralık’ta kutluyorlar bunu. 6 Ocak gününü de Hz. İsa’nın vaftizi olarak kutlarlar. Çam süsleme ise ilk 1605’te Almanya’da görülüyor, oradan Fransa’ya geçiyor.
Bu geleneğin yine anayurtları Orta Asya da olan ve türlü nedenlerle Mezopotamya’ya göçen Sümerlere Türklerden geçtiği oradan da Anadolu aracılığıyla Eski Roma’ya değin uzandığı ve günümüze kadar gelip günümüzdeki 1 Ocak yılbaşının temelini oluşturduğu sanılmaktadır. Türk kültüründe bir de Ayaz Ata vardır, Soğuk Han’dır, Kış Babası’dır, kışın ortaya çıkar kimsesizlere ve açlara yardım eli uzatır. Torunu Kar Kızı, Kar Güzeli de hediyeler dağıtır. Tıpkı bugünkü Noel Baba gibi… Bu gelenek keşke unutulmasaydı da Anadolu’da halen kutlanılıyor olsaydı inanın kültürlere saygım gereği çok sevinirdim.
Bir defa, bu eski bir Türk âdeti olsaydı Farsça ile başlamazdı. Büyük ihtimal bu bayram İrani kavimlerden geçmiştir. Eski Türk gelenekleri olsaydı unutulmaz ve bu güne dek kutlanırdı. Kırgızistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan dâhil hiçbir Türki cumhuriyet de böyle bir bayramdan söz edilmediği gibi kutlanmıyor da. Amacım Türk unsurunu karalamak değil ancak illa bütün her şey Türklerden geçmiştir tezi Güneş-Dil Teorisi gibi Sümerleri, Hititleri Türk yapma zihniyetinden geçer kanımca.
Uzun süre Yılbaşı, Noel ile bağdaştırılarak, Hıristiyan geleneği diye kutlanması engellenmeye çalışıldı. Oysa Yılbaşı doğal bir olay, Noel ise dinsel temalıdır.
Noel kelimesinin kökeni Latince natalis /doğum kelimesidir. Bir diğer iddiaya göre Noel kelimesi, Galya dilinde (Keltçe) yeni anlamına gelen “noio” ile Güneş manasına gelen “hel”in birleşmesiyle oluşmuştur ve “yeni güneş” anlamına gelmektedir. Noel kelimesi o devrin pagan toplumunda yeni yılın başlangıcında yapılan şenliklere ad olmuştur. Roma İmparatorluğu döneminde halk, mutlu bir olayı karşılamak ve kutlamak için, duygularını “noel, noel” diye bağırarak dile getirirdi. Noel kelimesinin kökeni ile ilgili bir diğer açıklama ise Fransızca “haber” anlamındaki “nouvelle” kelimesinden geldiğidir. Noel ayrıca Almanca’da “kutsal gece” anlamındadır. Günümüzde başta İngilizce konuşan coğrafya olmak üzere bazı Batılı ülkelerde Noel anlamında kullanılan Christmas ve benzeri diğer kelimeler ise Yunanca Khristos (Mesih) ve Latince miss (yollanmış, gönderilmiş) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur
NOEL BABA: Hıristiyanların Noel Baba dedikleri Aya Nikola, Antalya’nın Patara kasabasında Myra(Demre)’da yaşamış bir azizdir. Rumca ’da Aya, aziz demektir. Avrupa’da Saint denir. Kudüs’e giderken çıkan bir fırtınayı dindirdiği için denizcilerin koruyucusu sayılır. Demre’de fakirlere, bilhassa çeyizi olmadığı için evlenemeyen kızlara yardım ettiği anlatılır. Kendisini gizlemek ve fakirleri rencide etmemek için gece fakirlerin evine girip para bırakırmış. Pataralı bir zengin fakir düşmüş; kızlarına çeyiz yapamayacak hale gelmiş. Aya Nikola, gece evin penceresinden bir kese para bırakmış. Sabah büyük kız keseyi bulup sevinmiş. Diğer iki kızın çeyiz paralarını da pencereleri kapalı olduğu için bacadan atmış. Kese, kuruması için ocağa asılı çorabın içine girmiş. İkonalarda Aya Nikola bu sebeple elinde üç altıntop tutarak resmedilir. Noel Baba’nın hediye atması için ocağa çorap asılması geleneği buradan kalmadır. Aynı iyi şansa ulaşma umuduyla bu gelenek, yüzyıllardır sürdürülmektedir.
Aya Nikola’nın Noel Baba haline sokulması ilk önce Almanya’da görüldü. Bu efsanevi gelenek zamanla Avrupa ülkelerinde yayıldı. Noel Baba’nın şişman, neşeli, kırmızı ve beyaz piskoposluk giysileri içindeki tasvirleri Amerikalılar tarafından gündeme getirildi. Noel Baba olarak bilinen Nikola’nın bazen yalnız, bazen yardımcısıyla ata binerek, bazen de sekiz Ren geyiğinin çektiği arabasıyla evlerin damlarında dolaştığı efsanesi yaygınlaştı.
NOEL AĞACI :Yaprak dökmeyen ağaçların, ölümsüz yaşamın simgesi olarak benimsenmesi çok eskiye dayanır. Türkler, Çinliler, Mısırlılar, Avrupa’daki Pagan topluluklar ve Yahudiler aynı düşünceyle bu ağaçlara dinî ritüellerinde yer vermişlerdir. Süslü Noel ağacı geleneği en çok Almanya’da yaygındı. 1605’te başlayan çam süslemesi daha sonra Avusturya, İsviçre, Polonya ve Hollanda’da yayıldı.
Nardugan Bayramını eski Türk geleneğidir diyerek ortaya çıkaran Muazzez Hanım Sümerolog olabilir. Hayli severim, her kitabını da okudum. Ancak tarihçi değil. Yalnız bir şeyi de söylemeden geçemeyeceğim. Bu geleneğin Anadolu’dan geçtiği söylencesi bir Anadolulu olarak bana çok sıcak geliyor. Ancak Türklerden geçmesi biraz zorlama gibi sanki. Sümerler ise neden olmasın diyebilirim.
Halkı yılbaşı gününü eğlenerek kutlamasından vazgeçiremeyince, Kutlu doğum haftası ve Nardugan gibi bir günü ortaya çıkarıp ehveni şer olarak kutlanmasını sağlamak ve bu günü Türkleştirmek, İslamlaştırmak daha kolay geliyor sanki egemenlere…

