köy Enstitüleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
köy Enstitüleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2018 Çarşamba

ANADOLU RÖNESANSI VE KÖY ENSTİTÜLERİ Alper Akçam

ANADOLU RÖNESANSI VE KÖY ENSTİTÜLERİ
Köy Enstitüleri, yarım kalmış bir Anadolu Rönesansı girişimidir.
Rönesans, sözcük anlamıyla yeniden buluş ya da bulgulayış anlamına gelir. Bir kültürün, bir anlık toplumsal uyanışın, geçmişte bulduğu bir altın çağ üzerinden kendini ileriye fırlattığı bir değişim ve dönüşüm anı olarak da tanımlanabilir.
Rönesans kavramını insanlık tarihi açısından geniş bir bakış açısıyla ele aldığımızda yeryüzünün birçok bölgesinde birçok zamanda oluşmuş Rönesanslar olduğunu görmek zor almayacaktır. Tarihçi Toynbee, Çin’de Song dönemindeki Rönesansı Konfüsyüsçü bir maske takmış Budist bir Rönesans olarak tanımlar, Batı’daki Hıristiyan Rönesansı’nı ise “Helenistik” bir maske takmıştır…
Anadolu tarihinde de Rönesans sayılabilecek kimi atılım ve değişimler gözlenebilir. Sözgelimi, yozlaşmış ve kastlaşmış Bizans medeniyetini yıkarak yerine tüm toprakları kullananların geçici mülkiyetine verip kamulaştıran, “Beytülmali Müslimin” kılan Osmanlı devletinin kuruluşu bir İslam Rönesansı sayılabilir. Aynı zaman dilimi içerisinde İslam uygarlığı da bir tıkanma noktasına gelmişti.
Cumhuriyet tarihinin çök özel bir dönemine denk gelmiş Köy Enstitüleri’ndeki sanat ve edebiyat anlayışı, tüm ülkeyi yerinden oynatacak yarım kalmış bir mucize, bir Rönesans çıkışıdır aynı zamanda. Edebiyat alanında ünlenmiş Köy Enstitülü yazarların yapıtları edebiyat kuramları ışığında daha yakından gözlendiğinde, içerdikleri farklı bir zenginliğin de farkına varılabilmektedir.
Türkçe yazında halkın konuşma dili olan Türkçe’nin kullanılmasıyla birlikte halk kültürü öğeleri üst kültürümüze, roman ve yazın dünyamıza da taşınmaya başlamıştı. Ancak, halk kültürünün değişimci, yenileştirici “grotesk” öğelerinin yazınsal alanda yaşam bulmasını asıl sağlayan Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlar olmuştur. Batı Rönesansı üzerine ayrıntılı çalışmaları olan kültürbilimci Mihail Bahtin’in, Rönesans kapısı olarak gördüğü Rabelais romanı ile Köy Enstitülü yazarların yapıtları, halk kültüründen seçip aldıkları ve kurguladıkları arasında büyük koşutluklar bulunmaktadır.
Rabelais romanının Batı Rönesansı için çığır açıcı bir yeri olduğu bilinir. Rabelais’in açtığı yoldan Cervantes’ten Goethe ve Shakespeare’e diğer Rönesansçılar geçecektir. Rabelais, ortaçağın tekil dilli söylemine karşın pagan dönemden beri süregelen, halk yığınlarının belirli şenlik günlerinde doruğa ulaşmış karnavalcı çoklu imge sistemini üstkültüre taşımış, bir tür yenidendoğuşa uğratmıştır. Rabelais romanının ana dokusunu grotesk halk kültürü oluşturur.
Avrupa Rönesansı’nın ana öğesi olan ve gülmeceye dayanan halk kültürü, insanlık kültürünün tarihsel boyutu içinde evrensel bir özellik gösterir. Halk kültürünün tüm yeryüzünde özdeş veya benzeşik özellikler gösteren niteliğini, ulusal sınırlar ve denizlerle birbirinden ayrılmış kıtalar bile bölüp parçalayamaz.
Halk kültürünün tam karşısına da ortaçağ kültürünü koyduğumuzda, Rönesans’ın insanlığa getirdikleri daha iyi anlaşılacaktır. “Hoşgörüsüz, tek yanlı bir ciddiyet havası, resmi Orta Çağ kültürünün tipik özelliğiydi. Orta Çağ ideolojisinin içerdikleri –çilecilik, kasvetli kadercilik, günah, ceza, ızdırap baskıcılığı ve sindiriciliğiyle feodal rejimin karakteri- bu öğelerin tümü, buz gibi taşlaşmış bu ciddiyet havasını belirlemiştir. Doğruyu, iyiyi temel ve anlamlı olan her şeyi ifade etmeye uygun yegâne havanın bu olduğu sanılıyordu. Bu ciddiyetin öğeleriyse korku, korkuyla karışık dinsel saygı ve alçakgönülllüktü.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 101)
Halk kültürü, büyük ölçüde kozmik zaman ve sonsuz uzamı taşıyan öğelerle yüklüdür. Kimi coğrafi ve tarihsel kesitlerde, sınıfsal hegemonyalardan, yönetim biçimlerinden, iktidarlardan görece bağımsız bir varoluşla toplumsal iletişim içinde yoğunlukla öne çıkar, her türlü yasak ve tekil söylem karşısında üstünlük kazanır. Ritüellerde, bizim kültürümüzdeki seyirlik köylü oyunlarında, Karagöz’de, Hoca Nasreddin’de, halk anlatılarında en görünür biçimini alan bu tarzı Bahtin şöyle tanımlıyor:
“bağdaştırmalı, debdebeli gösteri, hiyerarşi ve ayıbın ortadan kalktığı karnavalcı yaşam, sahnesiz, katılımlı karmaşa, sıcak, karşılıklı temas, tuhaflık, uygunsuz birleşmeler, saygısızlık, karnaval kralına şaka yollu taç giydirme ve tacı alma; dünyevi otoriteyle alay edip onu küçük düşürme, kendisini yenilemeye zorlama, yüksek/alçak, genç/yaşlı, üst/alt, hamile olan ölü gibi ikicikli imgelerin kullanımı, giysilerin ters giyilmesi, başa geçirilen don ya da pantolon, şapka yerine tas, parodinin karnavalımsı doğası, her şeyi eğip büken bir aynalar sistemi..”
(M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 186-190.)
“Karnaval, sahneye çıkılmaksızın ve icracılarla izleyiciler arasında bir ayrım yapılmaksızın gerçekleşen bir törendir. Karnavalda herkes etkin bir katılımcıdır, karnaval edimine herkes katılır.” (M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, s 184.)
Bahtin’in Avrupa-Asya kültürleri içinde tanımını yaptığı karnavalcılık geleneği, Octavio Paz’ın Latin Amerika kültürü içinde tanımladığı Fiesta geleneği ile örtüşmektedir. “…Fiesta gerçek bir yeniden yaratılıştır. (…) Seyirci ile oyuncu yönetici ile yönetilenler arasındaki sınır kuleleri kalkar. Fiesta’ya herkes katılır ve bırakır kendini onun sarıp sarmalayan akışına. (…) Erkekler kadınlar gibi giyinir, efendiler sanki köleler, yoksullar da zenginler gibi! Askerler, rahipler ve yasalarla alay edilir. Kutsal şeyler çalınır, dinsel ayinlere küfürler savrulur.” (Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 55-57.)
Mihail Bahtin, arkasından Cervantes’in, Shakespeare’nin, Goethe’nin geçeceği Rabelais romanı için şu değerlendirmeyi yapar.
“Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Başından sonuna kadar romanın tamamı, yazıldığı zamanın hayatının ta derinlerinden çıkıp yeşermiştir. Rabelais’in kendisi de o hayatın bir parçası, o hayata ilgi duyan bir tanıktır.” (Rabelais ve Dünyası, s 471) Bahtin’in Rabelais’e yönelik bu saptaması, Türkiye’de Köy Enstitüsü kökenli yazarlarda gözlenecektir. Enstitülü yazarların metinleri, yaşamla olağanüstü iç içe öğeler barındırırlar; aynı zamanda, kendi anlatımları ve söylemleri içinde biriciklik taşırlar.
Köy Enstitüsü çıkışlı yazarların yapıtlarında çok sesli romanın önemli elemanları sayılan, heteroglossia, diyalogcu biçem, parodi, ironi gibi dolaylı anlatım yöntemlerinin zenginliği de kolaylıkla görülebilecektir.
Köy Enstitülü edebiyatçılar Batılı kodlarla kendi toplumunu çözmeye ve değiştirmeye yönelmiş öncüler gibi görülmemelidir. Onlar bir Doğu toplumunun iletişim araçları arasından, kendi dilleri ve yaşam gelenekleri içinde var olan değişimci güçle hem kendi aynalarını kurmuş, hem bu aynadan Batı dil ve kültürüne ışık tutarak, farklı bir perspektif, prizmatik bir bakış açısı oluşturmuştur.
Köy Enstitülü yazarların öncülük ettiği, köy yaşamını konu edinmekle birlikte kentsel alana ve özellikle göçe de uzanan temaları da kullanan metinler, gülmeceye dayalı değişim ve yenileşme gücünü taşıyan özel bir nitelik barındırmaktadır. Köy Enstitüleri’nin kurucusu büyük kültür devrimcisi Baba Tonguç’un “Biz Anadolu’da korkuya karşı savaş veriyoruz” sözü hiç unutulmamalıdır.
Anadolu Rönesansı’nın ilk işaret fişeğinin İç Anadolu bozkırlarından, Mahmut Makal tarafından atılmış olması da işin ayrı bir yönüdür. Ümit Kaftancıoğlu ve Dursun Akçam, Kuzeydoğu Anadolu’nun çoksesli, çok dilli, çok inanışlı kültürler mozayiği içinde doğup büyümüşlerdir. Fakir Baykurt, Göller yöresinin göçebe gelenekli Türkmen, Yörük kültürleri içinde dünyayı tanımıştır. Makal’ın yaşadığı coğrafya ise, ocakların, şıhların dedelerin kol gezdiği İç Anadolu’nun yerleşik bozkırıdır. Makal, tek sesli teolojik kültürün örtüsünü aralayıp alttaki halk kültürünün grotesk gücüne ulaşmayı başarmıştır. 1957 yılı yayınlanmış “Memleketin Sahipleri”nde halk kültürünün tekil anlatımlı kutsal dil içine uzanmış cin, peri, ocak hikâyeleri cirit atmaktadır. İnsan ve hayvan kılığındaki cinler, periler dolaşmaktadır ortalıkta. Cinler iyilik yapıp yol da göstermektedirler (Memleketin Sahipleri, s 58). Eşek ölüsünün yattığı yeri “yatır” diye satarak geçinen hocaların hikâyesi teolojik tekil dile ve karanlığa meydan okumaktadır. Nazar değmemesi için ceplere eşek dışkısı konmaktadır (Kuru Sevda, s 57)
Bahtin’in grotesk kültürün önemli imgeleri arasında tanımladığı hayvan dışkısı, sansürsüz cinsellik kol gezmekte, kutsal kavramlara da dil uzatılmaktadır. “Gelgelelim yeğenim, ellerin derdini bıçak gibi kesen fışkı, benim derde ‘ayağını topla’ bile demedi. O da beribenzer bir fışkı olsa hiç gönlüm kalmaz. Nasıl ya, Sultan Sülman’ın hamamı gibi; tütüyor… Akşam fışkıdan çıktıktangelli yattım; sabahadan zor geldim kendime.” (Memleketin Sahipleri, s 36) “Deli Kazım, ‘ötekilerinki yağmur yağdırmadıysa, dolu da yağdırmadı. Bu kendine hayrı olmayan deyüsün muskası batırdı Gâvur Yeri’ni. Cünüp herif! Bundan sonra sana muska yazdırırsam, üçten dokuza şart olsun’ dedi…” (Memleketin Sahipleri, s 46)
Latife Tekin’in Makal’dan kırk yıl sonra kaleme aldığı ve onu tüm dünyaya tanıtan “Sevgili Arsız Ölüm”ünün Huvat’, Atiyesi, Dimrit’i, ‘Ninnisare ninnisare’li eşek hikâyeleri, Mahmut Makal’ın “Memleketin Sahipleri” arasından çıkıp gelmiş gibidir. 1950’de yayınlanmış Bizim Köy’de köylünün oyunculuğunu edebiyata taşıyan Makal’ın biçemi, 1957’de dil oyunculuğunun ustalığına gelmiştir.
Mahmut Makal’ın yapıtlarında göze çarpan diğer özellik, diğer enstitü yazarlarında da örneklerini göreceğimiz yaygın lakap kullanımıdır. Halk kültürünü içselleştirmiş olan yazar, bu dili yazınsal ortama da taşımaktadır. Makal’ın kendi anlatımıyla, yüz otuz haneli köyünde asıl adıyla anılan kişilerin sayısı onu geçmemektedir. “Asıl adıyla anılan, on kişiyi geçmez köyde. Daha çok takma adıyla anılar insanlar.” (Bizim Köy, s 72). Kumbulu, Cıkcık Sülman, Alanın oğlu, İdalı, Bildiri, Dınkırı, Karaca, Çullu, Tönbe, Fosur diye sıralanır lakaplar. Okulda kayıt için ad sorduğunda, öğrencisi “Hassik” diyecektir adına.
(Devamı Söyleşide!...)
25 yıl önce bugün karanlık güçler tarafından aramızdan alınan Uğur Mumcu’nun anısına saygıyla; (Foto: Dursun Akçam ve Uğur Mumcu)
24 Ocak 2017, Alper Akçam

