Zeynep Oral etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zeynep Oral etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2014 Salı

Size Hiç Ağıt Yazıldı mı?ZEYNEP ORAL Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın 100. yaşgünü



Size Hiç Ağıt Yazıldı mı?
Başlığa bakıp bu ne biçim soru demeyin. Sizin hiç “Ağıdınız” oldu mu? Size hiç ağıt yazıldı mı? Benim var bir ağıdım. Salt benim için yazılmış bir ağıt… Ağıdın ölen kişiler ardından yazıldığını bilmez değilim. Henüz ölmedim ama yine de benim bir ağıdım var… Hem de öyle sıradan birinin değil, “Benim ses bayrağım, Türkçemin” anlı şanlı şairi tarafından yazılmış bir ağıt…
Sevgili okurlar, önümüzdeki günlerde, (26 Ağustos) “Türkçem, benim ses bayrağım” diyen Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın 100. yaşgünü… Bunu bahane edip Dağlarca’nın bana yazdığı Ağıtı, ölümümü beklemeden sizlerle paylaşmaya karar verdim.

Olay şöyle gelişti
Önce biraz gerilere gitmem gerek:
Çocukluğumda okumaya başladığım Dağlarca benim için dev bir çınar ağacı! Cüssesiyle, yüreğiyle, sezgileriyle, zekâsıyla, dev bir çınar ağacı… Kökleri ve belleği toprağın taa en derinlerine kenetlenmiş… O kökler, hiç kurumayan bir kaynaktır… Dalları, hep daha uzağa, daha yükseğe, uzayıp giden her daim üreten, bizi besleyen meyveler verir ve yaşamın her alanını kaplar…
O dev çınarın altında asla ezilmezsiniz, ancak hayran olursunuz… Onun gölgesinde kendinizi güvende hissedersiniz. Onun gölgesinde dünyayı kavramaya çalışırsınız. Merak etmeye, anlamaya, öğrenmeye, sorularınızı çoğaltmaya, yanıt aramaya ve bütün bunlardan tat almaya başlarsınız…
“Türkçem bana şiiri söyler. Türkçeyi dinliyorum o kadar, ben bir şey katmıyorum, bana yalnızca Türkçemin söylediğini yazmak kalıyor… Türkçem söylüyor, ben yazıyorum” diyen Dağlarca ile tüm konuşmalarımızı yazacak olsam, birkaç cilt dolar.
Bir gün bana şöyle dedi:
“Ben ölünce benim arkamdan da güzel bir yazı yazacaksınız… Ama ya siz ölünce? Sizi kim yazacak? Ben de hayatta olmayacağıma göre… İşte dün gece, eğer o gün hayatta olabilseydim eğer, yazacağım şiiri şimdiden yazdım... Adı: Sarı Ağıt”
Yaa, işte böyle sevgili okurlar, daha ölmeden, ölümümden sonrası için yazılmış ağıtım bile var! Üstelik Fazıl Hüsnü Dağlarca tarafından yazılmış!
En iyisi benim için yazdığı 27 Eylül 2001 tarihli “Sarı Ağıt”:

SARI AĞIT
Çok büyük bir kuş vardır
Uçar yeryüzü ile güneş arasındaÇok büyük sarıdır o
Sarı bir evren yaratır o
Yaşamakla yaşamamak arasında

İpekten bir gövde
Uzak Doğu onun
Paris tiyatroları onun
Venedik’teki sandallar onun
Almanya’da Rusya’da
En güzel filmler onun
Sanat uzun yaşamak kısa derler ya
Hepsinin ötesindeki yazılar onun
Milliyet Sanat Dergisi eski varlığı ile onun

Çok büyük bir ablam vardır
Dudaklarımızla ellerimiz arasında
Çok derin bir uzunluktur o
Kımıldar topraktaki yeşille o
Sarı sözcüklerimiz sarı güller arasında
Zeynep Oral’la Zeynep Oral arasında

Sarı saçlarından geçerdi ölmek
Hayır ölmezdi ki o geçerdi.”

