Işıl Özgentürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Işıl Özgentürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2014 Salı

Metin Altıok Şiirlerinden Şarkılar ,‘Hep Böyle, Yalnız Çıkardım Yola’ *IŞIL ÖZGENTÜRK

Işıl Özgentürk


Bütün perdeleri kapattım, ev telefonunu fişinden çektim, cep telefonumu sessize aldım ve dinlemeye başladım. Vedat Sakman, Metin Altıok’un en sevdiğim şiir dizelerinden etkileyici bir şarkı yapmış. Tuhaf bir şey, sanki Metin Altıok yanı başımda ve sessizce, her zamanki gibi sigarası elinde, birlikte sadece, sadece müziği dinliyoruz ve o dizelerine sessizce eşlik ediyor. “Eskiden bir sesim / Vardı benim; Şimdi uzakta. / Çınlar belki. / Bir köprünün altında / Yitirdiklerim de oldu / Kazandıklarımın yanında. / Eskiden bir yüreğim / Vardı benim; / Şimdi uzakta /Çarpar belki. / Bir çocuğun odasında. / Yitirdiklerim de oldu / Kazandıklarımınyanında. / Bir ben kaldım şimdi / Tek yakın bana. / Ama ben eskiden de / Hep böyle / Yalnız çıkardım yola…”
Birden kendime geliyorum, kendimi toparlamalıyım çünkü daha dinlenecek çok şarkı var. Çünkü elimde tuttuğum CD 28 şarkıdan oluşuyor ve tümü Metin Altıok’un dizelerini yeniden, yeniden bana getirecek.
Zeynep (Altıok) sana ve tüm dostlara teşekkürler. Usulca, “Kavaklar” şarkısına geçiyorum. Hepimize olur, bazen durup dururken bir keder basar içimizi. İşte ben o zaman, kötü sesimle kendi kendime mırıldanırım, “Bedenim üşür, yüreğim sızlar. / Ah kavaklar, kavaklar / Beni hoyrat bir makasla / Eski bir fotoğraftan oydular. / Orda kaldı yanağımın yarısı, / Kendini boşlukta tamamlar. / Omzumdan bir kesik el, / Ki hâlâ durmadan kanar. / Ah kavaklar, kavaklar! / Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar.”
Rahmetli Onno Tunç’un bestesini Sezen Aksu o kadar içten okur ki, Metin bile dayanamaz. Ağlar…
Zuhal Olcay, usulca söylemeye başlıyor, Çiğdem Erken bestelemiş, dizeler şöyle:“Bir yüzük yaptım sana güvercin teleğinden / Bir yüzük bükerek hoşçakal sözcüğünden. / Bir yüzük yaptım belli belirsiz, / Eski bir gramafon sesinden. / Bir yüzük serçe parmağın için, / Bulutsuz bir gecede kayan yıldız izinden. / Bir yüzükyaptım terli bir yüzük. / Avucumdan geçen ince hayat çizgisinden. / Yanmasını bilen bir bakır yüzük, / Evime akım taşıyan elektrik telinden. / Bir yüzük yaptımsana, bir yüzük ki; / Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden.” Bir yüzük ve bütün bir hayat, aşk. Büyük sözlerden uzak, sade ve bir o kadar da samimi. Yanı başımdaki Metin Altıok gülümsüyor, sanırım bu samimi sözünü sevdi. Belki de ona en yakışan bu sözcük, samimi… Onda sahte hiçbir şey yok.
O da ne, Kürtçe bir ağıt başlıyor, bu Metin Altıok’un “Kimliksiz Ölüler’i. Murat Doğan(Mirady) Kürtçe söylüyor, Metin Altıok Türkçe eşlik ediyor: “Yanında dağılmış kâğıtlar / Ve bir tütün tabakası var. / Bir bez parçasıyla / Ağzını tıkamışlar. / Cesedi sırt üstü / Boyunca uzatmışlar. / Bir deniz kabuğunda / Dalgaları duyanlar. / Boş bir mermi kovanı / Sizce nasıl uğuldar!” Derin bir suskunluk oluyor, birden bir at arabasının arkasına çırılçıplak atılmış bedenlerin Hakkâri’nin Cumhuriyet Caddesi’nden davul eşliğinde usul usul geçtiğini anımsıyorum. Bunu gördüm ben. Ağlamak geliyor içimden, Metin Altıok bana yeni sarılmış bir sigara uzatıyor, “al yak, efkâra iyi gelir.”
“Bir an önce gel buraya / Karpuz, kavun yiyeyim.” Üç kadın, Çiğdem Erken, Umay UmayBirsen Tezer çağırıyorlar bizi. “Yeni çekilmiş bir dişin / Yadırganan boşluğu / Dilimin ucunda ismin. / Somunu yitik bir vida / Düştü düşecek yüreğim. / Bir an önce gel buraya / Karpuz, kavun yiyelim. / Bilmem ki ne diyeyim / Sanaörselenmemiş; / Dostluğun böğrümde sancı, / Sevgi toza belenmiş / Havidökülmüş sevincin. / Bir an önce gel buraya / Karpuz kavun yiyelim. / Batıpçıkıyorum durmadan, / Ben bilirsin iyi yüzemem / Çarşafım diş gösteriyor / Dalgalı birkaç gündür / Sallanan döşeğim / Bir an önce gel buraya / Karpuz, kavunyiyelim.”
Şarkılar sürüp gidiyor ama benim yerim azaldı. Zeynep’in gülümseyen yüzünü görüyorum, Metin Altıok da oradan kapının aralığından bize bakıyor. Herkese teşekkür ediyor, emeklerinden ötürü. Ve sessizce uzaklaşıyor.
Not: Bu değerli çalışmayı hayata geçiren, tüm Metin Altıok dostları sağ olun... CD Anadolu Müzik tarafından basılmış. En önemlisi başka çalışmalar için bir örnek olması. *
Metin Altıok’un bir dizesi.  
2 Eylül.2014 Cumhuriyet Gezetesi


