Ataol Behramoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ataol Behramoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2013 Cuma

BARIŞ





BARIŞ

Çocuğun gördüğü düştür barış.
Ananın gördüğü düştür barış.
Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.

Akşam alacasında, gözlerinde ferah bir gülümseyişle döner ya baba
elinde yemiş dolu bir sepet;
ve serinlesin diye su, pencere önüne konmuş toprak testi gibi
ter damlalarıyla alnında...
barış budur işte.

Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman
ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara,
yangının eritip tükettiği yüreklerde
ilk tomurcukları belirdiği zaman umudun,
ölüler rahatça uyuyabildiklerinde, kaygı duymaksızın artık,
boşa akmadığını bilerek, kanlarının,
barış budur işte.

Barış sıcak yemeklerden tüten kokudur akşamda
yüreği korkuyla ürpertmediğinde sokaktaki ani fren sesi
ve çalınan kapı, arkadaşlar demek olduğunda sadece.
Barış, açılan bir pencereden, ne zaman olursa olsun
gökyüzünün dolmasıdır içeriye;
gökyüzünün, renklerinden uzaklaşmış çanlarıyla
bayram günlerini çalan gözlerimizde.
Barış budur işte.

Bir tas sıcak süttür barış ve uyanan bir çocuğun
gözlerinin önüne tutulan kitaptır.
Başaklar uzanıp, ışık! Işık! - diye fısıldarlarken birbirlerine!
Işık taşarken ufkun yalağından.
Barış budur işte.
Kitaplık yapıldığı zaman hapishaneler
Geceleyin kapı kapı dolaştığı zaman bir türkü
ve dolunay, taptaze yüzünü gösterdiği zaman bir bulutun arkasından
cumartesi akşamı berberden pırıl pırıl çıkan bir işçi;
barış budur işte.

Geçen her gün yitirilmiş bir gün değil de
bir kök olduğu zaman
gecede sevincin yapraklarını canlandırmaya.
Geçen her gün kazanılmış bir gün olduğu zaman
dürüst bir insanın deliksiz uykusunun ardı sıra.
Ve sonunda, hissettiğimiz zaman yeniden
zamanın tüm köşe bucağında acıları kovmak için
ışıktan çizmelerini çektiğini güneşin.
Barış budur işte.

Barış, ışın demetleridir yaz tarlalarında,
iyilik alfabesidir o, dizlerinde şafağın.
Herkesin kardeşim demesidir birbirine, yarın yeni bir dünya
kuracağız demesidir;
ve kurmamızdır bu dünyayı türkülerle.
Barış budur işte.

Ölüm çok az yer tuttuğu için yüreklerde
mutluluğu gösterdiğinde güven dolu parmağı yolların
şair ve proleter eşitlikle çekebildiği gün içlerine
büyük karanfilini alacakaranlığın...
barış budur işte.

Barış sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanların
sıcacık bir ekmektir o, masası üstünde dünyanın.
Barış, bir annenin gülümseyişinden başka bir şey değildir.

Ve toprakta derin izler açan sabanların
tek bir sözcüktür yazdıkları:
Barış
Ve bir tren ilerler geleceğe doğru
kayarak benim dizelerimin rayları üzerinden
buğdayla ve güllerle yüklü bir tren.
Bu tren, barıştır işte.

Kardeşler, barış içinde ancak
derin derin soluk alır evren.
tüm evren, taşıyarak tüm düşlerini.
Kardeşler, uzatın ellerinizi.
Barış budur işte.


Yannis RITSOS
Çeviren : Ataol BEHRAMOĞLU

18 Mart 2012 Pazar

KONUŞMA DİLİNİN ŞİİRİ // ATAOL BEHRAMOĞLU

KONUŞMA DİLİNİN ŞİİRİ

Sevdiğimiz şiirlerden aklımızda yer etmiş bazı dizeler ille de simgesel, mecazsal sözler değil, kimi kez, hatta çoğu kez sıradan sözcüklerdir.

