Cumhuriyet Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhuriyet Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2015 Perşembe

KEMAL BİLBAŞAR


Yayınlanma tarihi: 12 Ağustos 2015 Çarşamba


Kemal Bilbaşar'ın eserleri yeniden yayımlanıyor
Fikirde toplumcu, sanatta gerçekçi
Selim İleri, edebiyatımızın üç önemli yazarı Kemal Tahir, Orhan Kemal ve Yaşar Kemal’den kendi yetişme döneminde “Üç Kemaller” diye söz edildiğini, ancak dördüncü Kemal’in, yani Kemal Bilbaşar’ın -ilkinin yaşıtı, diğer ikisinin ağabeyidir- nedense unutulduğunu söyledikten sonra, “Fakat neden?” diye sorar ve cevabını yine kendisi verir: “Öyle sanıyorum ki, kendi köşenizde yazışlarınız, İzmir’de, İstanbul’dan uzakta yaşayışınız, köyü değil, silik, ölgün, iki arada bir derede kasabayı anlatışınız günün modalarına gönül vermiş okura seslenemiyordu. Unutulmayacak öyküleriniz 'Kendimize Dönebilmek', 'Cevizli Bahçe', 'Zümbül', 'Pembe Kurt', ötekiler, hele 'Çancının Karısı' arada kaynayıp gidecekti.”
Kemal Bilbaşar’ın çalkantılı bir dönemde geçen, Zühre Ninem adlı romanında ayrıntılarıyla anlattığı çocukluğunun, eseri üzerinde en önemli etkiyi yaptığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Bilbaşar 1910’da Çanakkale’de, Çerkes kökenli başkomiser Hüsnü Naim Bey ile soylu bir Balkan ailesine mensup Nuriye Hanım’ın oğlu olarak dünyaya gelir. Babasının Selanik’te görevliyken Balkan Savaşı sonrasında işgal kuvvetlerince 1912’de şehit edilmesi üzerine aile yeniden Çanakkale’ye döner. Bilbaşar’ın bütün bir çocukluk dönemini kaplayacak muhacirlik günleri başlamıştır artık. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve düşman donanmasının Çanakkale’yi zorlaması sonucu aile bu kez Eskişehir’e yerleşir, daha çok yoksul insanların yaşadığı Tatar Mahallesi'nin toprak sıvalı evlerinden birine sığınırlar. 1917’de okula başlar, ancak eğitimi daha sonraki göçler nedeniyle kesintiye uğrayacaktır. Sekiz yaşındayken annesinin Eskişehir İskân Müdürü Avni Bey’le evlenmesi, onda yeni uyanışlara neden olur. Dindar bir adam olan üvey babasıyla birlikte akşamları camileri, tekkeleri dolaşmaktadır, onun isteğiyle hafızlık eğitimi almaya başlamıştır. Öte yandan okuldaki öğretmenlerinin etkisiyle yeni başlamakta olan Kuvayı Milliye hareketine yakınlık duymaktadır. Nisan 1921’deki Yunan ilerlemesi karşısında Eskişehir’den ayrılarak açık tuz vagonları üzerinde Ankara’ya doğru yola çıkarlar. Ankara’ya vardıklarında on bir yaşındaki Bilbaşar, Hacıbayram’da asker kaçaklarının idamına tanık olur. Ankara’daki ikametleri ancak altı ay sürer. Sakarya Savaşı sürerken tehlike altındaki Ankara’dan Kayseri’ye gitmek üzere ayrılırlar. Ancak yolculukları Bünyan’da sona erer. Eskişehir’e zaferden sonra 1923’te dönerler. Bilbaşar önce bir terzinin sonra da bir kavafın yanında çırak olarak çalışmaya başlar.
GENİŞ BİR YELPAZENİN TEMSİLİ
Çanakkale’den Eskişehir’e göç ettikleri sırada Darüşşafaka’ya bıraktıkları ağabeyi Burhan’ın ortaya çıkışı, üvey babasının bir zanaata vermek istediği Bilbaşar’ın yaşamında bir dönüm noktası olur. Ağabeyinin öğretmen olarak görev yaptığı Seyitgazi’de, daha sonra Hadımköy’de ilköğrenimini tamamlar ve ardından Edirne Öğretmen Okulu’nu bitirir. Vize ve Babaeski’de iki yıl ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra -bu iki kasabadaki yaşantısından daha sonra Denizin Çağırışı romanını yazarken yararlanacaktır- girdiği Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki öğrenciliği sırasında edebiyatla ilgilenmeye başlar: “Edebiyatla ilgilenmeye Gazi Eğitim Enstitüsü öğrenim yıllarımda başladım, o sırada yabancı dilden çevrilen natüralist ve realist hikâye ve romanlar gözde olduğundan bu tür kitaplar elimizden düşmezdi. Hocamız Ahmet Hamdi Tanpınar ve Hakkı Tonguç ile bu kitaplar üzerine yaptığımız konuşmalar beni edebiyata daha sıkı bağlamıştır.”
1935’teki mezuniyetinin ardından aynı yılın resim-iş bölümü mezunu Bedia Bilge -tuhaf biçimde o da anne tarafından Balkan, baba tarafından Çerkes kökenlidir, yetişme yılları Bilbaşar’ın Bedoş adlı romanının konusunu oluşturacaktır- ile evlenir. Tarih-coğrafya öğretmeni olarak Nazilli’ye, 1937’de de İzmir’e atanan Bilbaşar’ın ilk hikâyesi 'Çımacı Hasan' 1937’de yayımlanır. 1939’da 'Budakoğlu' adlı öyküsüyle Ankara Halkevi Öykü Yarışması'nı kazanır. İlk öykü kitabı Anadolu’dan Hikâyeler 1939’da, onu izleyen Cevizli Bahçe 1941’de yayımlanır. Gerçekçi bir anlayışla kaleme alınan bu öyküler genel olarak bütün çelişkileri, renkleriyle kasaba ortamını yansıtır, konularının çeşitliliği, geniş bir yelpazeyi temsil eden hemen her kesimden kişileriyle dikkat çeker.
“PSİKOLOJİK YABANCILAŞMANIN İLK ÖRNEĞİ”
Kendi küçük dünyalarında ölçülü bir hayat yaşayan insanların çevresine ayak uyduramayan bir gencin dramını incelikli biçimde işlediği ilk romanı Denizin Çağırışı (1943) yazıldığı günlerde kimsenin ilgisini çekmemiş gibidir. Ahmet Oktay’a göre “ (…) öykü ve romanın daha çok yurt gerçeklerini, özellikle de köy ve kent yoksullarının sorunlarını anlattığı bir tarihte yazılan Denizin Çağırışı’yla Bilbaşar’ın farklı bir kanal açar gibi olduğu söylenmelidir. Psikolojik yabancılaşmanın ilk örneğidir bu roman.”
1944’te üç öyküden oluşan Pazarlık adlı kitabını yayımlar. Yurt ve Dünya, Adımlar, Ant gibi sol eğimli dergilerde ve yine sol eğilimli Tan gazetesinde öykü ve yazı yayımlaması nedeniyle bakanlıkça sürekli izlenen Bilbaşar, 1945’te altı ay kadar süreyle açığa alınır. Bu olaydan sonra göreli bir suskunluk içine girer, yeni öykü kitabı Pembe Kurt’u 1953’te, onu izleyen Köyden Kentten Üç Buutlu Hikâyeler’i 1956’da yayımlar.
Demokrat Parti iktidarının ilk yıllarındaki değişimin bir Ege kasabasındaki yansımalarını, ince bir mizah duygusuyla ele aldığı ikinci romanı Ay Tutulduğu Gece, 1961’de yayımlanır. Aynı yıl öğretmenlikten emekliye ayrılan Bilbaşar, ertesi yıl Türkiye İşçi Partisi’ne katılır, İzmir İl Başkanlığı, Genel Yönetim Kurulu üyeliği görevlerini üstlenir. 1965 seçimlerinde partinin Manisa adayı olur, ancak seçilemez.
1966 başlarında İstanbul’a taşınan Bilbaşar’ı yoğun bir edebi faaliyet içinde görürüz. 1963’te Demokrat İzmir gazetesinde tefrika ettiği Cemo’yu 1966’da kitap halinde yayımlar. Büyük yankı uyandıran Cemo, 1967’de TDK Roman Ödülü'ne değer görülür. Doğu Anadolu’daki ağa-topraksız köylü-devlet ilişkilerini ele aldığı Cemo’da Bilbaşar, halk hikâyesi, destan ve masal öğelerinden yararlanır.
“Bizim halk edebiyatımız zengin bir dil ve sanat hazinesine dayanır, ölü değil yaşayan bir dil hazinesidir bu. Olanakları geniştir. Halk için yazan bir sanatçı, bu hazineyi görmezlikten gelir, ondan yararlanmazsa ister istemez halkla arasına mesafe koyar. Bu hazineden yararlandıkça yapıtın millî yanının güçleneceğini ve halklara daha rahat ulaşacağını Cemo ispatlamıştır. Cemo’nun Dil Kurumu 1967 Roman Ödülü’ne layık görülmesinin önemli nedeni bu olsa gerek. Dil Kurumu Ödülü'nü bana Cemo’nun kazandırmasına bu nedenle pek sevindim.”
Cemo’nun devamı niteliğindeki Memo (2 cilt, 1968, 1969) yine Doğu Anadolu insanı ve doğasının romanıdır. 1968 May Roman Ödülü’ne değer görülen Yeşil Gölge’de (1970) çok partili hayata geçiş yıllarının bir Batı Karadeniz kasabasındaki yansımalarını anlatır. 1971’de hikâyelerinden bir seçkiyi Irgatların Öfkesi adıyla yayımlar. Bunu 1972’de yayımladığı romanı Başka Olur Ağaların Düğünü izler. Kölelik Dönemeci’nde (1977) Çerkes atalarının 18. yy sonlarındaki tarihine eğilir. Roman, Çerkes boylarının bütün renkleriyle yansıttığı geleneksel yaşamının çözülüşüne yakılmış bir ağıt gibidir. Bilbaşar’ın son iki romanı biyografik roman özellikleri taşır. Bedoş (1980) eşi Bedia Bilbaşar’ın İkinci Meşrutiyet’ten başlayarak 1930’lara uzanan yetişme yıllarının hikâyesidir. Zühre Ninem (1981) ise anneannesi Zühre’nin etrafında, “Büyük Bozgun” denilen 93 yenilgisiyle (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) başlayarak Balkan, Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşlarıyla süren çalkantılı dönemde Rumeli insanlarının alt üst olan hayatlarını anlatır.
1983’te kaybettiğimiz Bilbaşar, yaklaşık 46 yılı bulan edebiyat emeğini en iyi kendisi özetler: “Yapıtlarımı genellikle küçük kasaba ve köylerde yaşayan, çok çalışan, az mutlu olan insanların hayatını yansıtmak, onların belli bir bilince varmaları amacıyla kaleme aldım. Fikirde toplumcu, sanatta gerçekçi görüşe bağlı kaldım.”
[Haber görseli]