27 Temmuz 2014 Pazar

Vatan Nasıl Sevilir?Işıl Özgentürk



Bu ülkede kime sorsan, “Ben bu vatanı çok seviyorum” der. Şimdi sorularımızı sıralayalım: 
- Hiç Güneydoğu ya da Doğu’ya giden bir tura katıldınız mı? 
- Anadolu’nun en önemli uygarlığı Bin Tanrılı Hititlere dair kaç heykel gördünüz ve kaç kent gezdiniz? 
- Hasankeyf’i biliyor musunuz? Gittiniz mi? Orada yapılacak barajın neleri su altında bırakacağını biliyor musunuz? Bununla ilgili herhangi bir yere imza atınız mı? Herhangi bir protesto eylemine katıldınız mı? 
- Selçuk-Efes’e gittiniz mi? Kentin muhteşem genelevine hayretle baktınız mı? İlk tuvaletleri gördünüz mü? 
- Bodrum Kalesi ve Sualtı Müzesi’nde hayallere daldınız mı? 
- Konya’daki Mevlana şenliklerine gittiniz mi? 
- Kayseri’deki Selçuklu medreselerine, camilerine hayran oldunuz mu? 
- Uluslararası bir çabayla kurtarılan Zeugma kenti mozaiklerinin sergilendiği Antep’teki muhteşem müzeyi gördünüz mü? 
- Peygamberler kenti Urfa’da Balıklıgöl’e yem attınız mı? 
- Zılgıt çeken kadınların bu işi nasıl başardıklarını düşünüp hiç zılgıt çekmeye çalıştınız mı? 
- Antakya’da üç dinin bir arada yaşamasına tanıklık ettiniz mi? 
- Maveraünnehir nereye denir? 
- Bir sabah vakti Karadeniz yaylalarında uyanıp, o günü size bağışlayan hayata teşekkür ettiniz mi? 
-Antalya’ da Antalya Müzesi’ne gidip yorgun Herkül’le bir fotoğraf çektirdiniz mi? 
- Mimarların mimarı Koca Sinan’ın kaç eserini gördünüz? 
- Sevdiğiniz ve etkilendiğiniz beş romancının adları nelerdir? 
- Klasik Türk müziğinde nam salmış beş şarkıyı söyler misiniz? 
- Beş halk ozanı sayabilir misiniz? 
- Türk sinemasından en sevdiğiniz beş filmi sayabilir misiniz? 
- Karadeniz’de Sümela manastırında duvarları süsleyen belki de ilk zenci İsa’yı gördünüz mü? 
- Anadolu uygarlıklarından Likya uygarlığının toprak yollarında yürüdünüz mü? 
- Türkiye denizlerinde kaç cins balık yaşar? 
- Türkiye topraklarında kaç bin endemik bitki yaşar? 
- Türkiye topraklarında kaç çeşit endemik canlı türü yaşar? 
- Lüferin soyunun tükenmemesi için elinize bir mezura alıp balıkçılarda sarıkanat boylarını ölçtünüz mü? 
- Hiçbir hayvan barınağına gidip gönüllü çalıştınız mı? 
- Türkiye’nin yeraltı zenginlikleri nelerdir? 
- Termik santral nedir? Zararları nelerdir? Biliyor musunuz? Hiçbir termik santral yapımını protesto eden bir eyleme katıldınız mı? 
- Türkiye’nin altının silme altın madeni olduğunu biliyor musunuz? 
- Hiç inatla bölgenizdeki bir eski binanın resimlerini çekip, binanın yaşatılması için gerekli yerlere başvurdunuz mu? 
- Anadolu Medeniyetleri Müzesi kimin emriyle kurulmuştur? Hiç gittiniz mi? 
- Osmanlı’dan beri sürgün yeri olan Sinop Cezaevi’nde kaç muhalif yazar yatmış biliyor musunuz? 
- Adana neden Yılmaz Güney’lerin, Yaşar Kemal’lerin, Orhan Kemal’lerin yurdudur, hiç düşündünüz mü? 
- En son hangi protesto eylemine katıldınız? 
Sorularımız bunlar, daha da çoğaltılabilir, öyle “vatan sevmek” kolay değil. Her şey gibi o da tanınmak ister, bilinmek ister ve emek ister. 
Sevgilerle, hadi kalemi alıp sorulara yanıt verin. 
Bu soruları sizlere ilk kez 1 Nisan 2013 tarihinde sormuştum, sorulara nasıl yanıt verdiniz bilmiyorum ama ben birkaç soru daha ekledim. İzninizle: 
- Göbeklitepe nerededir ve arkeoloji tarihini nasıl değiştirmiştir? 
- Frikya uygarlığı ve Frikya Vadisi ülkemizin hangi yöresindedir? 
- Sinan’ın en güzel eserlerinden Rüstem Paşa Camii nerededir? Gördünüz mü? 
- Ani harabelerinin hikâyesi nedir? Hiç gittiniz mi? 
Sizlere kolay gelsin, ben şöyle bir Moğolistan’a gidip geleceğim. Bayramınız şen olsun...  
27 Temmuz 2014 Cumhuriyet