İzninizle dilimin ucuna bu bağlamda ilk gelen bazı dizeleri sıralayayım:

Ne güzel şey hatırlamak seni (Nâzım Hikmet) / Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış (Yahya Kemal) / Her şey yerli yerinde havuz başında servi (A.H. Tanpınar) / Tahtadan yapılmış bir uzun kutu (Necip Fazıl) / Yaş otuz beş yolun yarısı eder (Cahit Sıtkı) / Üfleme bana anneciğim korkuyorum (Dağlarca) / Beşikler vermişim Nuh’a (A. Arif) vb…

Her biri bir güzel şiiri başlatan bu dizeler bütündeki bağlamdan koparılarak okunduğunda pek de şiirsel gibi gelmeyebilirler... Sıradan düz yazı cümlelerinden farksız oldukları bile söylenebilir. Onlara şiir lezzetini kazandıran, sonraki dizeler ve böylece de şiirin bütünü içinde kazandıkları işlevselliktir. Şimdi birkaç tanesiyle bunu örnekleyelim:

Ne güzel şey hatırlamak seni / Ölüm ve zafer haberleri içinden / Hapiste / Ve yaşım kırkı geçmiş iken

Şairin bu dizeleri hangi ortamda, kendi yaşamının, ülkesinin ve dünyanın hangi döneminde yazdığını bilmek, bu olgulara yakınlık duyanlar için şiirselliği daha da arttıran etkenlerdir. Yukarıdaki dizelerin her birini böylece bütünseldeki bağlamına oturtarak, anlama ve sese ilişkin örgünün oluşumunu göstererek, nasıl şiirsellik kazandıklarını görebiliriz. Bunlar konuşma dili cümleleridir, fakat bütün içinde anlamsal ve biçimsel öğelerle şiirsellik kazanmışlardır… Buna gereksinimi olmayan, başlı başına şiir olan dizeler de vardır. Bu tür dizeler genellikle simgesel, mecazsal, konuşma dilinden alınmamış öğelerle yapılmışlardır…

Birkaç örnek: Gülün tam ortasında ağlıyorum (C. Süreya) / Örneğin rakı içiyoruz içimize bir karanfil düşüyor gibi (E. Cansever) / Sular bizden akıllıdır (Dağlarca) / Sabah şaire saldırıyor (İ. Özel) / Eflatun gözlerin olduğunu bilmiyordum (A. İlhan /) Ben senin krallığın ülkene yetiştim (İ. Berk) vb…

Bu örneklerden sonra asıl söylemek istediğime geliyorum…

Yine konuşma dilinden alınmış, hatta konuşma dilinin tam içinden çıkmış olup, herhangi bir mecaza ya da simgeye de dayanmaksızın ve bağlama da gereksinim duymaksızın başlı başına şiir tadı taşıyan dizeler de vardır…

Bence Orhan Veli bu türden bir şiirin, daha açık bir deyişle de konuşma dilinden çıkarılmış, konuşma dilinin kendisinin şiire dönüştürüldüğü bir şiirin öncü şairidir. Farklı şiirlerinden dizeleri yan yana sıralayarak ne demek istediğimi anlatmaya çalışayım: Gün olur alıp başımı giderim / Bakakalırım giden geminin ardından / Her bir tüylerinde ayrı telaş / İçmeyip de ne halt edeceksin / Yazık oldu Süleyman Efendiye / Bir acayip kuşların hali / Serde erkeklik var ağlayamam vb…

Şimdi biraz daha ilerleyerek Metin Eloğlu’na ve oradan da Can Yücel’e geliyorum: Hasan değil sen değil sürahiyi kim kırdı (M. Eloğlu) Orhan Veli’nin izinden giden bir şair olarak Metin Eloğlu, işi “lettirisme”e (sözcükçülüğe) vardırmadan önce ya da irini dozunu çok abartmadığında, “Horozdan Korkan Oğlan” vb kitaplarındaki şiirleriyle, şiirimizi konuşma dilinin doyumsuz tatlarıyla, yanı sıra da günlük yaşamın kendisinin canlı şiiriyle donatmıştır…

Can Yücel de öyledir. Onun birçok şiirinde dil, şiirin kendisi gibidir. Sanki şiiri değil, dili okuyor gibiyizdir… Söz gelimi, “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim”i böyle okuyun, ne dediğim daha iyi anlaşılacaktır…

