Adnan Binyazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adnan Binyazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2012 Pazar

DİRİLER MEZARLIĞI ADNAN BİNYAZAR

DİRİLER MEZARLIĞI

Şu sıralar daha çok fotoğraflarıyla tanınan şair Mahmut Turgut, Yüreğimdeki Çiçekler adlı albümüyle objektifini şairlere, sanatçılara, yazarlara çevirmiş. Soğuğun bıçak gibi kestiği kış Ankara’sının bir otel odasında, özlemi yüreğimde tüten o yüzlere bakıyorum.

Albümün ilk fotoğrafı Ahmet Taner Kışlalı... Bedeni sözcüklerinden, sözcükleri bedeninden ince, aydın bir kişilik. O Kültür Bakanı, ben daire başkanı, ilk işimiz Hasan-Âli Yücel dönemi klasiklerini canlandırmak olmuştu. Sonraki sayfada Ali Püsküllüoğlu. Doğallık ne ise oydu, erdem ne ise oydu, arı gibi çalışmak ne ise oydu... Ardında onlarca sözlük, onurlu bir yaşam bırakarak, usulca çekildi aramızdan.

Sayfayı çeviriyorum. Güleğen yüzüyle Aziz Nesin. O ömrünün kışını yaşarken, Macbeth’in “Ömrüm Güze Erişti” sözünü başlık yapıp ona mektup yazmıştım. Bir başka sayfada Cahit Külebi. Oğlunun ölümünü gördü, “Senin dudakların pembe / Ellerin beyaz / Al tut ellerimi bebek / Tut biraz” diye dizeler düşürdüğü eşini yitirdi, çok sevdiği kedisi “Sarman”ın ölüsünü penceresinin önündeki ağacın dibine gömdü. Acısı ne ovaydı, ne derin vadiler, doruğuna ulaşılmaz dağlardı.

Deniz Som’la çok az bir araya geldik. Yerinde duramayan bir telli turna, hızlı adımlı bir dervişti Som! Kaşla göz arasında, ölüm aldı, yer gizledi. Dursun Akçam sıra arkadaşımdı. Başkası üzerine yazdığım ilk denememde kalemim ona kaydı. O yazı Varlık’ta yayımlandı, radyolarda okundu.

Bir sayfada da Erdal Öz; güleç yüzlüydü. Fotoğrafta da gülüyor. Bin kez ölse, benim gözümde milyonlarca kez diri! Büyük Sinema’nın üstündeki kitapçı dükkânında o raftan bu rafa fişek gibi gidip gelişi gözümün önünden gitmiyor. Altmış beş yaşında, Masalını Yitiren Dev romanımı masasının üstüne koyduğumda şöyle bir gülümsedi, dört gün sonra, “Romanını basıyoruz,” diye telefon etti.

Fakir Baykurt’la Fazıl Hüsnü Dağlarca karşılıklı sayfalarda. Baykurt’a bakarken soruyorum: Onca yazının arasında kendine bir dakika olsun ayırmış mıdır? Yolda yolakta, üst cebinden çıkardığı kâğıtlara notlar alırdı. Dağlarca bir söz büyücüsü idi. Bir akşam sabaha kadar benimle konuşmuştu. Birkaç gün sonra eşim üzerine yazdığı “Eş Ölümü” postadan çıktı.

Gazeteciler, köşe yazarlığının bilgelik olduğunu anlamak için her gün İlhan Selçuk okumalılar. Yoksa yazdıklarının kalem hamallığından kurtaramazlar kendilerini. Melih Cevdet Anday, bilgeliği halklaştırmanın yazarıydı. Mustafa Ekmekçi, halklaşmanın hamurkârı, Necati Cumalı, edebiyatın coşkular esintisi, Nezihe Meriç, sözün inci dizicisi...

İroniyi dudağının ucunda zekâ şimşeği gibi parlatan Salâh Birsel’in üslubu bir komedya oyuncusu kıvraklığında idi. Şükran Kurdakul bireycilikle “birey”in ne olduğunu anlatmaya adamıştı ömrünü. Server Tanilli hayattan intikamını emekle alan bir bilgeydi. Düşüncenin çeliğine karikatürleriyle su veren bir sanatçıydı Turhan.

