Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2017 Pazartesi

İBRAHİM BALABAN


Yaşarken tanınmasını istediğim ressam İbrahim Balaban

İbrahim Balaban’ın ‘Bahar Tablosu’ üzerine Nâzım Hikmet'in şiiri:
İşte seyreyle gözüm, hünerini Balaban’ın
İşte şafak vakti Mayıs ayındayız
İşte aydınlık:
Akıllı, cesur, taze, diri, insafsız…
İşte bulut:
Kaymak gibi lüle lüle
İşte dağlar:
Hem de mavi, hem de serin
İşte sabah seyranı tilkilerin
Uzun kuyruklarında ışık,
Sivri burunlarında telaşları.
İşte seyreyle gözüm:
İşte karınları aç, tüyleri diken, ağzı kırmızı
İşte dağ başında kurdun biri.
Kendi içinde duymadın mı sen
Aç kurdun öfkesini sabah vakitleri?
İşte seyreyle gözüm:
Kelebekler, arılar…
İşte kıvıl kıvıl devranı balıkların
İşte bir leylek
Mısırdan yeni gelmiş.
İşte bir geyik; daha güzel bir dünyanın hayvanı.
İşte seyreyle gözüm;
inin önünde ayı, uyku sersemi henüz
Sen aklından geçirmedin mi hiç?
Toprağı koklayarak, ayılar gibi dalgın yaşamayı
Bala, armuda, yosunlu loşluğa yakın,
İnsanın sesinden, ateşten uzak.
İşte seyreyle gözüm: sincaplar, tavşanlar,
İşte kertenkele, işte tosbağa,
İşte üzüm gözlü eşeğimiz, bir ağaç pırıl pırıl
Güzellikte insana en çok benzeyen
İşte çayır çimen:
Girin içine çıplak ayaklarım.
İşte kokla burnum:
Labadalar, ebe gömeçleri.
Ellerim ellerini, dokunun, okşayın, avuçlayın,
İşte anamın sütü,
karımın eti,
gülüşü çocuğumun.
İşte sürülen toprak.
İşte İnsan:
dağın taşın, kurdun, kuşun efendisi.
İşte çırakları, işte poturunda yamalar
İşte karabasan.
İşte sağrılarında kederli, korkunç oyuklarında öküzleri.
On yıl mapusta yattı ama kaybetmedi
Umudunu Balaban.
İşte Seçköy’ den Ali’nin kızı geliyor al taylarıyla tarlaya 

Nâzım Hikmet, hastaneden çıkınca birkaç gün bir dostunun evinde misafir kaldı. Sonra annesinin Kadıköy'deki evine geçti. Burada kendisini ziyarete gittiğimiz zaman bizi zengin tablolarla bezenmiş geniş bir odaya aldılar. Oda bir resim sergisi haline getirilmişti. Nâzım'ın yanında 25 yaşlarında bir genç vardı. Bu genci ilk defa görüyorduk.Nâzım, yetiştirdiği öğrencisiyle övünen bir öğretmen gibi bu genci bize tanıttı:
'' İşte İbrahim Balaban... Şu gördüğünüz tabloların sahibi,'' dedi.
Böyle bir ressamın o güne kadar adını bile duymamıştık. Kimdi bu genç ressam? Duvardaki tablolardan gözümüzü ayıramıyorduk. Bir renk cümbüşü içinde köy hayatının çeşitli görünüşleri bir araya getirilmişti. Türk köyünü bu kadar renkli ve kuvvetli çizgilerle veren bir eser görmemiştik. Nâzım, tabloları merakla seyredişimizi sevinçle izliyordu. Nihayet bu işin hikâyesini anlattı:
Balaban'ı hapishanede tanımıştı. Bir köy çocuğuydu. Bir kaza yüzünden hapse düşmüş, Nâzım'la birlikte hapisten kurtulmuştu. Nâzım, hapishanedeki hücresinde boş vakitleri resim yaparak geçirirdi. Bir gün bu köy çocuğu Nâzım'ın hücresine gelerek Nâzım'ın resim yapışını seyretmek isteğini göstermiş ve bir köşeye sinerek Nâzım'ın çalışmasını izlemeye başlamış. Bu birinci ziyaretten sonra her gün Nâzım'ın yanına gelmeyi âdet edinmiş. Nihayet bir gün resim yapma denemesi hevesine kapılmış. Nâzım'dan fırça ve boyalarını kullanmak için izin istemiş. Bu kez Nâzım onun yerini alarak Balaban'ın resim yapışını seyre dalmış. Balaban o vakte kadar hiç resim görmemiş, bir ressamın eserini tanımamış, Nâzım'ın yaptığı resimlerden başka görgüsü yok. Ama hayret! Fırçayı ustalıkla kullanıyor, renkleri iyi seçiyor ve birleştiriyor. İlk deneme başarıyla sona erince Nâzım, bu köy çocuğunu sevgiyle kucaklamış ve o günden sonra gelip istediği gibi çalışabileceğini bildirmiş. İşte bu gördüğümüz tablolar o çalışmanın ürünleriydi.
''Seyreyle gözüm,'' diyordu Nâzım, ''bak köylerde ne gizli istidatlar var! Ben bir tanesini keşfetmiş olmakla seviniyorum.''