26 Ağustos 2014 Salı

Size Hiç Ağıt Yazıldı mı?ZEYNEP ORAL Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın 100. yaşgünü



Size Hiç Ağıt Yazıldı mı?
Başlığa bakıp bu ne biçim soru demeyin. Sizin hiç “Ağıdınız” oldu mu? Size hiç ağıt yazıldı mı? Benim var bir ağıdım. Salt benim için yazılmış bir ağıt… Ağıdın ölen kişiler ardından yazıldığını bilmez değilim. Henüz ölmedim ama yine de benim bir ağıdım var… Hem de öyle sıradan birinin değil, “Benim ses bayrağım, Türkçemin” anlı şanlı şairi tarafından yazılmış bir ağıt…
Sevgili okurlar, önümüzdeki günlerde, (26 Ağustos) “Türkçem, benim ses bayrağım” diyen Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın 100. yaşgünü… Bunu bahane edip Dağlarca’nın bana yazdığı Ağıtı, ölümümü beklemeden sizlerle paylaşmaya karar verdim.

Olay şöyle gelişti
Önce biraz gerilere gitmem gerek:
Çocukluğumda okumaya başladığım Dağlarca benim için dev bir çınar ağacı! Cüssesiyle, yüreğiyle, sezgileriyle, zekâsıyla, dev bir çınar ağacı… Kökleri ve belleği toprağın taa en derinlerine kenetlenmiş… O kökler, hiç kurumayan bir kaynaktır… Dalları, hep daha uzağa, daha yükseğe, uzayıp giden her daim üreten, bizi besleyen meyveler verir ve yaşamın her alanını kaplar…
O dev çınarın altında asla ezilmezsiniz, ancak hayran olursunuz… Onun gölgesinde kendinizi güvende hissedersiniz. Onun gölgesinde dünyayı kavramaya çalışırsınız. Merak etmeye, anlamaya, öğrenmeye, sorularınızı çoğaltmaya, yanıt aramaya ve bütün bunlardan tat almaya başlarsınız…
“Türkçem bana şiiri söyler. Türkçeyi dinliyorum o kadar, ben bir şey katmıyorum, bana yalnızca Türkçemin söylediğini yazmak kalıyor… Türkçem söylüyor, ben yazıyorum” diyen Dağlarca ile tüm konuşmalarımızı yazacak olsam, birkaç cilt dolar.
Bir gün bana şöyle dedi:
“Ben ölünce benim arkamdan da güzel bir yazı yazacaksınız… Ama ya siz ölünce? Sizi kim yazacak? Ben de hayatta olmayacağıma göre… İşte dün gece, eğer o gün hayatta olabilseydim eğer, yazacağım şiiri şimdiden yazdım... Adı: Sarı Ağıt”
Yaa, işte böyle sevgili okurlar, daha ölmeden, ölümümden sonrası için yazılmış ağıtım bile var! Üstelik Fazıl Hüsnü Dağlarca tarafından yazılmış!
En iyisi benim için yazdığı 27 Eylül 2001 tarihli “Sarı Ağıt”:

SARI AĞIT
Çok büyük bir kuş vardır
Uçar yeryüzü ile güneş arasındaÇok büyük sarıdır o
Sarı bir evren yaratır o
Yaşamakla yaşamamak arasında

İpekten bir gövde
Uzak Doğu onun
Paris tiyatroları onun
Venedik’teki sandallar onun
Almanya’da Rusya’da
En güzel filmler onun
Sanat uzun yaşamak kısa derler ya
Hepsinin ötesindeki yazılar onun
Milliyet Sanat Dergisi eski varlığı ile onun

Çok büyük bir ablam vardır
Dudaklarımızla ellerimiz arasında
Çok derin bir uzunluktur o
Kımıldar topraktaki yeşille o
Sarı sözcüklerimiz sarı güller arasında
Zeynep Oral’la Zeynep Oral arasında

Sarı saçlarından geçerdi ölmek
Hayır ölmezdi ki o geçerdi.”

Nice nice 100 yıllara Sevgili Fazıl Hüsnü Dağlarca! Daha dün gibi aklımda “Beni ne kadar çok çocuk okursa, o kadar çok yaşarım” diyordunuz. Yaşamaya devam!  
21 Ağustos 2014 Cumhuriyet

27 Temmuz 2014 Pazar

Vatan Nasıl Sevilir?Işıl Özgentürk



Bu ülkede kime sorsan, “Ben bu vatanı çok seviyorum” der. Şimdi sorularımızı sıralayalım: 
- Hiç Güneydoğu ya da Doğu’ya giden bir tura katıldınız mı? 
- Anadolu’nun en önemli uygarlığı Bin Tanrılı Hititlere dair kaç heykel gördünüz ve kaç kent gezdiniz? 
- Hasankeyf’i biliyor musunuz? Gittiniz mi? Orada yapılacak barajın neleri su altında bırakacağını biliyor musunuz? Bununla ilgili herhangi bir yere imza atınız mı? Herhangi bir protesto eylemine katıldınız mı? 
- Selçuk-Efes’e gittiniz mi? Kentin muhteşem genelevine hayretle baktınız mı? İlk tuvaletleri gördünüz mü? 
- Bodrum Kalesi ve Sualtı Müzesi’nde hayallere daldınız mı? 
- Konya’daki Mevlana şenliklerine gittiniz mi? 
- Kayseri’deki Selçuklu medreselerine, camilerine hayran oldunuz mu? 
- Uluslararası bir çabayla kurtarılan Zeugma kenti mozaiklerinin sergilendiği Antep’teki muhteşem müzeyi gördünüz mü? 
- Peygamberler kenti Urfa’da Balıklıgöl’e yem attınız mı? 
- Zılgıt çeken kadınların bu işi nasıl başardıklarını düşünüp hiç zılgıt çekmeye çalıştınız mı? 
- Antakya’da üç dinin bir arada yaşamasına tanıklık ettiniz mi? 
- Maveraünnehir nereye denir? 
- Bir sabah vakti Karadeniz yaylalarında uyanıp, o günü size bağışlayan hayata teşekkür ettiniz mi? 
-Antalya’ da Antalya Müzesi’ne gidip yorgun Herkül’le bir fotoğraf çektirdiniz mi? 
- Mimarların mimarı Koca Sinan’ın kaç eserini gördünüz? 
- Sevdiğiniz ve etkilendiğiniz beş romancının adları nelerdir? 
- Klasik Türk müziğinde nam salmış beş şarkıyı söyler misiniz? 
- Beş halk ozanı sayabilir misiniz? 
- Türk sinemasından en sevdiğiniz beş filmi sayabilir misiniz? 
- Karadeniz’de Sümela manastırında duvarları süsleyen belki de ilk zenci İsa’yı gördünüz mü? 
- Anadolu uygarlıklarından Likya uygarlığının toprak yollarında yürüdünüz mü? 
- Türkiye denizlerinde kaç cins balık yaşar? 
- Türkiye topraklarında kaç bin endemik bitki yaşar? 
- Türkiye topraklarında kaç çeşit endemik canlı türü yaşar? 
- Lüferin soyunun tükenmemesi için elinize bir mezura alıp balıkçılarda sarıkanat boylarını ölçtünüz mü? 
- Hiçbir hayvan barınağına gidip gönüllü çalıştınız mı? 
- Türkiye’nin yeraltı zenginlikleri nelerdir? 
- Termik santral nedir? Zararları nelerdir? Biliyor musunuz? Hiçbir termik santral yapımını protesto eden bir eyleme katıldınız mı? 
- Türkiye’nin altının silme altın madeni olduğunu biliyor musunuz? 
- Hiç inatla bölgenizdeki bir eski binanın resimlerini çekip, binanın yaşatılması için gerekli yerlere başvurdunuz mu? 
- Anadolu Medeniyetleri Müzesi kimin emriyle kurulmuştur? Hiç gittiniz mi? 
- Osmanlı’dan beri sürgün yeri olan Sinop Cezaevi’nde kaç muhalif yazar yatmış biliyor musunuz? 
- Adana neden Yılmaz Güney’lerin, Yaşar Kemal’lerin, Orhan Kemal’lerin yurdudur, hiç düşündünüz mü? 
- En son hangi protesto eylemine katıldınız? 
Sorularımız bunlar, daha da çoğaltılabilir, öyle “vatan sevmek” kolay değil. Her şey gibi o da tanınmak ister, bilinmek ister ve emek ister. 
Sevgilerle, hadi kalemi alıp sorulara yanıt verin. 
Bu soruları sizlere ilk kez 1 Nisan 2013 tarihinde sormuştum, sorulara nasıl yanıt verdiniz bilmiyorum ama ben birkaç soru daha ekledim. İzninizle: 
- Göbeklitepe nerededir ve arkeoloji tarihini nasıl değiştirmiştir? 
- Frikya uygarlığı ve Frikya Vadisi ülkemizin hangi yöresindedir? 
- Sinan’ın en güzel eserlerinden Rüstem Paşa Camii nerededir? Gördünüz mü? 
- Ani harabelerinin hikâyesi nedir? Hiç gittiniz mi? 
Sizlere kolay gelsin, ben şöyle bir Moğolistan’a gidip geleceğim. Bayramınız şen olsun...  
27 Temmuz 2014 Cumhuriyet