Türkân Saylan, o “ölü can”ıyla bir irade anıtı diktirdi düşünce tarihine. Türkel Minibaş, ölümünden bir hafta önce, bir yazımdan dolayı beni kutlama inceliği göstermişti. Minibaş, biliminin yanında mahzun yüzlü bir edebiyat prensesiydi. Vedat Günyol, insanlıkçılığın, hoşgörünün, aklı kılavuz eylemenin evrensel savaşımcısı...

Yüreğimdeki Çiçekler albümünde kimler yok! Attilâ İlhan, Bülent Ecevit, Can Yücel, Demirtaş Ceyhun, Dinçer Sezgin, Doğan Aksan, Duygu Asena, Erhan Bener, Fethi Naci, Füsun Akatlı, Gürhan Uçkan, Halit Çelenk, Halit Refiğ, Jülide Gülizar, Memet Fuat, Orhan Asena, Sadun Aren, Vüs’at O. Bener, Yıldız Sertel... Her ad bir diri mezarı...

Cumhuriyet Dergi 26.02.2012
ADNAN BİNYAZAR Pazar Yazıları

8 Ocak 2012 Pazar

KIZLAR DA YANMAZ”IN TANIKLIĞI -ADNAN BİNYAZAR

K

IZLAR DA YANMAZ”IN TANIKLIĞI

Eğitim sorunumuz, hemen her hükümet döneminde keyfi uygulamalarla tıkanma noktasına geldikçe, tartışma konusu yapılan köy enstitüleri yerin dibine batırılıyor. Bu kuruluşların 1946’lardan bu yana ulusal eğitim konularına önyargılı yaklaşan bağnazların düşmanca duygularının hedefi olduğu biliniyor. Kötünün soyu tükenmez; bu düşmanca tutumu sürdürenler günümüzde de eksik değil.

O kafada olanlar; umarım Tonguç ve Enstitüleri adlı incelemesiyle 1998 yılında Türkiye İş Bankası’nca düzenlenen “Toplum ve İnsan Bilimleri Büyük Ödülü”nü alan Pakize Türkoğlu’nun; altı yaşındaki bir köylü kızın nereden nereye geldiğini anlatan Kızlar da Yanmaz adlı kitabını okuyup, düşmanca duygularının bir işe yaramadığını anlarlar...

Türkoğlu, kitabına neden Kızlar da Yanmaz adını vermiş?

“Cumhuriyetin onuncu yılıydı. Eğitimin uğramadığı, okulu olmayan bir dağ köyünde, ‘Ben de okumaya gideceğim!’ diye tutturduğumda, ‘Okuyan kızlar başını örtmezmiş. Yarın ahrette cayır cayır yanarsın!’ diyen komşumuz Cemiş teyzenin yüzünü gözünü tırmaladığımda ve eşek sırtında götürüldüğüm nahiyede başka bir aile yanında kalarak ilkokula başladığımda henüz altı yaşında bir köylü kızıydım.”

İnsan, ortamın ürünüdür. Aydınlanma kökten beslenirse dal verir. Küçük Pakize, Millet mektebi çıkışlı annesinin, teyzelerinin asker mektuplarını okuduklarını görüyor, dayısının kızı Münevver’in Pazarcı’ya okumaya gittiğini duymuş. Onlara bakarak kızların da okuyabileceği bilincine varıyor.

Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov’un Öğretmen Duyşen’i yıllar önce yayımlandığında, köy gerçeğini kavrayamayan kesimlerce göklere çıkarılmıştı. Bir yazımda bizde Öğretmen Duyşen romanının kahramanı Altınay gibi nice kadınlar yetiştiğini savunduğumu anımsıyorum. Antalya-Gazipaşa’nın Göksenir yaylasında doğup, “İlkokul benim devrimimdi,” diyen küçük Pakize o nicelerden biridir.

