10 Mayıs 2017 Çarşamba

Bir Anneler Günü hikayesi




 Anna Jarvis saygı ile anıyorum ,dilerim O'nun istediği gibi Anneler Gününü kutlayanlar çok olsun...


Bir Anneler Günü hikayesi.
DÜNYAYA KABUL ETTİRDİ,
KENDİSİ KABUL ETMEDİ.
Adı Anna Jarvis'ti..
1864'te doğmuştu..
13 çocuklu bir ailenin 10'ncu evladıydı..
Annesi Ann Maria bir öğretmendi..
Savaş karşıtı bir aktivistti..
Amerikan iç savaşında ölen askerlerin anneleri için toplantılar düzenliyor,
onları örgütlüyordu..
Anna annesini hayranlıkla izliyordu..
Ama ona yeterli desteği veremiyordu..
Hatta bazen ileri gidiyor diye onunla ters düşüyordu..
Yıllar su gibi aktı..
41 yaşında annesini kaybetti..
1905 yılının mayıs ayının ikinci pazarında..
Yıkıldı..
Acısını yüreğine gömüp, annesini anmak için bir şeyler yapması gerektiğine karar verdi..
Bir yıl sonra mayıs ayının ikinci pazarında annesinin 20 yıl öğretmenlik yaptığı kiliseye 500'e yakın anne ve çocuğu davet etti..
Toplantının adı "Anneler Günü"ydü..
Katılanlara annesinin en sevdiği çiçeği, beyaz karanfil dağıttı..
Ardından senatörlere, etkili isimlere bugünün "Anneler Günü" olarak ilan edilmesi için mektup yazdı..
Kamuoyu oluşturdu..
Amerika Temsilciler Meclisi bu tarz özel günlerin arkasının kesilmeyeceğini ileri sürerek öneriyi redetti..
Anna vazgeçmedi..
Gazetelere mektuplar yolladı..
Yüzlerce anne ile gösteriler yaptı..
Tarih 10 Mayıs 1914'tü..
103 yıl önce bugün..
ABD Başkanı Woodrow Wilson'ın isteğiyle kongre o günü resmi olarak "Anneler Günü" ilan etti.
Anna Jarvis amacına ulaşmıştı..
Annesinin mezarına gitti..
İlk kez ağlamadı..
Mezara beyaz karanfiller koydu..
*. *. *
İşte bundan sonra kapitalizm devreye girdi..
Her geçen yıl "Anneler Günü" biraz daha amacından uzaklaşmaya başladı..
İş ticarete dönmüştü..
Şirketler hediye satmak için birbiriyle yarışıyordu..
Gazeteler "Annenize hediye almayı unutmayın" diye yazıyordu..
O günlerde milyon dolarlık bir piyasa oluşuyordu..
Tüm Amerika'da alışveriş çılgınlığı yaşanıyordu..
Çiçek, tebrik kartı ve hediye satışlarında patlama oluyordu..
Amerikan toplumu annelerine hediye alan iyi çocuklar ve almayan kötüler olarak ikiye ayrılıyordu..
Yaratılan algı buydu..
1920’lere gelindiğinde “Anneler Günü” Anna Jarvis'in düşündüğün artık çok dışına çıkmıştı..
Çünkü onun istediği o gün herkesin annesine bir mektup yazıp onu ne kadar sevdiğini içtenlikle anlatmasıydı.
Bu kez kendi önerdiği "Anneler Günü"nün iptal edilmesi için mücadele etmeye başladı..
Kız kardeşiyle beraber kendi yarattığı bu güne savaş açtı..
Yine senatörlere mektuplar yazdı..
Gazetelere gitti..
Röportajlar yaptı..
Bu günü alışveriş için fırsat olarak kullanan mağazalara davalar açtı..
Tüm servetini protestolara harcadı..
Ailesinden kalan evi sattı..
Gösterilerde zaman zaman tutuklandı..
Suçu huzuru bozmaktı..
Kendisini anarşist gösteren medyaya da savaş açtı..
Gazetecilerle ters düştü..
Sonunda kapitalizme yenildi..
Kendi yarattığı "Anneler Günü"nün kurbanı oldu..
Her anneler günü artık onun için ızdıraptı..
Pes etti..
Dünyadan elini ayağını çekti..
Ömrünün son yıllarını dostlarının verdiği destekle senatoryumda geçirdi..
1948 yılında mutsuz, kırgın, yoksul ve yalnız öldü..
Bugün Batı Virginia’da yaşadığı ev bir müze gibi..
Hafta sonları ortalama 2 bin kişi tarafından ziyaret ediliyor..
(Sedat Kaya, Datça)
10 Mayıs 2017

