30 Ağustos 2017 Çarşamba

30 AĞUTOS ZAFERİ İKİ KİŞİYİ ÇOK ÜZMÜŞTÜ!

        

30 Ağustos Zafer Bayramı: "Özgürlük ve Bağımsızlık benim karekterimdir" diyen yüce Atatürk Komutasınında kesin zaferin kazanıldığı gündür, 30 Ağustos 1922...Ölüm kalım savaşında koşan Türk ordusu Atasından aldığı "Ordular İlk hedefiniz Akdeniz'dir İleri! “ komutuyla 9 Eylüle doğru koşmuştur...Tarihe gömülmek istenen bir ulus yoktan var olmuştur, tarih boyunca görüldüğü gibi. Bu zafer; 23 nisan 1920 de kurulan ancak adı henüz konulamayan yeni Türk Devletinin ,Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş zaferidir...
      Ünlü yazar Falih Rıfkı Atay, şöyle demektedir :"Eğer bagımsız bir devlet kurmuşsak, özgür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak ,yurdumuzu batı'nın pençesinden ,vicdanımızı ve düşüncemizi de Doğu'nun pençesinden kurtarmışsak, bu topraklardan ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak ,nefes alıyorsak, hepsini, herşeyi ,"30 ağustos zaferine borçluyuz!" 30 ağustos zaferini kim gerçekleştirdi Mustafa Kemal Atatürk!"
Hepimize kutlu olsun... Vatanı sevmek, milleti sevmek; milli bayramları önemsemekle,yaşamakla gerçekleşir fikrindeyim...
Arzu Sarıyer
30 AĞUTOS ZAFERİ İKİ KİŞİYİ ÇOK ÜZMÜŞTÜ! Necati Güngör
İngiltere Başbakanı Lloyd George'a haber geldiğinde oturduğu yerden sıçramıştı:
"Doğru olamaz!" diye adeta isyan etti.
Haberi getiren Miss Frances Stevenson: "Şimdi Dışişleri Bakanlığı yazdırdı Efendim," dedi.
"Lanet olsun!" diye haykırdı Lloyd George.
Kendisine iletilen notu bir kez daha okudu. Sonra büyük bir çöküş içinde bir süre sessiz kaldı.
"Askerler uyarmıştı" diye mırıldandı kendi kendine. "Ama ben, Yunanlıların kazanacağına inandım! Adamları teşvik ettim... Şimdi yalnızca Yunanlılar yenilmedi; benim politikam ve saygınlığım da darbe aldı! Bir çıkış yolu bulmalıyım..."
Miss Stevenson, üşümüş gibi büzülen Başbakan'ın, bir çocuk gibi çaresiz kalışına üzülmüştü. Karşısındaki adam, bir dünya lideri değil de sanki, sokakta kalmış bir öksüzdü.
"Kahve ister misiniz Efendim?" diye sordu.
Dünya lideri:
"Bana sert bir kahve yap Frances," dedi. "Ama çok sert olsun!"
*
30 Ağustos Zaferi'ni öğrendiğinde, oturduğu koltuğa sinip kalan öteki kişi, son Osmanlı Padişahı Vahidettin'di.
Haberi kendisine ileten, Mabeyn Başkâtibi Rıfat Bey'di. Padişah kulaklarına inanamadı.
"Doğru mu bu?" diye sordu sıkıntıyla.
Başkâtip saygılı biçimde:
"Haberi, İngiliz Yüksek Komiserliği de doğruluyor," dedi. "Ordu, Yunanlıları gerçekten yenmiş Efendim!"
Vahidettin gözlerini yumarak kendi içine kapandı.Küçük Mabeyn Dairesindeki odadaydılar. Padişah, her zamanki koltuğunda oturuyordu.
"Bu milli zaferi kutlamak istersiniz diye düşündüm..." dedi Rıfat Bey.
"Emrinizi almak için rahatsız etmiştim."
Vahidettin'in donmuş gibi kıpırsız duran yüzü ekşidi birden; gözlerini açıp öyle sert bir bakış baktı ki Rıfat Bey'e. Adamın içi titredi. Bu bakışta, Padişah'ın, Milli Zaferden hiç mutlu olmadığı apaçık okunuyordu.
Bugünlerde, son Osmanlı Padişahının adını bir yerlere vermek isteyenler varsa, bilgisi olsun.