Toplumlar gibi, insanların da iç devrimleri vardır. Türkoğlu, bireysel iç devrimini küçük bir kızken yaşıyor: “İlkokuldan sonra eğitime devam etmekten umudumu keserek köye dönüp örtülenmişken, kendimi Aksu Köy Enstitüsü’nde cennet gibi bir eğitimin kucağında buldum.”

Köy enstitüleri, küçük Pakize’ye cehennemi cennet eylemiştir...

Cumhuriyet’in bu kurumları, devlet desteğinden yoksun köy çocuklarını eğiterek, insanımızı gerçek anlamda yurttaş kılmanın en önemli atılımıydı. Ülkenin tüm olanaklarını tekeline alan patronlar, insanımızı parmaklarında kukla gibi oynatan politikacılar, geniş toprak sahipleri, aşiret ağaları, din bezirgânları aralarında güç birliği yaparak içlerine sindiremedikleri bu çağdaş atılımın önünü kesmişlerdir.

Köy enstitülerinde ancak altı yıl özgürce eğitim yapılabildi. Başta dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel gibi gerçek bir aydın, İsmail Hakkı Tonguç gibi bir eğitim devrimcisi olmak üzere, öğretmenini, öğrencisini uydurma eylemlerle suçladılar. Oysa enstitüler, sanatsal yaratının, bilimsel düşüncenin, evrensel insanlık değerlerinin eğitim laboratuvarıydı.

Pakize Türkoğlu, alt başlığı “Genç Cumhuriyet’te Köy Çocuğu Olmak” adlı anılarında, çevresinin insanlarını da duyarlıkla gözleyerek o günleri yaşarken, aynı coşkuyu okuruna da yaşatıyor. Kitabın başındaki “önsöz”, bitimindeki “sonsöz”le de eğitim tarihimizdeki inişleri çıkışları irdeleyerek, yaşanılan çöküşü gözler önüne seriyor.

Kızlar da Yanmaz, Aksu Köy Enstitüsü’nde “cennet gibi bir eğitim”le kucaklaşınca, başındaki örtüyü atıp aydınlanma ışığına bürünen küçük bir kızın öyküsüdür.

ADNAN BİNYAZAR. Pazar Yazıları. Cumhuriyet. Dergi 08.01.2012

9 Ekim 2011 Pazar

BEYNİ ETKİN KILMAK

ADNAN BİNYAZAR
Beyni etkin kılmak

Ödemiş’in düşman işgalinden kurtuluşunun 89., Ödemiş Belediyesi’nin 130. kuruluş yılı etkinlikleri kapsamında bir konuşma yapmak üzere bu güzel ilçemize çağrılıydım. Çok iyi düzenlenmiş bir alanda, giyim k...uşamları, uygarca dinleme incelikleriyle Atatürk döneminin aydınlarını çağrıştıran konuklara yönelik konuşmamı “Okuma Kültürü” konusunda yoğunlaştırdım.

Okumanın insanı insan kılan ruhsal erincin kaynağı olduğunu savunurken, beynin ancak okumayla, sanatla, yaratıcı etkinliklerle beslenirse işlevini yerine getireceği düşüncesinde olduğumu vurguladım. Özetle şunları söyledim: Kaza geçirip alçıya alınan bacağın tembelleştiğini, alçıdan çıkarıldığında bir süre hareket edemediğini, ancak bir duraksama döneminden sonra kazadan önceki haline döndüğünü görüyoruz.

Bacak örneğinde olduğu gibi, sürekli okuma-resim, müzik-el sanatları gibi yaratıcı etkinliklerle uyarılmayan beynin algılama düzeneğinde de zamanla duyarsızlık başlıyor. Okuma eylemi tasarlama-düşleme-biçimleme-algılama-yönlendirme gibi etkinliklerle işlevini yerine getirir. Beynin uyarıcılığı olmadan okuma eyleminin gerçekleştirilemez. Bilgiyle beslenmeyen beyinde giderek düşünsel algılama bölgelerinin köreleceği de bir gerçek.