30 Haziran 2014 Pazartesi

Kış Uykusu / Nilgün Cerrahoğlu



Ufukta seher/günbatımı çizgisi… Rüzgârla dalgalanan otlar…
Uçuşan yapraklar, topluca kanatlanan kuşlar, gümüş bulutlardan süzülen mehtap, çatıya vuran yağmur, uzaktan gelen köpek sesleri…
Perdede beliren tek başına güzel kadının, birden yelle havalanan saçları…
Bir Zamanlar Anadolu’da, böyle sürekli bir var, bir yok atmosferi, bir “büyülü gerçekçilik var, demiştim.
Kış Uykusu’nda işte o büyü ve o “şiirsellik” yok.
Ama aynı uçsuz bucaksız, ezici, büyük “doğa ve bozkırın yalnızlığı; karakterlerin aynı oranda yoğun ve derin “yabancılaşması”, bu filmde de olanca gücüyle hissediliyor…
Nuri Bilge Ceylan yabancılaşma” duygusunu bu kez, önceki filmlerindeki gibi uzun boşluklar ve sessizliklerle vermek yerine açıkça sözlere döküyor.Yerel bir gazeteye (“Bozkırın Sesi!”) yazı yazan başkarakter Aydın’a, kardeşiNecla’nın tokat gibi çarptığı şu sözler mesela: Eskiden biz sana hayrandık. Senin önemli işler yapacağını ve önemli biri olacağını düşünürdük. Ama öyle olmadı. Bu senin suçun değil. Çıtayı yukarda tutan bizdik!
Yenilenlerin öyküsüKış Uykusu” da, “Bir Zamanlar Anadolu’da olduğu gibi tıpkı yenik düşen insanların öyküsü.
Ceylan bunu bir önceki filminde alttan alta dokundurarak ve hissettirerek verirken bu defa karakterlerine bağırta bağırta söyletiyor...
İki film arasında benim kişisel tercihim, ilki… 
Bir Zamanlar Anadolu’da”ya tek kelimeyle
 bayılmıştım.O filmin, Türk sinemasının gelmiş geçmiş en iyi filmi olduğunu düşündüm, hâlâ da öyleolduğunu düşünüyorum…
Kış Uykusu, kuşkusuz ki çok güçlü, sıra dışı ve iyi bir film.
Üç saat, 16 dakika boyunca hiç sıkılmadan, ilgi ve beğeniyle izledim. Ancak “Bir Zamanlar Anadolu’da”ki gibi beynimden ve yüreğimden vurulmadım...
Edebiyata güzelleme!’Filmi, sinemada tesadüfen yan yana düştüğümüz Sevgili Füruzan’la izledik.
O benim aksime “Edebiyata harikûlade bir güzelleme” olarak gördüğü “Kış Uykusu”ndan çok etkilendiğini söyledi.ÇehovShakespeareDostoyevski üzerinden katman katman soyularak izlenebilen filmden, Füruzan gibi bir edebiyatçının aldığı tat farklıydı.
Hapisten henüz çıkan, Nejat İşler’in oynadığı işsiz İsmail karakterinin örneğin; “hayırsever Nihal’in bağışladığı paraları ateşe vermesi…
Firuzan, bu sahnenin hemen Dostoyevski’nin Budala’sındaki Nastassya Filippovna’nın kendisine verilmiş olan paraları ateşe atmasına yapılan bir gönderme olduğunu söyledi.
Örnekleri böyle çoğaltmak mümkün…
Bu bağlamda “Kış Uykusu”nu, “edebiyatı”, sinema diline” bir aktarma egzersizi olarak da okuyabiliriz.
‘Yol’dan bu yana...Filmde beni en çok etkileyen “mimarisi” ve karakterlerin hemen hepsinin, merkezde “Aydın karakteri” etrafında ve yörüngesinde belirlenmesi oldu.
Baştan sona “iç gözlemlere” dayanan, dış öykünün olmadığı filmde, izleyicinin ilgisini üç saat boyunca diri tutmak zor.
Ceylan bunu, tüm karakterler için dev “iç gözlem aynası” gibi kullandığı “Aydın”ı merkeze yerleştirerek yapıyor.
Düş kırıklıklarını ve başarısızlıklarını hepten Aydın”a yansıtan “mutsuz kız kardeş” Necla’yı, benzer şekilde kişisel ihtiraslarının ve yenilgilerinin faturasını Aydın’a çıkaran “mutsuz eş” Nihal’i; imam Hamdi ve baltaya sap olamayan İsmail kardeşleri; Aydın’ın hep tuttuğu aynadan tanıyoruz.
Tek mimik ve ses tonunda “faul” vermeyen Haluk Bilginer’in mükemmel ötesi, ölçülü oyunculuğu olmasa bu mimari çökebilir ama çökmüyor. Bilginer çünkü söylediği her sözcük ve bakışıyla bizi alıp Kapadokya’nın bunalımlı Otello otelinin içine taşıyorKış Uykusu”nu izlerken Türk sinemasına 32 yıl önce ilk “Altın Palmiye”yi kazandıranYol’u da düşündüm. İster istemez aklımda bir karşılaştırma yaptım.
Yol”, İtalyan neorealizminin en üst düzey örnekleriyle karşılaştırılabilecek bir filmdi…
Kış Uykusu”, karakterlerin olduğu denli, Türk toplumunun “iç gözlemlerine” dayanıyor ve yaşanan büyük “değerler krizini” irdeliyor.
Kış Uykusu”nda, çok daha müreffeh bir toplumun sorunları karşımıza çıkmakla birlikte; 32 yıl öncesinin Yol”undaki fakirlik de olanca çaresizliğiyle orada duruyor.
Film en çok, bu iki uç Türkiye arasında kapanmayan, bilakis açılan farkı önümüze koyuyor.
Erdoğan Türkiyesi’nin son 12 yılda büsbütün açtığı makası, TÜSİAD’ın gazetelerdeki şu son açıklaması gayet net tanımlıyorTürkiye gelir eşitsizliğinde Şili ve Meksika’dan sonra, dünyadaki en kötü üçüncü ülke!

29 .Haziran 2014 Cumhuriyet  

29 Haziran 2014 Pazar

Sait Faik... Fazıl Say... Sevmekle Başlayan...ZEYNEP ORAL

Fazıl Say’ın “Sait Faik’i Hatırlamak” eserini Burgaz Adası’nda izleme mutluluğunaerişen şanslılar arasında değildim. Ama Burgaz Adası kalktı bana İstanbul’un Avrupayakasına geldi. Hem de ne geliş! Kıyıya vuran dalgaları, rüzgârı, lodosu, kokusu,insanları, balıkları, martılarıyla topyekûn gelip önce sahneye, sonra yüreğime yerleşiverdi. Bu bir müzik - edebiyat buluşmasıydı. Bu bir Klasik Batı Müziği - Türk Sanat Musikisi buluşmasıydı.
Bu
 buluşmalardan güneş doğdu, aydınlık doğdu.
Mevsimlerden kıştı 
“Kış, Ada’ya lodosla beraber gelmişti... Kocaman kayıklar, kocaman şehre durmadan balık götürür; adaya para pul, bir iki çuval un getirirdi...”
İşte müzikle birlikte öyküye giriverdik. “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” öyküsüne...
Artık bu andan sonra Fazıl Say’ın bestesi; Borusan Yaylı Sazlar Dörtlüsü; HakanGüngör (kanun), Derya Türkan (kemençe), Aykut Köselerli (vurmalı sazlar) ve piyanosunun başında Fazıl Say; bizi öykünün içine çekmeye başladı.
Kış ne kadar çok, ne kadar uzun olursa olsun, balık ne kadar az çıkarsa çıksın;beklenen yaz yine de gelecekti. Ama yaz gelinceye kadar da Stelyanos ve torunuTrifon “ötekiler” olarak yaşamayı sürdürecekti. Dede, anıları ve torunuyla soluk alıp vererek; 12 yaşındaki çocuk ise denizle iç içe yaşayarak, denizden öğrenerek, gemiler yaparak başka denizlere açılacağı günü düşleyerek sürdürecekti...
İnsana - doğaya - hayata dair 
Sevgili okurlar, birkaç gündür bu konuda bu sayfalarda çok yazı okudunuz. Tekraradüşmemeye çalışıyorum. Ama hatırlayın Fazıl Say’ın şu sözlerini:“Bu müzik tamamı makamsal (hicaz) olacağı için benim için de bir ilktir ve özeldir... Ve de sanırım tarihte de ilk olacak bir klasik müzik bestecisinin Türk sanat musikisine bu kadar yakınlaşmak istemesi: Piyano ile kanunun, viyolonsel ile kemençenin diyalog ve bütünleşme halinde olacağı bir ilk yaratmak istiyorum...”
Sahnenin en arkasında güneş batıyordu ama benim sözünü ettiğim buluşmalardan doğan aydınlık bu “ilk”ten, bu yeniden doğuyordu ve benim için heyecan vericiydi.
Sait Faik’te ne varsa bu bestede de vardı: Sonsuz bir şiirsellik... Hem çok yerel hem de evrenseldi. Sahiciydi. Samimiydi. Hüzün vardı ve de yaşama sevinci... Göz nuru, emeğe saygı vardı... İnsana, doğaya, hayvanlara sonsuz sevgi vardı... Her şeysevmekle başlıyordu ya...
Müzikteki sevgi ve anlatımı sahnede yer alan iki muhteşem sesli vokalist sopranoZeynep Halvaşi ile Serenad Bağcan ve üç muhteşem oyuncu Demet Evgar, Songül Öden, Esra Bezen Bilgin sürdürüyordu. Öyküye ilk sözü ve son sözüekleyen, şarkı sözlerini yazan ve aynı zamanda sahneye koyan usta tiyatro yazarıÖzen Yula’ydı. Dramatik yapının altını çizen, gerilimi artıran bir anlatım...
Gökyüzünden 3 elma düşmezse 
Vokalistler ve oyuncular kâh öykünün içine girip kâh çıktılar. Her an müzikle ve birbirleriyle diyalog halinde. Ustalıklarına diyecek yoktu. Işığı, aydınlığı ve umudu çoğalttılar...
Ah bir de... İçimden geçirdiğimi sizle paylaşmazsam olmaz: Bir de reji çabası, bunca haykırmasaydı; bunca benzetmeci olmasaydı. Keşke Grek mitolojisi ya datragedyaları anımsatan tavır takınmasa; sesini bunca yükseltmeseydi... Müziğinizlediği sakinliği ve fısıltıyı sürdürebilseydi...
Masallarda her zaman gökyüzünden üç elma düşmez! Trifon, gemisini bitirdi. Gemisimavi gözlü bir kız gibiydi... Gemisini yüzdürdüğü ilk gün, kimi çocuklar (hatta Japonmağazasından, oyuncakçı dükkânlarından alınmış gemilere sahip çocuklar) onubatırdılar. Ötekine düşmanlık hiç mi bitmeyecek?Ama bize müzik diyordu ki, gökyüzünden 3 elma düşmese bile, ütopyalar bitmez...Trifon yeni gemiler yapacak... Denizlerden denizlere, insanlardan insanlara ... Yenigemiler yapacağız.
Bu eseri Fazıl Say’a ısmarlayan İKSV ve emeği geçen, katkıda bulunan herkesi kutluyorum: İyi ki varsınız da sayenizde yaşama tutunabiliyoruz...  