Nice nice 100 yıllara Sevgili Fazıl Hüsnü Dağlarca! Daha dün gibi aklımda “Beni ne kadar çok çocuk okursa, o kadar çok yaşarım” diyordunuz. Yaşamaya devam!  
21 Ağustos 2014 Cumhuriyet

29 Haziran 2014 Pazar

Sait Faik... Fazıl Say... Sevmekle Başlayan...ZEYNEP ORAL

Fazıl Say’ın “Sait Faik’i Hatırlamak” eserini Burgaz Adası’nda izleme mutluluğunaerişen şanslılar arasında değildim. Ama Burgaz Adası kalktı bana İstanbul’un Avrupayakasına geldi. Hem de ne geliş! Kıyıya vuran dalgaları, rüzgârı, lodosu, kokusu,insanları, balıkları, martılarıyla topyekûn gelip önce sahneye, sonra yüreğime yerleşiverdi. Bu bir müzik - edebiyat buluşmasıydı. Bu bir Klasik Batı Müziği - Türk Sanat Musikisi buluşmasıydı.
Bu
 buluşmalardan güneş doğdu, aydınlık doğdu.
Mevsimlerden kıştı 
“Kış, Ada’ya lodosla beraber gelmişti... Kocaman kayıklar, kocaman şehre durmadan balık götürür; adaya para pul, bir iki çuval un getirirdi...”
İşte müzikle birlikte öyküye giriverdik. “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” öyküsüne...
Artık bu andan sonra Fazıl Say’ın bestesi; Borusan Yaylı Sazlar Dörtlüsü; HakanGüngör (kanun), Derya Türkan (kemençe), Aykut Köselerli (vurmalı sazlar) ve piyanosunun başında Fazıl Say; bizi öykünün içine çekmeye başladı.
Kış ne kadar çok, ne kadar uzun olursa olsun, balık ne kadar az çıkarsa çıksın;beklenen yaz yine de gelecekti. Ama yaz gelinceye kadar da Stelyanos ve torunuTrifon “ötekiler” olarak yaşamayı sürdürecekti. Dede, anıları ve torunuyla soluk alıp vererek; 12 yaşındaki çocuk ise denizle iç içe yaşayarak, denizden öğrenerek, gemiler yaparak başka denizlere açılacağı günü düşleyerek sürdürecekti...
İnsana - doğaya - hayata dair 
Sevgili okurlar, birkaç gündür bu konuda bu sayfalarda çok yazı okudunuz. Tekraradüşmemeye çalışıyorum. Ama hatırlayın Fazıl Say’ın şu sözlerini:“Bu müzik tamamı makamsal (hicaz) olacağı için benim için de bir ilktir ve özeldir... Ve de sanırım tarihte de ilk olacak bir klasik müzik bestecisinin Türk sanat musikisine bu kadar yakınlaşmak istemesi: Piyano ile kanunun, viyolonsel ile kemençenin diyalog ve bütünleşme halinde olacağı bir ilk yaratmak istiyorum...”
Sahnenin en arkasında güneş batıyordu ama benim sözünü ettiğim buluşmalardan doğan aydınlık bu “ilk”ten, bu yeniden doğuyordu ve benim için heyecan vericiydi.
Sait Faik’te ne varsa bu bestede de vardı: Sonsuz bir şiirsellik... Hem çok yerel hem de evrenseldi. Sahiciydi. Samimiydi. Hüzün vardı ve de yaşama sevinci... Göz nuru, emeğe saygı vardı... İnsana, doğaya, hayvanlara sonsuz sevgi vardı... Her şeysevmekle başlıyordu ya...
Müzikteki sevgi ve anlatımı sahnede yer alan iki muhteşem sesli vokalist sopranoZeynep Halvaşi ile Serenad Bağcan ve üç muhteşem oyuncu Demet Evgar, Songül Öden, Esra Bezen Bilgin sürdürüyordu. Öyküye ilk sözü ve son sözüekleyen, şarkı sözlerini yazan ve aynı zamanda sahneye koyan usta tiyatro yazarıÖzen Yula’ydı. Dramatik yapının altını çizen, gerilimi artıran bir anlatım...
Gökyüzünden 3 elma düşmezse 
Vokalistler ve oyuncular kâh öykünün içine girip kâh çıktılar. Her an müzikle ve birbirleriyle diyalog halinde. Ustalıklarına diyecek yoktu. Işığı, aydınlığı ve umudu çoğalttılar...
Ah bir de... İçimden geçirdiğimi sizle paylaşmazsam olmaz: Bir de reji çabası, bunca haykırmasaydı; bunca benzetmeci olmasaydı. Keşke Grek mitolojisi ya datragedyaları anımsatan tavır takınmasa; sesini bunca yükseltmeseydi... Müziğinizlediği sakinliği ve fısıltıyı sürdürebilseydi...
Masallarda her zaman gökyüzünden üç elma düşmez! Trifon, gemisini bitirdi. Gemisimavi gözlü bir kız gibiydi... Gemisini yüzdürdüğü ilk gün, kimi çocuklar (hatta Japonmağazasından, oyuncakçı dükkânlarından alınmış gemilere sahip çocuklar) onubatırdılar. Ötekine düşmanlık hiç mi bitmeyecek?Ama bize müzik diyordu ki, gökyüzünden 3 elma düşmese bile, ütopyalar bitmez...Trifon yeni gemiler yapacak... Denizlerden denizlere, insanlardan insanlara ... Yenigemiler yapacağız.
Bu eseri Fazıl Say’a ısmarlayan İKSV ve emeği geçen, katkıda bulunan herkesi kutluyorum: İyi ki varsınız da sayenizde yaşama tutunabiliyoruz...  