Yazmak, mekanik bir alışkanlık değildir, okuma yoluyla beslenen beynin yaratıya yönelmesi; yazarın, gerçeği-güzelliği-doğruyu bulmada gösterdiği yaratıcı bir eylemdir.

Beynin işlevini bu yönlü yorumlarken, düşüncelerimin bilimce de doğrulanıp doğrulanmadığını tartımdan geçiriyordum: Yorumum bilimce doğrulanıyor muydu? Doğumumu anlattığım Şah Mahmet adlı kitabımda yer alan “Varoluşun Sesi” başlıklı öykümü bitirdikten sonra yazdıklarımı denetlemeleri için iki kadın-doğum uzmanına göndermiştim. Onlardan olumlu yanıt alınca, olgular üzerine cesurca yorumlarda bulunmaya başlamıştım. Bu cesaretle şöyle bir sonuca varabilirdim: Devinimin bedeni canlı tuttuğu gibi, insana düşünme-duygulanma-yorumlama-yaratma gücü veren okuma neden beynin etkinliğini arttırmasın?..

Bir uzmana sormayı düşünürken, gazetemizin 22 Eylül günlü sayısında Sağlık Merkezi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Türker Şahiner’in, beynimizi aktif tutmamız gerektiğini öngören uyarısıyla karşılaştım. Şahiner’e göre, beynin aktif kılınması, Alzheimer hastalığını kökünden önlemese de en azından geciktiriyordu. Uzmanın vardığı bu sonuç, bir hastalığa yönelik olsa da, kanımca okumayla beyin arasındaki etkileşimi bir ölçüde doğruluyordu.

Şahiner’in uyarıcı sözlerini buraya aktarırsam, sanırım okurlarımız beynin aktif kılınması konusunda bir kez daha düşüneceklerdir: “Hızlı bir (yaşamsal) tempodan sakin bir yaşama geçmek Alzheimer riskini ciddi derecede artırır. Aktif beyinlere sahip olun. Beyni aktif tutmak hastalığı tamamen önlemez ama başlangıç yaşını 10 yıl geciktirebilir.”

Benim açımdan beyni eylemsel kılacak en etkili araç elbette kitaptır. Ne var ki eleştirel düşünüş, sanatsal yaratım, kitap okumak gibi etkinlikler ülkemizde nerdeyse sıfır noktasında. Liselerden mantık ve felsefe dersleri kaldırılsın, Darwin kuramını yadsıyacak kadar bağnaz eğitim bakanları türesin, sonra da beynin etkin kılınmasından söz edilsin!..

Son günlerde ufukta bir ışık görünüyor: UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Felsefe İhtisas Komitesi ile Türkiye Felsefe Kurumu’nca düzenlenecek çalıştayda, ilk ve ortaöğretimde felsefe eğitimi çeşitli yönleriyle mercek altına alınacakmış.

Okuma kültürünün gelişmesi felsefeye bağlı. Dikkat! Darwin bağnazları pusuda bekliyor, her gelişmenin önüne geçtikleri gibi, bunu da kösteklemek için...
09.11.2011 CUMHURİYET GAZETESİ

26 Eylül 2011 Pazartesi

SUÇ ÜRETME MERKEZİ ADNAN BİNYAZAR

ADNAN BİNYAZAR
Suç üretme düzeni

Geçen hafta Yukio Mişima’nın Yaz Ortasında Ölüm adlı öykü kitabından söz edeceğimi duyurmuştum. Kitabın arka kapağında, Mişima’ya “20. yüzyıl edebiyatının yetiştirdiği büyük bir deha” deniyor.

“Dâhi” yazarlığın ölçüsü ne?

Anlatıda kendine özgü bir söylem yaratarak insanlığa gerçeğin aynasını tutmak...

Yaz Ortasında Ölüm’de on bir öykü var. Bunlardan biri “Sirk”. “Sirk”te, özgürlüğü seçen iki gencin en masum ilişkileri suç sayılıp alçakça öldürülüşü anlatılıyor.