Görüntünün olası içeriği: 2 kişi, yazı
Görüntünün olası içeriği: 2 kişi, oturan insanlar

26 Şubat 2015 Perşembe

HASAN ÂLİ YÜCEL





HASAN ALİ YÜCEL’İN 54. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE
SOĞUKKANLI BİLİRKİŞİLER CANIMIZA OKUYOR!
Oğuz Atay, Tutunamayanlar’da kahramanı Selim Işık’ın ağzından “Soğukkanlı bir bilirkişi tavrıyla canıma okuyacaklar,” der.
Yarın ölümünün üzerinden 54 yıl geçmiş olan Hasan Ali Yücel’in kimliğine ve bugün Türkiye coğrafyası ile Ortadoğu’da yaşananlara bakınca, hangi bilirkişilerin insanların canına nasıl okudukları da daha iyi anlaşılır olacaktır.
Bugün, çevre coğrafyalardaki birçok kanlı olayların perde gerisinde Batı’nın Doğu’ya, Doğu’nun da Batı’ya bakışı önemli bir yer tutar. Batı’da “kurtarılması ve yol gösterilmesi gereken barbar Doğu”, Doğu’da, dinsel esaslara göre “ahlaksız-kâfir ölçütler içinde yaşayan Batı” imgeleri, hem Batı’daki hem de Doğu’daki iktidarların kolayca kullanacakları düşünce sistemleri olarak kültürel alandaki yerlerini almışlardır.
Son yılların emperyalizm tarafından beslenen gözde kuramcıları Samuel P. Huntington, Fukuyama ve tüm Şarkiyatçı düşünürleri, yeryüzündeki uygarlık ve kültürleri yaratılışsal olarak birbirlerine karşıt kimliklerle tanımlamakta ve karşıtlıkları sonsuza kadar sürdürmek isteyen bir politikanın sözcülüğünü yapmaktadırlar. “Müslümanlar’ın şiddet içeren çatışma eğilimi yanı sıra, Müslüman toplumların militaristleşme ölçüsünce de içerimlenmektedir. 1980’lerde Müslüman ülkeler diğer ülkelerden önemli ölçüde daha yüksek askeri kuvvet oranına (yani, her 1000 kişi için askeri personel sayısı) ve askeri girişim indeksine sahipti (bir ülkenin refah düzeyine göre ayarlanmış kuvvet oranı).” (Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması, s 387) Müslüman ülkeleri silahlandırma yarışına çıkaran kimdir? Silahları kim satmaktadır? Bu soruların yanıtı Huntington’da yoktur.
13 Haziran 1910 günü Avam kamarasında konuşan, sicilinde Başbakanlık, İrlanda İçişleri Bakanlığı, İskoçya Bakanlığı bulunan Lord Arthur James Balfour şöyle diyordu: “Her şeyden önce olgulara bakın. Batılı uluslar, tarihte ortaya çıkar çıkmaz, … kendilerine özgü erdemleri edinip… kendi kendini yönetme yetilerinin ilk ilkelerini sergilediler,… Genel deyişle ‘Doğu’daki Şarklıların tarihine bir göz atın, kendi kendini yönetmenin izine rastlayamazsınız. (…) Bu büyük uluslar için –büyüklüklerini kabul ediyorum- bu mutlakiyetçi yönetimin bizim tasarrufumuzda olması hayırlı mıdır? Hayırlıdır derim ben” (Edward Said, Şarkiyatçılık, s 42-43)
Batı-Doğu gerilimi, “ben ve öteki” diyalektiği üzerinden kurulmuş olan bu zemberekte son patlamayı Paris’teki Charile Hebdo baskını ve sonrasında gelişen olaylarda yaşadık.
Soğukkanlı bilirkişilerin son yıllarda çok büyük bir önemle üzerinde durdukları ve bazı kaynaklar tarafından “formatlanmış nesiller” yetiştirmiş olmakla suçlanan “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”nın önemli adlarından olan Hasan Ali Yücel, hem bir Mevlevi dedesiydi, hem de Batı kültürü ve evrensel bilgiye, estetiğe eleştirel bir gözle bakarak kendi kimliğine katmayı başaran bir sanatçı…
Hasan Ali Yücel’in Çeviri Bürosu’nda Sabahattin Ali’den Halide Edip Adıvar’a, Sabahattin Eyüboğlu’ndan Ahmet Hamdi Tanpınar’a onlarca aydın büyük bir atılımın kilometre taşlarını döşediler, Doğu ve Batı klasikleri Türkçe’ye kazandırıldı, bir insanlık kültür harmanı kuruldu…
Hasan Âli Yücel, 3 Temmuz 1941 tarihinde Ankara Devlet Konservatuvarı’nda ilk mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada başka ülkelerden sanatçılara ait yapıtların Ankara’da seslendirilmelerine değinmektedir. “Fakat o sözleri ve sesleri canlandıran biziz. Onun için Devlet Konservatuvarı’nın temsil ettiği piyesler, oynadığı operalar bizimdir, Türk’tür ve millîdir” (…) Ben Doğu ve Batı diye bir fark görmüyorum. İnsan eseri, insan ruhunun iştiyakları, kaygıları, korkuları zaman ve zemine göre değişse de özünde bir ayrılık varsa o, tutulan yol ve usüldendir. Garplı kafasının metoduyla duymasak şarklıda bu özü bulamazdık. Meselâ Mevlâna’nın Fîhi mâ fîhi kitabını Goethe’nin Eckerman’la konuşmalar’ı gibi okuyorum. İkinciyi okumaya alışmasam, kim bilir birinciyi şimdikinden daha az başarı ile söktürebilirim” demektedir Yücel. Batı’nın çözümleyici ve yenidendoğuşçu çoğul bakış açısının işlendiği Goethe metni, Yücel için bir Mevlana çözümleme yöntemi getirmiş gibidir.
Hasan Âli Yücel’in görevden alındığı 1946 yılı, aynı zamanda “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”nın kapanış noktası olarak da değerlendirilebilir.
Türkiye Cumhuriyeti eğitim ve kültür tarihinde çok önemli bir yeri olan Hasan Âli Yücel, Batı kültüründen alıp kullandığımız kavramların anlam karşılıklarıyla, hem bir Aydınlanmacı, hem bir Rönesansçı ve tümünün ötesinde hümanist bakış açısı her şeyin üstünde yer alan bir bilim ve kültür adamıydı.
Yücel çevirilerinin birinci basımında yer alan, ancak 60 sonrası basımlarda kaldırılan önsözü, onun kültüre öğelere yönelik hümanist bakış açısını çok açık bir şekilde ortaya koyar: “Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar (…) Bunun içindir ki, bir milletin diğer milletler edebiyatını kendi dilinde, daha doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi, zeka ve anlama kudretini o eserler nispetinde artırması, canlandırması ve yeniden yaratmasıdır” (Kemalizm, İletişim Yay., s 396)
Yücel hümanizması, bir yanıyla Mevlana’ya, Doğu tasavvuf kültürüne, bir yanıyla Batı Rönesansı’nda yeniden bulunmuş, bulgulanmış Klasik Antikçağ’a, bir yanıyla da mücadele arkadaşı Tonguç’un önderlik ettiği Köy Enstitüleri aracılığıyla Anadolu halk kültürüne uzanmıştır… Bir ve büyük insanlık kültürünü kendi kavrayış gücünün insancıl yasallığı içinde tanımlamaya çalışmış, imgelem özgürlüğüyle çeşitlendirme, özgün örneklerle bezeme yolunda önemli adımlar atmıştır.
Yaşar Nabi Nayır’a göre Hasan Âli Yücel, aklıyla Batı’da, gönlüyle Doğu’da bir düşünürdü. 1932 yılında yayınlanan yapıtları: “Mevlana’nın Rubaileri”, “Goethe: Bir Dehanın Romanı” ve “Türk Edebiyatına Toplu Bakış” adlarını taşır. Goethe ve Mevlana’nın bir yeryüzü kültürü anlayışı ile davrandıklarını biliyoruz. Gothe bir “Weltliteratur” kavramı çerçevesinde düşünen bir yenidendoğuşçudur.
Hasan Ali Yücel’in kimlik kurulumu ve çabaları, Batı ve Doğu kültürleri arasında Anadolu’da kurulmaya çalışılmış ve ne yazık ki soğukkanlı bilirkişiler tarafından yakılıp yıkılmış bir köprüye işaret ediyor gibidir.
Bir barış, sevgi ve kültürel buluşma, çoğalma köprüsü…
Işıklar içinde olsun.
25 Şubat 2015, Alper AKÇAM

