4 Ağustos 2017 Cuma

Bana Üç kelime Söyle, Sana Bir Hikâye Anlatayım //Ergür Altan Tanju Okan - Kemancı

Bana Üç kelime Söyle, Sana Bir Hikâye Anlatayım
-Bana üç kelime söyle, sana bir hikâye anlatayım…
-Kalemtıraş, mağara, ıslık…
Üç kelime istedi benden gözleri görmeyen ihtiyar kemancı; üç kelime söyledim ona. Yüzüme baktı, sanki beni görür gibiydi ve başladı kemanını çalmaya. Niye bilmem, kemandan başka hiçbir enstrüman yakışmazdı o nasırlı ellerine diye düşündüm o anda.
“Ben sokak müzisyeniyim ve sokak hikâyecisiyim…” Bu cümleyle başladı sohbet etmeye. “Bir hafta önce geldim Ankara`ya. Tunalı Hilmi Caddesi`ni tavsiye ettiler bana. “İyi fikir “dedim, teşekkür ettim ve kalkıp buraya, Demetevler`e geldim! “
Gülümsedim; “bu semtte, sokaklarda keman çalarak ve hikâye anlatarak para kazanamazsınız ki” dedim. “Ankara`da yaşayıp da, ömrü boyunca Tunalı Hilmi Caddesi`ni görmemiş çocukların ve kadınların müziğini çalıyorum ve hikâyesini anlatıyorum. Kendi müziklerini, kendi hikâyelerini dinliyorlar benden” dedi. Sustum…
"Kemanımı ve hikâyelerimi dinletiyorum elli yıldır. Yaşım yetmiş dört. Kemanım da, hikâyelerim de, ben de çok yorgunuz. Elli yıldır aynı kemanı çalıyor ve her biri birbirinden ayrı hikâyeler anlatıyorum. İstanbul`da, İstiklal Caddesi`nde yapmamı söylemişlerdi bu işi. “İyi fikir” dedim, teşekkür ettim ve Sivas`a gittim! Ben, gittiğim her şehri, beni dinleyen bütün insanları çok sevdim. Suşehri`ne davet etti beni bir beyefendi. Sivas`ın ilçesidir Suşehri. “Ne güzel bir ismi var bu ilçenin” dedim ve beraber Suşehri`ne gittik. Sevildim, kınandım, el üstünde tutuldum ve kovuldum elli yıldır…”
“Geçinebiliyor musunuz peki? diye sordum. Kızdı, “sana ne!” dedi. Sustum…
“İzmir`e gitmiştim. Karşıyaka Çarşısı`nı tavsiye ettiler bana. “İyi fikir” dedim, teşekkür ettim ve günlerce Bayraklı Çarşısı`nda çaldım ve anlattım ! Kemanım yoksuldur, benzi soluktur hikâyelerimin. Hiçbir zaman çok param olmadı; hatta, bazen günlerce parasız kaldım. Bayraklı Çarşısı`nda birkaç saat kalıyordum ve hiç unutmam, bir gün, para kutum bomboş çıkıyorken çarşıdan, bir çocuk geldi yanıma ve “benim yalnızca bir kalemtıraşım var size verebileceğim, sizin olsun” dedi. Kendisi koydu ceketimin cebine kalemtıraşı. Mutlu oldum. Ona geri verebilirdim kalemtıraşını ama hatıralar biriktirmeyi çok seviyorum. Benim en güzel hatıralarımdan biridir o çocuğun inceliği ve hediyesi…”
“Para biriktirebileceğiniz bir iş değil ki bu” dedim. Acıyarak baktığını hissettim bana, “ben hatıra biriktirmekten bahsediyorum!” dedi… Sustum…