Öyküleri okurken Mişima’nın, 25 Kasım 1970 günü canlı yayın yapan kameralar önünde, geleneksel Japon yöntemiyle karnını deşip canına kıyması gözümde canlandı. Şu anda, o gönüllü yok oluşun dehşetini yaşıyorum. Merak eden, aynı günlerde yayımlanan Marguerite Yourcenar’ın Mişima ya da Boşluk Algısı (Can Yayınları) adlı deneme kitabını okursa, bu trajik olaya belki kendince bir neden bulabilir.

Mişima’nın bende özel bir anlamı da var. Öyküleri Japoncadan Türkçeye Çorum İlköğretmen Okulu’ndan öğrencim Neşet Erkin’in oğlu Hüseyin Can Erkin çevirmiş. Algıladığıma göre Mişima’nın söyleminde lirik yönelişler var. Bu lirizmi, Erkin’in, Türkçenin dilsel inceliklerini gözeterek yansıttığını söyleyebilirim.

“Sirk” öyküsüne gelince...

Edebiyat, okuru, çağımızda örneğine çok rastladığımız uydurma olaylar arasına sokup bunaltmaz; anlatı ormanlarından geçirerek onu evrensel insanla yüz yüze getirir. “Sirk”, artalanıyla faili meçhul cinayetlerin, kişiliği alçaltıcı düzenbazlıkların, suç üretme düzeneklerinin işletildiği ahlakdışı ortamlara sokuyor okuru. Yazar, öykünün bilinçlendirici işlevini, çağrışımlarla kurguluyor.

Sirkin patronu, yakın adamı P.’ye istediğini yaptıracak güçte: Alçaklıkta benzeri olmayan P. de, patronun kurallarına uymayan iki sevgiliyi ortadan kaldırmaya hazırdır. Erkeğin gösteri atına azgınlaştırıcı iğne vuruyor. Kızın, üstünde yürüyeceği ipi kayganlaştırmak için, ipte gösteriye ondan önce çıkan erkeğin tabanına yağ sürüyor. Marifetini de şöyle açıklıyor: “Polisi idare ettim. Prens’in tabanına yağ sürdüğümü, Kleita’ya(at) azdırıcı iğne yaptığımı anlamadılar.”

Sözü yazara bırakalım: “Patron, memnuniyetini gizleyemediği buruşuk yüzüyle, P.’nin avucundan taşacak kadar altın parayı boca ediverdi. Boşalan keseyi silkeleyerek, ‘Çok aşağılık bir herifsin. Böylesine müthiş bir iş yapıyorsun ama karşılığında para alarak işin bayağılaşmasına yol açıyorsun,’ dedi. P.’nin yüzünde yılışık bir gülümseme belirdi.”

Anlatılanlar bir öyküde geçiyor ama öylesine içindeyiz ki yapılanların! Öykü boyunca faili meçhul cinayetleri kimlerin işlediğinden çok işletenler geldi gözümün önüne. Olayların karartılıp adaletin kaygan zeminlere çekildiğinin tartışıldığı bir ortamda şu soruları sormadan edemedim:

Aramızda arsızca dolaşarak bu insanlıkdışı eylemleri gerçekleştirenler kimler? Niye izine tozuna ulaşılmaz bunların? Hangi paralarla besleniyor bu yaratıklar? Adaletin gözü önünde işlenen bu cinayetlerin üstünü kim örtüyor?

Bu soruları sıralarken, içten içe de, “21. yüzyılda Platon’un, ‘Her yerde bir tek adalet ilkesi vardır: Güçlünün çıkarı.’ sözü keşke doğru olmasaydı...” diye düşündüm.

Aynı anda iki soru daha geldi aklıma:

“Agorada yargıçlar yerine halk yargılasaydı, yüzyılımızın Sokrates’leri suçlanır mıydı?”

“Bugün bir suç üretme düzeni yaratılmasaydı; Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Mehmet Haberal, daha nice gazeteci, düşünür, komutan... hücrelerde çürütüleceğine işlerinin başında olmaz mıydı?” l

25 Eylül 2011 Cumhuriyet Gazetesi