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Bugün 6 Mayıs... GENÇ ÖLMEK

Bugün 6 Mayıs...
GENÇ ÖLMEK
“……..Gemerek’te evler hep bahçe içinde. Ben önde, jandarmalar arkada, koşuyoruz bir bahçeden bir bahçeye. bir duvardan atlayıp yere yatıyorum, ya ayaklarının dibine ateş ediyorum, ya başlarının bir karış üstüne. Onlar da yatıyorlar ben ateşe başlayınca. O zaman kalkıp koşuyorum, böyle iki üç tur atıyoruz Gemerek’in içinde. Herkes durmuş beni seyrediyor. Bir kadın, evinin kapısından, az ötede beni seyreden kocasına sesleniyor:
“Herif, gel çorbanı iç, soğuyacak; yine gider seyredersin!”
Çocuklar, ben ateş ettikçe alkışlıyorlar. Kiminin elinde ayçiçekleri; hem beni izliyor, hem ayçiçeği yiyorlar. Bir buçuk saat kadar sürüyor bu kovalamaca. Bir ara, üstüne hoparlör bağlanmış bir taksi çıkıyor ortaya. Hoparlörden acımasız bir ses şunları söylüyor Gemereklilere:
“Ben belediye başkanınız! Komünist Deniz Gezmiş, Gemerek’te. silahı olan silahını alsın, av tüfeği olan av tüfeğini. Silahı olmayan da taşla sopayla saldıracak. Herkes hazırlansın! Yakalayacağız onu!”…”
Mart 1971…Avanos Ortaokulu’na gidiyorum. Bir gece önce Naciye Hala’mın zeytinyağı ve sarımsağa emdirilmiş pamuk koyma projesi tutmadı. Sabaha kadar zonkladı kulağım. Sabah annem, babamın yün kaşkoluyla kafamı, kulağımı iyice sardı, öylece gittim okula. Öğle arasında gazozhaneye uğradım. Abim güveç yaptırmış ondan yiyeceğim. Az sonra tepsi gibi kullanılan geniş bir ekmeğin üzerindeki güveç dumanlar savurarak geldi masaya. Ekmeğin ucundan koparan güvece dalıyor. Kimsenin yanındakine baktığı yok. Tam bu sırada, Belediye’nin her zaman cızırtılı ve ne dediği anlaşılmayan hoparlöründen belediye başkanının sesi duyuldu. Bağıra bağıra bir şeyler anlatıyor. Güveç için gelen abimin arkadaşı Hacı dayı masaya sıkışırken havadisi de verdi: “Belediye Reisi minibüsün üstüne çıkmış konuşuyor. Teröristler mi yakalanmış ne!”
Az sonra çarşı meydanındayım. Kan ter içinde, elindeki mikrofondan Deniz Gezmiş’in nasıl yakalandığını anlatan, ahaliye akıllar veren Belediye Reisi'nden aklımda kalan fotoğraf, konuşurken bir yandan da sağ eliyle sürekli kasığını bastırmasıydı. Görüntünün tuhaflığı benim için ancak tıp fakültesindeki cerrahi stajında anlaşılır hale geldi. Bizim Reis, bağırmaktan şişen kasık fıtığını eliyle iterek yerine yerleştirmeye çalışıyormuş meğer…
Deniz’i 25 yaşındayken, Hüseyin ve Yusuf’la birlikte bir hıdrellez sabahı astılar. Yusuf da 25’indeydi, Hüseyin ise 23. Bakmayın “dede” lakabına, ikisinden de küçüktü Hüseyin.
Hıdrellez Anadolu’da, bozkırın doğum günüdür.
6 mayıs 1972 günü annem, her hıdrellez günü yaptığı gibi erkenden kalkarak sabah namazını kıldı ve ardından Kızılırmağa gitti. Irmağın birazdan yükselerek sileceği kumların üzerine, bebekler, çocuklar, gelinler çizdi. Kamışlardan derme çatma evler yaptı. Bana sınavım için şans diledi.
O sırada Deniz’in annesi Mukaddes Hanım, -ki kendisi aslen Tortumludur- belki de çörek hazırlıyordu. Tortum’da hıdrellez gecesi, gece rüyasında özlediği birini görmek isteyen, bir gün önceden oruç tutar. Akşam Tortum’un tuzlu çöreğinden yenir ve hiç su içilmez. Mukaddes Hanım o gece uyuyabilse belki rüyasında görecekti Deniz’ini, lakin olmadı. Alıcı kuşlar gece yarısı kapıya gelip Cemil Bey’i götürdüler, Deniz’in dal boylu cansız gövdesini teslim etmek için.
Hüseyin Sarızlıdır. Demek ki annesi Selver Hanım da erkenden kalkmış, kutlu bir ağacın dibinde Hüseyin’i için, boz atlı hızır’dan, dilekler dilemiştir. Nereden bilsin güzel yüzlü oğlunun az önce yağlı bir ilmeğin ucunda turna olup gökyüzüne uçtuğunu.
Yusuf Yozgat doğumludur. Çerkes oldukları söylenir. Annesi Mediha Hanım, oğlunu bir kez daha can gözüyle görebilmek için; kıbleye bakan yedi çeşmeden su içmiştir, akan suda yıkanmış, kâğıda yazdığı dileklerini gül ağacının dibine gömmüştür mutlaka. Yazık ki, işe yaramamıştır.
Ercan Kesal
Cin Aynası'ndan.