“Antalya`da, Kaleiçi`nde çalışmamı tavsiye ettiler. “İyi fikir” dedim, teşekkür ettim ve Zonguldak`a gittim! Bir ressam arkadaşım vardı orada. Onda kaldım uzunca bir zaman. Sokak ressamıydı kendisi. Otogara yakın, deniz kıyısında bir lunaparkta, arkadaşım resim yaptı, ben keman çaldım ve anlattım hep. Bizi görenler, “bir deli vardı, iki deli oldu” diyorlardı. Arkadaşımla birbirimize çay ısmarlayacak ve menemen yiyecek kadar para kazanabiliyorduk. Şehirden ayrılacağım gün, şehrin girişindeki Gökgöl Mağarası`na gittik. Kemanım da yanımdaydı ve asırlar önce o mağarada yaşayan canlar için, bütün insanlar ve bütün hayvanlar için keman çaldım, hikâye anlattım. O gün bugündür içimde bir mağara serinliği var ve bu serinliği hissetmek ne kadar muhteşem bir şey bilemezsin…”
"Size saygı duyuyorum ama başka bir iş de yapabilirdiniz; hem bir eviniz bile olurdu belki “ dedim. “Evimin olmadığını nereden biliyorsun?” dedi. Şaşırdım…”Benim Tunceli`de bir evim var” dedi. “Sahi mi? dedim. “Sus da anlatayım!” dedi. Sustum…
“Eskişehir`de çalışmamın bana iyi geleceğini söyledi dostlarım. “İyi fikir” dedim, teşekkür ettim ve bir otobüs bileti alıp Tunceli`ye gittim! Ben gittiğim her şehri, beni dinleyen bütün insanları çok sevdim; kör halimle belledim Tunceli`nin kartpostal gibi bir şehir olduğunu ve halkının içtenliğini. Akşamları Seyit Rıza heykelinin orda çaldım kemanımı, anlattım hikâyelerimi. Halk sahiplendi beni, kınamadı, incitmedi… Benim gibi kör bir adam vardı; kemanıma ıslığıyla eşlik ediyordu. Ben hiç ıslık çalamam biliyor musun? İçimde birikmiş bir tutkudur ıslık çalmak…Ali Baba Mahallesi`nde kaldım. Sabahları, erken saatlerde helikopterler geçerdi üstümüzden. Çarşıda polisler, askerler vardı ve kimse umursamıyordu onları! İnsanlar yorgundu ama gülümseyebiliyordu yine de…”
“Eviniz merkezinde mi Tunceli`nin?” dedim. “Bilmiyorum “dedi. “Hani bir eviniz vardı Tunceli`de?” dedim. “Biliyorum ki, şimdi yine gitsem, bana evini açacak nicesi var orada. Ama bir ev yeter bana; evet, benim Tunceli`de bir evim var” dedi… Sustum…
Farkına bile varmamıştım; sohbet ederek anlatmıştı hikâyesini. “Söylediğim sözcüklere göre mi uydurdunuz, yoksa gerçek mi bu anlattıklarınız?” diye sordum. Gülümsedi; “yetmiş dört yaşındayım ve bir çok hatıra biriktirdim” dedi… Sustum…
“Ben keman çalmayı dedemden, hikâye anlatmayı ninemden öğrendim “dedi. Dalıp gitti öylece…”Onları çok özlüyorum” dedi…
-Siz bana hikâye anlattınız; ben de bir şey yapayım sizin için. Üç kelimelik bir cümlede söyleyin dileğinizi…
-Islık çalsana biraz…
Ben ıslık çaldım, o ağladı…
Akşam usul usul serpiliveriyordu Ankara`ya dostlar. İhtiyar dostumun bir evi vardı Tunceli`de; artık, bir evi de Ankara`daydı...
Ergür Altan