************************************************************************************************************************************************
ALPER AKÇAM

Noel’den öte, yılbaşı kutlamalarının da bizim kültürümüzde olmadığını, dinimizce bunun günah sayılacağını söyleyen dünya kadar açıklama dinledik, gördük geçtiğimiz zaman dilimi içerisinde.
Çağımıza yakın bir zamanda, ancak 19. Yüzyıl’da moda olan Noel ağacı süslemesine Batı dünyasında ilk kez 1521’de Alcaste’da rastlanır. 24 Ocak’taki Adem ile Havva Yortusu’nda, Güney Almanya’da evlere bir cennet ağacı dikilmesi ve üzerine kutsanmış ekmeği simgeleyen, ince, hamursuz ekmek parçaları asılması da bilinen bir gelenekti zaten. Ancak 16. Yüzyıl’da, bildiğimiz Noel piramidi olarak biçimlenme görülmüş ve bu süsleme sonradan tüm Batı dünyasına yayılmıştır (Yıldız Cıbıroğlu, Adam Sanat dergisi, Kasım 2004, sayı 226, Mumdan Gemiyle Ateşten Denizi Geçmek başlıklı yazı).


Ağaca tapınma, onu mum ve meyveyle süsleme geleneği ise, çok eski tarihlere, pagan (çok tanrılı, animist) toplumlara kadar dayanmaktadır. Anadolu’da da belki binlerce yıldır süregelmekte olan bu gelenek, günümüzde de kimi yörelerde, düğün alaylarında, “nahıl bezeme”yle kendini göstermektedir. Batı kültüründeki Noel sözcüğünün yerine Doğu’da “nahıl”ı bulmaktayız. Nahıl yerine “dodo”, “dudu dudu” ya da benzer sözcükler kullanan yörelerimiz de vardır.


“Frigler döneminde Afyon ve Konya dolaylarında, yılın belli günlerinde, çoğu kez ilkbaharda yapılan dinsel törenlerde alaylar önünde nahıl taşınırdı; bu erkeklik gücünü simgeleyen phallustu. Bu simge bazen çelenk biçimini, bazen de çam dalı görünümünü almıştır.” (Özdemir Nutku, Tarihimizden Kültür Manzaraları, s 70) Özdemir Nutku, Evliya Çelebi’den Osmanlı dönemiyle ilgili bir alıntı yapar:“Süleymaniye minaresi biçimindeki balmumundan, renk renk kâfurilerden ve tellerden, göklere uzanan minareler gibi ışıklı, parlatılmış nahıllar yapılıyor ve her birini iki yüz prangalı tutsak taşıyordu.” (agy, s 70)


Yılbaşı kutlamalarıysa, ilkel toplumlardan bu yana, tüm dünyada mevsimsel bir kuttöre, özel bir ritüel olarak yaşatılmıştır. Kışın yarılanmış olduğunu, günlerin artık uzadığını muştulayan bu ritüelde, Anadolu’da, Köse, Saya, Arap oyunları düzenlenir, ateşli, kılık değiştirmeli, şölen sofralı şenliklerde ayrı kültürlerin içinde yaşayan tüm halklar birlikte eğlenirdi. Metin And’ın Oyun ve Bügü adlı araştırma kitabından, yılbaşından birkaç gün önceye denk düşen günlerde (25-28 Aralık gibi...) yılbaşı kutlamalarının Erzurum köylerini de içermek üzere Anadolu’nun birçok yöresinde yakın zamanlara kadar yapılageldiğini anlamaktayız. Artvin, Posof ve Ardahan köylerinde 31 Aralık gecesi yılbaşı kutlamaları yapıldığına ilişkin derlemeler de vardır (Mehmet Çokal, Artvin’in Madenler Köyünde Yılbaşı Karşılaması; Gülali Aydınoğlu, Poshof’un Yaylaaltı Köyünde Yılbaşı, Türk Folklor Araştırmaları, sayı 127, 1960, alıntılayan: P. Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, s 285).


“Kış yarısı”, yılbaşı ya da değişik adlarla kutlanan dönemsel bayram için Anadolu’da değişik tarihler kullanılmaktaydı. Söz gelimi, Divrik’in Çamşıklı köylerinde Kış Yarısı Bayramı 15 Ocak’ta kutlanmaktadır (Feyzullah Çınar’dan alıntılayan P. Naili Boratav, 100 Soruda Anadolu Folkloru, s 284). Yine yakın tarihlere kadar, 24 Aralık-15 Ocak günleri arasındaki değişik günlerde, şenlikler düzenlenirdi. Tarih konusunda Hıristiyan Batı dünyasında da tam bir birlik yoktur. Katolik ve Protestan kiliseleri İsa’nın doğum günü olarak 25 Aralık’ı kabul ederken Ortodoks Kilisesi için bu tarih 7 Ocak’tır.