13 Ekim 2014 Pazartesi

FAKİR BAYKURT


FAKİR BAYKURT’U ANIYORUZ!
27 Eylül 2014 Cumartesi günü Talip Apaydın amcamızı yitirmiştik. 19 Eylül 2003 babam Dursun Akçam’ın, 11 Ekim 1999 Fakir Baykurt’un ölüm tarihleridir. Sonbahar yapraklarını izler gibi, birbirine yakın güz günlerinde, birbiri ardı sıra toprağa düştüler. Toprağın çocuklarıydı onlar; toprağa döndüler.
Onlar, bugün aramızda olan ve varlıklarıyla onur duyduğumuz diğer yoldaşları, Mahmut Makal ve Mehmet Başaran gibi, 11 Nisan 1980 günü küçük kızının gözünün önünde bedenine on altı kurşun birden sıkılarak öldürülen türkü derleyicisi, Köroğlu Kolları’nın Yelatan dağlarının tutkulusu Ümit Kaftancıoğlu gibi Köy Enstitüsü ocağında közlenmiş apaydın kimliklerdi. Onları birer birer uğurladıkça sonsuzluğa, biz yoksullaşıyor ve yalnızlaşıyoruz. Karanlıklar, kavgalar çoğalıyor, onların boşalttığı o insanlık kokan, sevgi kokan havayı dünyanın egemenlerinin kışkırttığı kardeş kavgası ve kan kokusu dolduruyor.
Bugün on beşinci ölüm yıldönümünde onun izindeki aydınlığı konuşacağımız Fakir Baykurt da, adını andığım diğer enstitülü mücadele insanları da birer yoksul köylü çocuğu iken, hem bir öğretmen, hem bir öğretmen önderi, hem halk için politika yapan bir aydın, hem de ayağını kendi kültürüne basmış özgün birer yazar olmuşlardı. Birlikte oldukları sürece de birbirlerine can yoldaşlığı yaptılar.
Fakir Baykurt amcamla, Ardahan’da altı yedi yaşlarındayken bir tür sürgün olduğu Şavşat’tan geçerken mutlaka uğradığı, konuk olduğu, şimdi yerine iğrenç apartman bozuntuları dikilmiş, her taşında bin çekiç izi, el emeği bulunan koca taşlarla örenmiş evimizde tanışmıştım.
Köy Enstitülü yazarlar, içinde doğup yetiştikleri halk kültürünün çoğaltan ve yenileştiren seküler gücüyle düşünmüş ve davranmış, yapıtlarında o kültürün yenidendoğuşuna kapı açmışlar, yerel olanla evrensel bilgi ve estetiği harman etmeyi, insancıl bir bakış açısı kurmayı başarmış, Rabelais romanının Batı’da başlattığı Rönesans’a Anadolu’da eşlik etme yoluna çıkmışlardı. Esin aldıkları, içinde doğup büyüdükleri grotesk halk kültürüyle, korkunun yerine gülmeyi yeğlemiş, karanlığın yerine aydınlığı kurmuşlardı. Onların kitaplarıyla donanmış öğretmen ve aydın hareketi Anadolu’nun dağlarına, köylerine ışık tutmuştu. 12 Mart faşizme onların tuttuğu o güzel ışığı köreltmeye yetmeyince, 12 Eylül Amerikancı faşizmiyle bindiler ülkenin üstüne.
Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği olarak o güzel insanların anısında, ülkeyi kardeşçe yaşanacak iyilikler, güzellikler ülkesi yapmak için işlemiş, güne her sabah el ele, kol kola tutulan halay ve horonlarla başlamış Köy Enstitüsü ocağını kentleri de kapsayacak biçimde yeniden yakmak, imececi Anadolu kültürünü geleceğimizin de harcı yapmak için çaba gösteriyoruz. Özellikle de genç kardeşlerimizi aramıza bekliyoruz. Bu ateş, bu meşale yere düşmemeli…
Bugün edebiyat dünyasında kültür endüstrisinin pompaladığı, kendi güncel gerçekliğimiz yerine egemen politikaların kurguladığı, inanç ve kültür ayrılıklarını kışkırtan yapıtlar el üstünde tutuluyor. Araştırmanın, sorgulamanın yerine kulaktan dolma bilgiler, televizyon ekranlarından söylenen palavralar ve internet sayfalarından pompalanan yalanlar öne çıkarılıyor.
Anadolu topraklarını işgale gelmiş emperyalistlerle iktidarda kalmak için onlara işbirlikçiliği yapmış hilafet ve saltanat makamlarına karşı insanlık onurunu ve yurdunu savunmak için çıplak elle bir var olma kavgası olan, Kurtuluş Savaşı’yla ilgili yazılmış en güzel romanlar Talip Apaydın’ın Toz Duman İçinde, Vatan Dediler ve Köylüler üçlemesidir. Onunla ilgili bir yazı için göz attığım internet sayfalarında dolaşırken şöyle bir not çıkmıştı karşıma.
“Eserlerinin hemen hemen hepsinde vaktiyle Köy Enstitüleri’nde benimsetilmiş köy anlayışına uygun klişe anlayışı işler. Bu kitaplarda köy daima sefil ve sömürülmüştür. Köylü câhildir, hurafelere inanır. Müsbet hiçbir davranışları yoktur. Bu toplumda tek iyi insan köy öğretmenidir. Öğretmen, köylüyü eğiterek modern ve laık hâle getirmeye uğraşır. Eserlerinde Yaşar Kemâl, Kemâl Tahirve Orhan Kemâl’in etkisi görülür.”
Bu çarpık bakış açısının, bugün Cumhuriyet değerlerini savunduğunu, Mustafa Kemal’e sahip çıktığını iddia eden bazı kurum ve kişiler tarafından da paylaşılıyor olması ise, üzücü bir gerçekliktir.
Bu çarpık bakış açısına verilebilecek en güzel yanıtlardan birisi de, kendi adıma Fakir Baykurt’un başyapıtı saydığım ve Köy Enstitülü yazarların Anadolu Rönesansı’nda hangi öğeleri öne çıkardıklarının anlaşılabilmesi için tümüne birden örnek sayılabilecek Kaplumbağalar romanında başkahramanın eğitmen Rıza değil, köyün delisi Kır Abbas olmasıdır.
Değerli dostlar…
Fakir Baykurt,yazarlık damarının özünde, kendisini “bacaklarını gerip güne karşı işeyen” bir kişi olarak tanımlaması yatar. Baykurt, yine kendi deyimiyle, “İnsan hayatını karartan “beylerle, paşalarla” uğraşır… Baykurt’un yazın dünyasında, anası Elif’in evinde karşılaştığı, o sıra kafasındaki roman olan Kaplumbağalar’dan söz ettiğinde, “sivrelt kalemini halam, sivrelt de yaz” diye bağıran köylüsü Haçça Akdoğan’ın sesi hep duyulur. “”İstemeyenlerin ağzına tüküreyim!” demiştir Akçaköylü Haçça. Sonra da devam etmişti… “Dünyada insanın sıkıntısı bir çanak bulgurla, bir lokma kuru ekmeğe mi? Topal eşeğime yükler, ben iletirim senin çocuklarına! Sivrelt kalemini, durmadan yaz.”
Durmadan yazmıştır Baykurt… İçinde doğup büyüdüğü halk kültüründen aldığı çoğul ve yenileştirici güçle, önce o kültürün evrensel kültürle buluşması için öncülük etmiş, sonra da bir ayağını attığı Avrupa’dan yenileşmiş bir biçemle ses vermiştir.
Anadolu’nun Don Kişot’u Kır Abbas’ın yaratıcısıdır o! Ağalara, beylere karşı elde sopa ergişilerin önüne çıkmış, insanlık adına kavgaya durmuş, hak aramış, adalet istemiş Ulguş’un, Iraz ananın ele avuca sığmaz kavgacı, yaratıcı çocuğudur.
12 Eylül 1980'dan sonra, Batılı Şarkiyatçı bakış açısının ürünü olan sözde aydınlarımız enstitülü yazarlardan boşaltılan kültürel alanı farklı söylemlerle doldurdular. Onlara göre, halk ya da gelenek demek, “din” demekti! Tarikatlar ve din cemaatlerini halkla devlet arasında arabulucu kurumlar olarak gören (Asım Karaömerlioğlu, Orada Bir Köy Var Uzakta), doksanlı yıllardan sonra günlük yaşamın dinselleştirilmesini “Kültürel yapı(nın) devletin tercihini aşacak biçimde coğrafya ve yerellikle bütünleşmesi” (H. B. Kahraman, Doğu Batı) diye yorumlayan, yazdığı için öğretmenlik görevi bile elinden alınan, ödül kazandı diye sürüm sürüm süründürülen Fakir Baykurt’u “devlet destekli” bulan (O. Koçak, Defter) nice “demokrasi açılımcısı” düşünürler, yazarlar çıktı ortaya…