CUMHURİYET 29 Haziran 2014

18 Ekim 2013 Cuma

Oktay Ekinci yasası... KENTLER YETİM, DOĞA VE ÇEVRE ÖKSÜZ ZEYNEP ORAL

   14 Ekim 2013 Sonsuzluktasınız....


Oktay Ekinci yasası...

KENTLER YETİM, DOĞA VE ÇEVRE ÖKSÜZ
Sevgili Oktay Ekinci, iki gündür senden çok, sensiz kalan kentler için, sensiz kalan çevre için, sensiz kalan doğa için, sensiz kalan bizler için ağlıyoruz. 61 yaş, “gitmek” için çok erken. Ama sensiz bıraktıklarını düşününce senin gidişin erkenden de erken…
Haber bana Trakya’nın ücra bir köşesinde ulaştığında ilk aklıma gelen kimlerin artık biraz daha rahat edeceğiydi:
Rant ve çıkar uğruna anayasayı çiğneyenler… Torba yasalara sığınanlar… Kıyılardaki 50 m’lik yapı yasağını 10 m. gibi komik bir mesafeye indirenler… Kıyıya sıfır yapılaşmaya izin verenler… Ormanları imara açanlar… Eski eserlere çanak çömlek diyenler… Koruma yasalarını yok sayanlar… Kültür sözcüğünden nefret edenler.. vb.
Anadolu’yu, Türkiye’yi kucaklamak
Şu son on yıldır Cumhuriyet’te komşun olmak bana ne büyük bir kıvanç ve sevinç nedeniydi, bilemezsin. Hem kültür sayfasında perşembe günleri yazılarımız komşuydu, hem de gazetenin yazarlar odasında masalarımız komşuydu. Türkiye’nin her yöresindeki kentleri, kasabaları, köyleri; Anadolu’nun her doğa harikasını ve her sorununu; çevre için verilen her amansız mücadeleyi o masanın çevresindeki raflara taşımıştın. Senden yana bakmak, seninle sohbet demek, Türkiye’yi, Anadolu’yu kucaklamak demekti.
Sen mimar gazeteci ya da gazeteci mimar; ben mimariye âşık gazeteci; Cumhuriyet’e gelmeden önce de senden ve yazılarından ne çok şey öğrenmiştim… 30 küsur yıl çalıştığım gazeteden kovulduktan sonra geldiğim Cumhuriyet’te, beni “evimde” hissettiren ilk yazarlardan biriydin. Şehircilik bilincimi bileyen, Türkiye’nin her köşesinde uzmanlık alanım olmayan konularda bile, “sanatsal kültürel bakışı” dile getirmem için konuşmaya kışkırtan sendin. Biraz nazlanacak olsam, “Anadolu’ya borcumuz var”ı anımsatan yine sendin. 
Yürürlükteki yağma yasaları
Sevgili Oktay, salt mimari, şehircilik, çevrecilik, korumacılık değildi meselen… Yaşama bakışındaki, hayatı ve dünyayı kucaklayışındaki değer ölçüleriydi seni sen yapan. Yürürlükteki yağma yasalarına karşı da senin Oktay Ekinci yasaların vardı.
Ve seni sen yapan yasaların başında Cumhuriyet ilkeleri vardı: Atatürksevgisi, aydınlanma, çağdaşlaşma tutkusu, laiklik gibi ilkeler… Dürüstlük vardı. Çalışma tutkusu vardı. Yararlı olma tutkusu vardı. Dostlara kucak açma dürtüsü vardı. Toplumcuydun. Emeğe saygın sonsuzdu.
Hiç unutmuyorum: 12 Eylül 2013 tarihli Cumhuriyet’te yazdığın yazıyı. Faşist darbenin yıldönümüydü. Ve sen bu sayfadan haykırıyordun:
“Günümüzün yürürlükteki yağma yasaları 12 Eylül 1980 faşist darbesinin ürünüdür” diyordun.
Diyordun ki: 12 Eylül’ün “temel gerekçesi”, sermayenin tam egemenliğini ve sınırsız emek sömürüsünü hedefleyen 24 Ocak -ekonomik- kararları 1961 Anayasası’nın demokratik ve özgürlükçü özüyle çelişince, “baskı ve sömürüye uygun bir rejimin” getirilmesiydi…
Örnekler veriyordun: “Turizmi Teşvik Yasası”… Döviz gelirini çoğaltmak adına, yapılaşma haklarının “bakanlık onayı ile değiştirilmesi… “Emlak gelirini artırma”nın özellikle son 10 yılda hukuksal dayanak olması… Özelleştirme İdaresi’nin pazarladığı kamu arazilerinde, hem satışı çekici kılmak, hem de daha çok para kazandıracak imar değişikliklerini doğrudan Öİ’nin yapması… TOKİ’nin özel yasayla imar yetkilerini eline alarak, yine kendisine ortak kıldığı şirketlere “emlak gelirini yükseltecek” yüksek yapı yoğunluğu hakkı tanıması…
Ve şöyle haykırıyordun: 12 Eylül’ün “yerel yönetimleri devre dışı bırakarak hükümet planlarıyla uygulama yapmak” ilkesi, 30 yıl sonra da aynen geçerli…
Öyledir sevgili Oktay, bakma “12 Eylül’ü yargılıyoruz” palavralarına, işlerine geldi mi, darbe yasalarına bayılırlar! Şimdi sen de gittin, korkarım ki, işleri daha da kolaylaşacak!
Canım arkadaşım, hastanede güzel manzaralı odaya geçtiğinde: “Biliyor musunuz, bu manzaranın bozulmaması için ben bir ömür verdim” demişsin… Bir ömür bundan daha güzel nasıl özetlenebilir ki! Işıklar içinde uyu…