Macar tarihçi Huizinga, insanlık kültürünün ana kay
nağını, “oyun” olarak tanımlıyor. İnsana yakıştırılan niteliksel adlar içinde “homo sapiens” (düşünen yaratık), “homo faber” (üreten yaratık) gibi adlardan çok Huizinga’nın “homo ludens”i (oynayan yaratık) adlaması yakışır görünüyor. Ünlü halkbilim araştırmacımız Metin And, Oyun ve Bügü adlı yapıtında tüm insanlık kültüründe de aynıları ya da benzerleri bulunan oyunlarımızın kaynak ve yayılımlarıyla ile ilgili ayrıntılı bilgiler veriyor. Gaziantep’te Mangala adıyla, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde de değişik adlarla bilinen oyunun oynandığı ülkeleri şöyle sıralıyor:“Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Hindistan, Maldiv Adaları, Bengladeş, Seylan, Zaire, Malezya, Tayland, Vietnam, Moğolistan, Çin, Endonezya, Filipinler, Habeşistan, Somali, Kenya, Mısır, Moritanya, Senegal, Zambia, Sierra Leone, Liberya, Mali, Guyana, Antiller, Haiti, Zengibar, Sudan, Tanzanya, Uganda, Ruanda, Burundi, Malavi, Rodezya, Güney Afrika, Brezilya, Nijerya, Niger, Togo, Fildişi Sahili, Yukarı Volta, Kamerun, Gabon, Madagaskar, Gine, Ghana, Dahomey vb.” (Metin And, Oyun ve Bügü, s 343-344) 


Kenya, Türkiye ve Kazakistan’da da aynı adla oynanmaktadır bu oyun...
Kavimlerin yer değiştirmesi ile zorunlu veya istemli göçler gibi, yaşanılan sosyal çevre ve içinde bulunulan üretim ilişkileri de benzer bir kültürel yapının farklı toplumlarda aynı anda doğup büyümesine yol açıyor… Anadolu’dan Amerika’ya uzanan yaratıcı imgelem, Kızılderilileri Türk, Türkleri Kızılderili kılmak için kolları sıvıyor! Dil, davranış biçimleri ve diğer kültürel göstergelerin toplumsal iletişimle olan iç içeliği, toplumsal iletişim biçimlerinin maddi yaşamla olan bağlılığı ortaya çıkıyor. “Modern antropolojideki araştırmalar göstermiştir ki, benzer sözlü edebiyat ürünlerinin ille de birbirinden alınmış olması gerekmez. Benzeyen iki fıkranın bir milletten ötekine geçmiş olması zorunlu değildir. Aynı sosyal ve ekonomik gelişme düzeyindeki toplumlar, birbirinden habersizce benzer folklor ürünleri yaratabilirler.” (İlhan Başgöz, Folklor Yazıları, s 141)


Batı dünyası, kendi kültürünü Roma-Yunan kültürüyle, hatta Ana
dolu ve Sümer mitolojisindeki kimi öğelerle bütünleştirip, kendi içinde sürekliliği olan kültürel bir sistem oluşturmuş gibi görünmektedir. Hıristiyan inancındaki İsa’yla ilgili birçok dönemsel tarihle, pagan çağlardan bu yana sürdürülmüş mevsimsel, zamandizgisel ritüeller koşutluk göstermektedir. İsa’nın doğumu kış yarısı kutlamalarına, İsa’nın ölümü ve yeniden dirilişi Nevruz öncesi ve sonrasına (21 – 25 Mart) denk gelmektedir.
Mitolojik araştırmalara göre Nevruz, Mezopotamya’daki Aşk Tanrıçası İnanna ile Çoban Tanrısı Dumuzi’nin aşkından ortaya çıkmıştı. İnanna, kendisine ihanet eden Dumuzi’yi yeraltına göndermişti. Dumuzi yalnızca bahar aylarının başında yeryüzüne dönüp İnanna ile birleşebiliyordu. İnanna-Dumuzi ilişkisiyle Orta Doğu ve Yakın Asya kültürlerindeki Attis-Kybele, Astarte-Adonis, İsis-Osiris birliktelikleri arasında bir özdeşlik vardır. Bu zaman, yeryüzünün bir enlem kuşağında, soğukların, yoklukların bittiği, bereketin filizlendiği, güneşin ısıtmaya başladığı bahar mevsimini de haber veriyordu. 22 Mart günü kutlanan Nevruz, İran için ulusal bir bayramdır. Ayrıca birçok Asya halkı için de aynı günler baharın geldiğini müjdeleyen şenliklerle kutlanır.


Nevruz günü, Tahtacı Alevilere göre Ali’nin doğum günüdür. Başka Alevi topluluklarında Ali’nin halifeliğinin yıldönümü olarak da kutlanır (Kars). Nevruz’a denk gelen 21-22 Mart günleri, Anadolu’nun değişik yerlerinde de benzer kutlamalar yapılır. Mudurnu’daki “Betnem” törenleri, Ankara yöresindeki “Hasır Küfrü” aynı günlere rastlar. Bu tören Hıristiyan ve Müslümanlar tarafından ortak kutlanırdı. Attis’in yeniden diriliş tarihi sayılan 22 Mart, İsa’nın ölümü 23 Mart, yeniden diriliş 25 Mart tarihleri, Çoban Tanrısı Dumuzi’yle ilintili Nevruz kutlamalarının aynı dönemlere denk gelmesi mitoloji ve ritüeller arasında tüm dünyaya yayılmış bir şenlikçi gelenek olarak anılabilir.


