18 Mart 2012 Pazar

KONUŞMA DİLİNİN ŞİİRİ // ATAOL BEHRAMOĞLU

KONUŞMA DİLİNİN ŞİİRİ

Sevdiğimiz şiirlerden aklımızda yer etmiş bazı dizeler ille de simgesel, mecazsal sözler değil, kimi kez, hatta çoğu kez sıradan sözcüklerdir.

İzninizle dilimin ucuna bu bağlamda ilk gelen bazı dizeleri sıralayayım:

Ne güzel şey hatırlamak seni (Nâzım Hikmet) / Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış (Yahya Kemal) / Her şey yerli yerinde havuz başında servi (A.H. Tanpınar) / Tahtadan yapılmış bir uzun kutu (Necip Fazıl) / Yaş otuz beş yolun yarısı eder (Cahit Sıtkı) / Üfleme bana anneciğim korkuyorum (Dağlarca) / Beşikler vermişim Nuh’a (A. Arif) vb…

Her biri bir güzel şiiri başlatan bu dizeler bütündeki bağlamdan koparılarak okunduğunda pek de şiirsel gibi gelmeyebilirler... Sıradan düz yazı cümlelerinden farksız oldukları bile söylenebilir. Onlara şiir lezzetini kazandıran, sonraki dizeler ve böylece de şiirin bütünü içinde kazandıkları işlevselliktir. Şimdi birkaç tanesiyle bunu örnekleyelim:

Ne güzel şey hatırlamak seni / Ölüm ve zafer haberleri içinden / Hapiste / Ve yaşım kırkı geçmiş iken

Şairin bu dizeleri hangi ortamda, kendi yaşamının, ülkesinin ve dünyanın hangi döneminde yazdığını bilmek, bu olgulara yakınlık duyanlar için şiirselliği daha da arttıran etkenlerdir. Yukarıdaki dizelerin her birini böylece bütünseldeki bağlamına oturtarak, anlama ve sese ilişkin örgünün oluşumunu göstererek, nasıl şiirsellik kazandıklarını görebiliriz. Bunlar konuşma dili cümleleridir, fakat bütün içinde anlamsal ve biçimsel öğelerle şiirsellik kazanmışlardır… Buna gereksinimi olmayan, başlı başına şiir olan dizeler de vardır. Bu tür dizeler genellikle simgesel, mecazsal, konuşma dilinden alınmamış öğelerle yapılmışlardır…

Birkaç örnek: Gülün tam ortasında ağlıyorum (C. Süreya) / Örneğin rakı içiyoruz içimize bir karanfil düşüyor gibi (E. Cansever) / Sular bizden akıllıdır (Dağlarca) / Sabah şaire saldırıyor (İ. Özel) / Eflatun gözlerin olduğunu bilmiyordum (A. İlhan /) Ben senin krallığın ülkene yetiştim (İ. Berk) vb…

Bu örneklerden sonra asıl söylemek istediğime geliyorum…

Yine konuşma dilinden alınmış, hatta konuşma dilinin tam içinden çıkmış olup, herhangi bir mecaza ya da simgeye de dayanmaksızın ve bağlama da gereksinim duymaksızın başlı başına şiir tadı taşıyan dizeler de vardır…

Bence Orhan Veli bu türden bir şiirin, daha açık bir deyişle de konuşma dilinden çıkarılmış, konuşma dilinin kendisinin şiire dönüştürüldüğü bir şiirin öncü şairidir. Farklı şiirlerinden dizeleri yan yana sıralayarak ne demek istediğimi anlatmaya çalışayım: Gün olur alıp başımı giderim / Bakakalırım giden geminin ardından / Her bir tüylerinde ayrı telaş / İçmeyip de ne halt edeceksin / Yazık oldu Süleyman Efendiye / Bir acayip kuşların hali / Serde erkeklik var ağlayamam vb…

Şimdi biraz daha ilerleyerek Metin Eloğlu’na ve oradan da Can Yücel’e geliyorum: Hasan değil sen değil sürahiyi kim kırdı (M. Eloğlu) Orhan Veli’nin izinden giden bir şair olarak Metin Eloğlu, işi “lettirisme”e (sözcükçülüğe) vardırmadan önce ya da irini dozunu çok abartmadığında, “Horozdan Korkan Oğlan” vb kitaplarındaki şiirleriyle, şiirimizi konuşma dilinin doyumsuz tatlarıyla, yanı sıra da günlük yaşamın kendisinin canlı şiiriyle donatmıştır…