 ZEYNEP ORAL
18 Ekim 2013 - Cumhuriyet

3 Ekim 2013 Perşembe

Turgut Özakman'ın Emaneti…Zeynep Oral



Turgut Özakman'ın Emaneti…

Filozof şairimiz Cemal Süreya söylemişti: “Her ölüm erken ölümdür” diye…
“Turgut Özakman aramızdan ayrıldı” haberini aldığım an, içime koca bir “Ah”yerleşti ve işte asıl bu, erken ölüm diye mırıldandım! Oysa Turgut Özakman’n 83 yaşında olduğunu, rahatsızlığını ve dolu dolu yaşamış olduğunu biliyordum. Ama bence yine de erkendi, çünkü daha yapmak istediği çok şey, yazmak istediği çok eser vardı. Ama ne mutlu bize ki, hayatı boyunca çalışmaktan, üretmekten geri kalmadı ve bize muhteşem bir hazine kazandırdı! Artık o hazine, bizlere emanet!
Oyun yazarlığından ‘Çılgın Türkler’e...
Turgut Özakman’ı ben önce oyun yazarı olarak tanıdım ve sevdim. Yazdığı oyunlarla tiyatromuzun temel taşlarından biri olmuştu. Oyun yazmaya 16 yaşındayken başlamış ve yıllar içinde tiyatronun her türünde eser vermişti.“Ocak”, “Duvarların Ötesi”, “Paramparça”, “Sarıpınar 1914”, “Fehim Paşa Konağı”, “Resimli Osmanlı Tarihi” başta olmak üzere, sayısız oyunu, hem profesyonel tiyatrolarca hem de amatör ve okul tiyatrolarının repertuvarından düşmez oldu.
Oyunların yanı sıra roman, senaryo ve meslek kitaplarını da yazmayı sürdürdü Turgut Özakman. Hangi türde eser verirse versin, bunların ortak yanları vardı: En başta özgün ve temiz Türkçe kullanması. Gösterişten uzak, (tıpkı kendi gibi) sahici ve yalın, duru bir dil. Sonra çok ayrıntılı gözlem gücü. Özenli seçim yapması. Müthiş akıcı ve akılcı diyaloglar. Ustalıklı dramatik kurgu. Eleştiriyi üstünlük taslamadan yapması. Mizahı, ince güldürüyü, düşündürücü kılması… Özetle tıpkı kendi gibiydi yazıları da... Alçakgönüllü, söyleyeceğini sessizce ama en etkili biçimde söyleyen bir yazardı…
Sonra, sonra Türkiye, Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” kitabıyla sarsıldı. Yüzlerce baskı, inanılmaz satış rakamları ve okur sayısı… Kitap rekordan rekora koşuyordu. Ardından “Diriliş-Çanakkale 1915”, “Cumhuriyet-Türk Mucizesi…” Çok kimse şaştı bu popülariteye. Oysa şaşılacak bir şey yoktu. Sonsuz bilgisine ve birikimine, şu yukarıda saydığım tüm özellikleri katmıştı Turgut Özakman… Bir de… bir de…
Ne çok özlemiştik
Bir de, bir de… Nasıl söylesem ki:
Ah son on yıldır Mustafa Kemal Atatürk’e ve silah arkadaşlarına yapılan hakaretler, yok saymalar, küçümsemeler… Kurtuluş savaşı destanının küçümsenmesi… Cumhuriyet mücadelesinin yok sayılması… Cumhuriyeti, kötülüklerin kaynağı olarak gösterirken Osmanlı’ya özenmeler…
Söylenen bir yalan, bin kez tekrarlanınca herkes inanır sanılıyordu. Oysa bu doğru değildi. Ama yine de gerçeği öyle çok, öyle çok özlüyorduk ki! Kışkırtmalardan, yalanlardan ve kavgalardan bıkmıştık. Sevgiyi özlemiştik, saygıyı özlemiştik.
İşte bu koşullarda ve ortamda usta bir yazar, belgelere dayanarak bize tüm ayrıntılarıyla bir mucizeyi, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Mucizesini anlatıyordu. Bir ulusun yoktan var oluşunu anlatıyordu. Bağımsızlık mücadelesini ama aynı zamanda yüzlerce, binlerce kadının, erkeğin, çocuğun, yaşlının hayatını anlatıyordu. İnsanı insan yapan değerleri, insanlık onurunu anlatıyordu. Hem de gerçeğini, özünü! Ne çok, ne çok özlemiştik!
Turgut Özakman bize o çılgın Türklerin gerçekleştirdiği mucizeyi yeniden anımsattı. Işık içinde uyusun…
3 Ekim 2013 - Cumhuriyet