Aynı günler Hıristiyanlar için Paskalya Yortusu’dur; Hıristiyan dünyası için İsa’nın yeniden yaşama dönüşünün, dirilişin kutlandığı günlerdir. Anadolu Müslümanları da eş zamanlı şölenler düzenlemişlerdir. Çocuklar kırmızı boyanmış yumurtaları tokuştururlar... Betnem’de dağlardan toplanan ardıç dalları yakılır, Hasır Küfrü’nde eski hasırlar ateşe verilir... Aynı günler, İran’ın resmi bayramıdır.


Doğu toplumlarındaysa, derebeylik kesintileri nedeniyle bu süreklilik sağlanamamıştır. Her derebeyi, var oluş felsefesi gereği, tarihi de estetiği de kendisiyle birlikte başlatmaya kalkışmıştır.


İslamiyet’in tarihi, kendisinden önceki Cahiliye dönemi ile başlatması, daha önceki Sami-Arap kültürünü ve sanatını yok sayması, kendisinde var olan devrimci niteliğin üzerini tamamen örtememiş olmalıdır. Endülüs imgelem yaratıcılığı, Avrupa Rönesans sanatının temellerinden olan Provans şiirinin en önemli kaynağı olmuştur. “Müslüman İspanya’daki emirlerle büyük beyler, kendilerini sevdiklerinin hizmetkârları, köleleri ilan etmişlerdi. Provans şairi, bu Arap göreneğini benimsedi; cinslerin geleneksel ilişkilerini ters yüz etti, soylu hanıma ‘efendim’ dedi, kendisine de onun hizmetkârı (…) Kadınla erkeğin geleneğin yücelttiği imgelerini altüst etti. Ahlâk anlayışını etkiledi, söz dağarcığına geçti ve dil yoluyla dünyanın görüşünü değiştirdi.” (Ocatavio Paz, Çifte Alev, Aşk ve Erotizm, s 80)


Karl Marks’tan yüzyıllar önce, toplumsal değişimlerin derininde yatan gücün üretim ilişkileri olduğunu görebilmiş İbn-i Haldun da o kültürün içinden doğmuş bir bilgeydi.
    
ALPER AKÇAM 30.Aralık 2011    

************************************************************************************************************************


Noel bayramının kökeni....
İnanabilir misiniz, yüzyıllardır Hıristiyanların İsa'nın doğuşu olarak kutladığı Noel bayramının, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramı olduğuna? Nereden nereye, inanılacak gibi değil, değil mi? Ben de ne yazık ki, yeni öğrendim.

Bu senenin galiba ilk başlarında idi Adnan Atabek imzalı bir e-mail aldım. Çok ilginç gelmişti, Hıristiyanların Noel bayramını tamamıyla Türklerden almış olduğunu gösteriyordu. Fakat üzerinde durmaya vaktim olmadı, hem de Noel zamanına doğru ele almayı düşünmüştüm. Bu arada Türk devletlerinden başka birilerine aynı konuyu bilip bilmediklerini sordum. Bana İran'ın Azerbaycan bölgesinden İsmail Bey'den yanıt geldi, verdiği yanıt birebir aynı olmasa da çok uyduğunu gördüm.  Olay şöyle:

Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor. Bunun tepesi, gökyüzünde oturan Tanrı Ülgen'in sarayına kadar uzanıyor, buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz. Ülgen, insanların koruyucusu, o sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor Türklerde. Bayramın adı Nargudan, nar=güneş, tugan, dugan=doğan. Doğan güneş. Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar. Güneşi geri verdi diye Ülgen'e dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya
gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan. İnanca göre bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş. Bu bayram için, evler
temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar. Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.

Yazılana göre akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş.  Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden bu olayın Türklerden  Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden
sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok. Doğum, güneşin yeniden doğuşu.

Meydan Larousse'da, İsa evrenin nuru olarak algılanıyor ve bu olayın  Pagan halklardan alınıp İsa'ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternette yazılanlara göre, İmparator Konstantin (324-337) zamanında İznik'te toplanan konsülde,  22 Aralık'ta güneşin doğumu için yapılan bu Pagan Bayramı'nı İsa'nın  doğumu olarak 24 Aralık'a alınıyor ve Noel Bayramı deniliyor. Batı
kilisesi ise, yani Katolikler 25 Aralık'ta kutluyorlarmış bunu. Çam süsleme ise ilk 1605'te Almanya'da görülüyor, oradan Fransa'ya geçiyor.

Ne kadar ilginç değil mi? Batı, en büyük bayramını göçebe, ilkel olarak tanımladığı Türklerden yürütmüş. Yeni yapılmakta olan çalışmalarla Batı'ya Türklerden kimbilir daha nelerin geçtiği ortaya çıkacak? Belki de yazının ve dillerin anası Türkler olduğu kanıtlanacak.

Muazzez İlmiye Çığ 18.12.2007

ÇAM SÜSLEME GELENEĞİ

Hıristiyanların İsa'nın doğuşu olarak kutladığı Noel bayramı, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramıdır.  Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor.  Buna hayat ağacı diyorlar.   Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz.

Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı
22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar.   Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor.

Bayramın adı Nargudan.   (nar=güneş, tugan, dugan=doğan)    Doğan güneş
Güneşi geri verdi diye Tanrı Ülgen'e dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan.  Bu bayram için, evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar. Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.

Akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş.  Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden bu olayın Türklerden  Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor.  İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok.
Doğum, güneşin yeniden doğuşu.                          
 
 Sümerolog Muazzez İlmiye ÇIĞ
 

30 Aralık 2013 Pazartesi

MUTLU YILLAR







Sevgili kızım!