CUMHURİYET 29 Haziran 2014

12 Ağustos 2013 Pazartesi

CAN YÜCEL ,ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE SAYGI İLE...


Öfke ile sevginin 'koca çınarı' Can Yücel, yaşamında hep karısını, şiiri ve politikayı sevdi

'BEN İHTİYARIM, İLHAMIM GENÇ'

Öfke ile sevgi arasında çırpınan bir çelişkinin içinde yaşıyorum. Şiirlerimle de, siyasamla da, bana enerji, akıl ve yaşama sev
inci veren şey, öfkeyle sevincin çelişkisi.

Hiçbir zaman umudumu kaybetmedim. İnsanla ilgili bütün gerçekler içinde bir mucize vardır. Bu mucize umudu getiriyor.

Kültür Servisi - "Bir kez gözaltındayken 'Hayatını anlat' dediler, bir başladım, nasıl susturacaklarını bilemediler, sonunda ...tir ol git deyip kovdular." Yaşamını 'en güzel şiiri' olarak niteleyen Can Yücel, yaşadıklarını, düşündüklerini yine kendi üslûbuyla anlatıyor:

Babama hep posta koyuyordum
İlkokul üçteyim. Küçücük çocuk. Boğaziçi okulunda okurdum. Evden yolladılar. Leyli yollandım. Hem aynı şehirde oturacaksın hem de okula leyli yollanacaksın. Çok bozuldum, çok üzüldüm. Evde, ikiz kardeşimle kavga ediyorum diye yollandım.

Benimsemedim. Her şeyi benimsemediğim gibi... Futbol vardı, futbol oynuyordum... İyi bir futbolcu olacaktım. Nasıl gol atacağım hâlâ rüyama girer... Zaten şiirde de hep nasıl gol atacağımın peşindeyim ya!

Ankara'da Taşmektep. Ahır gibi. Bombok bir yer. Futbol da yok. Üstelik vekil oğlusun. Bombok bir durum. Hiç sevmedim... Ortaokul bitti. Atatürk Lisesi. Aynı numara orayı da sevmedim.

Klasik şube harikaydı. Harika kadro, Nurullah Ataç, Cevdet Kudret ders veriyor. Nâzım okuyoruz. Dünya edebiyatını tanıyoruz. Latince öğreniyoruz. Sekiz öğrenciyiz. Gazi Yaşargil de orada. Gazi çok çalışkan, bize karışmaz. Orda komün kurduk. Harçlıklarımızı komüne verip para biriktiriyoruz. Dışarı gitmek için. Sonra tüm topladığımızı Gaziciğimize verdik, onu dışarı yolladık.

Ben babama hep posta koyuyorum. Tek parti numarası vardı ya. Utanıyorum senden derdim. O da niye utanıyorsun diye çıldırıyordu. Arabasına binmezdim. Öyle bir gerginlik işte. Sonunda beni Cambridge'e postaladılar. Bu da çılgınlık. Ben Dil Tarih Fakültesi'nde Almanca öğrenmiştim, Alman edebiyatını biliyorum. İngilizce bilmiyorum. Niye yolluyorsunuz beni Cambridge'e! Çılgınlık işte! Züppelik işte!

Cambridge'de Allah muhafaza kuş gibiyim. Ben de hayatta kuş gibiliğe razı değilimdir. Bütün Katolik papaz çocukları benim Latincenin on mislini biliyor. Ben de kafayı modern tarihe taktım. Betrand Russel derse gelir... Ama hem kuş gibiliğe hem ukala İngiliz numaralarına yokum... Ayrıldım Linkfield'e gittim. Bülent, Rahşan orada. Ali Neyzi, Yavuz Bayraktar orada. Havuzlu, tenis kortlu, lüks evlerde oturuyorlar, ama yemek yiyecek paramız yok. Babam geldi ziyarete. Mezarlıktan ebegümeci toplayıp ikram ediyoruz... Londra'da resim tarihi öğrenmek için 'Court of Institute of Art' a gidiyorum. Orada bizim ressamları buldum. Avni, Bedri Rahmi 'ler, Selim, Şadi Çalık, İlhan Koman . Orada hem eğlendik, hem öğrendik.. Arada şişeye giriyoruz..

İroni bir direnç kahkahasıdır
İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasındaydım. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm. Arkasından şiir yazdım.

Ben mümkün olduğu kadar aile içinde yaşadım. Bütün serseriliğime rağmen aile köklerimi kaybetmedim. Aile değil sade, arkadaşlarım için de böyledir. Öldükleri zaman şiir yazarım.

Şiire, babamın yardımı çok oldu. Hep şiir çevresindeydim. Babam okur, babaannem okur... Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana... İngiltere dönüşümde çevreme çok dikkatli baktım. Herkesle beraber olmayı ve dinlemeyi seçtim. Cahit 'le, Orhan 'la... Bu arada insan şiiri kaybedebilir de. Ama temelde şiir güdüsü yatıyordu. Dili iyi biliyorsan, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazmadan duramazsın.

Elbette hümanizma beni etkilemiştir. Böyle yetiştim ben. Baba Mevlevihane'de doğmuş, yetişmişti. Babam her ne kadar Batıcı, Atatürkçü, Batılılaşma hareketinin bir yiğini olarak yaşamışsa da Şark edebiyatı, mistisizm , Divan edebiyatı ve bizim temel gökkubbemiz musikisini de birleştirmişti. Ama ben o kadar şanslı değilim.

Hayatımda, karım hariç, iki şey sevdim: Şiir ve politika. Şiir nedir, diye sorarlar. 'Şiir göklerde uçan nazenin bir balon' değil; o balon çoktan patladı. Benim için şiir akıl ve heyecan meselesidir. İnsan beyninin yalnız yüzde 10'u bilinir, gerisi meçhul kıta. Şiir, beynin işlemeyen yüzde 90'ını harekete geçirmektir.

Şiir bir terlemedir. Güneş güneş sözlerle... ve böyle böyle eriyip gider. Dünya gibi tıpkı; döndükçe terleye terleye...

Benim gördüğüm, aşk, sevmekten başlayan azgınlıktır. O kadar çok sevmek ve azmak lâzımdır ki aşk için, hiçbir boğa seni tutamasın, hiç bir toreoador sana kırmızı şal göstermesin... Evet, aşk kendine mahsus bir boğa güreşidir. Picasso dahi bunu çok iyi bilir.

Oktay Rifat 'ın söylediği gibi: Kelimeler, günlük konuşma ve iletişimde yıpranırlar. Oysa kelimeler bütünselliğin parçalarıdır. Şiir, kelimeleri bu galaksiye iade etmektir. Bu arada kurulan güzellikler, bütünlükler büyük bir 'happening' olur.

Şiir, yaşamı çekip çeviren bir ilke. Diyalektik, şiirde öfke ve sevgi olarak tecelli ediyor. Bu sevgi ve öfkenin diyalektiği eytişimdir. Bu nedenle sevgi ve öfkenin bir bileşimi olarak ortaya çıkar sanat. Olanı kabul yerine olanı değiştirme yolunda bir çabadır, bundan dolayı verimlidir ve önemlidir. Bundan dolayı insan beyninin ince noktalarına kadar giren, süreklilik kazanan bir eylemdir.

Şiir, gürültüden müziğe geçmektir. Şiir, evrenin içinde büyük seslerin molekül ve atomlardan başlayan bütünlüğü, bu bütünlüğün müziğidir. Şairin görevi bu musikiyi kurmaktır. Kozmosdan aşağı şiir yazılmaz. Üst tarafı minördür... Harika o ki, insanlar kendi adlarına değil, kâinat adına yazarlar.

Bütünselliğin dışında şiir yoktur. Hayat ve ölüm de bütündür. Şiir bu bütünden çıkan büyük çılgınlıktır. Çok ağır geçen hayatımızın içinde ironi, bütünselliği bozmayacak ana çaredir. Bir direnç kahkahasıdır. Bence kahkaha çiçekleri yaratmak Baudelaire 'in 'Şer Çiçekleri' nden daha iyidir. Hiç olmazsa, kahkaha çiçeklerinden LSD yapılır.

Hayatımda şiirden başka, çeviriyle uğraştım, onun dışında bir iki kısa memuriyetin dışında hiçbir iş tutmadım.