Sevinmekte haklıydı. Sonraları Balaban, Türkiye'nin tanınmış ressamlarından oldu.
''Zekeriya Sertel''
 http://www.shezofren.com/icerik/kultur-sanat/ibrahim-balaban/103

15 Ocak 2016 Cuma

NAZIM HİKMET -NECİP FAZIL

Nazım Hikmet'ten Necip Fazıl'a;
"CEBİN PARA PARA DOLACAK DİYE
RUHUN PARE PARE OLMASIN.."
Edebiyatımızın iki güçlü kalemidir; Nazım Hikmet ile Necip Fazıl Kısakürek..
Ayrı cephelerde iki dava adamı..
İki dost ama fikirleri düşman..
1936 yılıdır..
Devletin gözünde Nazım kötü çocuktur..
Sürekli yargılanır, işsiz kalır..
Necip Fazıl Kısakürek ise cici çocuk..
Necip Fazıl o yıllarda bilinenin aksine iktidar yanlısıdır..
Tek parti hükümeti CHP'nin yanındadır..
Örneğin Kubilay'ın ölüm yıldönümünde Hakimiye Milliye Gazetesindeki şu satırlar arşivlerdedir.
"Eğer inkılâbı zayıf tutarsan, eğer inkılâbın yüreğini, hassasiyetini ve sinirlerini temsil etmezsen, bıçağın ters tarafı ile yirmi dakikada kesilen Kubilay’ın kafasında sana tevcih edilen akıbeti seyredebilirsin... Türkiye’nin nüfus kütüğündeki softa ve mürtecilerin yeşil kanını kurutacaksın; bu kadar...”
Necip Fazıl o yıllarda "Ağaç" isimli bir edebiyat dergisi çıkarır..
Celal Bayar ile görüşüp "Memleketin böyle bir dergiye ihtiyacını var..Eğer emrinizdeki bankalar İş Bankası ve Sümerbank'tan bana bir senelik peşin ilan karşılığı muayyen bir para verirlerse mesele kalmaz" der..
Bayar'ı ikna edip 1.600 lira almayı başarır..
O yıllarda bir milletvekilinin maaşı 200 liradır..
*. *. *
Dergi yayın hayatına başlar başlamaz iktidara övgüler yağdırır..
Bunun üzerine Nazım Hikmet bir mektup kaleme alır..
Şöyle yazar dostuna..
"Sevgili Necip,
İsmin temiz demek, necîb temiz demektir, benden iyi bilirsin..
Necip'i necis yapma...
Sen en cihanşumül eserlerini beş parasız Paris sokaklarında dolanırken vermiş bir şairsin, cebin para para olacak diye ruhun pare pare olmasın...
Bilirim kalemin kıvraktır lisanın çeviktir, bilirim üç satırda ruh üflersin kağıda, bilirim bir yazsan parçalarsın edebiyatın Çin Seddi'ni, o lisan-i mücerret dilinle..
Babali yokuşunun yollarını yalaman beni kahrediyor Necip.
Sevgili Necip, inandığın Allah'ın aşkına, o kudretli kalemini iktidara payanda yapacağım diye cami direğine çevirme, o kudretli kelimelerini üç kurusa parselleme üç tanesi üç kuruş etmeyecek ciğersizlere...
Sevgili necip, elinde sur-u israfil var, onu borazana çevirme...
Eski dostun Nazım."
*. *. *
Necip Fazıl Kısakürek 11 Nisan 1936 tarihinde cevap verir.
Mektubun başlığı "Nazım Hikmet'e Son Hitap"tır..
Şöyle yazar..
"Nazım Hikmet!..
Nafile çabalıyorsun..
Sana kızmıyorum. Kızmıyacağım.
Hiç bir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklayan kanserliye, hiç bir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiç bir hâkim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz.
Ben kendimi, ne kanser operatörü, ne deli gardiyanı, ne de ağır ceza hâkimi şeklinde görmüyorum. Fakat görüyorum ki her hareketim, seninle hiç de alâkadar olmadığı halde, ciğerine neşter gibi saplanıyor, seni delilerin parmaklığı gibi bir azap çerçevesine hapsediyor ve başının üstünde ip varmış gibi kudurtuyor. Beni, doktor, gardiyan ve hâkim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum.
Sanma ki ben öfke kabiliyetini kaybetmiş bir adamım. İnsan başıyle fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir. Bir hiç için ölçüsüz öfkeler duyacak kadar alıngan ve hassas bir mizaç taşıdığımı sen de bilirsin. Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır. Sen mazursun.
Çünkü iflâs nedir, onu bütün hacmiyle idrak ettin.
