Haluk Işık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haluk Işık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2013 Salı

Bugün 9 Eylül !

"İki kelimelik" bir gün değil bugün!
Hasan Tahsin Kocabaş
Hasan Tahsin Kocabaş


Bugün 9 Eylül...

Eylül ayının dokuzuncu günü...

Sıradan görülebilir artık, farkındayım. Farkındayım, ama "zamana ayak uyduramıyorum" bugün de!

Olsun varsın, bu zamandan memnun olup cebimi dolduracağıma, cebim boş coşkulu hatıralara sığınırım, daha mutlu olurum. 

Ben her 9 Eylül'de kan kussam da mutlu olurum, mutlaka...

Yine mutluyum. 

Nal seslerini duyar gibiyim. Sonra tek tük silah sesleri, özgürlük adına...

Sonra tamda İzmir'in eşiğinde o "tertemiz alnından vurulup" toprağa düşen Mehmet'i görür gibiyim. Bornova'da Ege Üniversitesi Hastanesi önündeki anıtı hiç okudunuz mu satır satır? 

"İstiklal için koştuk Sakarya'dan İzmir'e, Son hızla kovaladık düşmanları denize,

Top, tüfek yıldırmadı, korkusuzca saldırdık, işgalcinin zulmünden yurdumuzu kurtardık.

Kurtuluş tamamlandı Eylül'ün dokuzunda, şehitlik nasip imiş Bornova ovasında.

Feda olsun canımız kanımız helal olsun, Al bayrak dalgalansın vatanımız sağolsun!" 


Dokuz Eylül gününü sıradanlıktan kurtaran bu satırlardır işte. Arsız bir işgali sona erdiren ama zafere bir adım kalmışken, İzmir'in kapısında canını veren, şehit olan isimsiz Mehmetler'e olan minnet borcumuzu dualarla, unutmadan anacağımız gündür bugün! 

Mısır gibi, Suriye gibi olmamak için o kadar çok müşterek nedenimiz var ki! 

Onların da "9 Eylülleri olsaydı" acaba böylesine kırarlar mıydı birbirlerini? 

Biz o kahpe emperyalizme ve yerli ruhsuz işbirlikçilerine kanımızla, canımızla indirdik şamarı. Belki şamarımızdan korktukları için kahpe oyunlar peşindeler yılmadan. 

Lakin o oyunlara düşmemek için işte anıt işte yukarıdaki satırlar. Kendimiz okuyarak, çocuklarımıza okuyarak bozarız o kirli oyunları, yalan mı? 

Bornova'daki anıt ne kadar önemliyse, 9 Eylül'e dair güzel yürekli Haluk İşık'ın da mısraları çarpıcı. Haluk Işık'ın "9 Eylül" şiirini, şiirin mısra aralarındaki o hüzünlü mesajı algılamamız, 9 Eylül'ü olur ya, sıradan görenlere çarpmamız gerekiyor. "İki kelimelik" bir gün değil 9 Eylül, olamaz da... O iki kelimenin altına gizlenmiş destanı çıkarmak gerek yeniden!

Sen “9 eylül” dersin iki kelime
Ben değişen yazgı anlarım
Özgürlük anlarım, bağımsızlık…
Sen “İzmir” dersin iki hece
Ben sevinçten ağlarım
Tarihin başı mı dönmüş
Şimşek hızıyla geldiklerinde ?
Şaşırmış mı toprak
Ayakları yere değmeyen atlar geçerken ?
Önce deniz mi görmüş
Kavruk yüzlü neferleri ?
Bugün 9 eylül
Tam sırasıdır canlandırmanın hatıraları…
Sen 9 eylül dersin iki kelime
Ben onurlu bir halk anlarım
Rüzgarın çevirdiği sayfa anlarım
Sen “İzmir” dersin iki hece
Ben saygıyla ayağa kalkarım…


Okudunuz değil mi?

Bir daha okuyun. Bornova'daki anıtta heyecan ve inanç dolu amacı, Haluk Işık'ın şiirinde de o heyecan ve inanç dolu amacın coşkulu sonucunu hissedeceksiniz! 

Vatan, inanç, birliktelik, onur ve namus inanın her şeyden, özellikle de maddi hırstan daha önemli ve değerli. Ayağında çarıksız İzmir'e vasıl olmak için koşan ve kapısında şehit olan Mehmetlerimiz bugün hoş sada ise gök kubbede, eğer tüm zorlamalara rağmen hala Mustafa Kemal aşkımız varsa yüreğimizde... Galiba 9 Eylül'ü sıradanlaştırmak isteyenler de başarılı olamayacak; ebediyyen ve inşallah! 