29 Eylül 2013 Pazar

Tuncel Kurtiz: Biraz Şaman, Biraz Bedreddin, Çokça Bilge…Zeynep Oral

Tuncel Kurtiz: Biraz Şaman, Biraz Bedreddin, Çokça Bilge…

Sevgili Tuncel senin yüzün, senin sesin dizi furyasından çoook önce sarmıştı aklımı ve yüreğimi.
Yılmaz Güney’in “Umut” filminde: Hani Cabbar’ın (Yılmaz Güney’in) faytonuna atlayıp bir yandan sigara sararken bir yandan da para üzerine, varsıllık ve yoksulluk üzerine konuşan Hasan…
Tunç Okan’ın “Otobüs” filminde, İsveç’e kaçak işçi olarak gitmeye çalışan köylülerden biri… Çaresizliği, şaşkınlığı, olanaksızlığı ve yeryüzünün tüm çelişkilerini susarak anlatan yüzün…
Zeki Öktem’in, senaryosu Yılmaz Güney’e ait “Sürü” filminin aşiret Ağası Kürt Beyi Hano ile büyüledin beni. O yaşlı, acımasız, zalim, sert Hano Ağa’nın kentin karmaşasında ve kaosunda oğlunun adını haykırarak “Şivan”, “Şivan”diye koşuşu; sadece oğlunu değil, daha pek çok şeyini ve sesini yitirişini… 70’li yıllara damgasını vuran filmler.
Daha önce, ilk gençliğimin tiyatro sahnelerinden geçip gelmiştin: Tertemiz bir Türkçeyle, kendine özgü dolu dolu konuşma biçimin… (Dormen Tiyatrosu, Oda Tiyatrosu, İstanbul Şehir Tiyatrosu, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu, Münir Özkul Tiyatrosu, Kent Oyuncuları Gen Ar Tiyatrosu, Halk Oyuncuları)
Oyunculuğunu böylesi geliştirmen, böylesi inanılır ve sahici kılmanın gerisinde şunlar vardı:
Dünya görüşün… Öğrenme tutkun… Edebiyatla haşır neşir olman… Olağanüstü gözlem yeteneğin… Birbirinden çok farklı ustalarla çalışman… Araştırmacı kişiliğin… Kendini hep yenilemen… Sürekliliği kovalaman…
Ağzına batan çiviler
1971 Mayıs’ında Cannes Film Festivali sonrasında İsviçre, Almanya, İsveç ve Fransa sana tiyatro kapılarını açtı… Türkiye 12 Eylül darbesine hazırlanırken sen uluslararası çapta bir sanatçıydın. (Göteborg Şehir Tiyatrosu, Stockholm Kraliyet Tiyatrosu, İsveç Devlet Tiyatrosu, Berlin Schaubühne Tiyatrosu, Frankfurt Şehir Tiyatrosu, Peter Brook C.İ.T.T Tiyatrosu, Shakespeare Kraliyet Tiyatrosu, Hamburg Şehir Tiyatrosu.)
Sonra, sonra, bana armağan ettiğin o müthiş anılar… Bir ayin niteliğindeki“Mahabharata.” Yeryüzünün en müthiş tiyatro yönetmenlerinden biri Peter Brook’un Hint efsanesinden oluşturduğu oyunu “Mahabharata” dünyayı dolaşıyor. Yıl 1987 Los Angeles turnesi: Dokuz saatlik oyunda en önemli rollerden birindesin. İngilizce oynuyorsun. Muhteşemsin. Oyun sonrası kucaklaşıyoruz. Soluk alır gibi anlatıyorsun. Türkçeye aç kalmışsın, susuz kalmışsın!