Şimdi gece. Noel gecesi. Benim küçük kalemdeki silahsız muhafızların hepsi derin uykuda. Kardeşlerin uyuyor. Annen de uykuya da...ldı. Ne var ki sen çok uzaklardasın; eğer şu anda, şu dakika da, fotoğrafına bakmıyorsan kör olayım. Fotoğrafın burada, masamın üzerinde, kalbime en yakın yerde duruyor. Oysa sen neredesin? uzakta, masalsı paris’te... Champs elysées’deki tiyatroda. Görkemli bir sahnede dans ediyorsun. Bunu çok iyi bildiğim halde, ben gene de bu sakin gecenin sessizliğinde senin ayak seslerini net biçimde duyuyorum. Gözlerin gözlerimin önüne geliyor; gözlerin kış gecesine özgü gökyüzündeki yıldızlar gibi parıldıyor. Bu güzel oyunda, şahın tutsak aldığı güzeller güzeli bir iranlı kızı oynadığını biliyorum. Güzeller güzeli ol sen de ve dans et. Yıldız ol ve parıltılar saç. Ama seyircileri büyülemiş olmaktan, onları kendine hayran etmekten sarhoş olduğunda, sana sunulan çiçeklerin kokusu başını döndürdüğünde, tek başına bir köşeye çekil ve benim mektubumu oku, babanın sesine kulak ver.

Ben senin babanım geraldine! ben charlie’yim, charlie chaplin! başucunda kaç gece sabahladığımı bir bilsen? küçük küçük masallar anlatıyordum sana! bazen uyuyan güzel’i anlatırdım, bazen kötü kalpli ejderhaları… uyku gelip ihtiyar gözlerimi yokladığında, uykuyla dalga geçiyor ve şöyle diyordum: “defol! ben kızımın hayallerini düşlüyorum!” ben senin hayallerini görebiliyordum geraldine! senin geleceğini görebiliyordum, bugününü! sahnede dans eden kızı görebiliyordum, kanatlarını açmış, havada uçan periyi... İnsanların sözlerini de duyabiliyordum: “şu kızı görüyor musunuz? yaşlı bir palyaçonun kızı bu... Babasının adı charlie idi hani, hatırlıyor musunuz?”

Evet, ben charlie’yim! yaşlı palyaço charlie… şimdi senin sıran... Dans et! ben, yamalı, boru paça, çuval gibi pantolonla dans ediyordum. Senin bedenini ise prenseslerin ipek elbiseleri sarıyor. Bu dans ve alkış sesleri senin ayaklarını yerden kesecektir. Kanatlan, uç ötelere! ama arada bir ayakların yere de bassın! halkın nasıl yaşadığın bilmelisin. Sokak dansçılarının hayatını da gör. Açlıktan bitkin düşmüş, yoksulluktan ve soğuktan titreye titreye dans edenleri de... Ben de onlarla aynı kaderi paylaşmıştım geraldine! o büyülü gecelerde, sen benim masallarımla uyurdun ama ben uyumazdım. Senin güzel yüzünü seyreder, kalbinin atışlarını dinlerdim ve kendime şu soruyu sorardım: “charlie, acaba bir gün olur, bu minik kuş seni anlayabilir mi?” sen beni tanımıyorsun geraldine! şimdi artık çok uzaklarda kalmış olan o gecelerde ne çok masal anlatmıştım sana. Ama kendi masalımdan hiç söz etmedim. Oysa biliyor musun geraldine, benim masalım da çok ilginçtir. Yoksul bir palyaçonun masalıdır bu. Londra’nın kenar mahallelerinde şarkı söyleyip dans eden sonra da bahşiş toplayan bir palyaçonun masalı... İşte, benim masalım da bu!

Ben açlığın ne demek olduğunu biliyorum, evsizliğin ne anlama geldiğini... Bu da bir şey mi ki? ben, gururdan bir okyanus gibi kabarmış şu göğsümde, acıma duygusuyla önüme atılan kuruşların sızısını hissettim, küçümsenen sefil birinin sancılarını çektim ben. Bütün bunlara karşın, işte gene de hayattayım. Hayatta olanlar hakkında hep daha az konuşulur. Sen benim soyadımı taşıyorsun, chaplin ismini… bu ad, neredeyse yarım yüzyıl boyunca bütün dünyayı güldürdü. Benim ağlamalarımın yanında bu gülmeler nedir ki? senin yaşadığın dünya, sadece dans ve müzikten ibaret... Geraldine! gece yarısı o görkemli salondan çıkınca, varsıl hayranlarını unut ama bindiğin taksinin şoförüne karısının hatırını sormayı unutma. Kim bilir, belki karısı hamiledir. Belki yakında doğacak olan ilk göz ağrısı, yavrusu için bez almaya bile parası yoktur. Eğer durum böyleyse, kalk cebine para koy... Procredit bank’a talimat verdim, giderlerini karşılayacaklar. Başkalarına yapacağın ödemeleri kuruşu kuruşuna hesapla, öyle ver! arada sırada metroya in. Otobüsle ya da yayan dolaş şehri. İnsanlara bak, iyi gözlemle onları. Dul ve yetimlerin yüzlerine iyi bak. Hiç değilse günde bir kez kendine şunu söyle: “ben de bunlardan biriyim!” evet, sevgili kızım, unutma bunu; sen de onlardan birisin.