Kutlu olsun milletim, kutlu olsun 9 Eylül'ümüz!

Ve yüce Allah bizi ebediyyen o şeytanın "bol yıldızlı" şerlerinden korusun! 

NOT: AKP İzmir Milletvekili Rıfat Sait'in adeta alternatif yaratma çabasıyla "9 Eylül" adıyla başka bir etkinlik düzenlemesini asla kabul edemem. Cumhuriyet Valisi'nin bu garip alternatife katılmasını da yadırgarım. 9 Eylül siyaset ve siyasi partilerin üzerindedir. Bir ve birliktelik içinde kutlamamız gereken bu günü ayrıştırmak sadece şeytanın işine gelir! Bay Rıfat Sait kusura bakmasın, yolu yol değil! 

Tarih: 9/9/2013 

22 Mayıs 2013 Çarşamba

La Fontaine’in hayvanlara ihaneti HALUK IŞIK



La Fontaine’in hayvanlara ihaneti
HALUK IŞIK
Haluk Işıkİnsanın kurnazlığını, üç kağıtçılığını vurma yüzüne. Sen, Aziz Nesin’in deyimiyle “aklı değil, kurnazlığı seçmiş” iki ayaklılara, hakettiklerince saydırma. Bu nedenle, “üsttekine köle, alttakine ceberrut” insanların, ne alçak, ne zavallı, ne faşist olduğunu haykırma. Ama TİLKİ’yi al, kurnazlık timsali olarak damgala, insanlığın hallerini anlatmak için.

İnsanın hantallığını, uyuşukluğunu, gebeş gebeş dolaşmasını vurma yüzüne. Kaba gücüne güvenip, insanlıktan yaratıklığa geçmeyi seçenleri adıyla sanıyla adlandırma. Öyle ya, nasılsa AYI var. Oysa ne duyarlı, ne yumuşak, ne kendi dünyasında bir canlıdır ve ne kadar da benzemez biçtiğin kimliğe.

Ama dikkat, bundan sonra adlarını anacağım ya da anmayacağım hayvanların, kendilerine ait doğal ortamlarında ya da faunalarındadır kendine özgülükleri. Yoksa ayıların dünyasında insan ne hale gelebilirse, ayılar da insanların dünyasında o hale gelir, gelmektedir. Her hayvan için bu böyledir. Anımsayın, herifin biri Badem’i bıçaklamaktan söz etti, eline fırsat geçse yapar da, merak etmeyin. Danimarka’da “insan” delikanlıları, rüştlerini balina parçalayarak gösteriyor. İspanya’da boğa festivallerindeki rezillikleri, arenalarda boğaların matadorların elinde ne hallere düştüklerini unutmayın. Bizdeki kimi sapıklar, ağlarına zarar verecek olanları görsün de, ders (!) alsın diye, yunusları kurşunlayıp, beton tenekelere bağlayıp denize bırakır, anımsayın!

Bilmem, ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Konumuza dönelim.

Jean de La Fontaine (Yazar, Fransız, 8 Temmuz 1621 Chateau Thierry – 13 Nisan 1695 Paris), dinle!

Akılsız için KAZ, sinsi için YILAN, pislik için ÇAKAL, beyinsiz için KARGA... Benzet benzetebildiğin kadar. Nasılsa ağızları var, dilleri yok garibanların! Hayvan, insana benzetildiği için dava açamaz. Ama KEDİ’ye benzetildiği için, dava açan insanı da gördük. Nankör kedi diye saldıranını da. Hep senin yüzünden!

KELEBEK gibi uçtu, ARI gibi soktu, bilmezsin biz bunu sloganlaştırdık. Sen, ÖKÜZ gibi kaba, MANDA gibi tembel, BALİNA gibi hantal, TAVŞAN gibi korkak dedin. Bunları anlatabilmek için, doğrudan “İNSAN” diyemedin ya, tüh sana!

KARINCA gibi çalışkan olmakmış, sana ne, sen ne anlarsın karıncanın çalışkanlığından! Çalışanlar, salt kendileri için değil, hayat için de çalışkan olmalıdır, örgütlenmelidir, yalnızca “kendine” yaşamamalıdır diyemedin. Bugünlere yetişmediğin için, kafasına demir düşmemeli, ciğerine sülfür girmemeli, grizuda parçalanmamalı, sel bastığında bindiği minibüs tabuta dönmemeli, diyemedin. Senden yüzlerce yıl sonra doğan ve sana benzeyenler de diyemedi. Artık bu cinayetlere kader, tecelli, iş kazası deniyor. Örneğin Tuzla’da salkım salkım ölenler için, anında istifa etmesi gerekenler, mealen şunu söyleyebildi, biliyor musun; “Olacak o ölümler. Çünkü orası çocuk bahçesi değil, lunapark değil...”