O kadar yalnızsın ki, etrafında bir sürü (namı müstear) dan başka kimse yok. O kadar konuşulmuyorsun ki, isminden ancak kendi (namı müstear) ların bahsediyor. Eskiden herkesin dilinde bir problem gibi gezinmeyi tercih eder ve bir dedikoduya, bir ankete doğrudan doğruya iştirak etmeyi Greta Garbo esrarına aykırı bulurdun. Şimdi bir yerde anket oldu mu, kıymeti ve seviyesi nedir, hiç düşünmeden, kapısı önünde aç biilâç bekleşen yedi sekiz kişinin başına en evvel sen geçiyorsun ve sıranı kaybetmemek için kimbilir nelere baş vuruyorsun? Fıkraların baş sahifelerden moda sahifelerine atılıyor, gene yazıyorsun. Hatırlanmak şartı ile ne hakaretlere razı değilsin? Tükürüğü bile uzun zaman gıda edindin. Şimdi o da yok. Bir zamanlar, şiirlerinde (kıllı ve kalın) olduğunu ilân ettiğin sarışın ve pembe ensenden, şunun bunun tokat izleri bile uçmuş. Zaman seni değil, yüz karalarını bile ***ürmüş. Ne hazin bir manzaran var. Akşamları, beyoğlu sokaklarında, yüzlerinde kalın bir duvak, ayaklarında bir çift siyah bot, ellerinde köpek başlı bir şemsiye, ağır ağır geçen sabık Rum aşüfteleri bile senin kadar merhamete şayan değildir. Artık nefret vermiyorsun. Zamanın hainliği önünde insanları tefekkür ve merhamete çağırıyorsun.
Bundan bir kaç ay evvel Bâbıâlide, Ştaynburg lokantasında seninle şöyle konuşmadık mı:
Ben – Gazetelere yazdığın bu fıkraları nasıl yazıyorsun, bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun?
Sen – Ne yapayım, ekmek paramı kazanıyorum. Başka ne yapabilirim?
Ben – Kendinden ve haysiyetinden bu kadar fedakârlık edeceğine niçin potin boyacılığı etmeyi tercih etmiyorsun?
Sen – Potin boyacılığı etsem, bir şey zannederler de beni bu işten menederler.
Kendisini bu kadar saçma bir mazeretle teselli ediveren, hakikatte tesellisi olmıyan seninle görüyorsun ki ben hiç bir gün kavga etmedim. Sana selâm verdim. Sana acıdım. Bu kadar düşmene -acısını ben duyuyormuşum gibi- razı olmadım.
Şimdi bana -tam da senden bekliyebileceğim bir tarzda- çatıyorsun. Devlet günlerinde seni rakip diye almaya tenezzül etmeyen adam, bu perişan halinde sana nasıl tenezzül eder? Artık sen benim gözümde hiç bir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta komünizmanı, ne hile ustalığını, ne 24 saatlık reklâm açık gözlülüğünü… Senin nene mukabele edeyim?
Aynı ideoloji içinde vaktiyle sarmaş dolaş olduğun ve içlerinde fikirlerine taban tabana zıt olmama rağmen konuşulabilecek insanlar bulduğum gruplar, yani sana benden daha yakın zümreler bile seni, fikir ve sanat âdiliğinin, dolandırıcılığının prototipi diye gösteriyorlar. Bana ne düşer?
İşte açıkça söylüyorum: Ben senin kâbusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım. Sana acıyorum. Fakat elimden ne gelir?
Çektiğin yokluk ıstırabına hürmeten, sana vaktile vermediğim şerefi veriyorum. Seninle ilk ve son defa olarak konuşuyorum. Fakat hepsi bu kadar. Dediğim gibi sen, bence artık mazursun. Seni affediyorum, ve ne yapsan affedeceğim. Bu vaade güvenerek istediğini yap! Sakın bu fırsatı kullanmamazlık etme!
Yalnız bil ki, sönmüş ve pörsümüş hüviyetine, o kadar muhtaç olduğun ve elde etmek için ne yapacağını bilemediğin hayatı nefhedemiyeceğim.
Ölü diriltmek ve müflis kurtarmaktan âcizim.
Benim hakkımda, içinde hapsettiğin şeylerin hacmini bilmiyorum. Rivayete göre üç perdelik bir piyes, rivayete göre bir roman…
Fakat sana karşı hiçbir taktiği kalmamış adamın, bütün bir samimiyet ve açıklıkla içini tasfiye etmesine rağmen söyleyebileceği her şey ve sırf sana hitap etmekle düşebileceği bayağılık burada toptan ve ebediyen nihayete eriyor.
İşte görüp göreceğin rahmet!
Necip Fazıl Kısakürek"
*. *. *
İki mektup..
İki usta kalem..
Ne kadar farklı dünyaların insanları değil mi?..
Yarın Nazım Hikmet'in doğum günü..
Ne diyordu dünya şairi..
"Kırdılar tazecik yeşil dallarımızı
Kırdılar kitap tutan ellerimizi
Kanına girdiler çocuklarımızın."
Anısına selam olsun,,
(Sedat Kaya) 14 0cak 2016