2 Temmuz 2017 Pazar

2 TEMMUZ

Bugün 2 Temmuz …
‘’Kalbim bir dar sokaktır ve tehlikeli/ Ben geçtim hayatım geride kaldı…’’*
AZİZ ABİ…
Soğuk bir aralık günü… Ortalıkta hiç kimse yok. Her zaman neşeli çocuk sesleriyle dolu bahçede, sabahki kardan artakalan beyazlığa bürünmüş içli bir sessizlik var. Bahçenin bittiği yerdeki yeni bina inşaatı hemen fark ediliyor.
Arabamızı bahçenin girişine bıraktık ve yürümeye başladık. Çok geçmeden dokuz on yaşlarında esmer ince yüzlü bir çocuk, sakin adımlarla geldi karşımıza durdu.
“Hoş geldiniz!”
‘’Aziz Bey’e geldik oğlum, nerede kendisi?”
“Aziz Dede inşaatta, gelin götüreyim sizi…”
Sıvasız merdivenleri tırmanarak küçük bir odanın kapısında durduk. Çocuk, odanın kapısını açarak hemen pencerenin önündeki divana doğru yürüdü. Hafifçe eğilerek, “Dede, dede” diye seslendi. İnce bir battaniyenin altına kıvrılmış el kadar bir gövde kıpırdadı önce ve yavaşça toplandı. Üzerinde eski, kolsuz bir hırka ve ayağında eprimiş bir eşofmanla, bitmemiş bir inşaatın karanlık odasındaki uykusundan kaldırdığımız adam Aziz Nesin’di.
Aziz Bey, gözlerini karanlığa alıştırmaya çalışarak bir müddet baktı bize.
“Eskisi gibi göremiyorum artık, biraz yakına gelin bakayım.”
Kadim dostu Nuri abi: “Benim abi, Nuri’’ dedi. ‘’Bu da bizim Ercan, tanırsın, Doktor Ercan… Seni görmeye geldik.”
Divanın yanındaki sandalyelere oturduk ve uzun uzun konuştuk.
Sohbetin bir yerinde, aralığın kaçında olduğumuzu sordu. “Tesadüfe bakın, bugün benim doğum günüm” diyerek devam etti sonra. Ziyaretine gittiğimiz Çatalca Nesin Vakfı’nın yatakhaneleri yeterli gelmiyordu artık çocuklara ve bu yüzden ek yatakhanelerin yapıldığı bu inşaatla uğraşıyordu epeydir. Ama işte, bir türlü yetmiyordu para! Kitaplarından gelen telif ücretleri ve hayatı boyunca kazandıklarıyla güç bela Vakıf adına alınan gayrimenkullerin kiraları da karşılamıyordu giderleri. Bütün derdi buydu Aziz Bey’in!
Aziz Abi’yi ziyarete gittiğimiz tarih 20 Aralık 1994’tü. “Şeytan Aziz bu, yakın, yakın!” nidalarıyla çıktığı Sivas cehenneminden yaklaşık bir yıl sonra yani. Akşam olmadan İstanbul’a dönmek için izin alıp ayrıldık Çatalca’dan.
Giriş kapısına kadar uzanan taşlı yolda giderken Nuri Abi’ye dedim ki: “Abi, bu adam kendisine yapılanları hak edecek ne yaptı bu ülkeye?”
Kar yavaş yavaş hızını artırmıştı. Hiç konuşmadan yürüdük. Aziz Nesin kısa bir süre sonra da öldü. İyi biliyordum, Madımak Oteli’ndeki 35 can’ın hatırasının nasıl ağır bir yük gibi çöktüğünü kalbine.
Aziz abi niye Sivas’a gitti? Ömrünü yetim, kimsesiz çocuklara niye verdiyse o yüzden gitti. Aziz abi yakılmayı hak edecek ne yaptı bu ülkeye? Ölmeden bir saat önce bile, ömrünü verdiği kimsesiz çocukların nasıl daha rahat yaşayacaklarını ve gelecekte onlara daha iyi neler sunabileceğini düşündüğüne adım gibi eminim… Bu yüzden mi hak etti yakılmayı?
ARKADAŞIM UĞUR…
Sivas yangınından tesadüfen kurtulan fotoğrafçı Mehtap Yücel benim hemşerimdir. Dünyayı başkalarının görmediği açılardan görür, vicdanlı ve haysiyetlidir. Mehtap’ı katliamdan kısa bir süre sonra tanımıştım. Kederli yüzü ve kırık sesiyle 2 Temmuz 1993’ü anlattı bir öğleden sonra. Ağlayarak anlattığı hikâyeyi ağlayarak dinledim.
“Nasıl olsa öleceğim dedim. Buradan çıkış yok. Bunlar bizi yakacaklar. Hiç olmazsa otelin içinde çektiğim fotoğrafları kurtarayım. Çıkardım filmleri makineden ve bir film kutusunun içine koydum. Onu da yanmaz bir şeylere sararak içime sakladım. Cesedimi bulduklarında nasılsa ulaşırlar fotoğraflara diye düşünüyordum…” Madımak Oteli’nin merdivenlerinde çaresizce oturan Behçet ve Uğur kardeşimin, Metin Abi’nin fotoğrafları işte o yanık kokulu fotoğraflardır. Arkadaşımın gövdesine sardığı fotoğraflar.