“Dil açısından güçlük çekmiyorum. Güçlüğü çeken yüreğim... Yani özlem... Anadilime hasretim... Nâzım hani Ferhat’a söyletir ya: ‘Sen konuştuğum Türkçem gibi güzelsin Şirinim’ diye. İşte bu sözü artık çok iyi biliyorum.”
Ve sonra bir daha beni asla terk etmeyecek tümceyi söylüyorsun:
“Başka dillerde oyun oynarken sanki ağzıma çiviler batıyormuş gibi oluyor.”
Hasret, özlem, ağza batan çiviler...
Ayin gibi, büyü gibi 
Bir başka ayin gecesi: Tiyatroyu, oyunculuğunu nicedir bir ayine dönüştürmüştün. 90’lı yıllar: Nâzım dizeleriyle bize Bedreddin’in sözlerini, eylemini, felsefesini iletiyorsun... Sesinin rengi, sesinin hacmiyle, sesini kullanış biçimiyle, bedeninin devinimiyle iletiyorsun.
Sen Bedreddin’sin; Bedreddin sen…
Seni izlerken Siyah Kalem’in çizgilerini, figürleri, devinimleri görüyorum.
Tibetli ses ustalarını, Şamanları, Zen ustalarını, adlarını bilmediğim tüm zamanların tüm düşünürleri, tüm müzikçileri, tüm dansçılarını toplayıp getiriyorsun güneşin sofrasına…
Ve “En yumuşak, en sert / en tutumlu, en cömert, en seven, / en büyük, en güzel kadın toprak / neredeyse doğuracak / doğuracaktı.”
Bu doğuma, yeryüzünün müthişliğine, oyunculuğunun gücüne tanıklık ediyorum.
Bir adam, sen, Tuncel Kurtiz, kendini sınaya sınaya, ateşte tutuşa tutuşa, yaşına, fizik kurallara meydan okuya okuya, güzelliğe, umuda, insanoğlunun gücüne kanat çırpıyorsun.
Sevgili Tuncel, bir tiyatro neferinden, bir Şaman, bir Bedrettin, bir Bilge Oyuncu, bir has insan yarattın.
Hiç unutmam, grevdeki Tekel işçilerinin yanı başındaydın, onlara destek çıkıyordun. Bir gazetecinin “Yoksa siz hâlâ komünist misiniz?” sorusuna şöyle yanıt vermiştin:
“Başka bir yol var mı yani? Başka bir düşünce, başka bir hissiyat, başka bir felsefe var mı? Dünyayı bir bahçe haline getirebilecek, insanoğlunun insanca yaşamasını, köleliğin kalkmasını, ırkçılığın kalmamasını öneren bir yol var mı? Bir hayal dünyasında yaşıyorum belki ama ona inanıyorum. Bir gün gerçekleşecek.”
Hoşça kal sevgili arkadaşım, gerçek usta!
29 Eylül 2013 - Cumhuriyet Zeynep Oral
******************************************************
Zeynep Oral, 29 Eylül 2013 günkü Cumhuriyet’te “Esintiler” köşesinde Tuncel Kurtiz’i anlatıyor.