Sanat, göğe uçması için insana kanatlar takıncaya kadar ayaklarına ayaklarına vurur adamın. Zaman gelip de seyirci karşısında yükseldiğini hissetmeye başladığın anda sahneden in, dışarı çık. Yoldan geçen ilk taksiyi çevir. Paris’in dış mahallelerine git. Ben bu mahalleleri çok iyi bilirim. Orada dansçı kızlar göreceksin. İçlerinde sana benzeyenler de vardır; senden daha zarif, daha mağrur olanlar da… sen tiyatrondaki göz alıcı sahne ışıklarını orada bulamazsın! onların sahne ışıkları ay’dır. Bak onlara! daha dikkatlice bak! senden bile daha iyi dans etmiyorlar mı? haydi, itiraf et bunu. Senden daha iyi dans eden, senden daha iyi rol yapan biriyle karşılaşırsan, o vakit hep şu sözlerim aklına gelsin: hiçbir zaman charlie’nin ailesinden, bir fayton sürücüsüne kötü söz söyleyecek ya da seine nehri kıyısında oturmuş, sadaka isteyen dilenciyle alay edecek kadar kendini bilmez biri çıkmamıştır. Charlie bu dünyadan çekip gidecek geraldine! sense hayata devam edeceksin. Ben senin hiçbir zaman yoksulluğu tatmanı istemem.

Bu mektupla birlikte sana çek koçanı da yolluyorum. Ne kadar istersen o kadar harca. Ama şunu sakın unutma, iki frank harcadığında üçüncü frank sana ait değildir. Her defasında aklında olsun bu. Üçüncü frank bir başkasına ait, tanımadığın birine, bir frankın hasretiyle yaşayan birine ait o para… o kişiyi bulman zor olmayacaktır. Attığın her adımda yoksul birini görebilirsin, yeter ki sen görmeyi iste! ben bu şeytanın baştan çıkaran gücünü bildiğim için para hakkında konuşuyorum. Uzun süre sirkte çalıştım ben. İp üstündeki cambazları korkuyla izlerdim hep. Ama şimdi sana şunu da söylemek isterim sevgili kızım. Bir insanın ayağının kaymasıyla yere, sert zemine kapaklanması, cambazın o tekinsiz ipten düşmesinden daha kolaydır; inan bana. Sen bu akşam bir pırlantadaki ışıltının cazibesine kapılabilir, ister istemez yere kapaklanabilirsin. Gün gelir yabancı bir prensin yüzü, seni kendine tutsak edebilir. İşte o andan itibaren sen artık deneyimsiz bir cambaz sayılırsın. İp, deneyimsizlere ihanet etmiştir hep. Sen sakın altın ve mücevher karşılığında kalbini satma. Unutma, en büyük pırlanta güneştir ve ne mutlu ki güneş, herkesi eşit biçimde aydınlatıyor.

Gün gelir de birini seversen, seçtiğin kişiyi tüm kalbinle sev. İşinin zor olduğunu biliyorum. Şimdi bedenini tiril tiril ipek kumaşlar örtüyor. Sanat için sahneye çıplak da çıkabilirsin… ama o sahneden saf, tertemiz ve kusursuz olarak inmelisin. Ben yaşlı biriyim, sözlerim gülünç gelebilir. Ama öyle sanıyorum ki çıplak vücudun, senin çıplak ruhuna âşık olan kişiye ait olmalıdır. Ne yapayım, benim bu konuya bakışım belki eski kafalılık… belki bu düşüncem on yıl öncesinde kaldı. Korkma geraldine, bu on yıl seni yaşlandırmaz. Ben, senin şu çıplak adada, boyun eğen en son kişi olmanı isterim. Babalar ve çocukların arasında hep bir çekişme olduğunu biliyorum. Bana savaş aç sevgili kızım, düşüncelerime karşı savaş aç. Ben itaatkâr çocukları sevmiyorum. Bu mektubumun üzerine henüz gözyaşım düşmemişken, bu noel gecesinin mucizeler gecesi olduğuna inanmak istiyorum. Bir mucize olmasını ve söylemek istediğimi her şeyi gerçekten doğru anlamanı istiyorum.

Charlie yaşlandı, geraldine. Charlie artık çok yaşlandı. Sen, er ya da geç, beyaz elbiseler yerine siyahlar giyip mezarıma geleceksin. Şimdi seni üzmek istemiyorum ama arada bir aynaya bak. Aynada beni göreceksin. Damarlarında benim kanım dolaşıyor. İstiyorum ki, benim damarlarımdaki kan artık akmaz olduğunda, baban charlie’yi unutma! ben bir melek değildim, ama her zaman insan olmak için çaba harcadım. Sen de öyle yap…

Seni öpüyorum geraldine.

Charlie —

Yayınlayan :İlknur Kıyak

19 Aralık 2012 Çarşamba

YENİ YIL KUTLAMALARI ALPER AKÇAM



Noel’den öte, yılbaşı kutlamalarının da bizim kültürümüzde olmadığını, dinimizce bunun günah sayılacağını söyleyen dünya kadar açıklama dinledik, gördük geçtiğimiz zaman dilimi içerisinde.
Çağımıza yakın bir zamanda, ancak 19. Yüzyıl’da moda olan Noel ağacı süslemesine Batı dünyasında ilk kez 1521’de Alcaste’da rastlanır. 24 Ocak’taki Adem ile Havva Yortusu’nda, Güney Almanya’da evlere bir cennet ağacı dikilmesi ve üzerine kutsanmış ekmeği simgeleyen, ince, hamursuz ekmek parçaları asılması da bilinen bir gelenekti zaten. Ancak 16. Yüzyıl’da, bildiğimiz Noel piramidi olarak biçimlenme görülmüş ve bu süsleme sonradan tüm Batı dünyasına yayılmıştır (Yıldız Cıbıroğlu, Adam Sanat dergisi, Kasım 2004, sayı 226, Mumdan Gemiyle Ateşten Denizi Geçmek başlıklı yazı).