Beğen

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Kuvayi Milliye Destanı

YASAKLI BİR DESTAN VE KENDİ YAZDIĞI ŞİİRİ GÖREMEYEN BİR VATAN HAİNİ!
Tarih 26 Ağustos 1922..
95 yıl önce bugün..
Büyük taaruzun başladığı gün..
Türkü Kürdü, Ermenisi, Rumu Anadolu insanının şahlandığı gün..
Şöyle yazmıştı komünist şair Nazım Hikmet o günü..
Saat 2.30
Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı..
Bugünlerde çok okuyacaksınız bu mısraları..
Hamaset dolu paylaşımlarda bol bol göreceksiniz..
Vatan, Millet, Sakaryacılar..
Ve de ulusalcılar paylaşma rekorları kıracak bu mısralarla..
Milli duygular şahlanacak..
Bayrak, Atatürk, Cumhuriyet, Laiklik sloganları atılacak..
Hamaset tavan yapacak..
Ehh biraz da Nazım’a methiyeler düzülecek..
*. *. *
Kurtuluş Savaşı’nı en iyi anlatan şiirdir; Nazım’ın Kuvayi Milliye Destanı..
Belgelere dayanarak, canlı tanıklar dinlenerek yazılmıştır..
Gerçek halk kahramanlarının kurtuluştaki rolünü anlatır..
Savaşın kazanılmasında Anadolu insanının yaptığı kahramanlıkları, çektiği acıları destanlaştırır..
Antepli Karayılan, Manastırlı Hamdi, Adapazarlı Kambur Kerim, Arhaveli İsmaii, Kartallı Kazım, Süleymaniyeli Şoför Ahmet ve daha niceleri…
Nedense Hasan Tahsin’den hiç söz etmez..
Nutuk’ta da söz edilmez ya, neyse..
*. *. *
Nazım Hikmet, kurtuluş savaşını en güzel anlatan bu “Kuvayi Milliye Destanı”nı 1938’de içeri düştüğünde yazmaya başladı..
Zaten kurtuluştan hemen sonra, 1923’ten 1938’e kadar da hep yargılanmıştı…
Sonunda içeri attılar..
Onun da suçu; darbecilikti..
Türk Ordusunu isyana teşvik etmekten 25 yıl verdiler..
“Kuvayi Milliye Destanı”nı 3 yılda hapiste bitirdi..
Destan 1941’de basıma hazırdı..
Yasakladılar..
Bu ülkenin kurtuluş savaşını anlatan şiiri yasakladılar..
Çünkü Kuva, Arapça Kuvvetler demekti..
Kuvayi Milliye, Milli Kuvvetler anlamına geliyordu..
1923’den sonra düzenli orduya geçince Kuvvayi Milliye olmak yasaktı..
Üstelik Nazım Hikmet bir komünistti..
Hani bugünkü cumhurun başı “Komünistler vatansever değil” diyor ya..
O günlerde de öyle deniyordu..
Komünistler vatansever olamazdı..
Onlar vatan hainiydi!.
Nasıl olduysa bir vatan haini, bizim kurtuluş savaşını destanlaştırmıştı..
Yasak tam 25 yıl sürdü..
Kuvayi Milliye destanı 25 yıl hiç bir yerde basılamadı..
Hiç bir yerde yayınlanamadı..
Cezası ağırdı..
Bir kaç kişi yayınlamaya niyetlendi, hapsi boyladı..
Sadece bir avuç solcu gizli gizli okuyor, kopyaları el altından birbirine dağıtıyordu..
Kuvayi Milliye Destanı yazıldıktan 25 yıl sonra, ancak 1968 yılında yayınlanabildi..
Nazım Hikmet yazdığı eserin basılmış halini hiç görmedi..
Kitabı eline alıp okuyamadı..
Çünkü 5 yıl önce ölmüştü..
*. *. *
Kurtuluş Savaşı gerçek bir kahramanlıktır..
Yoksul, yorgun, aç kalmış bir halkın işgale, sömürüye baş kaldırmasıdır..
Bir çok ulusa örnek olmuştur..
Cesaret vermiştir..
Asla küçümsenemez..
Asla yok sayılamaz..
Anılmalı, yaşatılmalı ve nesillere anlatılmalıdır..
Ama bir de..
Kurtuluş’tan sonra neler oldu?.
Bir de onları anlatabilsek..
Kartallı Kazım gibi mesela..
Kurtuluştan önce bahçıvandı..
Kurtuluştan sonra da bahçıvan..
www.haberhurriyeti.com / SEDAT KAYA




24 Ağustos 2017 Perşembe

Marşlarımız !