Uğur Kaynar’ı, Karanfil sokaktaki kitapçının önündeki bahçede, elinde Bafra sigarasıyla sessizce otururken hatırlarım. Ahmet Erhan tanıştırmıştı ilk. Uzanıp kucaklaşmıştık birbirini kırk yıldır tanıyan ahbaplar gibi. Ahmet’e çok benziyordu. Bu dünyaya hep borçluymuş gibi bir suçlulukla kendi köşesinden güller ekiyor, şiirler topluyordu. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yandı. Öldüğünde peçeteye yazılı bir şiir, üç beş kuruş para ve bir paket Bafra sigarası çıktı çantasından. Ömrünün bilmem kaç senesini cezaevlerinde geçirmiş, mahpusta iken çocuğunun doğumu ile babasının ölüm haberini aynı anda alan bir adamdı Uğur. Bütün bunları hak edecek ne yapmıştı bu ülkeye? Niye Sivas’a gitmişti? Niye cezaevine girmişse işte o yüzden Sivas’a gitmişti. 12 Eylül’den önce ODTÜ işgaline, Şentepe Direnişi’ne, Tuzluçayır’a niye gittiyse, ondan gitmişti Sivas’a. 12 Eylül faşist darbesinden sonra niye yattıysa Mamak’ta, o yüzden yatmıştı Madımak Oteli’nin dumana kesmiş ucuz halılarının serildiği koridorlarına… İnsan olmaktan başka bir şey bilmiyor ve elinden başka bir şey gelmiyordu işte.
BEHÇET KARDEŞİM…
Yıl 1984, Ankara… Güle oynaya, hiç bitmeyecekmiş gibi sürdürülen sohbetlerin içindeki aşk ve şiire emdirilmiş bir pelür kâğıdı gibi yaşıyordum. Ben hep böyle gidecek zannettim ömrümü.
Duvarları şiirle kaplı çatı katındaki bekâr evimiz yıkıldığında terastaki mangalı kurtarmak için giden arkadaşıma Çorumlu ırgatların sorusu:
“Abi, burada oturanlar acayip şeyler mi yaşadılar?”
Doğru, çok şey yaşadık. Uykusuz geceler, uzak sevgililer, alkolle yıkayıp yaladığımız yaralarımız, yarım kalmış sızılar, olmamış bir şeyler, devrim gibi…
Bizim evin müdavimlerinden biri de Behçet Abi’ydi. Onunla hep Ankara’da birlikte oldum. Ama ilk anım İstanbul’a ait nedense. Uykusuz ve yorgun bir İstanbul yolculuğunun sabahında yolumuz Rami’ye düşmüştü. Behçet Abi, gitmiş eski kışlanın önünde öylece durmuştu. Yanına vardım ve “Abi, amma takıldın buraya, ne oluyor?” dedim. İlkokuldan sonra nasıl asker olduğunu, aileden ayrılışını, ranzada günlerce nasıl ağladığını anlatmıştı. “Daha çocuktum lan!” diyordu, “bildiğin çocuk…”
Behçet Aysan’ın kızı, yeğenim Eren, titrek bir gül yaprağına dokunan yağmur tanesinin sesiyle soruyor, “Babam bu ülkeye bunu hak edecek ne yaptı?**
Behçet abi niye Sivas’a gitti? 12 Mart Askeri Darbesi’nde niye atıldıysa okuldan, niye düştüyse cezaevlerine, o yüzden gitti Sivas’a. Behçet Abi’yi niye yaktılar? İbo’yu niye öldürdülerse işkencede, Erdal’ı niye astılarsa yaşını büyüterek ve Ali İsmail’e niye saldırdılarsa sopalarla, işte o yüzden. Behçet Abi’yi yakanlarla, Erdal’ı asanlar, Uğur’u yakanlarla Hrant’ı kalleşçe vuranlar; aynı ailedendir…
Bu insanlar, bunu hak edecek ne yaptılar bu ülkeye? Bence çok açık suçları, bu toprakları ve üzerindeki insanları ölümüne sevdiler. Daha ne yapacaklardı Allah aşkına. “Ölümüne seversen ölürsün” diyorlardı işte!
2 Temmuz 1993’te akşam vakti Cihangir’den Gümüşsuyu’na doğru bir yokuşu çıkıyordum. Penceresi açık bir salondan sokağa taşan televizyonda, bir spiker, arka arkaya bir takım isimler sıralıyordu. Saydığı isimlerden biri de Behçet Sefa Aysan. Bir süre “Sefa” lafına takılıp kaldığımı hatırlıyorum. Behçet Aysan tamam da, Sefa neyin nesi? Öylece durdum sokağın ortasında; abisi uzak bir şehirde yakılmış küçük kardeş şaşkınlığıyla.Yıl 2017. Mevsim yaz ve aylardan temmuz. “Değişen bir şey yok” hâlâ, Behçet’in deyişiyle; “ölüm hariç…”“Aynı gökyüzünün altında, aynı kederle” yaşıyoruz işte…
“Yakılanlardan mısın, yoksa yakanlardan mısın?” diye sorarmış Sivaslılar gurbette birbirlerine rastladıklarında. Ben, hâlâ yananlardanım…
Ercan Kesal (Cin Aynası, sayfa 103)
*E.Günçe
**Eren Aysan
***Şiir alıntıları Behçet Abi’den.