Ve Turgut Uyar… İkinci Yeni şairleri içinde, tek tek dizeler bağlamında, simge ve mecazı en az kullanan belki odur…

Sana bir boyun atkısı gerek çünkü kış geldi…

Ne kadar yalın, insanca, mecazsız, simgesiz ve şiirle dolu…

Ya da: İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım…

Aynı şey…

Ya da: Halbuki korkacak hiçbir şey yoktu ortalıkta / Her şey naylondandı o kadar / Ve ölünce beş on bin ölüyorduk güneşe karşı…

Sıradan sözlerle yapılmış büyük bir şiir…

Bunları bana, bir kez daha, şu günlerde yayınlanan “Aşkla Kedi Arasındaki Yedi Benzerlik” adlı kitabındaki şiirleriyle Barış Pirhasan düşündürdü… Pirhasan’ın şiirleri, yukarıdaki örneklerde olduğu kadar açık, aydınlık, anlaşılır değil… Ama dikkatli bir okuma, bu şiirlerde, bölünmüş hayatlarımızın parçalanmış kırıntılarından, kırpıklarından oluşturulmuş, acıtıcı, hakiki, canlı, somut imgesini görecektir… Belki tümüyle mecazsız ve simgesiz değil, fakat kesinlikle abartısız, yaşamın kendisi gibi karmaşıklığı içinde yalın, savrukluğu içinde tutarlı şiirler…

Konuşma dilinin, somut yaşamın, başkaca bir aracıya gereksinimi olmaksızın şiir oluşu…

Cumhuriyet Gazetesi Pazar  Eki 18.03.2012
Pazar Söyleşileri. ATAOL BEHRAMOĞLU

4 Mart 2012 Pazar

ŞİİR OTEL / ATAOL BEHRAMOĞLU




ŞİİR OTEL

Şiir ve otel denildiğinde benim aklıma öncelikle Necip Fazıl’ın “Otel Odalarında” adlı şiiri gelir:

Bir merhamettir yanan daracık odaların

İsli lambalarında isli lambalarında…

Bu iki dizeyle başlayan şiir hüzün dolu ikili dizelerle (beyit) sürüp gider…

En ücra taşralarımızda bile beş yıldızlı otellerin boy gösterdiği ülkemizde hâlâ böyle oteller var mıdır, bilmem. Fakat şairin en güzel şiirlerinden biri olan bu şiiri, bizim edebiyatımızda otel kavramının bir hüzün ve yalnızlık imgesi olarak işlendiği, bunun da ötesinde bu kavramın şiire getirildiği belki de ilk örnektir.

Bunları yazarken Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları”nı unutmuş değilim kuşkusuz. “Han”, bambaşka bir konu… Onlar modern anlamıyla otel olgusunun çok daha öncelerdeki örnekleridir. Sıradan halkın konaklama mekânlarıdır. Çamlıbel’in şiirindeki öykü ne kadar hüzün verici olsa da, hanlar Necip Fazıl’ın betimlediği otel odalarından farklıdır… Halkın bulunduğu yerde, ne kadar yoksulluk olsa da, yalnızlık pek yoktur… Yalnızlık modern yaşama özgüdür…

***

Bu çok ilginç konu, bizim edebiyatımızda ve dünya edebiyatında otel izleği, derinliğine incelenmeye değer… Aklıma ilk gelen örnekler olarak Chauser’in “Canterbury Hikâyeleri”nden Jules Laforgue’un “Anonimin(adsızın) Büyük Oteli”ne kadar dünya edebiyatının (şiirinin) hanlarında ve otellerinde bir gezinti… Bizim edebiyatımızda halk şiiri örneklerinden, belki Evliya Çelebi’den başlayarak, yukarıdaki örneklerden geçerek, Nâzım Hikmet’in gurbet şiirlerine, Cansever’in “Oteller Kenti”ne bir yolculuk…

Bütün bunlar çok sayıda ve heyecan verici edebiyat incelemesi konularını oluştururdu… Fakat ben şiir ve otel konusunda bu uzun girişi burada noktalayarak yazımın başlığına gelmek, geçen yıl Denizli’de açılan harika otelden, “Şiir Otel”den söz etmek istiyorum…