Şiir benim için meslektir
Eskiden babaanneme anlatırdım: Bak şimdi, şu yazıdan 50 lira kazanacağım, ötekinden şu kadar... diye. Kadıncağız kahkahalarla gülerdi. Hiçbiri doğru çıkmazdı. Para kazanmak için birtakım işler yaptım, tercümeler, fıkra yazarlığı. Ama aldığın para para değil, ekmek parası bile değil. Peki nasıl geçiniyorum? Ankara ve Dragos'taki baba evlerini sattık, Kuzguncuk'ta ev aldım. Artık babam sayesinde parasızlıktan şikâyetim yok.

Şiir benim için meslektir. Düne ve geleceğe bakışımla birlikte yürüyen özgür bir meslektir. Son zamanlarda kitaplarımdan gelen parayla yaşamımı sürdürüyorum. Bu benim için çok önemli bir şey.

Şiir yazmada intizamım var. Hep şiir düşünüyorum... Ben ki, büyük planlarda, İşçi Partisi döneminde on yıl şiir yazmadım... Şimdi ciddi olarak çalışma olanağım var. Rahatım yerinde. W. B. Yeats 'in dediği gibi: Ben gençken ilhamım ihtiyardı. Şimdi ben ihtiyarım, ilhamım genç...

Ben hep iki tür düş görüyorum. Ya futbol düşleri ya da erotik düşler. Erotik düşler, eski hikâyelerle. Kadınları çok seviyorum. Kadın erkek çelişkisi çok önemli. Çok yakın bu iki cinsin, bu çelişkiyi, gerilim içinde yaşaması bir mucize. Erotizm, bu gerginliği yaşama. Hayatın temelindeki erotizm bu. En güzel yanı insanları ayakta tutması...

Yabancı bir televizyon görüncesinde bitkilerin nasıl çiftleştiğini seyrederken ağlıyorum... Derken, aklıma geliyor Güler' le ilk seviştiğimiz. Orda da ağladığını gülerek hatırlıyorum.

Ben 7 yaşında, 70 yaşında gibi hissettim kendimi. 70 yaşında da kendimi 7 yaşında gibi hissediyorum. Bundan dolayı iş karışık... Belli bir yaştan sonra insanda çocuklaşma demeyeyim de, dünyaya çocuk açısından, çocuk gibi bakma ihtiyacı doğuyor. Zaten bazı şeyler de ancak çocukça anlatılabilir geliyor bana.

Şiirden değil, çeviriden yattım. Che Guevura 'nın 'İnsan ve Sosyalizm' ile Che, Mao ve bir Amerikalı generalin yazdığı 'Gerilla Harbi' kitaplarını çevirmiştim. Amerikalı general kontrgerillayı anlatıyor. Dava dört yıl sürdü. Amerikalı general yüzünden mahkûm olduk.

Şairlerin hepsi hapisane kuşudur. Kendi kendilerine acımaktadırlar ki, insanın en büyük kabahati kendine acımasıdır. Ondan dolayı çok güç çıkıyor şiir, daha doğrusu şair çıkmıyor da şiir çıkıyor ara sıra.

Cumhuriyet şiiri, bütün tek parti devrindeki gayretlere rağmen-Hececiler, şunlar bunlar- resmi şiir tutmadı. Şiir resmi kanalın dışında, siyasi olarak da onun dışında duranların inhisarında gelişti. Bu nedenle de menfi bir şey olarak bakılmıştır şiire Türkiye'de. Şimde otel yaptılar ya, Sultanahmet Cezaevi'nden geçmemiş şair yoktur o devirde.

Aslında bir kül tabağıdır dünya
Menfiden kasıt öfkeyse sevgiyle beraber olmalı bu. Nâzım'da da böyledir. Ama baskıdan ciddi zarar görmüştür şiir. Gençlere seslenme bakımından ayağı bağlanmıştır, kösteklenmiştir. Kitleye intikali güçleşmiştir. Ondan dolayı da kendi içine kapanmıştır. Hele 1980'den sonra şiir ve şair kendine acır hale geldi. Bir insan için kendine acımaktan daha kötü bir şey yoktur.

Benim şiirimde de, siyasetimde de hâkim iki unsur var. Bu iki unsurun çelişkisi ve sentezi, bana yaşama gücü veriyor. Olupbitene ve olupbitenin sorumlularına karşı öfke; olması gerekene, olabileceğe ve onu getirecek olan büyük emekçi ve aydın kitlelerine sevgi... Öfke ile sevgi arasında çırpınan bir çelişkinin içinde yaşıyorum ben. Şiirlerimle de, siyasamla da, bana enerji, akıl ve yaşama sevinci veren şey, öfkeyle sevincin çelişkisi.

Küfrü ve argoyu halk kullanıyor. Yazdığımız şey de halkın nabzı ve ağzı olduğuna göre, elbette bu küfür işi de kendiliğinden katılıyor işin içine. Aslında küfür bir özgürlük davasıdır. Türkiye'de de kala kala küfretme özgürlüğü kalacak. O özgürlüğü de elden bırakmak istemiyorum.

Hırgür sevmeyen bir insanımdır. Ama hırgürsüz yaşanmıyor bu ülkede. İkincisi mahcubumdur, fakat artık yırtık olmadan yaşanmıyor. Mümkün olduğu kadar asude, kendini dinleyerek yaşamayı seviyorum, fakat çok patırtılı bir ülke. Bundan dolayı insanın mizaç doğrultuları, bu yaşam içinde kendi sonuçlarına varamıyor.

Hiçbir zaman umudumu kaybetmedim. İnsanlıktan umut kesmem. İnsan, zaman zaman iyimserlik ya da karamsarlık duyabilir. Fakat, insanla ilgili aşağı yukarı bütün gerçekler içinde bir tansık, bir mucize vardır. Bu mucize, umudu getiriyor. Ama umut durduğu yerde olmaz. Kazanarak, çalışarak, savaşarak edinilir. Umudun olmadığı yerde insan 'Herkes koyun gibi kendi bacağından asılır' diyerek, enayi gibi kendini, yaşamayı askıya alır, geberip gider.

Aslında bir kül tabağıdır dünya. İçine bir güneş bastırılmış. Amma da izmarit ha!...

Ölmekten değil, ölümün acısı olmasından, işkenceden korkuyorum. Ölüm içimizdedir, her doğan çocuğun içinde. Ölüm bütünselliktir. Bu bütünselliği bozamaz

cumhuriyet (13. sayfa). 15.08 1999

31 Mart 2013 Pazar

VATAN NASIL SEVİLİR - IŞIL ÖZGENTÜRK



Vatan Nasıl Sevilir?
Bu ülkede kime sorsan, “Ben bu vatanı çok seviyorum” der. Şimdi sorularımızı sıralayalım:- Hiç Güneydoğu ya da Doğu’ya giden bir tura katıldınız mı? - Anadolu’nun en önemli uygarlığı Bin Tanrılı Hititlere dair kaç heykel gördünüz ve kaç kent gezdiniz?- Hasankeyf’i biliyor musunuz? Gittiniz mi? Orada yapılacak barajın neleri su altında bırakacağını biliyor musunuz? Bununla ilgili herhangi bir yere imza attınız mı? Herhangi bir protesto eylemine katıldınız mı? - Selçuk-Efes’e gittiniz mi? Kentin muhteşem genelevine hayretle baktınız mı? İlk tuvaletleri gördünüz mü? - Bodrum Kalesi ve Sualtı Müzesi’nde hayallere daldınız mı? - Konya’daki Mevlana şenliklerine gittiniz mi?- Kayseri’deki Selçuklu medreselerine, camilerine hayran oldunuz mu? - Uluslararası bir çabayla kurtarılan Zeugma kenti mozaiklerinin sergilendiği Antep’teki muhteşem müzeyi gördünüz mü?- Peygamberler kenti Urfa’da balıklı göle yem attınız mı? - Zılgıt çeken kadınların bu işi nasıl başardıklarını düşünüp hiç zılgıt çekmeye çalıştınız mı?- Antakya’da üç dinin bir arada yaşamasına tanıklık ettiniz mi?- Maveraünnehir nereye denir? - Bir sabah vakti Karadeniz yaylalarında uyanıp, o günü size bağışlayan hayata teşekkür ettiniz mi? - Antalya’da Antalya Müzesi’ne gidip yorgun Herkül’le bir fotoğraf çektirdiniz mi? - Mimarların mimarı Koca Sinan’ın kaç eserini gördünüz? - Sevdiğiniz ve etkilendiğiniz beş romancının adları nelerdir?- Klasik Türk müziğinde nam salmış beş şarkıyı söyler misiniz? - Beş halk ozanı sayabilir misiniz?- Türk sinemasından en sevdiğiniz beş filmi sayabilir misiniz? - Karadeniz’de Sümela manastırında duvarları süsleyen belki de ilk zenci İsa’yı gördünüz mü? - Anadolu uygarlıklarından Likya uygarlığının toprak yollarında yürüdünüz mü?- Türkiye denizlerinde kaç cins balık yaşar?- Türkiye topraklarında kaç bin endemik bitki yaşar?- Türkiye topraklarında kaç çeşit endemik canlı türü yaşar?- Lüferin soyunun tükenmemesi için elinize bir mezura alıp balıkçılarda sarı kanat boylarını ölçtünüz mü? - Hiçbir hayvan barınağına gidip gönüllü çalıştınız mı?- Türkiye’nin yeraltı zenginlikleri nelerdir? - Termik santral nedir? Zararları nelerdir? Biliyor musunuz? Hiç termik santral yapımını protesto eden bir eyleme katıldınız mı?- Türkiye’nin altının silme altın madeni olduğunu biliyor musunuz? - Hiç inatla bölgenizdeki bir eski binanın resimlerini çekip, binanın yaşatılması için gerekli yerlere başvurdunuz mu?
- Anadolu Medeniyetleri Müzesi kimin emriyle kurulmuştur? Hiç gittiniz mi?- Osmanlı’dan beri sürgün yeri olan Sinop Cezaevi’nde kaç muhalif yazar yatmış, biliyor musunuz? - Adana neden Yılmaz Güney’lerin, Yaşar Kemal’lerin, Orhan Kemal’lerin yurdudur, hiç düşündünüz mü? - En son hangi protesto eylemine katıldınız?Sorularımız bunlar, daha da çoğaltılabilir, öyle “vatan sevmek” kolay değil. Her şey gibi o da tanınmak ister, bilinmek ister ve emek ister.Sevgilerle, hadi kalemi alıp sorulara yanıt verin.
31 Mart 2013 - Cumhuriyet