18 Haziran 2017 Pazar

BİR GERÇEK!

Hayretler içinde okuduğum  Sevgili Gülsen Varol Öğretmenim 'in yazısı .Çok hayati bir konu ,adı ne olursa olsun burası Türkiye dedirten bir olay !...

16 Haziran 2017 Cuma
HANE’ ler!!   Ve …PARK’lar.. !!
Oynak bir lisanımız var.. Güzel Türkçemize bayılıyorum bu yüzden..  
HANE denince, Türkçemizde, insanın ilk aklına gelen  başını soktuğu evidir.. Hani pek çok kişinin iki göz bir HANEm olsun yeter diye düşündüğü..
Ama gözünü mü seveyim gözü mü çıksın bilemem bu oynak Türkçenin.. Bazı kelimelerin başına bir hece eklemiş!! Ortada ne hane kalmış ne de onu isteyen..
Başına gelebilecek hecelerden al “HASTA” hecesini mesela, koy HANE' nin başına.. !! Allah eksikliğini göstermesin ama muhtaç da etmesin. Bunun gibi PASTA’ yı al koy  veya MEY’ i al koy hane'nin başına..  Haa bir de KER var tabii…pek çok kişinin soyunun yetiştiği!!
*** PARK denince de sizin aklınıza ne gelir bilemem ama benim aklıma çiçeklerin yetiştiği, insanların huzur bulduğu, çocukların oynayıp koştuğu, gençliğin kaçamak yaptığı bir mekan GELMİYOR!!!
Özellikle bu kelimeyi başka bir kelime ile birleşmiş görünce nevrim dönüyor.. medikal / PARK gibi..
İçine girildiğinde, en lüks pastaHANEyi aratmayacak kadar bol ve süslü pastaları ve yiyecekleri ile… Damı tamamen cam kaplı muhteşem dizaynı ile ve kapalı mekanda yetişmiş çam ağaçları ile.. Göz alabildiğine uzanan ÇOK geniş koridorlarının yer mermerleri, duvar aynaları  ve terası ve lokantası ile medikalPARK, bir PARKı aratmayacak kadar huzur veriyor hasta insana İLK GİRİŞTE… Ohh diyor içinden bir ses hiç korkma ve üzülme bak etrafına bu hastaneye ölü girsen diri çıkarsın!!!
Ve tıbbın zaman zaman çaresiz kaldığı bir hastalığın teşhis edildiği bedenini gönül rahatlığı ile buradaki ilgili bölümde gerçekten muhteşem bir doktora emanet ediyorsun..
Ama o da ne???? AMAN ALLAHIM.. Oldukça sık, (35günde 3 kez) yattığın yerin altından geçip  üstüne dönerek daire çizen ve Radyoterapi yapan o muazzam 4 adet devasa radyasyon veren alet tık diyor ve bozuluyor.. hatta bir başka gün tangır tungur tependen aşağı o koca aletin birisinin kapağı düşüyor..  Dışarıda seyredenler odaya girip yeterince su içmediğini söyleyerek aletin durmasında seni suçlu bulup su içmen için yarım saat mola diyerek dışarı çıkartıyor..VE BU KIRIK ALETLERLE BEDENİNE RADYASYON VERİLİYOR. Nerene denk gelirse!!  
Bunu niye mi yazdım? İlgililere duyurulsun diye değil!Bu hayati önemi olan olaya ilgisiz kalan, mesuliyet duygusundan mahrum biri/leri  varsa eğer,  ve ilgi duyması gerekenler, bir de üst makamı da işgal ediyorsa üstelik, dilerim aletin tamamı bir gün onların kafasına düşsün!.