“UMUT ÜZÜMLERİ” İLE ORTAÇAĞ ZEBANİLERİ!...
Fakir Baykurt’un Kaplumbağalar adlı yapıtını Tunç Okan Umut Üzümleri adıyla filme aktarmıştı. Tunç Okan 25 yıl önce, 1978’de sansüre takılmış Kaplumbağalar’ı “Umut Üzümleri” adıyla yeniden çekti; film, gösterime çıktı… Tunç Okan’ın bu inadı nedendi acaba? 1978 yılının sansürcüleri belki de çoktan toprak olup gitti.
İzleme olanağı bulduk. Ne yazık ki, Umut Üzümleri, Kaplumbağalar’daki imgelem ve kültür zenginliğini kapsayamıyor…
Tunç Okan’ın Kaplumbağalar’ı “Umut Üzümleri” adıyla yayına hazırladığını ekinde haber veren gazetenin o günkü sayfalarında Irak’taki, Suriye’deki mezhep savaşları ile ilgili başka haberler de vardı. Emperyalizmin kışkırttığı ve kasıklarını tutarak güle güle izlediği Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, Yakın Asya’ya etrafımızı kan gölüne çeviren ve aradan altı ay bile geçmeden ülkemize de sıçrayan kültür, dil, din ve mezhep savaşlarında insan kanı dökülüyor, okullar, heykeller, bayraklar yakılıyor. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta döktürdüğü kan yetmemiştir emperyalizm ve yerli işbirlikçilerinin… Ulusal bayramların yerini dini törenler aldıkça, etnik kimlikler üzerinden yapılan kavga toplumsal mücadelenin, üretim, üleşim, insanca yaşam mücadelesinin yerine geçtikçe, insan kanı dökenler neredeyse ilahi bir haz duymaya başladılar.
Bizim demokrasi açılımcısı “kültür adamlarımız”dan, ekranlarımızdan ayrılmayan “edebiyatçılarımız”dan ise bu konularla ilgili bir tek tık çıkmıyor.
Tunç Okan 28 Nisan Pazar günü, Cumhuriyet Pazar Eki’nde kendisiyle yapılan söyleşide, arada, “Bu film koyu bir köy edebiyatı değil” demiş Tunç Okan. O kadar çok saldırı, o kadar çok yakıştırma yapıldı ki, “köy edebiyatı”na, adını ağzına alanın dili yanar oldu.
Oysa ki, Umut Üzümleri’ni filme alan Tunç Okan’ın günah çıkarırcasına söylediğinin tersine, köy çocuğu Fakir Baykurt’un başyapıtlarından olan Kaplumbağalar, “köy edebiyatı”nın tam da koyusudur. Tozak Köyü’nün Kır Abbası, Mihail Bahtin’in “Rabelais ve Dünyası”nda halk yaşamıyla ilişkilerini görünür kıldığı Rabelais’in Gargantuası, Pantakruel’i gibi direnir Ortaçağ karanlığına. Kır Abbas, eğitmen Rıza’dan da yardım alarak, toprağı elleriyle yararak Tozak kırına üzüm bağı kurar. Yalnız üzümün değil, ondan yapacağı şarabın da ardında, arzusundadır. Tozak köyünün bağ bozum şenliği, Rönesans kültürüne öncülük etmiş olan Rabelais romanına hak ettiği değeri vermiş Bahtin’in “Rönesans” ve “çoksesli roman” karnavalına çıkan bir yol gibidir. Ne Baykurt okumuştu Bahtin’i, ne Akçam, ne Apaydın, ne de türküler, destanlar, masallar derleyicisi Kaftancıoğlu… Onların kalemleri, halk kültürünü üstkültür ve evrensel estetikle buluştururken, Bahtin’in yapıtları Batı dillerine bile çevrilmemişti henüz. Ama onlar, içinde doğup büyüdükleri halk kültürü içindeki grotesk imgeleri tekil dilli iktidar kültürüne karşı yeniden kurup korku karşısında gülmecenin, şenlikçi bir geleneğin savaşçıları olmuştu…
Enstitülü yazarların metinleri, yaşamla olağanüstü iç içe öğeler barındırırlar; aynı zamanda, kendi anlatımları ve söylemleri içinde biriciklik taşırlar.
Fakir Baykurt da diğer Köy Enstitülü yazarlar da Rabelais romanında olduğu gibi yoğun bir takma ad, lakap kullanımı ile biçemini işlerler. Kır Abbas, Kel Bektaş, Çil Keziban, Pat Ali, Kaymak Muharrem, kahraman ve karakterlerin adlarıdır. Bu adlar zaman zaman grotesk öğelerle, dışkı ve sidiğin kullanıldığı tamlamalarla başka bir boyuta geçer: “osuruğu cinli”, “kır domuz”, “sidikli Senem”, “boklu Cennet”, “Güssün kancık”. Kimi zaman da halk kültürünün özgün biçimlerinden olan parodik manilere dönüşür: “Gıı Hörü/ yorgan yandı yörü”, “Hişt, adı Musa/ boyu kısa”
Roman başkişisi Kır Abbas, Kaplumbağa’lara “tekneli dayı” diye ad koymuştur. Kaplumbağalar ile Tozak köylülerinin yaşamı birbirine koşut yürür. Kır Abbas’ın gözleri kaplumbağa gözleri gibidir (s 46). Baykurt bu insan-hayvan-nesne alegorisi ile, diğer Köy Enstitülü yazarlar gibi Rabelais romanının özelliklerini Anadolu’ya taşımaktadır.
Kır Abbas, Kel Bektaş’ın karısına “Güssün kancık” diye seslenmektedir. Adamın evinde ve yanında da “Ulan Güssün, ulan Güssün sen huylu has bir avrattın da neden bana düşmedin ha?” diye bağırır (s 302).
Tozak köylüleri, kıraç ve taşlık bir alanı imeceyle bele kadar kazarak Rıza eğitmenin gösterdiği şekilde “krizma” yapmış, bu alanı bağa dönüştürmüştür. Beş yıl sonra ürün veren bağdaki bağ bozumu şenlikleri tam bir karnaval havası içinde geçmiştir.
Köyün delisi Kır Abbas at binmiştir, diğer herkes yayadır. Dokuz delikanlı posta bürünüp boynuz takmış, koç kılığına girmiştir. Bağın girişinde kapıyı tutarlar ve geçiş hakkı olarak dokuz güzel kız isterler köyden. Oğlanlarla kızlar eşleşirler, atlı Kır Abbas’a yolu açarlar.
Köylünün imeceyle kazıp ortak bağ durumuna getirdiği taşlık alan köye ölçüm için gelen ve günlerce köylüden olmadık şeyler isteyerek yiyip içen kadastrocular tarafından köylünün hazine arazisine el koyması olarak yorumlanmış, Tozak köylüleri suçlu duruma düşmüştür.
Romanın sonunda köylü devlet bürokrasisiyle baş edemeyeceğini anlayınca yoktan var ettiği bağı hayvanlarına yedirip dümdüz eder. Bağda yıllar içinde mutlu bir yaşam sürmüş, üreyip çoğalmış “tekneli dayılar” da dört bir yana dağılarak köyden uzaklaşır.
Sonsuzluğa göç edişinin on beşinci yılında Fakir Baykurt amcamı anarken uzak bir yayla anısıyla sözlerimi noktalamak istiyorum. Bir yayla düğününde, köylümüz Vıji Alişan’ın oğlu, arkadaşım Kurban’ın düğününde geniş bir yayla damında el ele kol kola oynuyorduk. Birden yayla damının güneşe açılan kapısında kravatlı karartılar belirdi. Davul zurna sustu, oyun durdu. Köyümüzden yetişmiş ve oldukça büyük makamlara gelmiş bir politikacı içeri girmişti. Herkes saygıyla onlara bakıyordu. Gelen kişi kalabalığı süzdü gözleriyle, düğün sahibi Alişan’a döndü. “Alişan” dedi, “nedir bu rezillik, burası Müslüman evi değil mi? Neden kadını kızı, erkeği bir araya doldurmuşsunuz?” O politikacı da o köyde, o güzel gelenekler içinde yetişmişti oysa. Alişan buz gibi olmuştu. Sarardı, sendeledi. Sonra ağırdan konuştu: “Beyim” dedi; “bizim aramızda fesat yok, sen istersen dışarı çık!”
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum, Fakir aydınlıkları diliyorum.
13 Ekim 2014, Alper AKÇAM