Ağaca tapınma, onu mum ve meyveyle süsleme geleneği ise, çok eski tarihlere, pagan (çok tanrılı, animist) toplumlara kadar dayanmaktadır. Anadolu’da da belki binlerce yıldır süregelmekte olan bu gelenek, günümüzde de kimi yörelerde, düğün alaylarında, “nahıl bezeme”yle kendini göstermektedir. Batı kültüründeki Noel sözcüğünün yerine Doğu’da “nahıl”ı bulmaktayız. Nahıl yerine “dodo”, “dudu dudu” ya da benzer sözcükler kullanan yörelerimiz de vardır.


“Frigler döneminde Afyon ve Konya dolaylarında, yılın belli günlerinde, çoğu kez ilkbaharda yapılan dinsel törenlerde alaylar önünde nahıl taşınırdı; bu erkeklik gücünü simgeleyen phallustu. Bu simge bazen çelenk biçimini, bazen de çam dalı görünümünü almıştır.” (Özdemir Nutku, Tarihimizden Kültür Manzaraları, s 70) Özdemir Nutku, Evliya Çelebi’den Osmanlı dönemiyle ilgili bir alıntı yapar:“Süleymaniye minaresi biçimindeki balmumundan, renk renk kâfurilerden ve tellerden, göklere uzanan minareler gibi ışıklı, parlatılmış nahıllar yapılıyor ve her birini iki yüz prangalı tutsak taşıyordu.” (agy, s 70)


Yılbaşı kutlamalarıysa, ilkel toplumlardan bu yana, tüm dünyada mevsimsel bir kuttöre, özel bir ritüel olarak yaşatılmıştır. Kışın yarılanmış olduğunu, günlerin artık uzadığını muştulayan bu ritüelde, Anadolu’da, Köse, Saya, Arap oyunları düzenlenir, ateşli, kılık değiştirmeli, şölen sofralı şenliklerde ayrı kültürlerin içinde yaşayan tüm halklar birlikte eğlenirdi. Metin And’ın Oyun ve Bügü adlı araştırma kitabından, yılbaşından birkaç gün önceye denk düşen günlerde (25-28 Aralık gibi...) yılbaşı kutlamalarının Erzurum köylerini de içermek üzere Anadolu’nun birçok yöresinde yakın zamanlara kadar yapılageldiğini anlamaktayız. Artvin, Posof ve Ardahan köylerinde 31 Aralık gecesi yılbaşı kutlamaları yapıldığına ilişkin derlemeler de vardır (Mehmet Çokal, Artvin’in Madenler Köyünde Yılbaşı Karşılaması; Gülali Aydınoğlu, Poshof’un Yaylaaltı Köyünde Yılbaşı, Türk Folklor Araştırmaları, sayı 127, 1960, alıntılayan: P. Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, s 285).


“Kış yarısı”, yılbaşı ya da değişik adlarla kutlanan dönemsel bayram için Anadolu’da değişik tarihler kullanılmaktaydı. Söz gelimi, Divrik’in Çamşıklı köylerinde Kış Yarısı Bayramı 15 Ocak’ta kutlanmaktadır (Feyzullah Çınar’dan alıntılayan P. Naili Boratav, 100 Soruda Anadolu Folkloru, s 284). Yine yakın tarihlere kadar, 24 Aralık-15 Ocak günleri arasındaki değişik günlerde, şenlikler düzenlenirdi. Tarih konusunda Hıristiyan Batı dünyasında da tam bir birlik yoktur. Katolik ve Protestan kiliseleri İsa’nın doğum günü olarak 25 Aralık’ı kabul ederken Ortodoks Kilisesi için bu tarih 7 Ocak’tır.


Macar tarihçi Huizinga, insanlık kültürünün ana kay
nağını, “oyun” olarak tanımlıyor. İnsana yakıştırılan niteliksel adlar içinde “homo sapiens” (düşünen yaratık), “homo faber” (üreten yaratık) gibi adlardan çok Huizinga’nın “homo ludens”i (oynayan yaratık) adlaması yakışır görünüyor. Ünlü halkbilim araştırmacımız Metin And, Oyun ve Bügü adlı yapıtında tüm insanlık kültüründe de aynıları ya da benzerleri bulunan oyunlarımızın kaynak ve yayılımlarıyla ile ilgili ayrıntılı bilgiler veriyor. Gaziantep’te Mangala adıyla, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde de değişik adlarla bilinen oyunun oynandığı ülkeleri şöyle sıralıyor:“Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Hindistan, Maldiv Adaları, Bengladeş, Seylan, Zaire, Malezya, Tayland, Vietnam, Moğolistan, Çin, Endonezya, Filipinler, Habeşistan, Somali, Kenya, Mısır, Moritanya, Senegal, Zambia, Sierra Leone, Liberya, Mali, Guyana, Antiller, Haiti, Zengibar, Sudan, Tanzanya, Uganda, Ruanda, Burundi, Malavi, Rodezya, Güney Afrika, Brezilya, Nijerya, Niger, Togo, Fildişi Sahili, Yukarı Volta, Kamerun, Gabon, Madagaskar, Gine, Ghana, Dahomey vb.” (Metin And, Oyun ve Bügü, s 343-344) 