Ya geride kalanlar, işsizler yani... Haydi, dört gözle kaza olsun ölsünler, yer açılsın diye bekleşiyorlar demeyeyim. Ama artık, her ölenin ardından, boşalan o yeri kapmak için yüzler, binler, iş bulma kuyruklarında birbirini yiyor. Daha vahim bir örnek vereyim mi? Üç kuruş para uğruna siyanüre bulanarak altın çıkarmayı kabullenenler; o siyanürün dağı taşı mahvettiğini düşünemeyenler, yani orada senin karıncaya benzer çalışanlar, bu doğa ve çevre katliamına dur diyenlere kalas demir saldırıyor. Çünkü işlerini yitireceklerine, ekmeksiz kalacaklarına inanıyorlar. Ne mide bulandırıcı bir paradoks...

Bu “insanlığın dibe vurma” hali, itiraf edilmese de, hepimizin malumudur. Bu gerçeği herkes biliyor, kimse söylemiyor. Sen de söylemedin, söyleyemedin.

Onlar, dünyanın emekle döndüğünü bilmelidir. O yüzden kapitalisti de, emperyalisti de onları iyi tanımalıdır. Sömürüye sonuna dek direnmelidir emekçi dediğin. Onlar önce, kendilerini, güçlerini iyi tanımalıdır. Bu güçle, düzeni, düzeni savunanı, döneğini, alçağını, satılmışını doğduğuna pişman etmelidir. Ama elbette çalışkan olmalıdır. Çalıştıkça dünyayı değiştireceğini bilmelidir, örgütlenmelidir desene! Karıncaları örnek alacaksanız, asıl bu açıdan düşünün onları desene! Neden demedin, diyemedin be kardeşim? Var mı hayvanlar aleminde, bu kadar kepazelik? Yok!

Onlar bunu yaparken, evet AĞUSTOS BÖCEĞİ gibi, hayatında sanata, şarkıya, dansa, şiire de yer vermelidir. Bunu demedin de, Karıncayı köleliğe mahkum edip, Ağustos Böceğini de kara kışa, ölüme bıraktın değil mi? Yetmedi, saz çalıp türküler söylemeyi, beyhude ve saçma uğraşlar gibi; ölmeyi, ibretlik olmayı hakedecek oyalanmalar gibi gösterip anlattın. Sanatsız bir çölde, kurumayı salık verdin. İnsanlara tabii. Bilerek ya da bilmeyerek işlediğin suçlardandır, boynuna asılmış bir vebal olarak durmaktadır.

Bak o yüzden şiirle, şarkıyla, türküyle uğraşanları nasıl da küçümsüyorlar. Bak, sırası geldiğinde nasıl derilerini soydular, düşündüklerine söylediklerine pişman ettiler, fırsatını bulduklarında nasıl cayır cayır yakıyorlar! Sırf bu gerçek bile, pomatlı saçlarını, sana ve işbirlikçilerine yedirmeyi haklı çıkarırdı. Beni anlayabiliyor musun La Fontaine!

Zamanına denk gelmediği için, paçayı kurtarmıştır BUKALEMUN, tanımadığın için TİMSAH, bilmediğin için KOBAY... Uzatmayayım, daha nicesi, kurbanın olmaktan kurtulmuştur. Ama öyle bir kapı açtın ki, insanlar hemen onları da damgaladı. Döneklere, rüzgar güllerine, ortama göre renk seçenlere Bukalemun deyip, çıktılar işin içinden. Sivas’ta, Bayrampaşa’da, Diyarbakır’da katliam emirleri verip, sonrasında “timsah gözyaşı” dökenleri bilemezsin. Belki timsah bile görmediğin içindir, ama onlar insanı aklamak için, timsaha yükleyiverdiler işi. Senden aldıkları esinle. Kobaylara gelince... Düşünmesi bile korkunç, geçelim.

KURT, MAYMUN, EŞEK, ÖRDEK, FARE, BEYGİR, KARGA, SİNEK ve daha nicesi, La Fontaine elinde ya da sayesinde, insanoğlunun tüm kötü, zararlı, kepaze yanlarının öznesi oluvermiştir. Yazmakla bitmez, ama artık toparlayalım.