Karikatür: Köksal Çiftçi

YOKSUL ANADOLU'NUN
ZENGİN GÖNLÜ FAKİR BAYKURT
Yazı: Ali Rıza Özkan 
Karikatür: Köksal Çiftçi

Dumanı bitmeyen Madran dağını solunuza, yiğidi ve söğüdü bol Bozdoğan’ı da arkanıza aldığınızda, Nazilli’ye doğru uzanan inciri, üzümü, armudu, tütünü, buğdayı ile sanki hiç bitmeyecek bir bereketin fışkırdığı koca bir ovanın ortasına düştüğünüzü anlarsınız. Menderes nehrine ulaşmak için aceleyle akan Akçay size eşlik ederken koca koca ayıların insanlara dostluk kurduğu Madran dağı dünyanın en eski ve en verimli ovalarından birisini yüzlerce yıldır izlediği noktadan ismini duyduğunuz anda sizi Asya’nın ateşi ile buluşturacak bir köyü gösterir: Alamut köyü.



Türkmen Yörüklerinin 20. yüzyılın başında yerleşik hayata geçmeye karar verdiklerinde Rum ağalardan peşin parayla satın aldıkları ve alır almaz ilk iş olarak ismini değiştirdikleri işte bu köyde tanıdım Fakir Baykurt’u.



Sıcak bir yaz günü, tatil sessizliğini sadece benim gibi öğretmen çocuklarının bozabildiği okul bahçesinde oynarken Hasan Özkan’ı sorduğunda aklıma ilk gelen kasabadan “büyük” bir adamın gelmiş olabileceği idi. Hoş, Fakir Baykurt da, ilköğretim müfettişi olarak onlardan daha az yetkili değildi. Ancak, Alamut’a geliş sebebi bu değildi. Türkiye Öğretmenler Sendikası genel başkanı olarak, Ege öğretmenlerinin örgütlenmesinde babama daha fazla iş düşüyordu. Kısa bir konuşmadan sonra görevi kabul eden babamla bu bıyıksız, tuhaf görünüşlü ama oldukça sevimli “amca”nın geçmişe dair sohbetleri sanırım dünya, ülkemiz, düşmanlarımız ve görevlerimiz hakkında duyduğum ilk cümlelerdi.