Tuncel Kurtiz, Biraz Şaman, Biraz Bedrettin, Çokça Bilge…” başlıklı yazının sonunu şöyle bitiriyor:

“Hiç unutmam. Grevdeki Tekel işçilerinin yanı başındaydın, onlara destek çıkıyordun. Bir gazetecinin “Yoksa siz hâlâ komünist misiniz?” sorusuna şöyle yanıt vermiştin:

“Başka bir yol var mı yani? Başka bir düşünce, başka bir hissiyat, başka bir felsefe var mı? Dünyayı bir bahçe haline getirebilecek, insanoğlunun insanca yaşamasını, köleliğin kalkmasını, ırkçılığın kalmamasını öneren bir yol var mı? Bir hayal dünyasında yaşıyorum belki ama ona inanıyorum. Bir gün gerçekleşecek.”

Aynı gün, Hürriyet gazetesinin Pazar Eki’nde Ebru Çapa “Tuncel Kurtiz… Veda” başlıklı yazısının sonunda şöyle yazıyor:

“Dümdüz, komünist olduğunu söylüyordu Kurtiz. Tadını çıkara çıkara. “Otosansürüm yok benim. Ben fikrimi söylüyorum. Komünistim diyorum. Umudumu kaybetmem ben. Bir gün insanların dünyayı daha güzel bir yer haline getireceklerine inanıyorum.”
***

Bu nasıl bir ruh halidir ki, bin bir yasaklarla dolu bir ülkede komünist olmanın tadını çıkarıyor! Bunun tadı neresinde? Komünist olmak, yani sınıfsız sömürüsüz bir insanlık geleceğine iman etmek ve bunun için çalışmak, sanat yapmak sana ne servet kazandırır, ne bundan ötürü seni bir yere müdür yaparlar? Kendi haline de bıraksalar gene iyi. Bu yüzden Sürmene açıklarında parçalanıp denize atılmak, ömrünü hapislerde çürütmek, işkencelerden işkence beğenmek, aç bırakılmak, memuriyetten atılmak, tiyatronun taşlanması, yakılması da var. Her taşına, her toprağına, her insanına aşık olduğun ülkenin senin için yaşanmaz bir yer haline getirilip gurbet ellere savrulmak da.  Seni mutlu eden şey, idraki yok edilemeyecek büyük insanlığın gelecekte seni anlayacağı inancı. Geç anlasa, hiç anlamasa da beis yok. İnandığın yolda yürüyorsun…

Büyük sanatçılar ve düşünce adamları çağımızda hep neden bu düşünceyi savunanlar arasından çıkıyor? Nazım Hikmet, neden bir Behçet Kemal Çağlar olmayı reddedip bunca yıl hapishanede yazmayı göze aldı ve Memleketimden İnsan Manzaraları’nı destanlaştırdı? Sabahattin Ali, neden düşünceleri için bunca eziyeti ve ölümü göze aldı? Romancısından, oyuncusundan, bestecisinden, şairinden bir liste yazsak Türk edebiyatının en kalburüstü emekçilerinin listesi haline gelecek: Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Ahmet Arif, Hasan Hüseyin, Ruhi Su, Genco Erkal, Hasan İzzettin Dinamo, Yılmaz Güney, Erkan Yücel, Cemal Süreya, Atilla İlhan daha yüzlerce yetenekli, kendini kanıtlamış sanatçı.