TÜRKBÜKÜ SAHİLİNDE
BİR GECE VAKTİ..
İki gün öncesi..
Geç saatler..
Güneş batalı çok oldu..
Ama hava hala sıcak..
Nem hala yüksek..
Bodrum Türkbükü sahili...
Haftasonu ya..
Restoranlar, eğlence mekanları dolu..
Gürültü, patırtı gırla..
Hele o müzikler!.
Sağır sultanın duyacağı desibelde..
Yurdum insanı eğleniyor..
*. *. *
Yan taraftan MHPliler'in dilinden düşürmediği "Ölürüm Türkiyem" şarkısı çalıyor..
"Baş koymuşum Türkiyemin yoluna
Düzlüğüne yokuşuna ölürüm
Asırlardır kır atımı suladım
Irmağının akışına ölürüm Türkiyem."
Ülkücülerin bir sözü vardır.
"Ey Türk titre ve kendine gel!"
Titriyor şarkıya eşlik edenler..
Kahramanlık sloganları atılıyor..
Bilmiyorlar ki, söyledikleri aslında bir Kürt türküsü..
1986 yılında Koma Qamışlo bestelemiş..
Bizim Türkçüler, yıllarca bir Kürt bestesini sellendirmiş..
(https://youtu.be/kS_MnmgrN0c)
Ne garip değil mi?
Ülkücüler eskiden de "Çırpınırdı Karadeniz" türküsünü marş edinmişti kendilerine..
"Çırpınırdı Karadeniz..
Bakıp Türkün bayrağına."
Sonradan anlaşıldı ki, Türk milliyetçilerin bu marşının bestesi Ermeni Aram Haçaturyan’a aitti.
(https://youtu.be/tfXNEU9nD1M)
*. *. *
Türkbükü sahilinde dolanıyorum..
Anason ve pişmiş kalamar kokusu karışıyor nemli havaya..
Biraz ileride genelde CHPlilerin ve ulusolcularin sözlediği İzmir Marşı..
"İzmir’in dağlarında çiçekler açar
Altın güneş orda sırmalar saçar
Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa."
Ellerinde kadehler..
Kendinden geçiyor söyleyenler..
Arada kurtuluşun kahramanları Kara Fatma'ya, sütçü imama selam gönderenler bile var..
Bilmiyorlar ki, söyledikleri aslında Kafkas marşı..
"Kafkasya dağlarında çiçekler açar.
Altın günes orda, sirmalar saçar.
Bozulmus düsmanlar hep yel gibi kaçar
Kader böyle imis ey garip ana
Kanım helâl olsun güzel vatana. "
Beste ç'alınmış, sözler yazılmış..
(https://youtu.be/iASMFi1H8zw)
Bizim ulusalcı mahalle eskiden de gençlik marşını dilinden düşürmezdi..
"Dağ başını duman almış,
Gümüş dere durmaz akar.
Güneş ufuktan şimdi doğar,
Yürüyelim arkadaşlar."
Oysa o da ç'alıntıydı..
Bir isveç folk müziğiydi..
Bestesi Felix Körling’e aitti..
Biraz da erotikti..
Adı, Tre trallande jäntor..
Üç şırfıntı kız demekti..
(https://youtu.be/tgxbFDn74jw)
Çok çok eskilerde de "Ankara'nın Taşına Bak" söylenirdi..
"Ankara'nın taşına bak
Gözlerimin yaşına bak
Biz düşmanı esir ettik
Şu feleğin işine bak
Pek şanlıyız."
Bu da bir Kürt bestesiydi..
Yarı aAğıttı hem de..
İran topraklarında kurulan Mehabad Kürt Cumhuriyeti için yazılmıştı..
Beste Hasan Zîrek’e aitti..
(https://youtu.be/gJEzU19Labs)
*. *. *
Türkbükü sahilinde gecenin geç saatleri..
Ne eğlence bitiyor, ne müzikler..
Burada yaşanmaz..
Bu gürültü, bu curcuna çekilecek iş değil..
Tabi bana göre..
Çünkü dejenere..
Neyse biz müziğe dönelim yine..
AKPliler her yerde Recep Tayyip Erdoğan türküsünü çalar..
Seçimlerde, mitinglerde, kongrelerde..
"Ezilenlerin gür sesidir o.
Suskun dünyanın hür sesidir o.
Göründüğü gibi olan, gücünü milletten alan, Recep Tayyip Erdoğan."
Bu da ç'alıntı..
Beste Kazak sanatçı Arslanbek Sultanbekov'a ait..
Orijinal adı, Dombra..
(https://youtu.be/MMbIFccV6TA)
*. *. *
Bir zamanlar herkesin dilindeydi..
"Bir Başkadır Benim Memleketim"
Ayten Alpman söylemişti.
"Havasına suyuna taşına toprağına..
Bin can feda bir tek dostuma
Her köşesi cennetim ezilir yanar icim
Bir baskadir benim memleketim."
Konu vatan, millet, sakarya olunca, ağlayarak söylerdi çoğunluk..
Kıbrıs harekatında saat başı TRT'de çalınırdı..
Dinlerken esas duruşa geçenler bile vardı..
Bilmezlerdi ki, bu da ç'alıntıydı..
Bir yahudi folk müziğiydi..
Orijinal adı, Rabbi Elimelekh'ti..
(https://youtu.be/_IaorcmJh4o)
*. *. *
Müzik evrenseldir..
Besteler, notalar insanlar için yapılır..
Ama emek de en yüce değerdir..
Bu besteleri kullananlar nereden, kimden ç'aldıklarını söyleseler sorun yok..
Düşünsenize..
Siz bir beste yapıyorsunuz, onu sizin dünya görüşünüze çok aykırı olan, ırkçılar, milliyetçiler, dinciler ç'alıyor..
İster misiniz?..
Olayın bir başka yönü daha var..
Toplum olarak müzisyen mi yetiştiremiyoruz?
Ya da yetişen müzisyenlerin değerini mi bilmiyoruz?
Veya şunu sormak mı gerekiyor?.
Vatanseverlik nedir?
Bir devleti, bir bayrağı, bir ırkı mı sevmektir..
Yoksa o vatanın tüm insanlarını, tüm kültürlerini mi?.
(Sedat Kaya, Datça)
14 Ağustos 2017