Fakir Baykurt gittikten sonra, babamın bize büyük bir disiplin içerisinde okuttuğu kitaplardan bazılarının yazarı olduğunu da öğrendik. Efkar Tepesi, Amerikan Sargısı, Irazcanın Dirliği, Onuncu Köy… Her akşam yemekten sonra kardeşlerimle babamın çevresine toplanıp yüksek sesle okuduğumuz ve her 5-10 sayfadan sonra babamın mutlaka özet geçip dikkatimizi sınava tabi tuttuğu kitaplar!



Bizim dünyamızın kalemi, Baykurt



Ülkemizde yaşayan ve bize emirler verebilen yabancılar, yoksul ama onurlu insanlar, bizim gibi görünen ama küçücük bir çıkar uğruna en yakınlarını satan kalleşler… “dünya ahvali” Fakir Baykurt’un kalemiyle gözlerimizin önünde canlanıyordu. Irazca anayı hafızamda kendi anam gibi capcanlı hatırlarım, hâlâ.



Fakir Baykurt konuşurken de, yazarken de kuşkuya yer vermeyecek netlikte ifadeler bulur, öylesine renkli sözcükler çıkarırdı ki, domatesi tüm kırmızılığı ile, patlıcanı tüm tombulluğu ve morluğu ile gözlerinizin önünde canlandırabilirdiniz. Çocukluğumu Fakir Baykurt gibi bir yazar eşliğinde yaşamış olmam nedeniyle çok şanslı olduğumu söyleyebilirim.



Uzun süren bir yolculuk sonrasında, bir tarlanın ortasında arabadan indiğinizde üstünüze gelen tazeliktir, Fakir Baykurt. Siz ne kadar büyük kentlerin doğaya aykırı çoğalan kütlesinin parçası olsanız da, Baykurt’un kaleminden çıkmış sözcüklerle karşılaşır karşılaşmaz, köklü ve derin bir bağın aranızda olduğunu hemen fark edersiniz. Türkçe’dir o! Sanki, yüzlerce yıldır birlikteymişiz gibi, gelir gönlümüzün en güzel köşesine kıvrılıverir. Çünkü, bizim gibi hisseder. Bizim gibi kızar. Bizim gibi sever. Bizim gibi düşünür.

Köylü romanı olur mu?

Fakir Baykurt ile beraber Talip Apaydın, Mahmut Makal, Dursun Akçam gibi yazarlara “köylü yazar” dediler. Bu “köylü”lük aslında onları kente kabul etmeyen, hatta yazarlıklarına da itiraz eden bir “kulp” görevi üstleniyordu. Daha sonra bu daha da yaygınlaştı. İbrahim Balaban köylü ressam, Süreyya Duru köylü yönetmen gibi…

Köyü anlattığı için bir sanat eserinin üslup, içerik vs. hiçbir benzeşik yanı olmasa da diğer eserlere aynı başlık altında değerlendirilmesi, her şeyden önce sanatın sınıflandırılması ile uyumsuz. Zaten burada amaç, sanatsal bir kategori yaratmak değil, tersine “köylü” damgası ile bu eserleri ve yaratıcılarını “yüksek sanat” çevresinin dışında tutmaktı. Belki, kendi aralarına almadılar ama, Fakir Baykurt’la kendi hayatına, varlığına ayna tutan, sorgulayan benim gibi milyonlarca kişi bu sanatçılarımıza evlerinin de yüreklerinin de en güzel köşesini ayırdı.

Kendilerini “kentsoylu” olarak sınıflandırıp yeteri kadar komikleşen küçük burjuva eleştirmenlerin yaftalamalarının aksine, Fakir Baykurt köyü anlatmaz. 19. Yüzyıl Avrupa’sının romantik bir köy/doğa yazarlığının çok uzağındadır, o. Baykurt köy ile kent ayrımı da yapmaz. O’nun öyküleri dönüşen sınıf ilişkilerini, proleterleşen köylüleri, ülkemizi örümcek gibi saran emperyalizmi ve bir tarlanın bir ucunda, bir arığın başında başlayan direnişi, kavgayı, “ateşi ve ihaneti” anlatır. Bu haliyle, Baykurt’un öyküleri evrenseldir. Dünyanın herhangi bir yerinde karşılaşabileceğiniz hikayelerdir hepsi. Bir yanında Cengiz Aytmatov varsa, diğer yanında Miguel Ángel Asturias vardır.

Genel Öğretmen Boykotu

Türkiye’nin o güne kadar gördüğü en büyük emekçi hareketlerinden birisi olarak tarihe yazılan “Genel Öğretmen Boykotu”, Fakir Baykurt’un Gaziantep-Fevzipaşa’da sürgün-memur statüsünde tutulmasına rağmen, el birliği ile örgütlendi. Öğretmenler sadece kendi özlük hakları için greve gitmiyorlardı. Hatta, daha da fazlası olarak, öğretmenler aslında milli bir eğitim için greve gidiyorlardı!

TÖS Genel Yönetim Kurulunun kararı şöyledir :

“Bugüne kadar yapılan her uyarı ve düzeltici her uygulamayı, türlü - çeşitli iftira ve bühtanlarla boğan iç ve dış çıkarcılar, bu bakımsız ve perişan devlet eğitimini halkın çocuklarına bırakıp kendi öz çocukları için özel okullar açmışlar ve açtırmışlardır. Yöneticilerimiz, kendi öz çocuklarını çoğunlukla dış ülkelerde okutmakla, oradan diploma aldırmaktadırlar. Sömürgeci ülkelerin yolladığı uzman, barış gönüllüsü ve üretim artığı bayat süt tozlarıyla ve bugünkü genel işleyiş ve görünüşleriyle böyle bir eğitim, «millî» bir eğitim olma niteliğini yitirmiştir.



Bundan sonra öğretmenlerimize düşen, başlarını kaldırmak, tarihin ve Türk milletinin önünde son sözünü söylemektir.

Çünkü :

Öğretmen yalvarmaz,

Öğretmen boyun eğmez,

Öğretmen el açmaz.

Öğretmen Almanya'ya, Hollanda'ya işçi çöpçü gitmez.

Öğretmen dövülmez,

Öğretmen yakılmaz,

Öğretmen kıyılmaz,

Öğretmen sürülmez,

Öğretmen DERS verir.

Öğretmen eline teslim edilen çocukları ve milletin kendisini EĞİTİR.

Öğretmen horlanmaz, öğretmene SAYGI duyulur...”

15-19 Aralık 1969’da bütün yurtta öğretmenlerin genel greve gitmesi 15-16 Haziran 1970’de İstanbul’da patlayacak işçi direnişinin de habercisidir, sanki. Ülke çapında 109 bin öğretmen greve katılır. Bunlardan 50 binine adli kovuşturma açılır. 45.200 öğretmene “maaş kesim cezası” uygulanır.

Daha 5 ay önce, Kayseri’de yapılan TÖS Genel Kongresi gericiler tarafından yakılmak istenmişti. Dönemin Milli Eğitim Bakanı’nın sadece seyretmekle yetindiği saldırı, kongrenin düzenlendiği sinema salonunu kuşatan gericilerin “komünist öldüren cennetlik olur” kışkırtmasıyla kundaklanmış, ancak erken farkına varılmasıyla can kaybı olmamıştı. Yıllar sonra Sivas’ta Pir Sultan Şenlikleri sırasında da aynı tezgah tekrar piyasaya sürülecek ve bu kez ülkemizin en kıymetli aydınları bir otelde katledileceklerdi.

Fakir Baykurt roman, öykü, şiir yanında toplum ve eğitim yazıları da kaleme aldı. Yılanların Öcü, Irazca’nın Dirliği, Kaplumbağalar’ın da aralarında olduğu 13 romanı, Çilli, Efendilik Savaşı, Onbinlerce Kağnı, Sınırdaki Ölü gibi 14 öykü kitabı, 2 şiir, Yandım Ali, Sakarca, Saka Kuşları gibi 6 çocuk kitabı ve Efkar Tepesi, Kale Kale gibi 5 toplum ve eğitim hakkındaki görüş ve yorumlarını içeren kitabı yayınlandı. Gürcüce’den Çince’ye kadar dünyanın pek çok diline eserleri çevirildi. Yabancı ülkelerde yayınlanan kitapları oralarda ödüller aldı. Ülkemizde ise, Yunus Nadi, Orhan Kemal, TDK gibi yazarın edebi yetenekleri yanında toplumsal olayları yansıtma derinliğine de önem veren kurumlardan aldığı pek çok ödülü vardır. Ayrıca 7 ciltlik hayatını anlattığı “özyaşam” dizisi, 11 Ekim 1999’da pankreas kanserine yenik düşmesi ile yarım kaldı.