17 Mart 2013 Pazar

Mustafa Balbay

"Ben Türkiye’nin ciddi, ağırbaşlı ve bağımsız gazetesi olan Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan Mustafa Balbay’ın eşiyim."
***Üç yazar...***
**************
Nilgün Cerrahoğlu
Tiranlığa Karşı Direniyoruz
Cumhuriyet Gazetesi
“Saygıdeğer konuklar,
Hukukun, demokrasinin ve insan haklarının ayaklar altına alındığı Türkiye’den gelerek sizlere selam ve saygılarımı sunuyorum.
Sizlere, dört yıldır zorbalık ve acı kuyusu bir hücrede hukuk, yaşam ve demokrasi mücadelesi veren bir gazetecinin eşi olarak seslenmek istiyorum.
Aile olarak yaşadıklarımızı sizlerle paylaşarak eşim ve ülkemle ilgili kaygılarımı dile getirmek amacındayım. Umarım sizlere Türkiye’nin 2013’te nasıl bir noktada olduğuna dair bir eskiz çizmeyi başarabilirim.
Ben Türkiye’nin ciddi, ağırbaşlı ve bağımsız gazetesi olan Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan Mustafa Balbay’ın eşiyim.
Eşim 2008 yılında gazetemizin Ankara Temsilciliği’ni yürütmekteydi. Görevi gereği günleri Meclis, Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı üçgeninde mekik dokuyarak geçerdi. Dönemin iktidarı şu anda da başta olan AKP idi. Basın özgürlüğünün giderek daraldığı bir ortamda eşim kimseye boyun eğmeden, özgürce gazeteciliğini yapmaya çalışıyordu.

‘Dört yıldır kâbusu yaşıyoruz’

Temmuz 2008’de eşim sanal bir örgütün üyesi olması nedeniyle gözaltına alındı. Evimizde yapılan beş saatlik aramalarda her yer tarumar edildi. Duvarlarımızdaki tablolara kadar her şey açıldı, savruldu. O zaman 8 yaşında olan kızım ve henüz 30 günlük oğlumla, emniyete götürülen eşimin arkasından bakakalırken ünlü ressam Edward Munch’un tablosundaki figürü aratmayacak bir haldeydim.
Balbay, tam beş gün 4 metrekare bir odada, ışıkta bekletilerek sorgulandı. Beşinci günün sonunda serbest bırakıldı.
Sonrasında Balbay, mesleğini yapmaya devam etti. Korkusuzca, çizgisinden sapmadan ve kaleminden ödün vermeden...
5 Mart 2009’da Ergenekon kâbusu bir kez daha kapımızı çaldı. Bu defa daha kararlıydı. Eşim Nazi toplama kamplarını aratmayan Silivri Cezaevi’ne konuldu. Aradan tam dört yıl geçti. Henüz evine, okurlarına, arkadaşlarına kavuşamadı.
Son iki yıldır sadece salgın hastalığı olan veya bir disiplin suçu işlemiş olanların sadece 10, en fazla 15 gün tutulduğu bir hücrede yaşıyor. Hücre sekiz metrekare. Tuvaleti ve banyosu içinde. Aynı muslukta çamaşır ve bulaşıklarını yıkıyor, diğer ihtiyaçlarını gideriyor. Haftada en az 1 saat olan diğer tutuklular ile buluşturulma hakkından faydalandırılmıyor. Koridorda yürürken sağa sola bakması, biriyle göz göze gelmesi dahi yasak.

‘Yaşadığımız hukuksuzluk’

Şimdi ‘Peki eşiniz ne suç işledi de bunları yaşıyor’ dediğinizi duyar gibiyim. Yanıtı çok basit ve utanç verici. Maalesef Türkiye’de muhalifsen, geniş kitleleri etkileyen bir entelektüel gücün varsa, demokrasiden, aydınlıktan yanaysan içeridesin.
Şu anda eşim için 2’şer ağır müebbet hapis cezası hükümeti cebir ve şiddet uygulayarak yıkmaya kalktığı için, 20 yıl halkı isyana teşvik ettiği için ve 10 yıl da varlığı hâlâ ispatlanamamış Ergenekon terör örgütüne üye olduğu için isteniyor.
Mahkemenin delil olarak önümüze koydukları ise nasıl bir hukuksuzluk yaşadığımızı açıkça ortaya koyuyor. Bilgisayarında bulunan notlar bize delil olarak dayatılıyor. Eşimin bilgisayarında bulunan notların emniyette alıkonduğu sırada silinip tahrif edilerek yeniden bilgisayarına yüklendiği bizim resmi bilim kurumumuzca tespit edildi, raporlandığı halde mahkeme delil olarak göstermekte kararlı. Diğer delil olarak sunulanlar ise gazetemizin santralından kaydedilen konuşmalar ve Balbay’ın yazdığı kitaplarındaki belgeler...”
(Konuşmanın devamı Zeynep Oral’ın köşesinde...)


Fotoğraf: "Ben Türkiye’nin ciddi, ağırbaşlı ve bağımsız gazetesi olan Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan Mustafa Balbay’ın eşiyim."
***Üç yazar...***
      **************
Nilgün Cerrahoğlu 
Tiranlığa Karşı Direniyoruz
Cumhuriyet Gazetesi  
“Saygıdeğer konuklar,
Hukukun, demokrasinin ve insan haklarının ayaklar altına alındığı Türkiye’den gelerek sizlere selam ve saygılarımı sunuyorum.
Sizlere, dört yıldır zorbalık ve acı kuyusu bir hücrede hukuk, yaşam ve demokrasi mücadelesi veren bir gazetecinin eşi olarak seslenmek istiyorum.
Aile olarak yaşadıklarımızı sizlerle paylaşarak eşim ve ülkemle ilgili kaygılarımı dile getirmek amacındayım. Umarım sizlere Türkiye’nin 2013’te nasıl bir noktada olduğuna dair bir eskiz çizmeyi başarabilirim.
Ben Türkiye’nin ciddi, ağırbaşlı ve bağımsız gazetesi olan Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan Mustafa Balbay’ın eşiyim.
Eşim 2008 yılında gazetemizin Ankara Temsilciliği’ni yürütmekteydi. Görevi gereği günleri Meclis, Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı üçgeninde mekik dokuyarak geçerdi. Dönemin iktidarı şu anda da başta olan AKP idi. Basın özgürlüğünün giderek daraldığı bir ortamda eşim kimseye boyun eğmeden, özgürce gazeteciliğini yapmaya çalışıyordu.

‘Dört yıldır kâbusu yaşıyoruz’

Temmuz 2008’de eşim sanal bir örgütün üyesi olması nedeniyle gözaltına alındı. Evimizde yapılan beş saatlik aramalarda her yer tarumar edildi. Duvarlarımızdaki tablolara kadar her şey açıldı, savruldu. O zaman 8 yaşında olan kızım ve henüz 30 günlük oğlumla, emniyete götürülen eşimin arkasından bakakalırken ünlü ressam Edward Munch’un tablosundaki figürü aratmayacak bir haldeydim.
Balbay, tam beş gün 4 metrekare bir odada, ışıkta bekletilerek sorgulandı. Beşinci günün sonunda serbest bırakıldı.
Sonrasında Balbay, mesleğini yapmaya devam etti. Korkusuzca, çizgisinden sapmadan ve kaleminden ödün vermeden...
5 Mart 2009’da Ergenekon kâbusu bir kez daha kapımızı çaldı. Bu defa daha kararlıydı. Eşim Nazi toplama kamplarını aratmayan Silivri Cezaevi’ne konuldu. Aradan tam dört yıl geçti. Henüz evine, okurlarına, arkadaşlarına kavuşamadı.
Son iki yıldır sadece salgın hastalığı olan veya bir disiplin suçu işlemiş olanların sadece 10, en fazla 15 gün tutulduğu bir hücrede yaşıyor. Hücre sekiz metrekare. Tuvaleti ve banyosu içinde. Aynı muslukta çamaşır ve bulaşıklarını yıkıyor, diğer ihtiyaçlarını gideriyor. Haftada en az 1 saat olan diğer tutuklular ile buluşturulma hakkından faydalandırılmıyor. Koridorda yürürken sağa sola bakması, biriyle göz göze gelmesi dahi yasak.

‘Yaşadığımız hukuksuzluk’

Şimdi ‘Peki eşiniz ne suç işledi de bunları yaşıyor’ dediğinizi duyar gibiyim. Yanıtı çok basit ve utanç verici. Maalesef Türkiye’de muhalifsen, geniş kitleleri etkileyen bir entelektüel gücün varsa, demokrasiden, aydınlıktan yanaysan içeridesin.
Şu anda eşim için 2’şer ağır müebbet hapis cezası hükümeti cebir ve şiddet uygulayarak yıkmaya kalktığı için, 20 yıl halkı isyana teşvik ettiği için ve 10 yıl da varlığı hâlâ ispatlanamamış Ergenekon terör örgütüne üye olduğu için isteniyor.
Mahkemenin delil olarak önümüze koydukları ise nasıl bir hukuksuzluk yaşadığımızı açıkça ortaya koyuyor. Bilgisayarında bulunan notlar bize delil olarak dayatılıyor. Eşimin bilgisayarında bulunan notların emniyette alıkonduğu sırada silinip tahrif edilerek yeniden bilgisayarına yüklendiği bizim resmi bilim kurumumuzca tespit edildi, raporlandığı halde mahkeme delil olarak göstermekte kararlı. Diğer delil olarak sunulanlar ise gazetemizin santralından kaydedilen konuşmalar ve Balbay’ın yazdığı kitaplarındaki belgeler...”
(Konuşmanın devamı Zeynep Oral’ın köşesinde...)

Zeynep Oral

Tiranlığa Karşı Direniyoruz
Cumhuriyet Gazetesi 
(Sevgili okurlar, Gülşah Balbay’ın konuşması, Nilgün Cerrahoğlu’nun bıraktığı yerden devam ediyor.) 