4 Ağustos 2017 Cuma

Bana Üç kelime Söyle, Sana Bir Hikâye Anlatayım //Ergür Altan Tanju Okan - Kemancı

Bana Üç kelime Söyle, Sana Bir Hikâye Anlatayım
-Bana üç kelime söyle, sana bir hikâye anlatayım…
-Kalemtıraş, mağara, ıslık…
Üç kelime istedi benden gözleri görmeyen ihtiyar kemancı; üç kelime söyledim ona. Yüzüme baktı, sanki beni görür gibiydi ve başladı kemanını çalmaya. Niye bilmem, kemandan başka hiçbir enstrüman yakışmazdı o nasırlı ellerine diye düşündüm o anda.
“Ben sokak müzisyeniyim ve sokak hikâyecisiyim…” Bu cümleyle başladı sohbet etmeye. “Bir hafta önce geldim Ankara`ya. Tunalı Hilmi Caddesi`ni tavsiye ettiler bana. “İyi fikir “dedim, teşekkür ettim ve kalkıp buraya, Demetevler`e geldim! “
Gülümsedim; “bu semtte, sokaklarda keman çalarak ve hikâye anlatarak para kazanamazsınız ki” dedim. “Ankara`da yaşayıp da, ömrü boyunca Tunalı Hilmi Caddesi`ni görmemiş çocukların ve kadınların müziğini çalıyorum ve hikâyesini anlatıyorum. Kendi müziklerini, kendi hikâyelerini dinliyorlar benden” dedi. Sustum…
"Kemanımı ve hikâyelerimi dinletiyorum elli yıldır. Yaşım yetmiş dört. Kemanım da, hikâyelerim de, ben de çok yorgunuz. Elli yıldır aynı kemanı çalıyor ve her biri birbirinden ayrı hikâyeler anlatıyorum. İstanbul`da, İstiklal Caddesi`nde yapmamı söylemişlerdi bu işi. “İyi fikir” dedim, teşekkür ettim ve Sivas`a gittim! Ben, gittiğim her şehri, beni dinleyen bütün insanları çok sevdim. Suşehri`ne davet etti beni bir beyefendi. Sivas`ın ilçesidir Suşehri. “Ne güzel bir ismi var bu ilçenin” dedim ve beraber Suşehri`ne gittik. Sevildim, kınandım, el üstünde tutuldum ve kovuldum elli yıldır…”
“Geçinebiliyor musunuz peki? diye sordum. Kızdı, “sana ne!” dedi. Sustum…
“İzmir`e gitmiştim. Karşıyaka Çarşısı`nı tavsiye ettiler bana. “İyi fikir” dedim, teşekkür ettim ve günlerce Bayraklı Çarşısı`nda çaldım ve anlattım ! Kemanım yoksuldur, benzi soluktur hikâyelerimin. Hiçbir zaman çok param olmadı; hatta, bazen günlerce parasız kaldım. Bayraklı Çarşısı`nda birkaç saat kalıyordum ve hiç unutmam, bir gün, para kutum bomboş çıkıyorken çarşıdan, bir çocuk geldi yanıma ve “benim yalnızca bir kalemtıraşım var size verebileceğim, sizin olsun” dedi. Kendisi koydu ceketimin cebine kalemtıraşı. Mutlu oldum. Ona geri verebilirdim kalemtıraşını ama hatıralar biriktirmeyi çok seviyorum. Benim en güzel hatıralarımdan biridir o çocuğun inceliği ve hediyesi…”
“Para biriktirebileceğiniz bir iş değil ki bu” dedim. Acıyarak baktığını hissettim bana, “ben hatıra biriktirmekten bahsediyorum!” dedi… Sustum…