***

Denizli “Şiir Otel”i, yukarıda sözünü ettiğim şiir ve otel konulu bütün kavramları altüst ediyor... Tepeden tırnağa şiirle donanmış bir otel bu… Adından başlayarak, “şiir otel” sözcükleri işlenmiş havlularına, terliklerine kadar… Duvarlarında şair büstleri, portreleri; gözünüzün değdiği her yerde şiirler, dizeler, şiire ilişkin çizimler; lobisinde dallarından yaprak yerine üzerlerinde şiirler yazılı kâğıttan yaprakların asılı olduğu şiir ağaçları… Bir şiir kitaplığı… Her biri bir şairin adını taşıyan odaların bulunduğu katlardan ve oda kapılarından başlayarak, oda içlerini de donatan şiirler, dizeler, şair portreleri…

Bunların yanı sıra, bir otelin sahip olması gereken temizlik, rahatlık, aydınlık, sadelik ve ferahlık…

Denizli “Şiir Otel”, şiir ve otel kavramlarının akla getirebileceği yalnızlık ve hüzün kavramlarını tersine çeviriyor…

Evinizden daha çok evinizde gibi oluyorsunuz…

Orada geçirdiğiniz zaman süresince şiirin konuğusunuz çünkü…

***

Bunca ülke gezdim… Kendi ülkemizde ve başka yerlerde sayısız otelde kaldım…

Ben Denizli’deki “Şiir Otel” gibi bir yer ne gördüm, ne işittim…

Önümüzdeki Mart ayının 22-25 tarihlerinde, Dünya Şiir Günü’nün kutlamalarından biri, başka ülkelerden seçkin şairlerin de katılımıyla Denizli “Şiir Otel”de yapılacak…

“Şiir Otel” adı Türkiye’de olduğu kadar dünyada da duyulmaya, öğrenilmeye, merak uyandırmaya başlayacak…

Denizli’ye, Pamukkale’ye, ülkemize ve şiire böyle bir güzellik armağan eden, başta Esat Bozbıyık olmak üzere otel sahipleri ve bütün yöneticileri, çalışanları, her türlü övgüyü, teşekkürü hak ediyor…

Şiirseverlerle 22-25 Mart Dünya Şiir Günü kutlamalarında, Denizli Uluslararası 1. Şiir Festivali’nde, “Şiir Otel”de buluşmak üzere…

Cumhuriyet Pazar Dergi 04.03.2012
ATAOL BEHRAMOĞLU Pazar Söyleşileri

14 Şubat 2012 Salı

SEVGİLİLER ATAOL BEHRAMOĞLU

Sevgililer
ATAOL BEHRAMOĞLU
Sevgililer bana Jacques Prévert’in unutulmaz “Barbara”sını anımsatır. “Anımsa Barbara / Yağmur yağıyordu o gün Brest’te durmadan” diye başlayan şiiri…

Brest neresi? Barbara kim? Ansiklopedide Brest için Fransa’nın kuzeybatısında, Toulon’dan sonra ikinci büyük liman kenti diye yazıyor... Şair şiirinin kahramanıyla Brest’te karşılaşmış. Daha doğrusu onu uzaktan görmüş… Şiirden okuyalım: “Yürüyordun gülümseyerek yağmur altında / Şaşkın hayran sırılsıklam / Anımsa Barbara / Siam Sokağı’nda rastladım sana / Yağmur yağıyordu Brest’te durmadan / Gülümsüyordun / Gülümsüyordun / Tanımıyordum seni / Sen de beni tanımıyordun / Anımsa gene de anımsa o günü / Unutma / Saçağın altında sığınmış bir adam // Adını ünledi / Barbara / Seğirttin ona doğru yağmur altında / Şaşkın hayran sırılsıklam / Atıldın kollarına / Anımsa bunu Barbara / Sen diyorum diye de bana kızma / Sen diyorum bütün sevdiklerime / Ancak bir kez görmüşsem bile / Sen diyorum bütün sevişenlere / Tanımasam bile…”