“Değerli dinleyiciler, geçen 11 Mart’ta Ergenekon duruşmalarının 277’ncisi yapıldı. 4 yıldır süren yargılamalar boyunca yaklaşık 3000 saati yargıç karşısında geçti. Hem de aç ve susuz. Hem de iddianameyle ilgisiz sorulara maruz kalarak. Eminim tiyatro yazarı Henrik İbsen yaşasaydı ve Silivri Cezaevi’nin içinde yapılan duruşma salonunda bir gün bulunsaydı yeni bir oyun yaratmak için ilham konusunda zorlanmazdı.
İnsan ömrünün okumaya yetmeyeceği kadar klasörlerin yer aldığı, sanıkların savunma haklarının gasp edildiği bir davadan ne kadar adil bir karar çıkacağı meçhul. Davanın tam gaz başlamasında sireni çaldıran Tuncay Güney denen şahsın ‘Ergenekon bir projeydi’ açıklamasından sonra Silivri’nin kapılarını açmak için nedir beklenen bilemiyorum.
Adaletin, hukukun olmadığı bir ülkede dışarıda olan bizler bile kendimizi özgür hissedemiyoruz. Adaletin olmadığı yerde tiranlık başlar. Biz bu tiranlığa karşı tüm gücümüzle direniyoruz.

O bir gazetecidir

Basın özgürlüğü diğer özgürlüklerin emniyet supabıdır. AKP hükümeti bizzat kendi eliyle onu kısmıştır. Bu, diktatörlükten başka bir şey değildir. Şu anda 100’e yakın gazeteci içerde. İktidarın gözünde hepsi terörist.
77 masumu gözünü kırpmadan öldüren faşist katil Breivik bile yargılanırken bizim ülkemizdeki tutuklu gazetecilerden çok daha fazla hakka sahipti. Bunları dile getirirken ülkem için acı ve utanç duyumsamasının içinde boğuluyorum.
Eşim hukuk arayışını ve mücadelesini, kalemini elden bırakmadan siyasal alanda verme kararı aldı. Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt Cumhuriyet Halk Partisi’nden iki sene önce seçime girdi ve İzmir milletvekili oldu.
Balbay bu yolla Türk kamuoyunun vicdanında çoktan beraat etmiştir.
Eşim suçsuzdur. O bir gazetecidir. Onun gönlünde çok sevdiği mesleği ve gazetesi Cumhuriyet yatmaktadır. Mesleğini özgürce yapabileceği günleri özlemle beklemektedir.

Yitik bir toplum olduk

Benim ülkemde faili meçhul cinayetlere kurban giden gazeteciler oldu. Ancak şimdi gazeteciler mermiyle, bombayla değil hukuk yoluyla katlediliyor.
Yahudilerin Nazi döneminde toplama kamplarına gidecek olan trene sessiz sedasız binişi gibi aydınlarımızda kaderine boyun eğmenin verdiği suskunluk var. Edilgen, yabancılaşmış, yitik bir toplum olduk. Herkes sıra bana ne zaman gelecek kaygısında.
Yıllar önce ülkemde komünizm düşmanlığı yaratılmıştı. Muhalif yazarlara, sanatçılara ‘Sen komünistsin, içeri!’ denilirdi. Şimdiyse iktidarı eleştiren gazetecilere, öğrencilere, avukatlara, akademisyenlere ‘Sen teröristsin, haydi Silivri’ye!’ deniliyor.
(Devamı Işıl Özgentürk’ün köşesinde...)

Işıl Özgentürk

Tiranlığa Karşı Direniyoruz
Cumhuriyet Gazetesi 
(Zeynep Oral’ın bıraktığı yerden devam ediyorum.)


“Sevgili konuklar,

AKP iktidarı süresince demokrasimiz tam manasıyla geri viteste. Uluslararası alanda hukuk ve demokrasi konularında duyarlı pek çok örgüt tarafından ülkemizde yaşanan anti-demokratik anlayışla ilgili rapor hazırlandı. Türkiye ile yakından ilgilenen, daha önce ülkenizin başbakanlık ve dışişleri bakanlığı görevlerini yürütmüş olan şimdi Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland, özellikle Türk yargısındaki zihniyetin değişmesi gerektiğini vurguluyor. Türkiye’deki demokrasinin, ifade özgürlüğünün Avrupa standartlarının çok uzağında olduğunun altını çiziyor.

Benim eşim tutukluluğunun beşinci yılına girdi. O cezaevine konulduğunda kızım 8 yaşındaydı, şimdi 12 oldu. Oğlum kucağımda 8 aylık bebekti, şimdi beş yaşında. Haksız yere hepimizin hayatından dört yılımız çalındı.

Eşimle haftada bir kez 10 dakika telefonla konuşabiliyoruz.

Ayda üç kez kapalı görüş yapabiliyoruz. Aranızdan ‘Geceyarısı Ekspresi’ni izleyenler bilir. 400 santimetrekare, kalın çift camlı bölmeden telefon yardımıyla görüşebiliyoruz.

Ayda bir kez de açık görüş hakkımız var. Bizim için mutluluk ayda sadece 45 dakika.

Her görüşe giderken tüm tutuklu yakınları üç kez aranıyoruz. Kadınlar pedleri, çocuklar bezlerine kadar kontrol ediliyor. Görüş kapalı yapılacak olsa dahi...

Tüm bu insan haklarına aykırı uygulamalar, beni içeride çürütülmek, bitirilmek istenen eşimi ziyarete gitmekten alıkoyamadı. Her çarşamba 600 km yolu aynı gün gidip geliyorum, yorulmadan. Beni asıl yoran tüm bu yaşadığımız zulme siyasilerin kayıtsız kalması...

Değerli dostlar,

Bildik bir Norveç atasözüdür:

‘Yalan dört nala gider, gerçek adım adım yürür, fakat gene de vaktinde yetişir.’

Şunu söylemeliyim ki, ülkemizde Ergenekon yalanı dört nala gitti. Gerçek, kaplumbağa hızında yürüyor. Vaktinde yetişemese de ortaya çıkmasında ve bu haksızlığın sona ermesinde sizlerden duyarlılık bekliyorum.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.”

Yağmur Balbay’ın konuşması:

“Değerli büyüklerim,

Benim adım Yağmur Balbay. Ben gazeteci Mustafa Balbay’ın kızıyım. 12 yaşındayım.

Dört yılımı babama hasretle geçirdim. Babamın hapse alındığı ilk yıllar benim için çok zor geçti. Okulda arkadaşlarım tarafından teröristin kızı damgasını yedim. Ne zaman ki Ergenekon davasının bir tertip olduğu Türk kamuoyunca anlaşıldı, benim hayatım da düzeldi. Şu anda herkesçe sevilen bir kızım. Ama yine de mutlu değilim. Çünkü babam yanımda değil. Onu yanımda görmek istiyorum.

Karıncayı bile incitmeye çekinen babam, nasıl oluyor da cebir ve şiddet yoluyla hükümeti devirmekten suçlanır, anlayamıyorum. Bizim evimize oyuncak silah dahi girmemişken nasıl babam terörist olarak yargılanır, kabul edemiyorum.

Babam ve benim her sene bir ülkeyi gezme hayalimiz vardı. Bu güzel ülkeniz Norveç’e de babamla seyahat için gelmeyi ne çok isterdim. Ama çocukluğumu karartan ve beni babamdan ayıran bu hayal ürünü terör örgütü üyeliğine isyanımı sizlerle paylaşmak ve babamı kurtarmanızı istemek için geldim.

Dileğim, hiçbir çocuğun haksız yere babasından ayrı kalmaması...

Teşekkür ederim.”


Norveç Gazetecilik Enstitüsü ( Institutt for Journalistikk / The Norwegian Institute of Journalism ) tarafından Cuma günü Tonsberg kentinde düzenlenen “Özgür Medya Konferansı”na; Mustafa Balbay’ın kızı Yağmur Balbay ve eşi GülşahBalbay’ın konuşmaları damga vurdu.
YAĞMUR BALBAY: BABAMI KURTARIN
"Değerli büyüklerim,
Benim adım Yağmur Balbay. Ben Gazeteci Mustafa Balbay’ın kızıyım. 12 yaşındayım.
Dört yılımı babama hasretle geçirdim. Babamın hapse alındığı ilk yıllar benim için çok zor geçti. Okulda arkadaşlarım tarafından teröristin kızı damgasını yedim. Ne zaman ki Ergenekon Davası‘nın bir tertip olduğu Türk kamuoyunca anlaşıldı benim hayatım da düzeldi. Şu anda herkesçe sevilen bir kızım. Ama yine de mutlu değilim. Çünkü babam yanımda değil. O’nu yanımda görmek istiyorum.
Karıncayı bile incitmeye çekinen babam, nasıl oluyor da cebir ve şiddet yoluyla hükümeti devirmekten suçlanır, anlayamıyorum. Bizim evimize oyuncak silah dahi girmemişken nasıl babam terörist olarak yargılanır, kabul edemiyorum.
Babam ve benim her sene bir ülkeyi gezme hayalimiz vardı. Bu güzel ülkeniz Norveç’e de babamla seyahat için gelmeyi ne çok isterdim. Ama çocukluğumu karartan ve beni babamdan ayıran bu hayal ürünü terör örgütü üyeliğine isyanımı sizlerle paylaşmak ve babamı kurtarmanızı istemek için geldim.
Dileğim hiçbir çocuğun haksız yere babasından ayrı kalmaması...
Teşekkür ederim."
GÜLŞAH BALBAY: TİRANLIĞA KARŞI DİRENİYORUZ
“Saygıdeğer konuklar,
Hukukun, demokrasinin ve insan haklarının ayaklar altına alındığı Türkiye’den gelerek sizlere selam ve saygılarımı sunuyorum.
Sizlere, dört yıldır zorbalık ve acı kuyusu bir hücrede hukuk, yaşam ve demokrasi mücadelesi veren bir gazetecinin eşi olarak seslenmek istiyorum.
Aile olarak yaşadıklarımızı sizlerle paylaşarak eşim ve ülkemle ilgili kaygılarımı dile getirmek amacındayım. Umarım sizlere Türkiye’nin 2013’te nasıl bir noktada olduğuna dair bir eskiz çizmeyi başarabilirim.
Ben Türkiye’nin ciddi, ağırbaşlı ve bağımsız gazetesi olan Cumhuriyet Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapan Mustafa Balbay’ın eşiyim.
Eşim 2008 yılında gazetemizin Ankara Temsilciliğini yürütmekteydi. Görevi gereği günleri Meclis, Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı üçgeninde mekik dokuyarak geçerdi. Dönemin iktidarı şu anda da başta olan AKP idi. Basın özgürlüğünün giderek daraldığı bir ortamda eşim kimseye boyun eğmeden özgürce gazeteciliğini yapmaya çalışıyordu.
“MUNCH’IN TABLOSUNDAKİ GİBİYDİM”