23 Nisan 2017 Pazar

23 NİSAN ATATÜRK VE ÇOCUK

 Dünyada çocuk bayramı kutlayan tek ulus biziz.Yüce Atatürk ulusal egemenliğin ilan edildiği 23 nisan1920 Türkiye Büyük millet Meclisinin açılış yıl dönümünü Ulusal egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak ilan etmiştir. 97 yılını kutluyoruz.Hiç bir liderin düşünemediği bu iki önemli kavramı Atatürk düşünmüştür  "Ulusal egemenlik ve çocuk" KUTLU OLSUN...

" Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk pırıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek, ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz!” Mustafa Kemal ATATÜRK 

























13 Nisan 2017 Perşembe

Orhan Veli ve Ezan

Yıl 1950'dir..
Demokrat Parti iktidara gelmiştir..
Menderes Hükümeti'nin yaptığı ilk iş Türkçe ezanı tekrar Arapça'ya çevirmek olmuştur..
Bunu CHP de desteklemiştir..
Merkez medya büyük çoğunlukla kararı över..
Karşı çıkanlar azınlıktadır..
Bunlardan biri de şair Orhan Veli'dir.
15 Haziran'da Yaprak Dergisinde bir yazı kaleme alır..

İşte büyük şairin o yazısından bir bölüm..
"Ezanın Türkçe okunması Atatürk`ün isteği ile kanunlaşmış olmasaydı da ezan Arapça okunsaydı bugün ezan meselesi diye bir meselemiz belki de olmayacaktı. Bu konuda belki bugün düşündüklerimizi düşünmeyecektik. Ama ileriye doğru olduğundan şüphe etmediğimiz bir karardan geriye dönülünce iş değişiyor. Salt bir ezan meselesi olmaktan çıkıyor iş. Daha bir sürü geriliğin başlangıcı, daha bir sürü geriliğe göz yummanın işareti oluyor. Bu düşüncemizin doğru olup olmadığını anlamak için belki de biraz beklemek gerekecekti. Ama ona hacet kalmadı. Başbakanın demecini duyar duymaz sarıklar cüppelerle sokaklara uğrayan softalar düşüncemizin doğruluğunu çabucak ortaya koydu. Sarıkla cüppeyi mühim saymayalım. Ama işin bu kadarla kalmayacağına da kalıbımızı basabiliriz. Daha neler olabilir diye düşünüyoruz da aklımıza şunlar geliyor:
İşte ramazana giriyoruz. Oruç yemenin kafirlik olduğunu düşünen kimseler tarafından pekala taşa tutulabiliriz. O kimseler çoğalabilir. Kafirlik sayacakları işler oruç yemeden ibaret kalmaz. Memleket yararına görmek istediğimiz işler bugün nasıl komünistlik oluyorsa, o gün kolayca kafirlik olur. Milli heyecan'ın yerini dini heyecan alır. Hükümet o heyecanı yatıştırmaktan acizdir. Dini heyecan her istediğini yapmaya başlar. Sonu neye varır bu işlerin? Görmek istemeyiz ama herhalde çok kötüye.
Ezan meselesi tek başına bir şey değil. Mühim olan, sonu. Şaşıp üzüldüğümüz nokta da sayın başbakanın böyle tehlikeyi görememiş, düşünememiş olması.`` (Orhan Veli, Yaprak Dergisi)
15 Haziran 1950