Kenya, Türkiye ve Kazakistan’da da aynı adla oynanmaktadır bu oyun...
Kavimlerin yer değiştirmesi ile zorunlu veya istemli göçler gibi, yaşanılan sosyal çevre ve içinde bulunulan üretim ilişkileri de benzer bir kültürel yapının farklı toplumlarda aynı anda doğup büyümesine yol açıyor… Anadolu’dan Amerika’ya uzanan yaratıcı imgelem, Kızılderilileri Türk, Türkleri Kızılderili kılmak için kolları sıvıyor! Dil, davranış biçimleri ve diğer kültürel göstergelerin toplumsal iletişimle olan iç içeliği, toplumsal iletişim biçimlerinin maddi yaşamla olan bağlılığı ortaya çıkıyor. “Modern antropolojideki araştırmalar göstermiştir ki, benzer sözlü edebiyat ürünlerinin ille de birbirinden alınmış olması gerekmez. Benzeyen iki fıkranın bir milletten ötekine geçmiş olması zorunlu değildir. Aynı sosyal ve ekonomik gelişme düzeyindeki toplumlar, birbirinden habersizce benzer folklor ürünleri yaratabilirler.” (İlhan Başgöz, Folklor Yazıları, s 141)


Batı dünyası, kendi kültürünü Roma-Yunan kültürüyle, hatta Ana
dolu ve Sümer mitolojisindeki kimi öğelerle bütünleştirip, kendi içinde sürekliliği olan kültürel bir sistem oluşturmuş gibi görünmektedir. Hıristiyan inancındaki İsa’yla ilgili birçok dönemsel tarihle, pagan çağlardan bu yana sürdürülmüş mevsimsel, zamandizgisel ritüeller koşutluk göstermektedir. İsa’nın doğumu kış yarısı kutlamalarına, İsa’nın ölümü ve yeniden dirilişi Nevruz öncesi ve sonrasına (21 – 25 Mart) denk gelmektedir.
Mitolojik araştırmalara göre Nevruz, Mezopotamya’daki Aşk Tanrıçası İnanna ile Çoban Tanrısı Dumuzi’nin aşkından ortaya çıkmıştı. İnanna, kendisine ihanet eden Dumuzi’yi yeraltına göndermişti. Dumuzi yalnızca bahar aylarının başında yeryüzüne dönüp İnanna ile birleşebiliyordu. İnanna-Dumuzi ilişkisiyle Orta Doğu ve Yakın Asya kültürlerindeki Attis-Kybele, Astarte-Adonis, İsis-Osiris birliktelikleri arasında bir özdeşlik vardır. Bu zaman, yeryüzünün bir enlem kuşağında, soğukların, yoklukların bittiği, bereketin filizlendiği, güneşin ısıtmaya başladığı bahar mevsimini de haber veriyordu. 22 Mart günü kutlanan Nevruz, İran için ulusal bir bayramdır. Ayrıca birçok Asya halkı için de aynı günler baharın geldiğini müjdeleyen şenliklerle kutlanır.


Nevruz günü, Tahtacı Alevilere göre Ali’nin doğum günüdür. Başka Alevi topluluklarında Ali’nin halifeliğinin yıldönümü olarak da kutlanır (Kars). Nevruz’a denk gelen 21-22 Mart günleri, Anadolu’nun değişik yerlerinde de benzer kutlamalar yapılır. Mudurnu’daki “Betnem” törenleri, Ankara yöresindeki “Hasır Küfrü” aynı günlere rastlar. Bu tören Hıristiyan ve Müslümanlar tarafından ortak kutlanırdı. Attis’in yeniden diriliş tarihi sayılan 22 Mart, İsa’nın ölümü 23 Mart, yeniden diriliş 25 Mart tarihleri, Çoban Tanrısı Dumuzi’yle ilintili Nevruz kutlamalarının aynı dönemlere denk gelmesi mitoloji ve ritüeller arasında tüm dünyaya yayılmış bir şenlikçi gelenek olarak anılabilir.


Aynı günler Hıristiyanlar için Paskalya Yortusu’dur; Hıristiyan dünyası için İsa’nın yeniden yaşama dönüşünün, dirilişin kutlandığı günlerdir. Anadolu Müslümanları da eş zamanlı şölenler düzenlemişlerdir. Çocuklar kırmızı boyanmış yumurtaları tokuştururlar... Betnem’de dağlardan toplanan ardıç dalları yakılır, Hasır Küfrü’nde eski hasırlar ateşe verilir... Aynı günler, İran’ın resmi bayramıdır.


Doğu toplumlarındaysa, derebeylik kesintileri nedeniyle bu süreklilik sağlanamamıştır. Her derebeyi, var oluş felsefesi gereği, tarihi de estetiği de kendisiyle birlikte başlatmaya kalkışmıştır.


İslamiyet’in tarihi, kendisinden önceki Cahiliye dönemi ile başlatması, daha önceki Sami-Arap kültürünü ve sanatını yok sayması, kendisinde var olan devrimci niteliğin üzerini tamamen örtememiş olmalıdır. Endülüs imgelem yaratıcılığı, Avrupa Rönesans sanatının temellerinden olan Provans şiirinin en önemli kaynağı olmuştur. “Müslüman İspanya’daki emirlerle büyük beyler, kendilerini sevdiklerinin hizmetkârları, köleleri ilan etmişlerdi. Provans şairi, bu Arap göreneğini benimsedi; cinslerin geleneksel ilişkilerini ters yüz etti, soylu hanıma ‘efendim’ dedi, kendisine de onun hizmetkârı (…) Kadınla erkeğin geleneğin yücelttiği imgelerini altüst etti. Ahlâk anlayışını etkiledi, söz dağarcığına geçti ve dil yoluyla dünyanın görüşünü değiştirdi.” (Ocatavio Paz, Çifte Alev, Aşk ve Erotizm, s 80)


Karl Marks’tan yüzyıllar önce, toplumsal değişimlerin derininde yatan gücün üretim ilişkileri olduğunu görebilmiş İbn-i Haldun da o kültürün içinden doğmuş bir bilgeydi.
    
ALPER AKÇAM 30.Aralık 2011    

Fotoğraf:Arzu Sarıyer