26 Şubat 2014 Çarşamba

HASAN ALİ YÜCEL




26 Şubat 1961’de yitirdiğimiz Hasan Ali Yücel'in anısına saygıyla...Cumhuriyet Eğitim Devriminin Işık Saçan Milli Eğitim Bakanı, Felsefeci, öğretmen, müfettiş,, bestekar, İzmir Milletvekili, "Çağın En güzel gözlü Maarif Müfettişi"

"Bin sıkıntı içinde kuruldu enstitüler, 
Bu ateşli çalışma göreni hayran eder.

Köyden akın başladı, geliyordu çocuklar;
Kıraç yurdun yüzünde doğdu yeni bir bahar.

Zeminlikte yattılar, kar, soğuk demediler;
Zeminlik üstüne de yapılar döşediler.

Kız erkek kardeş gibi çalıştılar beraber,
Müdürü, öğretmeni, gece gündüz döktü ter.

İki yılda mevcutlar vardı on altı bine,
Bir ucunda Kars durur, bir ucunda Edirne.

Kapladı dört bir yandan yirmi enstitü yurdu;
Köyden gelen çocuklar kurdu yeni bir ordu.

Kepirtepe, Akçadağ, Gölköyü, Pazarören,
Akpınar, Beşikdüzü, Dicle, Ortaklar, Gönen,

Arifiye, Düziçi, Çifteler, İvriz. Aksu,
Savaş Tepe'yle Pulur, Cılavuz, Kızılçullu,

Ne kaldı, Pamuk Pınar, o meşhur Hasanoğlan;
İftihar duymalıdır bunlardan, her Türk olan."

Hasan Ali Yücel

28 Şubat 2013 Perşembe

KİTAP


 Günbegün  kitap sansür haberleri ile karşılaşıyoruz. Dünyaca ünlü şair ve yazarlarımızın kitapları ,şiirleri sansür denilen kıyımdan geçiriliyor .Bahaneler hazır "müstencen" miş...Kurt suyun başını tutmuş aşağıdaki kuzuyu tehtit ediyor "suyumu bulandırırsan seni yerim" kuzu aşağıda kurt yukarıda ,nasıl bulandıracakmış kuzucuk suyu!...Ama kurt kafaya koymuş ; kuzuyu yiyecek bahane rastgele...Ülkeyi yöneten yetkili ve etkli makamlar doksan yıldır ne varsa silip süpürmeye kararlılar; bugün kitap olur yarın resim ,öbürgün müzik ...Sansürle sansürle ve yok etsinler... !


 Yakılma ,sansür, yasak ,suç unsuru gibi nedenlerle kitap okuyanımız son otuz yılda giderek azalırken yakın tarihimizdeki iki olayı anımsıyor ve önemsiyorum...Olaylar 1940 lı yıllarda "Türk Rönesansı" olarak adlandırılan  "Köy Enstitüleri "döneminde yaşanmıştı. Anadolu köylerinde yakılan aydınlanma ışığı kitap okumalarla ışıl ışıl parlıyordu. Gerçekten karanlıklar aralanıp kurtuluş gerçekleşecekti ama yakılan ışıklar palazlanamadan söndürüldü.

File:Lytras nikiforos antigone polynices.jpeg

""1941 Yılında İkinci Dünya savaşının en şiddetli yaşandığı bir süreçte Ege Bölgesinde 
Balıkesir yakınlarında denetlemelerde bulunan dönemin Cumhur Başkanı İsmet İnönü 
dönüş yolunda karşılaştığı fakir bir köylü çocuğunu durdurur.Çocuğun kıyafeti ve ayağındaki
 çarık onun ekonomik durumunu zaten yeterince göstermektedir.Çocuğun yanında
 resmi arabanın durması arabadan inip ona doğru yaklaşması çocuğu heyecanlandır.
 İsmet İnönü çocuğa yaklaşır ve elinde taşıdığı azık torbasında ne olduğunu sorar
Çocuk torbasını açar ve gösterir. Torbadan çıkanlar bir parça köy peyniri, bayatlamaya
yüz tutmuş ekmek ,soğan ve zeytinin yanında Milli Eğitim Bakanlığı Klasiklerinden olan
Sophocles'in Antigone'udur. Çocuğun babası yol parası olarak verdiği parayı kitaba yatırmış ve 12 km lik yolu yürümeyi tercih etmiştir Bunun üzerine İnönü yanındaki
Genelkurmay Başkanı Abdurrahman Nafiz Gürman'a dönerek"ekmeğin yanında kitap .ne zaman yurttaşımız ekmekle kitabı tutabilecek bir düzeye
ulaşırsa Türkiye o zaman gerçekten kurtulacaktır." "



"Bedri Rahmi Eyüpoğlu 1940 yıllarında Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsün'de karşı-
laştığı bir olayda okuma alışkanlığının her her şart altında nasıl yaşandığını gözler önüne serer Gecenin bir yarısı ahırlardan bir ışık geldiğini görür.Merak eder ve yaklaşır
 okulun kocabaş hayvanlarının barındığı ahırda bir çocuk görür.Gece nöbetinde ,elinde bir kitap vardır. Shakespeare okuyordu .Okuduklarını da ertesi gün oynadıkları
 piyeste gördük 13-15 yaşında fakir bir köylü çocuğunun bu kadar olumsuz şartlarda 
Dünya Tragedyasının usta yazarı Shakespeare okuması inanılır gibi değil ama gerçek..."

Ekmeği ,kitabı ,sanatı bir türlü yanyana aynı düzeye getiremedik; demek ki kurtulamadık karanlıktan. Her gecenin sabahı olur ,her karanlığın aydınlığı  bekliyelim umutla...Belki yarın ,belki yarınlarda...


Arzu Sarıyer

14 Şubat 2012 Salı

İÇİM ACIYOR IŞIL ÖZGENTÜRK (KÖY ENSTİTÜLERİ )

İÇİM ACIYOR




Bize yazık, bu güzel ülkeye yazık… Ürkütücü bir kindarlıkla bu ülke yok edilmeye çalışılıyor. Kimse kimseyi aldatmasın, artık ne Twitter’dan kartopu oynamanın neşesini millete gösteren Cumhurbaşkanı’na ne de MİT Müsteşarı’na arka çıkan Başbakan’a kimsenin güveni kalmadı. Ama insanoğlu bir güzelliğe sığınmak istiyor. Ve benim aklıma, Köy Enstitülü Musa Hoca geliyor, beş yıl önce onun filmini çekmiştim.



Ve yıllar önce bunu yazmıştım, yeniden okunabilir. O yıl haziran ayında bizim film atölyesinden yedi kişi, farklı bir adamın, farklı bir belgeselini yapmak için, yeşilden ötürü renkli fotoğrafların bile siyah-beyaz çıktığı Karadeniz’e doğru yola koyulduk. Orada Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nün ilk mezunlarından Musa Hoca’yla buluşacaktık. Kimdi bu Musa Hoca? Onu daha önceleri de size anlattım; o yaşadığı köyü değiştiren, Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde öğrendiği yaşam derslerini herkesle paylaşan, politikayla, sanatla ilgili bir dev adam. Onu Marlon Brando’ya benzettiğimde beni azarlayan, “Boşver Marlon’u, ben Fidel Castro’yum” diyen biri. Ben onu çekim ekibine anlatmıştım ama gözle görmek, Musa Hoca’yla yaklaşık on gün yaşamak çok farklıydı. Musa Hoca her yaptığıyla, özellikle ekibin yaş ortalaması 25 olanlarını pek şaşırttı. Ve çekim bitip Musa Hoca’dan ayrıldığımızda kamerayı kullanan içimizdeki en genç arkadaşımızın şu sözleri hep aklımda kaldı: ‘“Köy Enstitüleri’ni kapatanlar benim geleceğimle oynamışlar. Enstitüler kapatılmasaydı, Türkiye Musa Hocalarla dolardı ve bizler yaşamın iyiden, güzelden, faydadan yana değiştirilebilir olduğunu öğrenerek büyürdük. Umut etmeyi, ütopyalar kurmayı bize öğretirlerdi. Ütopyalarımızı gerçekleştirmek için yola koyulmayı da.”