Can Yücel de öyledir. Onun birçok şiirinde dil, şiirin kendisi gibidir. Sanki şiiri değil, dili okuyor gibiyizdir… Söz gelimi, “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim”i böyle okuyun, ne dediğim daha iyi anlaşılacaktır…

Ve Turgut Uyar… İkinci Yeni şairleri içinde, tek tek dizeler bağlamında, simge ve mecazı en az kullanan belki odur…

Sana bir boyun atkısı gerek çünkü kış geldi…

Ne kadar yalın, insanca, mecazsız, simgesiz ve şiirle dolu…

Ya da: İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım…

Aynı şey…

Ya da: Halbuki korkacak hiçbir şey yoktu ortalıkta / Her şey naylondandı o kadar / Ve ölünce beş on bin ölüyorduk güneşe karşı…

Sıradan sözlerle yapılmış büyük bir şiir…

Bunları bana, bir kez daha, şu günlerde yayınlanan “Aşkla Kedi Arasındaki Yedi Benzerlik” adlı kitabındaki şiirleriyle Barış Pirhasan düşündürdü… Pirhasan’ın şiirleri, yukarıdaki örneklerde olduğu kadar açık, aydınlık, anlaşılır değil… Ama dikkatli bir okuma, bu şiirlerde, bölünmüş hayatlarımızın parçalanmış kırıntılarından, kırpıklarından oluşturulmuş, acıtıcı, hakiki, canlı, somut imgesini görecektir… Belki tümüyle mecazsız ve simgesiz değil, fakat kesinlikle abartısız, yaşamın kendisi gibi karmaşıklığı içinde yalın, savrukluğu içinde tutarlı şiirler…

Konuşma dilinin, somut yaşamın, başkaca bir aracıya gereksinimi olmaksızın şiir oluşu…

Cumhuriyet Gazetesi Pazar  Eki 18.03.2012
Pazar Söyleşileri. ATAOL BEHRAMOĞLU

16 Mart 2012 Cuma

UTANÇ GÜNLERİ ZÜLFÜ LİVANELİ


70’li yıllardı. Türkiye’deki hoyrat rejim bizleri önce hapse koymuş, sonra da uzak diyarlara savurmuştu.

İki göz bir öğrenci evinde kıt kanaat geçinip gidiyor, ülkeden gelecek haberleri bekliyorduk. Ama o zamanlar böyle uydu yayınları, cep telefonları, internet yoktu ki.

Kocaman lambalı radyolardan TRT’nin dış yayınlarını dinlemeye çalışırdık. İbreyi daracık bir aralıkta sabit tutmaya çalışır, ses parazitlendiğinde sağa sola oynatarak spikerin sesini Rusça konuşmaların, Bulgar müziğinin ya da ne bileyim Hırvat şarkılarının arasından anlamaya çalışırdık. Çoğu zaman da iyice kaybolan sesi geri getirmek için geleneksel yönteme başvurarak radyoyu yumruklamaya başlardık.

Tam o günlerde karlı Stockholm’e, ellerinde sazlarıyla iki âşık geldi. Birinin kocaman bıyıkları ve küçücük bir curası vardı. Ötekinin ise bıyıkları küçüktü ama sazı kocamandı. Curayı çalan Âşık Nesimi’ydi, divan sazını çalan Âşık Daimi.

Bizim nohut oda, bakla sofa eve yerleştirdik onları. Dar gelirli bir hâkim karısı olan babaannemin deyimiyle “Maksat gönüller geniş olsun”du.

Evde üç saz vardı artık. Akşamları bu üç sazı çıkarıyor ve saatlerce çalıyor, söylüyorduk. Âşık Daimi’nin “Ne ağlarsın benim zülf-ü siyahım“, Nesimi’nin “Ey şahin bakışlım“, kulunuzun “Leylim Ley“ türküleri art arda sıralanıp gidiyor, semahlar uzun havaları, mersiyeler ağıtları kovalıyordu. Vatan özlemi bastıkça çalıyorduk, çaldıkça sıla hasretimiz artıyordu.

İki ay kaldık bizim evde. Öğrenci bursu neye yetiyorsa onu bölüştük.

Bir gün İlhan Koman’ın yaşadığı gemiye götürdüm âşıkları. Koman büyük bir heykelciydi; karısı Kerstin, çocukları ve bembeyaz sakalıyla hurda bir teknede yaşıyordu. Teknenin adı Hulda’ydı.

Yine sazları çıkardık, yine Anadolu dile geldi. Saatlerce çaldık. İlhan Koman heyecanından hep ayaktaydı, oturamıyordu bile. Oğlu Ahmetise her şeyi banda kaydediyordu. İyi ki de etmiş.