Yurdunu ve halkını, o halkın dilini derin bir kavrayışla sevmeyi, ömrünü emekçilerin davasına adamayı en iyi onlarda gördük. Yaşamaktan tat almalarının nedeni bu olmalı…


Zeki Sarıhan
Odatv.com

8 Ağustos 2013 Perşembe

Bugün Bayram...ZEYNEP ORAL

Bugün Bayram...

Bugün bayram. Bugün bayram. Bugün bayram... İçimden bin kez tekrarlamak geliyor. Kendimi inandırmaya çalışıyorum bugünün bayram olduğuna... Bugün size, sizlere ve sevdiklerinize güzellikler, iyilikler...
Olmuyor. Güzellikler iyilikler yazamıyorum...
Bugün bayram, gelin görün ki... “Bugün bayram” dediğim anda “Bu ne intikam!” çığlığı gelip boğazıma düğümleniyor. Bugün bayram. Kana kan intikam!
Bu ne bitmez tükenmez kinmiş! Bu ne dinmez öfkeymiş! Bu ne kışkırtılmış intikam tutkusuymuş!
Göze göz, dişe diş diye haykırıyor birkaçı dışında koca koca gazeteler! Kan kan daha çok kan, daha çok intikam diye haykırıyor bir, ikisi dışında televizyonlar!
Midem bulanıyor, kusmamak için zor tutuyorum kendimi kimi sesleri duydukça, kimi yazıları okudukça...
Açık açık söyleyen, yazan var: “Sırayla, onlar bize yaptılar, şimdi sıra bizde” diyen var utanmadan... “Evet ama...” diye başlayıp, “Kimi yanlışlar da var ammaaa”, “Kurunun yanında yaş...” diye sürdüren, “Ancaaaak” diye kıvırtan da var... Kimi ne ondan ne bundan yana “görünmemek” için kendince denge kurmaya çalışıyor... Kolay değil, çıkar dünyası... Kimi de susarak hizmet ediyor adalet eliyle öç almaya! Haksızlığı, hukuksuzluğu yok sayarak! Gözlerini kapayarak, duymayarak, bilmeyerek, üç maymunu oynayarak!
Bugün bayram. Kana kan intikam çığlıkları yükseliyor her yerden!
Bugün bayram, Ergenekon Mahkemesi’nin kararlarından söz etmeyeceğim. Hukukun bittiği yerde, adalet duygusundan, hak ve hukuktan konuşulmaz.
Dün radyodan duydum. Biri avaz avaz “Türkiye Cumhuriyeti, tarihi boyunca hiç bu kadar demokratik olmamıştı. Demokrasiye hiç bu kadar yaklaşmamıştı” diyordu... Buyrun burdan yakın! Demokrasiye bak sen!
Bugün bayram. Bayram şekeri yerine bir özdeyiş: “Adaletin olmadığı yerde mantar gibi demagog biter!” Yukarıdaki lafları eden “bey”e benden armağan!
Bugün bayram... Twitter’da Facebook’ta yedikleri içtiklerini, her an her şeye laf yetiştirenler, her damlaya çığ gibi tepki gösterenler... Ne oldu korktunuz mu? Bu kadar tehdit, gözdağı, baskı sizleri korkuttu mu? Yoksa “darbelerle hesaplaşıldığına” mı inandınız? Askeri darbeye karşıydınız da sivil darbeye var mısınız? Ama belki de artık içiniz rahat; “Oh şükürler olsun derin devlet bitti artık!” diyorsunuz. Öyle mi?
(Doğrusu şu soruyu “Yetmez ama evet”çilere de sormak isterim: Gerçekten askeri darbelerle hesaplaşıldığına inanıyor musunuz? Yapılmamış, gerçekleşmemiş değil, yapılmış, gerçekleşmiş milletin anasını ağlatmış, üzerimizden silindir gibi geçen darbelerin hesabı soruldu mu sizce?)
Bugün bayram. Kana kan intikam...
Nereye kadar, ne zamana kadar, ne kadar?..
Ne demişti Can Yücel: (Tekrar) “Kanun çalacağız diye çıkıp orta yere/ Kanunu çaldılar yere”. 
Hepinize iyi bayramlar.
8 Ağustos 2013 - Cumhuriyet