“Antalya`da, Kaleiçi`nde çalışmamı tavsiye ettiler. “İyi fikir” dedim, teşekkür ettim ve Zonguldak`a gittim! Bir ressam arkadaşım vardı orada. Onda kaldım uzunca bir zaman. Sokak ressamıydı kendisi. Otogara yakın, deniz kıyısında bir lunaparkta, arkadaşım resim yaptı, ben keman çaldım ve anlattım hep. Bizi görenler, “bir deli vardı, iki deli oldu” diyorlardı. Arkadaşımla birbirimize çay ısmarlayacak ve menemen yiyecek kadar para kazanabiliyorduk. Şehirden ayrılacağım gün, şehrin girişindeki Gökgöl Mağarası`na gittik. Kemanım da yanımdaydı ve asırlar önce o mağarada yaşayan canlar için, bütün insanlar ve bütün hayvanlar için keman çaldım, hikâye anlattım. O gün bugündür içimde bir mağara serinliği var ve bu serinliği hissetmek ne kadar muhteşem bir şey bilemezsin…”
"Size saygı duyuyorum ama başka bir iş de yapabilirdiniz; hem bir eviniz bile olurdu belki “ dedim. “Evimin olmadığını nereden biliyorsun?” dedi. Şaşırdım…”Benim Tunceli`de bir evim var” dedi. “Sahi mi? dedim. “Sus da anlatayım!” dedi. Sustum…
“Eskişehir`de çalışmamın bana iyi geleceğini söyledi dostlarım. “İyi fikir” dedim, teşekkür ettim ve bir otobüs bileti alıp Tunceli`ye gittim! Ben gittiğim her şehri, beni dinleyen bütün insanları çok sevdim; kör halimle belledim Tunceli`nin kartpostal gibi bir şehir olduğunu ve halkının içtenliğini. Akşamları Seyit Rıza heykelinin orda çaldım kemanımı, anlattım hikâyelerimi. Halk sahiplendi beni, kınamadı, incitmedi… Benim gibi kör bir adam vardı; kemanıma ıslığıyla eşlik ediyordu. Ben hiç ıslık çalamam biliyor musun? İçimde birikmiş bir tutkudur ıslık çalmak…Ali Baba Mahallesi`nde kaldım. Sabahları, erken saatlerde helikopterler geçerdi üstümüzden. Çarşıda polisler, askerler vardı ve kimse umursamıyordu onları! İnsanlar yorgundu ama gülümseyebiliyordu yine de…”
“Eviniz merkezinde mi Tunceli`nin?” dedim. “Bilmiyorum “dedi. “Hani bir eviniz vardı Tunceli`de?” dedim. “Biliyorum ki, şimdi yine gitsem, bana evini açacak nicesi var orada. Ama bir ev yeter bana; evet, benim Tunceli`de bir evim var” dedi… Sustum…
Farkına bile varmamıştım; sohbet ederek anlatmıştı hikâyesini. “Söylediğim sözcüklere göre mi uydurdunuz, yoksa gerçek mi bu anlattıklarınız?” diye sordum. Gülümsedi; “yetmiş dört yaşındayım ve bir çok hatıra biriktirdim” dedi… Sustum…
“Ben keman çalmayı dedemden, hikâye anlatmayı ninemden öğrendim “dedi. Dalıp gitti öylece…”Onları çok özlüyorum” dedi…
-Siz bana hikâye anlattınız; ben de bir şey yapayım sizin için. Üç kelimelik bir cümlede söyleyin dileğinizi…
-Islık çalsana biraz…
Ben ıslık çaldım, o ağladı…
Akşam usul usul serpiliveriyordu Ankara`ya dostlar. İhtiyar dostumun bir evi vardı Tunceli`de; artık, bir evi de Ankara`daydı...
Ergür Altan