gv

http://albumdekiler.blogspot.com.tr/

12 Haziran 2017 Pazartesi

Tanrıçalar da ağlar.. HEKATE'NİN GÖZYAŞLARI


Tanrıçalar da ağlar..
HEKATE'NİN GÖZYAŞLARI
Karyalıydı Hekate..
Anadolulu..
Asterie ile Perses'in çocuğuydu..
Gecelerin ve karanlıkların kızıydı..
İsmi "En parlak olan" anlamına gelirdi..
Anaerkil Anadolu'nun en önemli ana tançılarından biriydi..
Ay tanrıçasıydı..
Milyonlar ona tapardı..
Yunan mitolojisine Anadolu'dan geçmişti..
Sonra ünü tüm akdenize yayıldı..
Frigler Pessinus dediler ona..
Atinalılar Minerva..
Kıbrıslılar Venüs..
Giritliler Diana..
Sicilyalılar Proserpine..
Elevsisliler Ceres..
Mısırlılar ise İsis..
*. *. *
Üç bedene sahipti..
O üç beden; bir kadının kız çocukluğunu, anneliğini ve aneanneliğini sembolize ederdi..
Hilal şeklindeki ay onu betimlerdi..
Romalı filozof Lucius Apuleius Metamorfozlar adlı eserinde şöyle anlattı, onu..
“Ben her şeyin doğal annesi, bütün öğelerin sahibesi ve yöneticisi, bütün dünyalarda insan neslini başlatan, kutsal güçlerin reisi, cehennemdeki her şeyin kraliçesi, cennette yaşayanların önde geleniyim.
Bütün Tanrıların ve Tanrıçaların göründüğü tek biçim benim.
Gökyüzünün gezegenleri, denizlerin bütün rüzgarları, ve cehennemin acıklı sessizliği benim irademle idare edilir. Tüm dünyada değişik biçimler, farklı gelenekler ve bir çok adlar altında anılan benim adımdır, tapınılan benim kutsal varlığımdır."
Ozan Hesiodos Thegonia’da şu mısraları yazdı onun için.
"Ölümsüzlerin saygısı büyüktür Ona,
Bütün yeryüzünde kurban kesen her ölümlü
Hekate’nin adını anar yakarışlarında.
Kimin dileğini iyi karşılarsa o tanrıça
Onun elde edemeyeceği bir şey yoktur.
Ona bütün mutlulukları vermek elindedir
Ünlü Gaia ve Uranos’un çocukları
Kendi paylarından pay vermişlerdir ona
Kim hoşuna giderse Hekate’nin
Yardım görür ondan.
Meydanlarda kalabalıklar içinde
Kimi isterse onu parlatır Hekate."
*. *. *
Görüntünün olası içeriği: gökyüzü ve açık hava
Hekate beş bin yıldan fazla bu topraklarda..
Nerede biliyor musunuz?..
Muğla-Milas yolunda Yatağan’ı geçer geçmez antik Karya kenti Stratonikeia'nın dini merkezi Lagina bölgesinde..
Bugünkü ismiyle Turgut Köyü'nde..
Ya da eskilerin dediği gibi Leyne'de..
Hekate tapınağı 5000 yıldır tüm ihtişamıyla orada..
Dünyadaki en önemli üç pagan mabetinden biri..
Her yıl yüzlerce turistin uğrak yeri..
M.Ö.81'den itibaren Lagina’da her dört yılda bir festivali yapılırdı..
Bir diğer adıyla “anahtar taşıma festivali."
Hekate tapınağın anahtarı yüzlerce insanın eşliğinde Stratonikeia’ya götürülürdü..
*. *. *
Beş bin yıldır orada ayakta duran bu tapınak yakında yok olacak..
Hekate karalara bürünecek..
Nedeni termik santral..
Kömür çıkaracaklar santrale..
Lagina bölgesini kazacaklar..
Karalara boğacaklar..
300 binden fazla zeytin ağacını kesecekler..
Turgut Köyü'nü yok edecekler..
Eski evleri yıkacaklar..
Osmanlı'nın 1311 yılında yaptığı İlyas Bey camisini bile..
Kömür uğruna..
Yandaş sermaye para kazansın diye..
Beş bin yıllık Hekate'yi yok edecekler..
İnsanları kanser edecekler..
*. *. *
Bu katliamı durdurmanın tek yolu var..
UNESCO'yu göreve çağırmak..
Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) bunun için yoğun bir kampanya başlattı..
Arkadaş sıra sende..
Sen de yüksek sesini..
Diren..
Yaşamın diğer adı direnmektir..
Bir şey yapamıyorsan, bir imza at..
Hekate'nin gözyaşlarını dindir..
Analar ağlamasın..
http://350turkiye.org/unescodan-ne-istiyoruz/
(Sedat Kaya, Datça)
12 Haziran 2017