11 Nisan 2017 Salı

GÜNEŞİN GÖZYAŞLARI

GÜNEŞİN GÖZYAŞLARI
Tarih MÖ.4'dü..
Dorlar Ege ile Akdeniz'in buluştuğu Datça yarımadasının ucuna muhteşem bir kent kurdular..
Adını Knidos koydular..
Çağının en önemli bilim, sanat, kültür ve ticaret merkeziydi..
Güzel kokulu ağaçlarla yemyeşildi..
Daima çiçek açan ve yemiş veren mersin ağaçlarıyla çevriliydi..
Defnenin anavatanıydı..
Tarihçi Lusien'e göre , buradaki ağaçların hiçbirisi yaşlanmıyor, hep genç kalıyordu.
Biri askeri, diğeri ticari iki limanı vardı..
Ve iki tiyatrosu..
Tiyatroların biri 20 bin kişilikti..
Diğeri 5 bin kişilik..
Gezegenlerin hep aynı yörüngede hareket eden yuvarlak cisimler olduğunu ilk söyleyen astronom, matematikçi ve filozof Eudoxus, en iyi yontulmuş Çıplak Afrodit Heykeli’ni yapan heykeltıraş Praxiteles, diğer ünlü heykeltraşlar Skopas, Bryaxis ile dünyanın yedi harikasından biri olan Mısır’daki İskenderiye Feneri’nin mimarı Sastratos, doktor Euryphon ve ünlü ressam Polygnotos Knidos'da yaşamıştı..
Praxiteles'in Çıplak Afrodit Heykeli o kadar güzeldi ki, yüzlerce heykeltraş ve turisti kente çekiyordu..
Şehir planlaması muhteşemdi..
Hippodamos'un ızgara plan düzenine göre kurulmuştu..
Geniş ana caddeler..
Caddelere dik inen sokaklar..
..Ve hem bir caddeye, hem de bir sokağa cephesi olan evler..
Hakça ve adaletli bir şehir planıydı..
Doğu-batı doğrultusunda birbirine paralel dört geniş cadde, kuzey-güney doğrultusundaki bir cadde ile dik açılı olarak kesişmişti..
Arazi konumuna uygun bir biçimde cadde ve sokaklar bazen merdivenle, bazen de dik olarak birbirlerini kesmişlerdi..
Çıplak Afrodit Heykeli, Apollon ve Korint Tapınakları, Güneş Saati, Aslan Heykeli tüm Akdeniz'de nam salmıştı..
Ege ve Akdeniz'in dalgaları bu şehirde kucaklaşırdı..
Dalgaların getirdiği beyaz köpükler bu kentte dans ediyordu..
Anadolu'nun güneşi en son bu şehirde batıyordu..
*. *. *
Tarih 1615'di..
Amerika Kıtasındaki Hollandalılar Kuzey Atlantik kıyısında bir kent kurdular..
Adına New Amsterdam koydular..
Kent Knidos'un şehir planlamasına göre kurulmuştu..
Knidos'un yerleşimi bire bir uygulanmıştı..
Izgara plandı ve hakça bir yerleşimdi..