 Temmuz 2008’de eşim sanal bir örgütün üyesi olması nedeniyle gözaltına alındı. Beş saatlik yapılan evimizdeki aramalarda her yer tarumar edildi. Duvarlarımızdaki tablolara kadar her şey açıldı, savruldu. O zaman 8 yaşında olan kızım ve henüz 30 günlük oğlumla Emniyete götürülen eşimin arkasından bakakalırken ünlü ressam Edward Munch’ın tablosundaki figürü aratmayacak bir haldeydim.
Balbay, tam beş gün 4 metrekare bir odada , ışıkta bekletilerek sorgulandı. Beşinci günün sonunda serbest bırakıldı.
Sonrasında Balbay, mesleğini yapmaya devam etti. Korkusuzca, çizgisinden sapmadan ve kaleminden ödün vermeden...
5 Mart 2009’da Ergenekon kabusu bir kez daha kapımızı çaldı. Bu defa daha kararlıydı. Eşim Nazi Toplama kamplarını aratmayan Silivri Cezaevi’ne konuldu. Aradan tam dört yıl geçti. Henüz evine, okurlarına, arkadaşlarına kavuşamadı.
Son iki yıldır sadece salgın hastalığı olan veya bir disiplin suçu işlemiş olanların sadece 10 en fazla 15 gün tutulduğu bir hücrede yaşıyor. Hücre sekiz metre kare. Tuvaleti ve banyosu içinde. Aynı muslukta çamaşır ve bulaşıklarını yıkıyor, diğer ihtiyaçlarını gideriyor. Haftada en az 1 saat olan diğer tutuklular ile buluşturulma hakkından faydalandırılmıyor. Koridorda yürürken sağa sola bakması, biriyle göz göze gelmesi dahi yasak.
O NOTLAR TAHRİF EDİLDİ
Şimdi “Peki eşiniz ne suç işledi de bunları yaşıyor?” dediğinizi duyar gibiyim. Yanıtı çok basit ve utanç verici. Maalesef Türkiye’de muhalifsen, geniş kitleleri etkileyen bir entelektüel gücün varsa, demokrasiden , aydınlıktan yanaysan içeridesin.
Şu anda eşim için ikişer ağır müebbet hapis cezası hükümeti cebir ve şiddet uygulayarak yıkmaya kalktığı için, 20 yıl halkı isyana teşvik ettiği için ve 10 yıl da varlığı hala ispatlanamamış Ergenekon Terör örgütüne üye olduğu için isteniyor.
Mahkemenin delil olarak önümüze koydukları ise nasıl bir hukuksuzluk yaşadığımızı açıkça ortaya koyuyor. Bilgisayarında bulunan notlar bize delil olarak dayatılıyor. Eşimin bilgisayarında bulunan notların emniyette alıkonduğu sırada silinip tahrif edilerek yeniden bilgisayarına yüklendiği bizim resmi bilim kurumumuzca tespit edildi, raporlandığı halde mahkeme delil olarak göstermekte kararlı. Diğer delil olarak sunulanlar ise gazetemizin santralinden kaydedilen konuşmalar ve Balbay’ın yazdığı kitaplarındaki belgeler...

TİRANLIĞA KARŞI DİRENİYORUZ
Değerli dinleyiciler, geçtiğimiz 11 Mart’ta Ergenekon duruşmalarının 277. si yapıldı. 4 yıldır süren yargılamalar boyunca yaklaşık 3000 saati yargıç karşısında geçti. Hem de aç ve susuz. Hem de iddianemeyle ilgisiz sorulara maruz kalarak. Eminim tiyatro yazarı Henrik İbsen yaşasaydı ve Silivri Cezaevinin içinde yapılan duruşma salonunda bir gün bulunsaydı yeni bir oyun yaratmak için ilham konusunda zorlanmazdı.
İnsan ömrünün okumaya yetmeyeceği kadar klasörlerin yer aldığı, sanıkların savunma haklarının gasp edildiği bir davadan ne kadar adil bir karar çıkacağı meçhul. Davanın tam gaz başlamasında sireni çaldıran Tuncay Güney denen şahsın “Ergenekon bir projeydi” açıklamasından sonra Silivri’nin kapılarını açmak için nedir beklenen bilemiyorum.
Adaletin hukukun olmadığı bir ülkede dışarıda olan bizler bile kendimizi özgür hissedemiyoruz. Adaletin olmadığı yerde tiranlık başlar. Biz bu tiranlığa karşı tüm gücümüzle direniyoruz.

EŞİM SUÇSUZDUR

Basın özgürlüğü diğer özgürlüklerin emniyet subabıdır. AKP hükümeti bizzat kendi eliyle onu kısmıştır. Bu diktatörlükten başka bir şey değildir. Şu anda 100’e yakın gazeteci içerde. İktidarın gözünde hepsi terörist.
77 masumu gözünü kırpmadan öldüren faşist katil Breivik bile yargılanırken bizim ülkemizdeki tutuklu gazetecilerden çok daha fazla hakka sahipti. Bunları dile getirirken ülkem için acı ve utanç duyumsamasının içinde boğuluyorum.
Eşim hukuk arayışını ve mücadelesini, kalemini elden bırakmadan siyasal alanda verme kararı aldı. Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt Cumhuriyet Halk Partisi’nden iki sene önce seçime girdi ve İzmir Milletvekili oldu.
Balbay bu yolla Türk kamuoyunun vicdanında çoktan beraat etmiştir.
Eşim suçsuzdur. O bir gazetecidir. O’nun gönlünde çok sevdiği mesleği ve gazetesi Cumhuriyet yatmaktadır. Mesleğini özgürce yapabileceği günleri özlemle beklemektedir.
KOMÜNİSTLİKTEN TERÖRİSTLİĞE

Benim ülkemde faili meçhul cinayetlere kurban giden gazeteciler oldu. Ancak şimdi gazeteciler mermiyle bombayla değil hukuk yoluyla katlediliyor.
Yahudilerin Nazi Döneminde toplama kamplarına gidecek olan trene sessiz sedasız binişi gibi aydınlarımızda kaderine boyun eğmenin verdiği suskunluk var. Edilgen, yabancılaşmış, yitik bir toplum olduk. Herkes sıra bana ne zaman gelecek kaygısında.
Yıllar önce ülkemde komünizm düşmanlığı yaratılmıştı. Muhalif yazarlara, sanatçılara “Sen komünistsin, içeri!” denilirdi. Şimdiyse iktidarı eleştiren gazetecilere, öğrencilere, avukatlara, akademisyenlere “Sen teröristsin, haydi Silivri’ye!” deniliyor.
AKP iktidarı süresince demokrasimiz tam manasıyla geri viteste. Uluslararası alanda hukuk ve demokrasi konularında duyarlı pek çok örgüt tarafından ülkemizde yaşanan anti-demokratik anlayışla ilgili rapor hazırlandı. Türkiye ile yakından ilgilenen, daha önce ülkenizin başbakanlık ve dışişleri bakanlığı görevlerini yürütmüş olan şimdi Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland özellikle Türk Yargısı’ndaki zihniyetin değişmesi gerektiğini vurguluyor. Türkiye’deki demokrasinin, ifade özgürlüğünün Avrupa standartlarının çok uzağında olduğunun altını çiziyor.

KADINLAR PEDLERİ ÇOCUKLAR BEZLERİNE KADAR ARANIYOR

Sevgili konuklar,
Benim eşim tutukluluğunun beşinci yılına girdi. O cezaevine konduğunda kızım 8 yaşındaydı şimdi 12 oldu. Oğlum kucağımda 8 aylık bebekti şimdi beş yaşında. Haksız yere hepimizin hayatından dört yılımız çalındı.
Eşimle haftada bir kez 10 dakika telefonla konuşabiliyoruz.
Ayda üç kez kapalı görüş yapabiliyoruz. Aranızda “Geceyarısı Ekspresi”ni izleyenler bilir. 400 santimetrekare, kalın çift camlı bölmeden telefon yardımıyla görüşebiliyoruz. 
Ayda bir kez de açık görüş hakkımız var. Bizim için mutluluk ayda sadece 45 dakika.
Her görüşe giderken tüm tutuklu yakınları üç kez aranıyoruz. Kadınlar pedleri, çocuklar bezlerine kadar kontrol ediliyor. Görüş kapalı yapılacak olsa dahi...
Tüm bu insan haklarına aykırı uygulamalar beni içeride çürütülmek, bitirilmek istenen eşimi ziyarete gitmekten alıkoyamadı. Her Çarşamba 600 km yolu aynı gün gidip geliyorum yorulmadan. Beni asıl yoran tüm bu yaşadığımız zulme siyasilerin kayıtsız kalması...
Değerli dostlar,
Bildik bir Norveç Atasözüdür:
Yalan dört nala gider, gerçek adım adım yürür, fakat gene de vaktinde yetişir.
Şunu söylemeliyim ki ülkemizde Ergenekon yalanı dört nala gitti. Gerçek kaplumbağa hızında yürüyor. Vaktinde yetişemese de ortaya çıkmasında ve bu haksızlığın sona ermesinde sizlerden duyarlılık bekliyorum.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim”

Odatv.com