31 Mart 2013 Pazar

VATAN NASIL SEVİLİR - IŞIL ÖZGENTÜRK



Vatan Nasıl Sevilir?
Bu ülkede kime sorsan, “Ben bu vatanı çok seviyorum” der. Şimdi sorularımızı sıralayalım:- Hiç Güneydoğu ya da Doğu’ya giden bir tura katıldınız mı? - Anadolu’nun en önemli uygarlığı Bin Tanrılı Hititlere dair kaç heykel gördünüz ve kaç kent gezdiniz?- Hasankeyf’i biliyor musunuz? Gittiniz mi? Orada yapılacak barajın neleri su altında bırakacağını biliyor musunuz? Bununla ilgili herhangi bir yere imza attınız mı? Herhangi bir protesto eylemine katıldınız mı? - Selçuk-Efes’e gittiniz mi? Kentin muhteşem genelevine hayretle baktınız mı? İlk tuvaletleri gördünüz mü? - Bodrum Kalesi ve Sualtı Müzesi’nde hayallere daldınız mı? - Konya’daki Mevlana şenliklerine gittiniz mi?- Kayseri’deki Selçuklu medreselerine, camilerine hayran oldunuz mu? - Uluslararası bir çabayla kurtarılan Zeugma kenti mozaiklerinin sergilendiği Antep’teki muhteşem müzeyi gördünüz mü?- Peygamberler kenti Urfa’da balıklı göle yem attınız mı? - Zılgıt çeken kadınların bu işi nasıl başardıklarını düşünüp hiç zılgıt çekmeye çalıştınız mı?- Antakya’da üç dinin bir arada yaşamasına tanıklık ettiniz mi?- Maveraünnehir nereye denir? - Bir sabah vakti Karadeniz yaylalarında uyanıp, o günü size bağışlayan hayata teşekkür ettiniz mi? - Antalya’da Antalya Müzesi’ne gidip yorgun Herkül’le bir fotoğraf çektirdiniz mi? - Mimarların mimarı Koca Sinan’ın kaç eserini gördünüz? - Sevdiğiniz ve etkilendiğiniz beş romancının adları nelerdir?- Klasik Türk müziğinde nam salmış beş şarkıyı söyler misiniz? - Beş halk ozanı sayabilir misiniz?- Türk sinemasından en sevdiğiniz beş filmi sayabilir misiniz? - Karadeniz’de Sümela manastırında duvarları süsleyen belki de ilk zenci İsa’yı gördünüz mü? - Anadolu uygarlıklarından Likya uygarlığının toprak yollarında yürüdünüz mü?- Türkiye denizlerinde kaç cins balık yaşar?- Türkiye topraklarında kaç bin endemik bitki yaşar?- Türkiye topraklarında kaç çeşit endemik canlı türü yaşar?- Lüferin soyunun tükenmemesi için elinize bir mezura alıp balıkçılarda sarı kanat boylarını ölçtünüz mü? - Hiçbir hayvan barınağına gidip gönüllü çalıştınız mı?- Türkiye’nin yeraltı zenginlikleri nelerdir? - Termik santral nedir? Zararları nelerdir? Biliyor musunuz? Hiç termik santral yapımını protesto eden bir eyleme katıldınız mı?- Türkiye’nin altının silme altın madeni olduğunu biliyor musunuz? - Hiç inatla bölgenizdeki bir eski binanın resimlerini çekip, binanın yaşatılması için gerekli yerlere başvurdunuz mu?