Kent 1664 yılında Birleşik Krallığa geçince New York adını aldı...
New York bugün dünyanın en önemli bilim, sanat, kültür ve ticaret merkezlerinden biri..
Özgürlük Heykeli, Empire State Binası, Central Park ve Times Meydanı, Modern Sanat Müzesi, Guggenheim Müzesi ve Modern Tarih Müzeleri her yıl milyonlarca turist çekiyor..
*. *. *
Tarih 1843'tü..
Osmanlı Sultanı 1.Abdülmecit kendisi için Dolmabahçe Sarayı'nın yapılmasını emretti..
Mimar Garabet Amira Balyan ile oğlu Nigoğos Balyan görevlendirildi..
Proje Avrupa mimari tarzlarının karışımıydı..
İnşaatta çok miktarda mermer sütun ve merdiven kullanılacaktı..
Ülkede mermer ocağı çoktu ama yontulmuş, bir sanat eseri haline getirilmişi yoktu..
Gözler Knidos'a çevrildi..
Sultan 1.Abdülmecit'in fermanıyla Knidos'un büyük tiyatrosunun mermerleri yerinden söküldü, gemilere kondu ve Dolmabahçe Sarayı'nda kullanıldı..
*. *. *
Knidos artık yıkık, yitik, talan edilmiş bir kent..
Dünyanın en iyisi denen Çıplak Afrodit heykeli Bizans sarayında yandı..
Ünlü Aslan Heykelini İngilizler kaçırdı..
Birçok heykel ve önemli eser Yunan müzelerinde..
Bize kala kala toprak üstündeki harabeleri kaldı..
Kentin bir bölümü hala toprak altında..
Kazılsa, kimbilir neler çıkacak?.
Bugün Mezgit'te Datça Belediye Başkanı Sayın Gursel Ucar ile beraberlik..
Çok şey konuştuk..
Ama en önemlisi Knidos'tu..
Ankara Knidos'un kazıları için yılda sadece 30 bin lira gönderiyormuş..
Datça Belediyesi kısıtlı ekonomisi ve imkanlarıyla bu paranın iki katını harcıyormuş..
Üzülmemek elde değil..
Ve düşünmeden de edemiyor insan..
Evet Ankara suçlu da..
Yüzde 85'i televizyon izleyen, sadece yüzde 1'i kitap okuyan bir toplum Knidos'a layık olabilir mi?.
Sadece kendi menfaatini, kendi mutluluğunu, kendi yaşamını düşünen, üretmeden tüketen insanlar, Knidos'un değerini bilebilir mi?.
Elbette #HAYIR
*. *. *
Anadolu güneşi her akşam yine Knidos'tan batıyor..
Yolunuz düşerse gün batımını mutlaka izleyin..
Belki güneşin gözyaşlarını göremeyeceksiniz..
Ama inanın hissedeceksiniz..
İyi haftalar..
(Knidos'u En İyi Yazan Ödülü sahibi değerli hocam Prof.Dr. Şadan Gökovalı'ya saygılarımı iletiyorum)
(Sedat Kaya, Datça)©
9 Nisan 2017