2 Temmuz 2017 Pazar

2 TEMMUZ

Bugün 2 Temmuz …
‘’Kalbim bir dar sokaktır ve tehlikeli/ Ben geçtim hayatım geride kaldı…’’*
AZİZ ABİ…
Soğuk bir aralık günü… Ortalıkta hiç kimse yok. Her zaman neşeli çocuk sesleriyle dolu bahçede, sabahki kardan artakalan beyazlığa bürünmüş içli bir sessizlik var. Bahçenin bittiği yerdeki yeni bina inşaatı hemen fark ediliyor.
Arabamızı bahçenin girişine bıraktık ve yürümeye başladık. Çok geçmeden dokuz on yaşlarında esmer ince yüzlü bir çocuk, sakin adımlarla geldi karşımıza durdu.
“Hoş geldiniz!”
‘’Aziz Bey’e geldik oğlum, nerede kendisi?”
“Aziz Dede inşaatta, gelin götüreyim sizi…”
Sıvasız merdivenleri tırmanarak küçük bir odanın kapısında durduk. Çocuk, odanın kapısını açarak hemen pencerenin önündeki divana doğru yürüdü. Hafifçe eğilerek, “Dede, dede” diye seslendi. İnce bir battaniyenin altına kıvrılmış el kadar bir gövde kıpırdadı önce ve yavaşça toplandı. Üzerinde eski, kolsuz bir hırka ve ayağında eprimiş bir eşofmanla, bitmemiş bir inşaatın karanlık odasındaki uykusundan kaldırdığımız adam Aziz Nesin’di.
Aziz Bey, gözlerini karanlığa alıştırmaya çalışarak bir müddet baktı bize.
“Eskisi gibi göremiyorum artık, biraz yakına gelin bakayım.”
Kadim dostu Nuri abi: “Benim abi, Nuri’’ dedi. ‘’Bu da bizim Ercan, tanırsın, Doktor Ercan… Seni görmeye geldik.”
Divanın yanındaki sandalyelere oturduk ve uzun uzun konuştuk.
Sohbetin bir yerinde, aralığın kaçında olduğumuzu sordu. “Tesadüfe bakın, bugün benim doğum günüm” diyerek devam etti sonra. Ziyaretine gittiğimiz Çatalca Nesin Vakfı’nın yatakhaneleri yeterli gelmiyordu artık çocuklara ve bu yüzden ek yatakhanelerin yapıldığı bu inşaatla uğraşıyordu epeydir. Ama işte, bir türlü yetmiyordu para! Kitaplarından gelen telif ücretleri ve hayatı boyunca kazandıklarıyla güç bela Vakıf adına alınan gayrimenkullerin kiraları da karşılamıyordu giderleri. Bütün derdi buydu Aziz Bey’in!
Aziz Abi’yi ziyarete gittiğimiz tarih 20 Aralık 1994’tü. “Şeytan Aziz bu, yakın, yakın!” nidalarıyla çıktığı Sivas cehenneminden yaklaşık bir yıl sonra yani. Akşam olmadan İstanbul’a dönmek için izin alıp ayrıldık Çatalca’dan.
Giriş kapısına kadar uzanan taşlı yolda giderken Nuri Abi’ye dedim ki: “Abi, bu adam kendisine yapılanları hak edecek ne yaptı bu ülkeye?”
Kar yavaş yavaş hızını artırmıştı. Hiç konuşmadan yürüdük. Aziz Nesin kısa bir süre sonra da öldü. İyi biliyordum, Madımak Oteli’ndeki 35 can’ın hatırasının nasıl ağır bir yük gibi çöktüğünü kalbine.
Aziz abi niye Sivas’a gitti? Ömrünü yetim, kimsesiz çocuklara niye verdiyse o yüzden gitti. Aziz abi yakılmayı hak edecek ne yaptı bu ülkeye? Ölmeden bir saat önce bile, ömrünü verdiği kimsesiz çocukların nasıl daha rahat yaşayacaklarını ve gelecekte onlara daha iyi neler sunabileceğini düşündüğüne adım gibi eminim… Bu yüzden mi hak etti yakılmayı?
ARKADAŞIM UĞUR…
Sivas yangınından tesadüfen kurtulan fotoğrafçı Mehtap Yücel benim hemşerimdir. Dünyayı başkalarının görmediği açılardan görür, vicdanlı ve haysiyetlidir. Mehtap’ı katliamdan kısa bir süre sonra tanımıştım. Kederli yüzü ve kırık sesiyle 2 Temmuz 1993’ü anlattı bir öğleden sonra. Ağlayarak anlattığı hikâyeyi ağlayarak dinledim.
“Nasıl olsa öleceğim dedim. Buradan çıkış yok. Bunlar bizi yakacaklar. Hiç olmazsa otelin içinde çektiğim fotoğrafları kurtarayım. Çıkardım filmleri makineden ve bir film kutusunun içine koydum. Onu da yanmaz bir şeylere sararak içime sakladım. Cesedimi bulduklarında nasılsa ulaşırlar fotoğraflara diye düşünüyordum…” Madımak Oteli’nin merdivenlerinde çaresizce oturan Behçet ve Uğur kardeşimin, Metin Abi’nin fotoğrafları işte o yanık kokulu fotoğraflardır. Arkadaşımın gövdesine sardığı fotoğraflar.