5 Haziran 2017 Pazartesi

İBRAHİM BALABAN


Yaşarken tanınmasını istediğim ressam İbrahim Balaban

İbrahim Balaban’ın ‘Bahar Tablosu’ üzerine Nâzım Hikmet'in şiiri:
İşte seyreyle gözüm, hünerini Balaban’ın
İşte şafak vakti Mayıs ayındayız
İşte aydınlık:
Akıllı, cesur, taze, diri, insafsız…
İşte bulut:
Kaymak gibi lüle lüle
İşte dağlar:
Hem de mavi, hem de serin
İşte sabah seyranı tilkilerin
Uzun kuyruklarında ışık,
Sivri burunlarında telaşları.
İşte seyreyle gözüm:
İşte karınları aç, tüyleri diken, ağzı kırmızı
İşte dağ başında kurdun biri.
Kendi içinde duymadın mı sen
Aç kurdun öfkesini sabah vakitleri?
İşte seyreyle gözüm:
Kelebekler, arılar…
İşte kıvıl kıvıl devranı balıkların
İşte bir leylek
Mısırdan yeni gelmiş.
İşte bir geyik; daha güzel bir dünyanın hayvanı.
İşte seyreyle gözüm;
inin önünde ayı, uyku sersemi henüz
Sen aklından geçirmedin mi hiç?
Toprağı koklayarak, ayılar gibi dalgın yaşamayı
Bala, armuda, yosunlu loşluğa yakın,
İnsanın sesinden, ateşten uzak.
İşte seyreyle gözüm: sincaplar, tavşanlar,
İşte kertenkele, işte tosbağa,
İşte üzüm gözlü eşeğimiz, bir ağaç pırıl pırıl
Güzellikte insana en çok benzeyen
İşte çayır çimen:
Girin içine çıplak ayaklarım.
İşte kokla burnum:
Labadalar, ebe gömeçleri.
Ellerim ellerini, dokunun, okşayın, avuçlayın,
İşte anamın sütü,
karımın eti,
gülüşü çocuğumun.
İşte sürülen toprak.
İşte İnsan:
dağın taşın, kurdun, kuşun efendisi.
İşte çırakları, işte poturunda yamalar
İşte karabasan.
İşte sağrılarında kederli, korkunç oyuklarında öküzleri.
On yıl mapusta yattı ama kaybetmedi
Umudunu Balaban.
İşte Seçköy’ den Ali’nin kızı geliyor al taylarıyla tarlaya 

Nâzım Hikmet, hastaneden çıkınca birkaç gün bir dostunun evinde misafir kaldı. Sonra annesinin Kadıköy'deki evine geçti. Burada kendisini ziyarete gittiğimiz zaman bizi zengin tablolarla bezenmiş geniş bir odaya aldılar. Oda bir resim sergisi haline getirilmişti. Nâzım'ın yanında 25 yaşlarında bir genç vardı. Bu genci ilk defa görüyorduk.Nâzım, yetiştirdiği öğrencisiyle övünen bir öğretmen gibi bu genci bize tanıttı:
'' İşte İbrahim Balaban... Şu gördüğünüz tabloların sahibi,'' dedi.
Böyle bir ressamın o güne kadar adını bile duymamıştık. Kimdi bu genç ressam? Duvardaki tablolardan gözümüzü ayıramıyorduk. Bir renk cümbüşü içinde köy hayatının çeşitli görünüşleri bir araya getirilmişti. Türk köyünü bu kadar renkli ve kuvvetli çizgilerle veren bir eser görmemiştik. Nâzım, tabloları merakla seyredişimizi sevinçle izliyordu. Nihayet bu işin hikâyesini anlattı:
Balaban'ı hapishanede tanımıştı. Bir köy çocuğuydu. Bir kaza yüzünden hapse düşmüş, Nâzım'la birlikte hapisten kurtulmuştu. Nâzım, hapishanedeki hücresinde boş vakitleri resim yaparak geçirirdi. Bir gün bu köy çocuğu Nâzım'ın hücresine gelerek Nâzım'ın resim yapışını seyretmek isteğini göstermiş ve bir köşeye sinerek Nâzım'ın çalışmasını izlemeye başlamış. Bu birinci ziyaretten sonra her gün Nâzım'ın yanına gelmeyi âdet edinmiş. Nihayet bir gün resim yapma denemesi hevesine kapılmış. Nâzım'dan fırça ve boyalarını kullanmak için izin istemiş. Bu kez Nâzım onun yerini alarak Balaban'ın resim yapışını seyre dalmış. Balaban o vakte kadar hiç resim görmemiş, bir ressamın eserini tanımamış, Nâzım'ın yaptığı resimlerden başka görgüsü yok. Ama hayret! Fırçayı ustalıkla kullanıyor, renkleri iyi seçiyor ve birleştiriyor. İlk deneme başarıyla sona erince Nâzım, bu köy çocuğunu sevgiyle kucaklamış ve o günden sonra gelip istediği gibi çalışabileceğini bildirmiş. İşte bu gördüğümüz tablolar o çalışmanın ürünleriydi.
''Seyreyle gözüm,'' diyordu Nâzım, ''bak köylerde ne gizli istidatlar var! Ben bir tanesini keşfetmiş olmakla seviniyorum.''

Sevinmekte haklıydı. Sonraları Balaban, Türkiye'nin tanınmış ressamlarından oldu.
''Zekeriya Sertel''
 http://www.shezofren.com/icerik/kultur-sanat/ibrahim-balaban/103

2 Haziran 2017 Cuma

"TOPRAK İNSANA DEĞİL, İNSAN TOPRAĞA AİTTİR."