21 Mart 2017 Salı

Tayfun Talipoğlu

Her ölüm erken ,her ölüm büyük acı...Eserleri ile yaşaması dileklerimle ,saygılar...
ÖZELEŞTİRİ
Gül derlemeyi bilmezdi bizim çocukluğumuz 
Türkülerde dinlediği kadarıyla tanıdı pembeyi
Adam gibi sevmeyi
Sevdiği için ölmeyi duyduysa
Bir kaç masaldan
Hepsi o...
Bastığımız kaldırım taşı
Dipsiz bir karanlıktı
Slogan gibi çıkardı postallarımızın gıcırtısı
Sevdalanmak ayıptı
Vakit yoktu anasını satayım
Öyle bellemiştik
Yüreğimizden inanmasakta
Bütün kızlar bizim bacımızdı
Hesap soracak vurguncudan
Tefeciden
İntikam alacaktık işbirlikçiden
Kim ne derse desin değişecekti bu düzen
Bu uğurda girmediysen kavgaya
Adam sayılmazdın
Ne mahallende ne okulda
Aç kalmak en kalitesizini içmek cigaranın
Racondandı
Arta kalan yaşamın
Burjuva özentisi
Yumruklaşmış ellerimizde
Tırnaklarımız avcumuzu parçalarken
Güneşi zap edeceğiz,
Güneşin zaptı yakın' derken,
Kollarımız ne kadar gergin
Yüreğimiz ne kadar büyüktü
Sonra biz büyüdük
Büyüdükçe yüreğimizi küçülttük
'Yaşamın farkına varın'dediler
Bizim yerimize düşünenler
Öyle uygun gördüler
Acemi olduğumuzdan
Bu kirli dünyada
Kimimiz yitip gittik
Çarpık sevdalarda
Para kazanmanın erdeminden söz eder olduk
Kaybettiğimize inandığımız günleri yakalamak için olsa gerek
Emekle terleyeceğini düşlediğimiz ellerimize
Tutuşturulan
Yeşil yada kırmızı kağıtlarla yetindik
Ve anladık ki sevgilim
Biz birbirimizi hiç sevmemişiz
Ortasını çoktan geçtik şimdi ömrün
Bir parça şiir bir parça türkü
Nasırlaşmış yüreklerimizi açabilecekmi
Belki yanlıştı
Belki göremiyorduk olmazı
Ama doğru olan bir şey vardı
Sonuna kadar insandı yüreğimiz
Zulme direnecek kadar delikanlı
Bastığımız yeri titretecek kadar karalı
Ve kendimiz dışında herkese insaflı
Hangimiz özlemiyoruz şimdi o yoksul kaldırımları
Olmadı
Olmadı biliyorumda
Bu intikam bizi çoktan aşmadımı
İşte yeniden başladık
Üstelik savaştıklarımızı tanıdık
Şimdi ayrı gibi dursakta
Ayrı ayrı yollarda
Biliyorum dostlar
Gönlümüz hala aynı kulvarda
Tayfun Talipoğlu
******************************************************
Beni her ölüm etkiler.
Tanımasam bile üzülürüm
Yitirilmiş ümitlere...
Hiç gerçekleşmeyecek ideallere,
Yaşanmamış sevgilere üzülürüm... 
Bu yüzden, korkarım yaşamı ertelemekten.
Ne yapılması, ne söylenmesi gerekiyorsa
Söylenmeli, yapılmalı.
Seviyorsanız, sevdiğinizi bugün söyleyin.
Sevdanızı bugün yaşayın.
İşinizde yapılacak ne varsa
Bir an önce yapın.
Yarın çok geç olabilir...
Bir anda bitebilir her şey.
Yaşamak için acele edin bence.
Kısa yaşanmışlıklar,
Yaşanmamışlıklardan daha iyidir.
Geriye dönüp baktığınızda "keşke"ler
Çoğunlukta olmasın.
Uzun vadeli hedefler için bile
Bugünden harekete geçmeli.
Yarınlar çok uzakta olabilir.
Daha okulda başlamıyor muyuz
Ertelemeye yaşamı?
Hep yarına yatırım, bu günü sonra
Yaşamacasına...
"İşe gireyim, sonra..."
"Evleneyim, sonra..."
"Çocuklar büyüsün, sonra..."
"Emekli olayım, sonra..."
Sonra...
Sonra...
Sonra...
Bu sürecin başında, ortasında,
Yaşam her an sona erebilir.
Sonrası olmayabilir.
Fedakârlıklar güzel ama unutmayalım:
Herkes kendi hayatını yaşar...
Ertelenen
sevdaların
bedelini
ödemiyor yaşam.
Tayfun Talipoğlu