Uğur Kaynar’ı, Karanfil sokaktaki kitapçının önündeki bahçede, elinde Bafra sigarasıyla sessizce otururken hatırlarım. Ahmet Erhan tanıştırmıştı ilk. Uzanıp kucaklaşmıştık birbirini kırk yıldır tanıyan ahbaplar gibi. Ahmet’e çok benziyordu. Bu dünyaya hep borçluymuş gibi bir suçlulukla kendi köşesinden güller ekiyor, şiirler topluyordu. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yandı. Öldüğünde peçeteye yazılı bir şiir, üç beş kuruş para ve bir paket Bafra sigarası çıktı çantasından. Ömrünün bilmem kaç senesini cezaevlerinde geçirmiş, mahpusta iken çocuğunun doğumu ile babasının ölüm haberini aynı anda alan bir adamdı Uğur. Bütün bunları hak edecek ne yapmıştı bu ülkeye? Niye Sivas’a gitmişti? Niye cezaevine girmişse işte o yüzden Sivas’a gitmişti. 12 Eylül’den önce ODTÜ işgaline, Şentepe Direnişi’ne, Tuzluçayır’a niye gittiyse, ondan gitmişti Sivas’a. 12 Eylül faşist darbesinden sonra niye yattıysa Mamak’ta, o yüzden yatmıştı Madımak Oteli’nin dumana kesmiş ucuz halılarının serildiği koridorlarına… İnsan olmaktan başka bir şey bilmiyor ve elinden başka bir şey gelmiyordu işte.
BEHÇET KARDEŞİM…
Yıl 1984, Ankara… Güle oynaya, hiç bitmeyecekmiş gibi sürdürülen sohbetlerin içindeki aşk ve şiire emdirilmiş bir pelür kâğıdı gibi yaşıyordum. Ben hep böyle gidecek zannettim ömrümü.
Duvarları şiirle kaplı çatı katındaki bekâr evimiz yıkıldığında terastaki mangalı kurtarmak için giden arkadaşıma Çorumlu ırgatların sorusu:
“Abi, burada oturanlar acayip şeyler mi yaşadılar?”
Doğru, çok şey yaşadık. Uykusuz geceler, uzak sevgililer, alkolle yıkayıp yaladığımız yaralarımız, yarım kalmış sızılar, olmamış bir şeyler, devrim gibi…
Bizim evin müdavimlerinden biri de Behçet Abi’ydi. Onunla hep Ankara’da birlikte oldum. Ama ilk anım İstanbul’a ait nedense. Uykusuz ve yorgun bir İstanbul yolculuğunun sabahında yolumuz Rami’ye düşmüştü. Behçet Abi, gitmiş eski kışlanın önünde öylece durmuştu. Yanına vardım ve “Abi, amma takıldın buraya, ne oluyor?” dedim. İlkokuldan sonra nasıl asker olduğunu, aileden ayrılışını, ranzada günlerce nasıl ağladığını anlatmıştı. “Daha çocuktum lan!” diyordu, “bildiğin çocuk…”
Behçet Aysan’ın kızı, yeğenim Eren, titrek bir gül yaprağına dokunan yağmur tanesinin sesiyle soruyor, “Babam bu ülkeye bunu hak edecek ne yaptı?**
Behçet abi niye Sivas’a gitti? 12 Mart Askeri Darbesi’nde niye atıldıysa okuldan, niye düştüyse cezaevlerine, o yüzden gitti Sivas’a. Behçet Abi’yi niye yaktılar? İbo’yu niye öldürdülerse işkencede, Erdal’ı niye astılarsa yaşını büyüterek ve Ali İsmail’e niye saldırdılarsa sopalarla, işte o yüzden. Behçet Abi’yi yakanlarla, Erdal’ı asanlar, Uğur’u yakanlarla Hrant’ı kalleşçe vuranlar; aynı ailedendir…
Bu insanlar, bunu hak edecek ne yaptılar bu ülkeye? Bence çok açık suçları, bu toprakları ve üzerindeki insanları ölümüne sevdiler. Daha ne yapacaklardı Allah aşkına. “Ölümüne seversen ölürsün” diyorlardı işte!
2 Temmuz 1993’te akşam vakti Cihangir’den Gümüşsuyu’na doğru bir yokuşu çıkıyordum. Penceresi açık bir salondan sokağa taşan televizyonda, bir spiker, arka arkaya bir takım isimler sıralıyordu. Saydığı isimlerden biri de Behçet Sefa Aysan. Bir süre “Sefa” lafına takılıp kaldığımı hatırlıyorum. Behçet Aysan tamam da, Sefa neyin nesi? Öylece durdum sokağın ortasında; abisi uzak bir şehirde yakılmış küçük kardeş şaşkınlığıyla.Yıl 2017. Mevsim yaz ve aylardan temmuz. “Değişen bir şey yok” hâlâ, Behçet’in deyişiyle; “ölüm hariç…”“Aynı gökyüzünün altında, aynı kederle” yaşıyoruz işte…
“Yakılanlardan mısın, yoksa yakanlardan mısın?” diye sorarmış Sivaslılar gurbette birbirlerine rastladıklarında. Ben, hâlâ yananlardanım…
Ercan Kesal (Cin Aynası, sayfa 103)
*E.Günçe
**Eren Aysan
***Şiir alıntıları Behçet Abi’den.