***

Prévert’in şiirini anımsayışım durup dururken değil. Birkaç gün süren karın, sonraki ilkbahar gününün ardından, İstanbul’a yağmur yağıyor… İstiklal Caddesi’nin bir köşesinde, şiirdeki adam gibi bir saçak altında durmuş, gelip geçenlere bakıyorum… Çoğunluğunu genç kızların ve genç erkeklerin oluşturduğu kalabalığa… Şaşkın, hayran, sırılsıklam olanlar da, yağmurdan korunmak ya da bir yere yetişmek için hızlı hızlı geçip gidenler de var kuşkusuz… Aralarında sevgililer, sevgili adayları, sevgililik beklentisi ya da belki henüz bitmiş bir aşkın hüznü içinde olanlar…

“Barbara”nın sonraki dizeleri sözcüğü sözcüğüne değilse de, duygu olarak geçiyor zihnimden… Kitaptan okuyalım: “Anımsa Barbara / Unutma / O yumuşak mutlu yağmuru / Mutlu yüzüne yağan / O mutlu kente yağan / Denize yağan / Tersaneye yağan / Ouessant gemisine yağan yağmuru..”

Şiir tam burada, birden, bir senfoni ya da filmde gibi bambaşka ve keskin, beklenmedik, notalar ya da görüntülerle yön değiştiriyor: “Ah Barbara / Ne hırboluktur savaş / N’oldun şimdi sen / O demir o çelik o kan yağmuru altında / Ya o adam n’oldu seni yürekten / Kucaklayan /Öldü mü kaldı mı n’oldu”

***

Şiirden bir an ayrılarak ansiklopediye, Brest’e dönüyorum… Deniyor ki: “Brest I. Dünya Savaşı sırasında 1917’de Amerika’dan gelen birliklerin çıkartma limanı olarak kullanıldı. II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar Brest’te geniş bir denizaltı üssü kurdular.1944’te Müttefiklerin Normandiya’yı işgalinden sonraki Brest muharebesi sırasında kent ancak birkaç binası ayakta kalmak üzere, tümüyle yerle bir oldu.”

Şiir ise geçmişi anımsayıştan şimdiki zamana dönerek, keder dolu dizelerle sonuçlanıyor: “Ah Barbara / Yağmur yağıyor Brest’e durmadan / Eskiden nasıl yağıyorsa öyle /Ama artık bildiğin gibi değil bura yok oldu her şey / Yıkık bitik bir yas yağmuru şimdi yağan…”

***

14 Şubat Sevgililer Günü’ne birkaç gün kala, bir çatının altında, İstiklal Caddesi’ne yağan yağmuru, önümden geçip giden kalabalığı izliyorum… Sevgililer, bir sevgili arayışında olanlar, henüz bitmiş bir aşkın hüznünü yaşayanlar… Büyük çoğunluğu, büyük olasılıkla, dünyada, ülkemizde, bulunduğumuz coğrafyada yaşanmakta olanlardan habersiz, bilgisiz, kaygısız, durmaksızın akmakta olan baş döndürücü bir gençlik anaforu…

Zihnimde “Barbara”dan dizeler… Kulaklarımda ve gözlerimde, günlerdir, haftalardır, aylardır, Ortadoğu’yu yeniden bir kan gölüne dönüştürmenin alçakça hırsıyla konuşan, yalanlar söyleyen, tehditler savuran, riya dolu sesler, yazılar, görüntüler, savaş tellalları, cinayet çığırtkanları, okyanus ötesindeki alçaklar ve ülkemizdeki uşakları… l

ataolb@cumhuriyet.com.tr / http://www.ataolbehramoglu.com.tr/

“Barbara” Teoman Aktürel çevirisidir.

5 Şubat 2012 Pazar

SANATI ANLAMAK - ATAOL BEHRAMOĞLU

SANATI ANLAMAK

Bir dost sohbetinde söz sanattan açıldığında bir arkadaşımız şöyle dedi: “İnsanlar anladıkları şeyi sever…” Acaba gerçekten öyle mi? İlk anda akla yakın görünen bu yargının, üzerinde biraz düşününce tartışmaya açık olduğu görülüyor.