Peki ne görmüştük bu on gün içerisinde? Öncelikle Musa Hoca’nın kendi ustalığıyla yaptığı yedi odalı, geniş mutfaklı evinde konuk olmuştuk. Musa Hoca çekim ekibi rahat etsin diye yepyeni nevresimler almıştı ve her odaya, gece kalkanlar için zorluk olmasın diye prize takılan küçük renkli bir ampul koymayı ihmal etmemişti.



Ondan disiplini öğrenmiştik. Çekim için gündoğumu ve ışık önemli olduğundan, içimizde en erken kalkan oydu. Her gün giyinmiş, tıraş olmuş, saçlarını yandan ayırmış, bizi bekleyen oydu.



Yaşadığı köyün okulunu yapan da oydu, köye su getirip, milletin doğru dürüst aptes almasını sağlayan da. Bu suyun çok güzel bir hikâyesi vardı. Musa Hoca bakmış, caminin önünde herkes elinde ibriklerle aptes almaya çalışıyor, kimi alıp kimi alamıyor. Bu durum onun ağırına gitmiş, hemen işe koyulmuş. O sırada oralarda satılık bir Rus denizaltı pompası varmış; Musa Hoca pompayı su getirmek için kullanabileceğini düşünmüş, ince matematik hesaplarından sonra bunu başarmış ve suları şırıl şırıl akan bir şadırvan yapmış.



Hikâyenin bundan sonrası tam Türkiyeli bir hikâye. Uzun bir süre şadırvanın suları boşa akmış, Musa Hoca Fidel Castro’ya, herkese “Benim ayaklarım da, başım da hep sola gider” diye ilan etmiş ya, ilk başlarda kimseler aptes almaya cesaret edememiş; ne olur ne olmaz, başımıza bir bela gelir mi gelir... Ama sonunda bakmışlar ki su akıp onlar bakıyor, oturmuşlar şadırvanın şırıl şırıl akan sularının karşısına, bir güzel apteslerini almışlar.



Musa Hoca koca cüsseli ama yüreği çocuk yüreği. Bakmış ki, kadınlar çay yapraklarını sepetlere doldurup iki büklüm taşıyorlar. Yüreği elvermemiş, hemen bir çözüm üretmiş, okulda öğrendiği teknik bilgiyi kullanarak dört ayaklı bir taşıma makinesinin maketini çizivermiş. Köyde eli bu işlere yatkın, Almanya’dan gelmiş demir ustası da maketi hayata geçirmiş. O günden sonra Musa Hoca’nın çaylarını taşıyan kadınlar pek bir rahat etmişler.



Musa Hoca’yı, belgeselimizde onunla birlikte olan Beşikdüzü’ndeki sınıf arkadaşlarını, hiçbirimizin unutması mümkün değil; bu çekim hepimize bir şey öğretmişti: “Bu topraklarda yeryüzünün en başarılı eğitim projelerinden biri gelip geçmişti ve izleri her yerdeydi. Ve biz o izler var oldukça güvendeydik.”



Şu anda benim içim acıyor.



Cumhuriyet 12.02.2012

AL GÖZÜM SEYREYLE

Işıl Özgentürk

isilozgenturk@superonline.com

8 Ocak 2012 Pazar

KIZLAR DA YANMAZ”IN TANIKLIĞI -ADNAN BİNYAZAR

K

IZLAR DA YANMAZ”IN TANIKLIĞI

Eğitim sorunumuz, hemen her hükümet döneminde keyfi uygulamalarla tıkanma noktasına geldikçe, tartışma konusu yapılan köy enstitüleri yerin dibine batırılıyor. Bu kuruluşların 1946’lardan bu yana ulusal eğitim konularına önyargılı yaklaşan bağnazların düşmanca duygularının hedefi olduğu biliniyor. Kötünün soyu tükenmez; bu düşmanca tutumu sürdürenler günümüzde de eksik değil.

O kafada olanlar; umarım Tonguç ve Enstitüleri adlı incelemesiyle 1998 yılında Türkiye İş Bankası’nca düzenlenen “Toplum ve İnsan Bilimleri Büyük Ödülü”nü alan Pakize Türkoğlu’nun; altı yaşındaki bir köylü kızın nereden nereye geldiğini anlatan Kızlar da Yanmaz adlı kitabını okuyup, düşmanca duygularının bir işe yaramadığını anlarlar...

Türkoğlu, kitabına neden Kızlar da Yanmaz adını vermiş?

“Cumhuriyetin onuncu yılıydı. Eğitimin uğramadığı, okulu olmayan bir dağ köyünde, ‘Ben de okumaya gideceğim!’ diye tutturduğumda, ‘Okuyan kızlar başını örtmezmiş. Yarın ahrette cayır cayır yanarsın!’ diyen komşumuz Cemiş teyzenin yüzünü gözünü tırmaladığımda ve eşek sırtında götürüldüğüm nahiyede başka bir aile yanında kalarak ilkokula başladığımda henüz altı yaşında bir köylü kızıydım.”

İnsan, ortamın ürünüdür. Aydınlanma kökten beslenirse dal verir. Küçük Pakize, Millet mektebi çıkışlı annesinin, teyzelerinin asker mektuplarını okuduklarını görüyor, dayısının kızı Münevver’in Pazarcı’ya okumaya gittiğini duymuş. Onlara bakarak kızların da okuyabileceği bilincine varıyor.

Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov’un Öğretmen Duyşen’i yıllar önce yayımlandığında, köy gerçeğini kavrayamayan kesimlerce göklere çıkarılmıştı. Bir yazımda bizde Öğretmen Duyşen romanının kahramanı Altınay gibi nice kadınlar yetiştiğini savunduğumu anımsıyorum. Antalya-Gazipaşa’nın Göksenir yaylasında doğup, “İlkokul benim devrimimdi,” diyen küçük Pakize o nicelerden biridir.

Toplumlar gibi, insanların da iç devrimleri vardır. Türkoğlu, bireysel iç devrimini küçük bir kızken yaşıyor: “İlkokuldan sonra eğitime devam etmekten umudumu keserek köye dönüp örtülenmişken, kendimi Aksu Köy Enstitüsü’nde cennet gibi bir eğitimin kucağında buldum.”

Köy enstitüleri, küçük Pakize’ye cehennemi cennet eylemiştir...

Cumhuriyet’in bu kurumları, devlet desteğinden yoksun köy çocuklarını eğiterek, insanımızı gerçek anlamda yurttaş kılmanın en önemli atılımıydı. Ülkenin tüm olanaklarını tekeline alan patronlar, insanımızı parmaklarında kukla gibi oynatan politikacılar, geniş toprak sahipleri, aşiret ağaları, din bezirgânları aralarında güç birliği yaparak içlerine sindiremedikleri bu çağdaş atılımın önünü kesmişlerdir.

Köy enstitülerinde ancak altı yıl özgürce eğitim yapılabildi. Başta dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel gibi gerçek bir aydın, İsmail Hakkı Tonguç gibi bir eğitim devrimcisi olmak üzere, öğretmenini, öğrencisini uydurma eylemlerle suçladılar. Oysa enstitüler, sanatsal yaratının, bilimsel düşüncenin, evrensel insanlık değerlerinin eğitim laboratuvarıydı.

Pakize Türkoğlu, alt başlığı “Genç Cumhuriyet’te Köy Çocuğu Olmak” adlı anılarında, çevresinin insanlarını da duyarlıkla gözleyerek o günleri yaşarken, aynı coşkuyu okuruna da yaşatıyor. Kitabın başındaki “önsöz”, bitimindeki “sonsöz”le de eğitim tarihimizdeki inişleri çıkışları irdeleyerek, yaşanılan çöküşü gözler önüne seriyor.

Kızlar da Yanmaz, Aksu Köy Enstitüsü’nde “cennet gibi bir eğitim”le kucaklaşınca, başındaki örtüyü atıp aydınlanma ışığına bürünen küçük bir kızın öyküsüdür.

ADNAN BİNYAZAR. Pazar Yazıları. Cumhuriyet. Dergi 08.01.2012