18 Haziran 2017 Pazar

BİR GERÇEK!

Hayretler içinde okuduğum  Sevgili Gülsen Varol Öğretmenim 'in yazısı .Çok hayati bir konu ,adı ne olursa olsun burası Türkiye dedirten bir olay !...

16 Haziran 2017 Cuma
HANE’ ler!!   Ve …PARK’lar.. !!
Oynak bir lisanımız var.. Güzel Türkçemize bayılıyorum bu yüzden..  
HANE denince, Türkçemizde, insanın ilk aklına gelen  başını soktuğu evidir.. Hani pek çok kişinin iki göz bir HANEm olsun yeter diye düşündüğü..
Ama gözünü mü seveyim gözü mü çıksın bilemem bu oynak Türkçenin.. Bazı kelimelerin başına bir hece eklemiş!! Ortada ne hane kalmış ne de onu isteyen..
Başına gelebilecek hecelerden al “HASTA” hecesini mesela, koy HANE' nin başına.. !! Allah eksikliğini göstermesin ama muhtaç da etmesin. Bunun gibi PASTA’ yı al koy  veya MEY’ i al koy hane'nin başına..  Haa bir de KER var tabii…pek çok kişinin soyunun yetiştiği!!
*** PARK denince de sizin aklınıza ne gelir bilemem ama benim aklıma çiçeklerin yetiştiği, insanların huzur bulduğu, çocukların oynayıp koştuğu, gençliğin kaçamak yaptığı bir mekan GELMİYOR!!!
Özellikle bu kelimeyi başka bir kelime ile birleşmiş görünce nevrim dönüyor.. medikal / PARK gibi..
İçine girildiğinde, en lüks pastaHANEyi aratmayacak kadar bol ve süslü pastaları ve yiyecekleri ile… Damı tamamen cam kaplı muhteşem dizaynı ile ve kapalı mekanda yetişmiş çam ağaçları ile.. Göz alabildiğine uzanan ÇOK geniş koridorlarının yer mermerleri, duvar aynaları  ve terası ve lokantası ile medikalPARK, bir PARKı aratmayacak kadar huzur veriyor hasta insana İLK GİRİŞTE… Ohh diyor içinden bir ses hiç korkma ve üzülme bak etrafına bu hastaneye ölü girsen diri çıkarsın!!!
Ve tıbbın zaman zaman çaresiz kaldığı bir hastalığın teşhis edildiği bedenini gönül rahatlığı ile buradaki ilgili bölümde gerçekten muhteşem bir doktora emanet ediyorsun..
Ama o da ne???? AMAN ALLAHIM.. Oldukça sık, (35günde 3 kez) yattığın yerin altından geçip  üstüne dönerek daire çizen ve Radyoterapi yapan o muazzam 4 adet devasa radyasyon veren alet tık diyor ve bozuluyor.. hatta bir başka gün tangır tungur tependen aşağı o koca aletin birisinin kapağı düşüyor..  Dışarıda seyredenler odaya girip yeterince su içmediğini söyleyerek aletin durmasında seni suçlu bulup su içmen için yarım saat mola diyerek dışarı çıkartıyor..VE BU KIRIK ALETLERLE BEDENİNE RADYASYON VERİLİYOR. Nerene denk gelirse!!  
Bunu niye mi yazdım? İlgililere duyurulsun diye değil!Bu hayati önemi olan olaya ilgisiz kalan, mesuliyet duygusundan mahrum biri/leri  varsa eğer,  ve ilgi duyması gerekenler, bir de üst makamı da işgal ediyorsa üstelik, dilerim aletin tamamı bir gün onların kafasına düşsün!.

gv

http://albumdekiler.blogspot.com.tr/