- Anadolu Medeniyetleri Müzesi kimin emriyle kurulmuştur? Hiç gittiniz mi?- Osmanlı’dan beri sürgün yeri olan Sinop Cezaevi’nde kaç muhalif yazar yatmış, biliyor musunuz? - Adana neden Yılmaz Güney’lerin, Yaşar Kemal’lerin, Orhan Kemal’lerin yurdudur, hiç düşündünüz mü? - En son hangi protesto eylemine katıldınız?Sorularımız bunlar, daha da çoğaltılabilir, öyle “vatan sevmek” kolay değil. Her şey gibi o da tanınmak ister, bilinmek ister ve emek ister.Sevgilerle, hadi kalemi alıp sorulara yanıt verin.
31 Mart 2013 - Cumhuriyet


14 Şubat 2012 Salı

İÇİM ACIYOR IŞIL ÖZGENTÜRK (KÖY ENSTİTÜLERİ )

İÇİM ACIYOR




Bize yazık, bu güzel ülkeye yazık… Ürkütücü bir kindarlıkla bu ülke yok edilmeye çalışılıyor. Kimse kimseyi aldatmasın, artık ne Twitter’dan kartopu oynamanın neşesini millete gösteren Cumhurbaşkanı’na ne de MİT Müsteşarı’na arka çıkan Başbakan’a kimsenin güveni kalmadı. Ama insanoğlu bir güzelliğe sığınmak istiyor. Ve benim aklıma, Köy Enstitülü Musa Hoca geliyor, beş yıl önce onun filmini çekmiştim.



Ve yıllar önce bunu yazmıştım, yeniden okunabilir. O yıl haziran ayında bizim film atölyesinden yedi kişi, farklı bir adamın, farklı bir belgeselini yapmak için, yeşilden ötürü renkli fotoğrafların bile siyah-beyaz çıktığı Karadeniz’e doğru yola koyulduk. Orada Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nün ilk mezunlarından Musa Hoca’yla buluşacaktık. Kimdi bu Musa Hoca? Onu daha önceleri de size anlattım; o yaşadığı köyü değiştiren, Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde öğrendiği yaşam derslerini herkesle paylaşan, politikayla, sanatla ilgili bir dev adam. Onu Marlon Brando’ya benzettiğimde beni azarlayan, “Boşver Marlon’u, ben Fidel Castro’yum” diyen biri. Ben onu çekim ekibine anlatmıştım ama gözle görmek, Musa Hoca’yla yaklaşık on gün yaşamak çok farklıydı. Musa Hoca her yaptığıyla, özellikle ekibin yaş ortalaması 25 olanlarını pek şaşırttı. Ve çekim bitip Musa Hoca’dan ayrıldığımızda kamerayı kullanan içimizdeki en genç arkadaşımızın şu sözleri hep aklımda kaldı: ‘“Köy Enstitüleri’ni kapatanlar benim geleceğimle oynamışlar. Enstitüler kapatılmasaydı, Türkiye Musa Hocalarla dolardı ve bizler yaşamın iyiden, güzelden, faydadan yana değiştirilebilir olduğunu öğrenerek büyürdük. Umut etmeyi, ütopyalar kurmayı bize öğretirlerdi. Ütopyalarımızı gerçekleştirmek için yola koyulmayı da.”