Sanattan önce, günlük yaşamlarımızda anlamak ve sevmek arasındaki ilişkiyi düşünelim. Bir eşyayı sevmemizin nedeni, genellikle, mülkiyete ya da estetik beğenilerimize ilişkindir… Başkaca canlıları ve insanları sevip sevmememizin de yine buna benzer nedenleri vardır… Bunlar içinde en karmaşık olanı, insanlar için duyduğumuz sevgi ya da sevgisizliktir… Bazen hatta çoğu kez, anlamadığımız birini anladığımız birinden daha çekici bulduğumuz olur… Özetle, günlük yaşamlarımızdaki sevgi ya da sevgisizliklerin, anlamak ya da anlamamakla pek de bir ilgisi olmasa gerek…

Yanlış anımsamıyorsam Melih Cevdet Anday’ın bir yazısındaydı ve aşağı yukarı şöyleydi: “Kar yağıyor ve bu hoşuma gidiyor. Bunun anlamakla ne ilgisi var?..”

***

Sanata gelelim ve “anlamak” olgusuna en yakın sanat türü sayılabilecek anlatıdan (roman, öykü vb..) başlayalım…. Bugüne kadar yazılmış ve bundan sonra yazılabilecek roman ve öykü konularının bir dökümü yapılacak olursa, ulaşılacak sayı pek de büyük olmayacaktır… Bu romanların büyük bir bölümünde işlenen konu aşktır ve hemen hemen hepsini de anlarız… Fakat bazılarına hayran olur, bazılarını da (kimi kez belki anlamadığımızdan, fakat çoğu kez beğenmediğimizden) yarısına gelmeden fırlatıp atarız… Çünkü asıl iş konudan çok, onun anlatılışındadır… Duyduğumuz sevginin (ilginin vb.) nedeni, konuyu “anlamak”tan çok daha başka ve karmaşık bir alımlama sürecidir… Kavramsal anlamanın ötesinde, onu da içeren, duygusal, duyumsal, sezgisel bir haz alma sürecidir...

***

Böyle baktığımızda, “şiiri anlamak” büsbütün anlamsız bir sözdür… Sevdiğimiz bir şiiri anladığımız için değil; benliğimizde, sinir uçlarımızda, dilimizin ve bilincimizin kökünde duyumsadığımız için severiz… “Bu şiirde anlatılan nedir?” sorusundan daha saçma bir şey olamaz… Şiirde anlatılan şey, şiirin kendisidir… Bir şiiri sevebilmek için bazı birikimler, bir ön anlama süreçleri gereklidir kuşkusuz. Ama şiir için duyulacak sevgi, “anlama” dediğimiz olgunun üstüne yükselir… Bir kavramı anlıyor olmaktan daha başka türlü bir anlamaktır bu… Çünkü, sanat yapıtının bilim ya da felsefeden farkı, kavramsalı da içererek onun üstüne yükselmesidir… Estetik haz dediğimiz şey de sanat yapıtının bu asal özelliğinin sonucu olsa gerek…

***

Şiir için söylediklerim, resim ve müzik sanatları için haydi haydi geçerlidir… Bir resimden, bir müzik yapıtından gerektiğince zevk almak için bazı bilgilere sahip olmak gerektiği de kuşkusuzdur. Fakat kimi kez, sıradan bir izleyici ya da dinleyicinin, bir resim ya da müzik yapıtı önünde, çok bilmiş bir eleştirmen ya da entelektüelden çok daha büyük bir sevinç ve hayranlık duyduğuna tanık oluruz…

Çocuklara, gençlere, sanatı anlamak için gerekli bilgileri kazandırmak gerektiği kuşkusuzdur… Fakat asıl yapılması gereken, onları elden geldiğince çok sanat ürünüyle karşılaştırmak, şiirler ezberletmek, müzik dinletmek, resim sergileri gezdirmektir… Sanatı sevmeye götüren yol, her şeyden çok bu somut deneyimlerden, gözlemlerden ve yaşantılardan geçecektir… l

ataolb@cumhuriyet.com.tr/www.ataolbehramoglu.com.tr

Cumhuriyet Dergi 05.02.2012
Pazar Yazıları 
ATAOL BEHRAMOĞLU