film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2014 Pazartesi

Kış Uykusu / Nilgün Cerrahoğlu



Ufukta seher/günbatımı çizgisi… Rüzgârla dalgalanan otlar…
Uçuşan yapraklar, topluca kanatlanan kuşlar, gümüş bulutlardan süzülen mehtap, çatıya vuran yağmur, uzaktan gelen köpek sesleri…
Perdede beliren tek başına güzel kadının, birden yelle havalanan saçları…
Bir Zamanlar Anadolu’da, böyle sürekli bir var, bir yok atmosferi, bir “büyülü gerçekçilik var, demiştim.
Kış Uykusu’nda işte o büyü ve o “şiirsellik” yok.
Ama aynı uçsuz bucaksız, ezici, büyük “doğa ve bozkırın yalnızlığı; karakterlerin aynı oranda yoğun ve derin “yabancılaşması”, bu filmde de olanca gücüyle hissediliyor…
Nuri Bilge Ceylan yabancılaşma” duygusunu bu kez, önceki filmlerindeki gibi uzun boşluklar ve sessizliklerle vermek yerine açıkça sözlere döküyor.Yerel bir gazeteye (“Bozkırın Sesi!”) yazı yazan başkarakter Aydın’a, kardeşiNecla’nın tokat gibi çarptığı şu sözler mesela: Eskiden biz sana hayrandık. Senin önemli işler yapacağını ve önemli biri olacağını düşünürdük. Ama öyle olmadı. Bu senin suçun değil. Çıtayı yukarda tutan bizdik!
Yenilenlerin öyküsüKış Uykusu” da, “Bir Zamanlar Anadolu’da olduğu gibi tıpkı yenik düşen insanların öyküsü.
Ceylan bunu bir önceki filminde alttan alta dokundurarak ve hissettirerek verirken bu defa karakterlerine bağırta bağırta söyletiyor...
İki film arasında benim kişisel tercihim, ilki… 
Bir Zamanlar Anadolu’da”ya tek kelimeyle
 bayılmıştım.O filmin, Türk sinemasının gelmiş geçmiş en iyi filmi olduğunu düşündüm, hâlâ da öyleolduğunu düşünüyorum…
Kış Uykusu, kuşkusuz ki çok güçlü, sıra dışı ve iyi bir film.
Üç saat, 16 dakika boyunca hiç sıkılmadan, ilgi ve beğeniyle izledim. Ancak “Bir Zamanlar Anadolu’da”ki gibi beynimden ve yüreğimden vurulmadım...
Edebiyata güzelleme!’Filmi, sinemada tesadüfen yan yana düştüğümüz Sevgili Füruzan’la izledik.
O benim aksime “Edebiyata harikûlade bir güzelleme” olarak gördüğü “Kış Uykusu”ndan çok etkilendiğini söyledi.ÇehovShakespeareDostoyevski üzerinden katman katman soyularak izlenebilen filmden, Füruzan gibi bir edebiyatçının aldığı tat farklıydı.
Hapisten henüz çıkan, Nejat İşler’in oynadığı işsiz İsmail karakterinin örneğin; “hayırsever Nihal’in bağışladığı paraları ateşe vermesi…
Firuzan, bu sahnenin hemen Dostoyevski’nin Budala’sındaki Nastassya Filippovna’nın kendisine verilmiş olan paraları ateşe atmasına yapılan bir gönderme olduğunu söyledi.
Örnekleri böyle çoğaltmak mümkün…
Bu bağlamda “Kış Uykusu”nu, “edebiyatı”, sinema diline” bir aktarma egzersizi olarak da okuyabiliriz.
‘Yol’dan bu yana...Filmde beni en çok etkileyen “mimarisi” ve karakterlerin hemen hepsinin, merkezde “Aydın karakteri” etrafında ve yörüngesinde belirlenmesi oldu.
Baştan sona “iç gözlemlere” dayanan, dış öykünün olmadığı filmde, izleyicinin ilgisini üç saat boyunca diri tutmak zor.
Ceylan bunu, tüm karakterler için dev “iç gözlem aynası” gibi kullandığı “Aydın”ı merkeze yerleştirerek yapıyor.
Düş kırıklıklarını ve başarısızlıklarını hepten Aydın”a yansıtan “mutsuz kız kardeş” Necla’yı, benzer şekilde kişisel ihtiraslarının ve yenilgilerinin faturasını Aydın’a çıkaran “mutsuz eş” Nihal’i; imam Hamdi ve baltaya sap olamayan İsmail kardeşleri; Aydın’ın hep tuttuğu aynadan tanıyoruz.
Tek mimik ve ses tonunda “faul” vermeyen Haluk Bilginer’in mükemmel ötesi, ölçülü oyunculuğu olmasa bu mimari çökebilir ama çökmüyor. Bilginer çünkü söylediği her sözcük ve bakışıyla bizi alıp Kapadokya’nın bunalımlı Otello otelinin içine taşıyorKış Uykusu”nu izlerken Türk sinemasına 32 yıl önce ilk “Altın Palmiye”yi kazandıranYol’u da düşündüm. İster istemez aklımda bir karşılaştırma yaptım.
Yol”, İtalyan neorealizminin en üst düzey örnekleriyle karşılaştırılabilecek bir filmdi…
Kış Uykusu”, karakterlerin olduğu denli, Türk toplumunun “iç gözlemlerine” dayanıyor ve yaşanan büyük “değerler krizini” irdeliyor.
Kış Uykusu”nda, çok daha müreffeh bir toplumun sorunları karşımıza çıkmakla birlikte; 32 yıl öncesinin Yol”undaki fakirlik de olanca çaresizliğiyle orada duruyor.
Film en çok, bu iki uç Türkiye arasında kapanmayan, bilakis açılan farkı önümüze koyuyor.
Erdoğan Türkiyesi’nin son 12 yılda büsbütün açtığı makası, TÜSİAD’ın gazetelerdeki şu son açıklaması gayet net tanımlıyorTürkiye gelir eşitsizliğinde Şili ve Meksika’dan sonra, dünyadaki en kötü üçüncü ülke!