8 Mart 2017 Çarşamba

Görkemli bir gerçek: Mualla Eyuboğlu





Çok sevdiğim ,örnek aldığım güzel kadın ;saygı ile anıyorum.



Görkemli bir gerçek: Mualla Eyuboğlu
Tuba ÇANDAR
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının ilginç bir temsilcisidir. Trabzonlu Eyuboğlu ailesinin tek kızları; ressam Bedri Rahmi ile şair Sabahattin Eyuboğlu’nun kızkardeşleridir. Kendisini onlarla tanımlamaktan gocunmaz, ünlü olmamayı önemsemezdi.
Oysa Türkiye’nin ilk kadın mimarlarındandır. Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirdikten sonra, ‘Köy Enstitüleri’ denilen eğitim seferberliğine katılmıştır. Bir Anadolu âşığıdır o. Gidilecek yere tren yoksa katır vardır mutlaka. Yün şalvarı ve postallarıyla yirmiden fazla Köy Enstitüsü’nün kuruluşunda çalışır.
Zehirli sıtma yüzünden babasının zoruyla İstanbul’a dönünce akademiye asistan girer. Ama sıkılıp kaçar, hafriyat mimarı olarak Efes ve Yazılıkaya kazılarına katılır.
Sonunda Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu Raportörlüğü’ne getirilir: “Mardin’den Edirne’ye kadar bütün eski eserler kontrolüm altında. Barbaros Hayrettin Paşa Türbesi, Süleymaniye Külliyesi, Emirgan Yalısı, ne varsa restore ettik işte. Rumeli hisarı ve Topkapı Sarayı Harem Dairesi’ni de tabii. Anlayacağın hep iş, hep iş...”
Yaşamöyküsünü anlattığım ‘Hitit Güneşi’ adlı kitabımda böyle özetlemişti, ülkesinin kültür mirasına adanmış koca ömrünü. Tevazu Mualla Hanım’ın hakikatiydi. Ama görkemli bir gerçekliği de vardı. Galata’nın ünlü Doğan Apartmanı’nda Anadolu uygarlıklarının canlı müzesi bir dairede yaşardı. Ak saçlarını gümüş tarakla tutturur, Anadolu motifli uzun giysilerini akik ve firuze takılarla süslerdi.
Kendine özgü bir Cumhuriyet kızıydı. Hem Atatürkçü bir idealist, hem de tasavvuf ehliydi. Hem geleneklerine bağlı hem de ‘haymatlos’ bir Almanla evlenecek kadar moderndi:
“Bu evde Robert’le (Anhegger) mevlit okutur, kandillerde toplanırdık. Adımızı gericiye çıkardılar. Köy Enstitüleri’nin yıldönümlerini kutlardık. Komünist dediler. Her boyaya boyandık yani. Hepsine gülüp geçtik. Sabahattin Abimin dediği gibi, ‘bizden memleketi sevmek, gerisine boş vermek...”
Mualla Eyüboğlu'nun tüm kadınlara örnek olması dileğiyle...