Peki ne görmüştük bu on gün içerisinde? Öncelikle Musa Hoca’nın kendi ustalığıyla yaptığı yedi odalı, geniş mutfaklı evinde konuk olmuştuk. Musa Hoca çekim ekibi rahat etsin diye yepyeni nevresimler almıştı ve her odaya, gece kalkanlar için zorluk olmasın diye prize takılan küçük renkli bir ampul koymayı ihmal etmemişti.



Ondan disiplini öğrenmiştik. Çekim için gündoğumu ve ışık önemli olduğundan, içimizde en erken kalkan oydu. Her gün giyinmiş, tıraş olmuş, saçlarını yandan ayırmış, bizi bekleyen oydu.



Yaşadığı köyün okulunu yapan da oydu, köye su getirip, milletin doğru dürüst aptes almasını sağlayan da. Bu suyun çok güzel bir hikâyesi vardı. Musa Hoca bakmış, caminin önünde herkes elinde ibriklerle aptes almaya çalışıyor, kimi alıp kimi alamıyor. Bu durum onun ağırına gitmiş, hemen işe koyulmuş. O sırada oralarda satılık bir Rus denizaltı pompası varmış; Musa Hoca pompayı su getirmek için kullanabileceğini düşünmüş, ince matematik hesaplarından sonra bunu başarmış ve suları şırıl şırıl akan bir şadırvan yapmış.



Hikâyenin bundan sonrası tam Türkiyeli bir hikâye. Uzun bir süre şadırvanın suları boşa akmış, Musa Hoca Fidel Castro’ya, herkese “Benim ayaklarım da, başım da hep sola gider” diye ilan etmiş ya, ilk başlarda kimseler aptes almaya cesaret edememiş; ne olur ne olmaz, başımıza bir bela gelir mi gelir... Ama sonunda bakmışlar ki su akıp onlar bakıyor, oturmuşlar şadırvanın şırıl şırıl akan sularının karşısına, bir güzel apteslerini almışlar.



Musa Hoca koca cüsseli ama yüreği çocuk yüreği. Bakmış ki, kadınlar çay yapraklarını sepetlere doldurup iki büklüm taşıyorlar. Yüreği elvermemiş, hemen bir çözüm üretmiş, okulda öğrendiği teknik bilgiyi kullanarak dört ayaklı bir taşıma makinesinin maketini çizivermiş. Köyde eli bu işlere yatkın, Almanya’dan gelmiş demir ustası da maketi hayata geçirmiş. O günden sonra Musa Hoca’nın çaylarını taşıyan kadınlar pek bir rahat etmişler.



Musa Hoca’yı, belgeselimizde onunla birlikte olan Beşikdüzü’ndeki sınıf arkadaşlarını, hiçbirimizin unutması mümkün değil; bu çekim hepimize bir şey öğretmişti: “Bu topraklarda yeryüzünün en başarılı eğitim projelerinden biri gelip geçmişti ve izleri her yerdeydi. Ve biz o izler var oldukça güvendeydik.”



Şu anda benim içim acıyor.



Cumhuriyet 12.02.2012

AL GÖZÜM SEYREYLE

Işıl Özgentürk

isilozgenturk@superonline.com

27 Eylül 2011 Salı

Ağabeyimi Cennette Değil Yanımda İstiyorum’ IŞIL ÖZGENTÜRK

‘Ağabeyimi Cennette Değil Yanımda İstiyorum’

Yeter artık yeter, bir Türkiye yurttaşı olarak ne zaman, zamanın Türkiye gündemiyle akmadığı bir yerlere gitsem, bu bir yabancı ülke olabilir, bir festival olabilir, geldiğimde yani kürkçü dükkânına döndüğümde, içimdeki coşku, sevinç anında yerini derin bir hayalkırıklığına bırakıyor.

İşte gene öyle oldu, 18. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nden coşkuyla döndüm, anlatacağım bir yığın hikâye, film, an vardı ama her şeyin bitmesi için gazeteleri açmam yetti.

Otuz yıldır aynı şey, gene şehit haberleri, gene sivil halktan ölümler, “Vatan sağ olsun!” sözlerinin söylendiği cenazeler!