29 .Haziran 2014 Cumhuriyet  

20 Şubat 2012 Pazartesi

İstanbul’un Fethini Bitirememek...ERDAL ATABEK

İstanbul’un Fethini Bitirememek...
Erdal ATABEK
İstanbul’un fethini her yıl kutlarız.

1453. Yeni bir filmle yeniden gündemde.

Fatih Sultan Mehmet, büyük bir hükümdardır.

Sadece İstanbul fatihi olduğu için değil.

Fatih, bir Rönesans insanıdır.

İtalyan ressamı Bellini’ye portresini yaptırmıştır.

İstanbul’a yeniden Rum nüfusu getirmiştir.

Bilimlere bilinenden daha çok değer vermiştir.

Sanata büyük ilgi göstermiştir.

1453 yılında Doğu Roma İmparatorluğu fethedilmiştir.

Onun için de İstanbul’un fethine de Fatih Sultan Mehmet’e de yeni bir açıdan bakmamız gerekiyor.

Hamasi gösterilerin ötesine bakabilmemiz gerekiyor.

1453 yılı, Doğu’da da, Batı’da da yeni bir çağın habercisidir.

Ne yazık ki bununla ilgilenmiyoruz.

***

1450 yılı Batı’da matbaanın bulunuşudur.

Matbaa ilk önce Çin uygarlığının eseridir.

Gütenberg, hareketli harflerle matbaayı Batı’nın kültür dünyasına soktu.

1500,1600,1700 yılları Batı’da basılmış kitapların yıllarıydı.

Osmanlı ise matbaa ile üç yüz yıl sonra tanışacaktır.

Matbaanın yaygınlaşması, basılı kitapların çoğalması öncelikle Katolik dünyasının elinde tuttuğu elyazması metinlerin ipoteğini kırmıştır. Protestanlık yaygınlaşmıştır.

Rönesans ve Aydınlanma insan aklının egemenliğini dünyaya yaymıştır.

Bilimin, tekniğin Batı’da başlayıp egemen olmasının anahtarı budur.

Osmanlı İmparatorluğu’na ilk matbaa 1792 yılında İspanya’dan gelen Yahudilerle birlikte gelmiş, ancak kendi yayınlarına izin verilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu fetih siyasetinde, fetih ekonomisinde başarılı olmuştur. Ancak bilimsel gelişmelerde ve teknik ilerlemelerde sadece savaş amacıyla, savaş ölçeğinde ilgilenmiştir.

Bu da gerilemenin nedenlerini açıklar.

***

1492 yılında Amerika kıtasının keşfi gerçekleşmiştir.

Bu da dünyadaki büyük değişmelerin anahtarıdır.

İspanya, Kristof Kolomb’un seferleri ile yeni dünyanın insanlarına, zenginliklerine el koymuş, yağmalamış, yeni ve kanlı bir tarih yazmıştır.

Dünya tarihine böyle geniş bir açıdan bakmak yerine kendi kılıçlarımızla övünmekten vazgeçmememiz bize bugünümüzü anlamakta yardımcı olmuyor.

Geçmişin zaferleriyle övünmek tatlı bir duygudur ama düne nesnel bakmak daha akıllıcadır.

İstanbul’un fethinin sürüp gitmesine ne demeli?

***

İstanbul’u hâlâ fethetmekle uğraşmıyor muyuz?

Şu aradan geçen beş yüz yıldan fazla zamanda ne yaptık?

Nerede İstanbul’un su havzaları?

Nerede İstanbul’un ormanları?

Nerede İstanbul’un mesire yerleri?

Nerede İstanbul’un kıyıları?

Nerede İstanbul’un tepeleri?

Nerede?

Her taraf yapılarla doldurulmuş.

Her taraf arabalarla doldurulmuş.

İki köprü yaptınız, trafik gene felç.

İki köprü daha yapsanız nafile.

Ama İstanbul’da bir konser salonu yok.

İstanbul’da her şey AVM mantığına terk edilmiş.

AVM- Alış - Veriş - Merkezi.

Ye-İç-Al-Ver-Otur-Gez. O kadar.

İstanbul’u fethe devam ediyorsunuz.

Ne Fatih Sultan Mehmet’i anlıyorsunuz.

Ne Osmanlı’yı biliyorsunuz.

Ne Rönesanstan haberiniz var.

Ne uygarlıkla ilginiz var.

İstanbul’un fethi mi?

Devam.

Son karış toprağa kadar...

Zorunlu açıklama:

İnternet ortamında adım kullanılarak dolaştırılan ‘Fethullah Gülen Neden Hacı Değildir’ başlıklı yazı benim değildir. Defalarca yalanladığım halde sahibi çıkmayan, ortada dolaşan yazı bana da saygısızlıktır. Durumu bir kez daha açıklıyorum.


Cumhuriyet Gazetesi