"TOPRAK İNSANA DEĞİL, İNSAN TOPRAĞA AİTTİR."
A.B.D. başkanı, 1854 yılında yazdığı bir mektupla Amerika'ya gelen beyaz göçmenlere toprak bulmak amacıyla Kızılderililerden toprak istemiş ve "bu isteği kabul edilecek olursa, Kızılderililere rahatlıkla yaşayabilecekleri bir bölgenin ayrılacağını" bildirmiştir.
Yaşadıkları toprakların büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan Kızılderili Reisi Seattle da A.B.D. başkanına bir yanıt vermiş ve bu yanıt mektup olarak A.B.D. başkanına gönderilmiştir. Mektubun aslı Amerika, Seattle Squamish Müzesi'nde korunmaktadır. İnsanın doğa ile olan bağını olağanüstü bir söylemle dile getiren bu metnin üzerinden 163 yıl geçtikten sonra Türkiye ifade ettiği anlamı gözyaşlarıyla kavrıyoruz.
ŞEF SEATTLE'IN MEKTUBU (1854)
Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir. Şef Seattle her ne söylerse, Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir.
Washington'daki büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz. Merak ediyoruz ki gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç.
Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgârda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kuru yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu. Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır.
Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız. Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar âlemine göç ettiği zaman, doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. Çünkü Kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır.
Washington'daki Büyük Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor. Bu bizim için büyük bir fedakârlık olur. Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz Kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz. Ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim. Çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır. Nehirlerin ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek. Biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz. Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize?
Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır. O'nun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir.
Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur?
Ben bir Kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz Kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgârın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?
Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var: Beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalo'dan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffaloları.
Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen, yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.
Şu gerçeği iyi biliyoruz: TOPRAK İNSANA DEĞİL, İNSAN TOPRAĞA AİTTİR. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.
Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için Kızılderili ile beyazın farkı yoktur. Ve Kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır.
Beyaz adamı bu topraklara getiren ve Kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffaloların öldürülüşünü, ormanların yakılışını, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.
Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabanî atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.
Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şef'in vaat ettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız. Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek. Bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar.
Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki? Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez.
Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek. Son Kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak. Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkânda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır. Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü ölüler güçsüz değildir.
Ölü mü dedim?
... !
Ölüm diye bir şey yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

MUTLULUĞUN FORMÜLÜ Sedat Kaya



MUTLULUĞUN FORMÜLÜ
Tarih MÖ 300'lerdi..
Atina'da Akademi'de bir ders saati..
Geniş omuzlu, atletik yapılı, kıvırcık saçlı, ak sakallı bir hoca öğrencilerine hayat dersi veriyordu..
Herkes pür dikkatti.
Çünkü Aristokles'ti bu hoca..
Bilgelerin bilgesiydi..
Akademinin kurucusu..
Sokrates'in öğrencisiydi..
Yunanlılar Platon(geniş omuzlu) dediler ona..
Müslümanlar ise Eflatun..
Derste öğrencilerinden Aristo sordu.
-İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nelerdir?
Platon önce bir düşündü..
"O kadar çok ki" dedi..
Ardından sıraladı.
-İnsanlar çocukluktan sıkılır ve hemen büyümek ister. Ancak büyüyünce de çocukluklarını özlerler..
-Para kazanmak için dünyadan koparlar, sağlıklarını yitirirler. Ancak bozulan sağlıklarını geri almak için para öderler..
-Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Bu yüzden ne bugünü, ne de yarını yaşarlar...
-Ve en önemlisi hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.
Platon sözlerini bitirince Aristo ikinci soruyu sordu.
-Peki siz ne öneriyorsunuz?
Platon bu kez düşünmeden yanıtladı.
- Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın, sadece kendinizi sevilmeye bırakın.
-Mutluluk "en çok şeye sahip olmak" değildir. Gerçek mutluluk "en az şeye" ihtiyaç duymaktır..
O yüzden paranın pulun, malın mülkün, zevkin sefanın değil, gerçeğin peşinden koşun..
Aristo "En az şey nedir acaba?" diye kendi kendine mırıldandı..
*. *. *
Aradan 30 yıl geçti..
Platon ölmüştü..
Öğrencisi Aristo büyümüş, bilge olmuştu..
Akademinin bir numaralı hocası artık oydu..
Bir derste öğrencisi Aleksandros (Büyük İskender) sordu.
-Hocanız Platon'u seviyor musunuz?
Aristo yanıtladı..
-Platon'u çok seviyorum ama gerçeği daha çok seviyorum.. Çünkü gerçek beni mutlu ediyor..
Aleksandros tekrar sordu.
-Peki gerçek mutluluk nedir?.
Aristo gülümsedi.
-Gerçek mutluluk kendi kendine yeter olmaktır..
(Sedat Kaya, Datça)
31 Mayıs 2017