Bu işte en çok zararı kuşkusuz KÖPEK çekmiştir. La Fontaine efendinin halt yeme şampiyonluğu, en çok köpeğe dairdir. “Köpekleşmek”, “köpeklenmek”, “köpek gibi”, “köpek soyu”, “salta durmak” ve ötekilerden tut da, “köpek sahibini ısırmaz”dan “dişi köpek, kuyruğunu sallamazsa...” ile başlayan özlü (!) sözlere, hepsinde La Fontaine’in payı var. Hepsi, sözümona insanın hallerini, tavrını, anlayışını anlatıyor. Peki, köpeğin ne suçu vardı a yazar efendi?
Diyeceğim şudur, insanlığın ve dünyanın yaşadığı rezilliklerde, suçu hayvanlara yükleyerek, insanı aklayamayız. La Fontaine’e bu nedenle çok kızıyorum. Çünkü hiçbir hayvan, insan gibi yalan söylemez, savaş çıkarmaz, işkence yapmaz, ihtiyacından fazla tüketmez, doğayı kirletmez, vesaire... Hepsi insana özgüdür. Dahası, böylesi nitelemeler, hayvanlara karşı önyargıları kemikleştirmiş, katledilmelerini kolaylaştırmış ve insanın insanla yüzleşmesini, insanın insanla kıyaslanmasını engellemiştir.

Çocuklarımıza bu bilinci iyi vermek gerekir. Gerekir ki, bu dünyanın yalnızca insanlara ait olmadığını öğrensinler. Artık adını koyalım; insanoğlunun, doğaya ve öteki canlılara yönelik faşist ve emperyalist tavrının kırılması gerekir. Canlı cansız her türlü doğa parçası ve üyesi, insanoğlunun tahakkümü altındadır. Bunu bilmek, belki “vicdan, merhamet” duygularını kışkırtacak ve dünyanın gelecek kuşaklara “insana yakışır” biçimde bırakılması gereğinin kapılarını açacaktır.

O gün La Fontaine’i, belki bu gözle okumayacağız. Çünkü hiçbir gerçek sanatçı bunu istemez. La Fontaine adına, haydi gelin bu büyük özeleştiriyi birlikte yapmaya cesaret edelim. Elbette, bu da bir dünya görüşü ve tavır sorunudur.

Ötesinde belki yalnızca şunu demek yeter. Sözgelimi AYI’nın ayılığı, kendi dünyasında sevimlidir, munistir. Ama onun, ormanda insana benzemeye çalışması ne kadar saçma birşeyse; insanın, şehir ortamını ormana çevirip, kendini ayıya benzetmeye çalışması ve bunu başarması, o kadar acınasıdır.

Ayının ormanda böyle birşeye kalkıştığı, henüz görünmedi. Ama insanın ortamını insanlıktan çıkarıp, şehirde ayılaşmaya çalıştığı, hayatımızın çileli gerçeğidir ve bunda, inanın AYI’nın hiçbir günahı ve vebali yoktur!

Sorun işte asıl buradadır, sevgili Jean de La Fontaine dostum... Sana derdimi anlatayım diye, yine uzattım yazıyı.

Çok siyasi bir yazı okudunuz. Neresi siyasi diyorsanız, o zaman bu yazar derdini anlatmayı başaramadı, üzgünüm...



Okurlarımıza acil ve önemli bir çağrı:

Arkadaşlar, yaz geliyor. Yine yazlıklarına gelecekler, yanlarında “süs eşyası” gibi kediler, köpekler getirecekler. Kırıta kırıta deniz kıyılarında piyasa yapacaklar. Şımarık çocukları oyalansın, komşular “ay ne hoş hayvanseverler” desin, karşı yazlıkçıyla kırıştırma sürecine meze olsun diye, o zavallıları getirecekler. Sonra... Yaz bitecek, ne yazık ki bu rezillerden başka kimsesi olmayan, o kedileri, köpekleri bırakıp gidecekler. Gidin, sahilleri dolaşın. Geçen yazdan kalma, açlıktan ve hastalıktan ölmüş ya da ölecek halde birçok kedi ve köpek göreceksiniz. Hayır, bu yaz bunu yapamasınlar! Engel olun, olamıyorsanız “taammüden cinayete teşebbüs” gerekçesiyle ihbar edin. İnanın bu en “insani”, en “saygın” ihbar olacaktır. Yapın bunu! Lütfen yapın!