Neyse bir kız çocuğu, şehit ağabeyin cennete gitti dediklerinde, henüz masumiyetini yitirmediğinden ve cennet fikriyle beyni yıkanmadığından şöyle demiş: “Ben ağabeyimi buraya, yanıma istiyorum!”

İşte anahtar sözcük: “Ağabeyimi buraya, yanıma istiyorum!”

Şehitlerine ve tabii dağda ölenlerine çok üzülen biz Türkiyeli yurttaşların, bu sese kulak vermemiz gerek. Bu sesi çoğaltmamız gerek!

Binlerce, on binlerce, yüz binlerce Türkiyeli insanın Kürt-Türk fark etmez, yollarda “Biz ölülerimizi cennete yollamak istemiyoruz, yanımıza gelmelerini istiyoruz” diye yürüdüğü gün, terör örgütü “Biz ne yapıyoruz?” diye kendini en azından sorgulamaya başlayacaktır.

Hiç kuşkunuz olmasın, nasıl asker cenazelerinde askerin şehit olduğu ve cennete gittiği düşünülüyorsa, dağdaki cenazelerde de aynı duygu hâkimdir. Sonuçta dağdaki de vadideki de aynı sulardan beslendi, aynı rüzgârı hissetti. Sonuçta gencecik ölüp gittiler, geride kalanlara bir teselli gerek, bu da cennet!

“Cennette değil yanımızda istiyoruz!”

Şimdi seçim sonucunda kazandığı 36 milletvekilliğiyle bir başarıyı hayata geçiren, önemli miktarda solcuların da oyunu alan BDP’nin kendini bir Türkiye partisi olarak hissetmesi ve bunu dosta düşmana göstermesi gerek. Eğer gerçekten “barış” fikrinde samimi bir duruşları varsa.

Böyle olmuyor, adeta parti “hep bana rabbena” diyerek sadece ve sadece Kürtler üzerinden siyaset yapmaya soyunuyor ve en tehlikelisi partinin başarısıyla umutlanan sol kamuoyunu hızla yitiriyor. Bize ne onlardan diyebilirler, bu da bir yol, o zaman da samimi olmaları gerekiyor çünkü oyun zamanı geçti.

Şimdi yeniden bir güven kazanmaları ve Türkiye’yi gerçekten bir yurt olarak sevdiklerini göstermeleri için önlerinde hâlâ bir yol var! Öncelikle terörü lanetleyen bir mitingle işe başlamaları gerek, bir de iki de bir konuşan parti şahinlerinin bir Türkiye yurttaşı gibi konuşmasında yarar var. Arkadaşlar bu işin sonu hiç de hayırlı görünmüyor, solcu milletvekilleri siz ne yapıyorsunuz, Türkiye kırılmayı en şiddetli yaşadığı bir zamanda üniversite kulüplerinde yapılan siyasete pek yer yok. Biraz büyüyün!

Ne acıdır ki, hem Kürt siyaseti, hem ana muhalefet partisi sadece ve sadece hükümetin ve terör örgütünün ekmeğine yağ sürüyor, ülkenin bir bölümünde resmen iç savaş sesleri duyulurken muhalefet partileri demeç vermekten başka hiçbir iş yapmıyor, hadi yola çıkın bakalım, bir miting düzenleyin, bu ülkenin asla bir Yugoslavya olmayacağını hep birlikte haykırın!

Bir de Abdullah Öcalan’a bir çift sözüm var, ne de olsa aynı kuşaktanız, bunu anlayacağını umuyorum, Saraybosna nasıl bir yerdir biliyor musun? Şehrin her köşesi bir mezarlıktır ve mezarda partizanlarla iç savaşta ölen gencecik insanların mezarları yan yanadır ve hiç kimse kazanmamıştır.

Bir iç savaşta zaten kazanan olmaz, olsa olsa kazanan, eli kanlı emperyalizmdir.

Sana bir görüntü anlatayım, Saraybosna Kütüphanesi (önemli bir kültür mirasıdır) iç savaş sırasında bombalanmıştı, ben oraya gittiğimde hâlâ bombaların izleri vardı ve yıkıktı ama önünde kocaman cam kutular içinde dünyanın belli başlı markaların reklam pankartları asılıydı ve o güzel yurt Yugoslavya artık yoktu.

Bir düşün!..
27 EYLÜL 2011 Cumhuriyet Gazetesi