Tarih: 15/5/2010 

28 Aralık 2011 Çarşamba

TURNUSOL MEVSİMİ

PATİKA
HALUK IŞIK
Turnusol Mevsimi

Perşembe gecesi, Eşrefpaşa Selahattin Akçiçek Kültür ve Sanat Merkezinin, balkon hissi veren girişinden İzmir’e baktın. İnce telli yağmur altında, yorgun ve yaşlı bir terzinin kolundaki iğneliğe benziyordu. Orasında burasında değişik renklerde üç beş iğne başı, geçen gün bitmiş bir gelinlikten iki üç sırma tel ve sayısız iğnenin kim bilir hangi cekete, gömleğe, eteğe, yani kaç hayata ilişip, geride bıraktığı pençe pençe karanlıklar. Binlerce yıllık kadim iğnelik, İzmir’di ve işte bu kadardı. 
Rıfat Ilgaz’ın “Karartma Geceleri”ni anımsatıyordu manzara. Ya da yorgun ve yaşlı bir terzi, titrek sarı lamba altında bir çocuğa yeni yıl elbisesini dikerken, tozlu pencereden nasıl görünürse, işte öyleydi. “Yalnızlık ne ki, sen asıl kimsesizliğe bak” diye başlayan şiirler yazılabilirdi bu saatte. “Ben kendimi anlatamadım, bu bana ders olsun. Ama siz de beni anlayamadınız, bu da size ders olsun” diye başlayan bir 21. Yüzyıl söylevi çekmek kolaydı ve haklılık için yeterince gerekçe vardı. Tevfik Fikret’in Sis’i yazarken İstanbul’a dair ruh halini giyip, bir ömür tüketilmiş sokaklarında, paldır küldür yürümek ve sonra Bayraklı dağlarını aşıp, çekip gitmek de vardı. Giderken İzmir’in duvarlarına şunları yazsan, sana benzeyen kaç kişinin söyleyemediğini dillendirmiş olabilirdin acaba; “Kadıdan daha cevval, cellattan daha telaşlı, mezarcıdan daha hevesli olmak, size ne kazandırdı?”
Oğuz Atay, çıkıverseydi şimdi Poligon yokuşundan. İkiçeşmelik başındaki ucuz meyhanelere gitseydiniz, hazin ve korkunç bir şarkıya tutunarak, turnusol zamanlardan söz etseydiniz. Ah sevgilim İzmir! Senden kaç kişi kalacak bende ve benden ne kalacak senin kalbinde? Yakınmana yanıt verseydi dostun; “Sonunda bunu da yaptınız insanlarım!”
Oysa şimdi nelerden söz edebilirdin. Şadan Gökovalı örneğin, geçenlerde Konak Belediyesinin saygıdeğer etkinlik dizisi “Ustaya Saygı” bağlamında selamlandı. Sana oyun yazarlığında ilk ödülü muştulayan insandır. Mitolojinin bir “masal” değil, tarihe doğaya insana dokunmanın önsözü olduğunu öğretendir. Elinde büyüdüğün ve ne çok şey öğrendiğin insanlardan biridir. Elbette Cevat Şakir’dir, Azra Erhat’tır, Eyüboğlu’dur. Taşıdığı ve tanıttığı kişiselliklere bir bak, dört yanını sarmaya yeltenen işgaliye güruhuna bir bak. Değiyorlar mı bunca incinme ve kırılganlığa?
Oysa şimdi neler bekliyor anılmayı ve anlatılmayı. Orhan Beşikçi’nin “Basmane Günlüğü”nü okudun, anlatsana bir kentin rüya dolu bir semti nasıl yazılır ve mutlaka okunması gerekir. Emeğine selam olsun Beşikçi’nin. 
Geçen hafta, bir ülkenin gençlerini ne hale getirdiğine dair yakınmıştın. Elbette gençlik oldukça, umut tükenmezdi. Sana bunu, bir de İzmir İleri teknoloji Enstitüsü’nün “Uzak” dergisi kanıtladı. O dergiye emek verenlerden, Yasemin’den, Ferit Deniz’den, Cem’den, Müge’den, Cansu’dan ve nicesinden söz etsene. 
Gel, Babaannemizin dediğince hayra yoralım ahvali. Diyelim ki, “Öyledir, cezasız kalmaz böylesi demlerde hiçbir iyilik, emek ve samimiyet.” Sonra ekleyelim, bir turnusol mevsimi yaşadık işte, ayıkladı molozu, çamuru, cürufu. İşte şimdi yeniden başlamalı. 
Çünkü yeni yıl geliyor ve o çocuk yeni bir elbiseyle başlamak istiyor. Yalnızca onun için ayağa kalkmaya değer: Geçit Yok!
Sevgilimiz İzmir’e, Ege’ye, selamını sabahını esirgemeyenlere, bizi biz yapanlara dilediklerince bir yıl dileyelim. Ötekilere gelince… Verilecek selamımız bile kalmamıştır.

26.Aralık 2011 Cumhuriye-Ege