İlhan Koman öldü, Âşık Daimi öldü, Âşık Nesimi Sivas’ta yakılarak öldürüldü.

Hulda ise İstanbul’a geldi, o kayıtlarla birlikte.

***

Ankara’nın sisli puslu kış havasını herkes bilir. Baharları Bulvar’daki ağaçlara tüneyen ve gelip geçen herkesin omuzuna bir işaret konduran sığırcık kuşlarını da.

O şehrin eski hâlini düşününce gözümün önüne şair, yazar arkadaşlarım geliyor: Utangaç utangaç gülen Metin Altıok, dudakları bıyıklarının altında muzipçe kıvrılan Vasıf Öngören, Sergi Kitabevi’nde bir yandan sohbet edip bir yandan kitap paketleyen Erdal Öz, kendisine “sinirlenmemelisin“ diyen doktora “sinirlenmek benim mesleğim“ diye cevap veren Ahmed Arif, Yevtuşenko gibi stadyumlarda şiir okumak isteyen Ataol Behramoğlu, yüzünden esmer gülümseyişi hiç eksik olmayan İlhan Erdost, her zaman bir Danton edasıyla konuşan Uğur Mumcu...

Metin’i Sivas’ta yaktılar, Uğur’u Ankara’da havaya uçurdular, İlhan’ı hapishane aracında döve döve öldürdüler, Erdal’la hapis yattık, Vasıf sürgünde sıla özlemi içinde öldü; Ahmed Arif, Erdal Öz öldüler, çok şükür Ataol yaşıyor.

***

Kaç gündür bunları düşünüyorum. Sivas’taki arkadaşları bir daha yakan “zaman aşımı“ faciası aklıma geliyor.

Hepsinin gülen, umutlu, heyecanlı, yurtsever, Türkiye’yi daha güzel bir ülke haline getirme düşüyle esrimiş yüzlerini görüyorum.

En değerli evlatlarını bir canavar gibi yiyen sisteme isyan duyguları yükseliyor içimden.

Sonra da, başlarına hiçbir şey gelmediği halde ekranlara çıkıp “zulüm gördük“ diyenleri seyrediyorum.

İnsanlığımdan, ülkemden, siyasetçilerimden utanıyorum. 


14 Mart 2012 Çarşamba

DAĞILAN GÜL / BEHÇET AYSAN


DAĞILAN GÜL / BEHÇET AYSAN

ne söylersen söyle bu aşk ikimizindi
ikimizindi bir zamanlar aynı gökyüzü
bir samanın tutuşması gibi olan şey
biraz erzurumdu biraz rize biraz mardin
geniş, dingin, sürekli bir yurt gibi

ne söylersen söyle rüzgardır duyan
düşleri çağıran iri siyah gözleriyle
ve yanıbaşımızda mutlu kalan ne var ki
belki bir kuş akşamın ölü ağzındaki
sadece güldür dağılmış ayaklanmaya

ne söylersen söyle ruhum bağırıyor
acı içinde bağırıyor giden her şeye
uzak kapıların ses verip çağırmadığı
mutsuzluk değil mi biraz da şarkıdır
üzgün, kırık, iri bir gül gibi kanayan

ne söylersen söyle bir gün yiteceğiz
çam seli halinde kalabalık bir orman
alıp götürecek bizi kuytu ölümlere
yaşamanın anlamını sorsam da söyleme
konuştukça bir gemi açılıyor kıyıdan.


6 Mart 2012 Salı

ROSENBERGLERİ ANIMSAMAK



ROSENBERGLERİ ANIMSAMAK

İstanbul Şehir Tiyatrolarında “Rosenbergler Ölmemeli “ adlı oyun kısa süre sahnelendikten sonra tuhaf bir şekilde kaldırılmasaydı belki Rosenbergler şu sıralar bu denli anımsanmayacak, konuşulmayacaktı.Tiyatro yönetimi ile Onk ajansı arasındaki uyuşmazlıkta kim haklı bilemem. Bildiğim Rosenberglerin tiyatroda sahnelenmesinin toplumsal duyarlık açısından sayılmayacak kadar çok yararı olduğudur. Soğuk savaş tam tamlarının yeniden duyulmaya başladığı dünyada silahlanmaya harcanan olağanüstü bütçelerin tetikleyeceği yeni savaşları, nükleer tehditleri bir kez daha sorgulama şansını bulacaktık. ABD’de ikinci dünya savaşı sonrası sosyalistlere, aydınlara, bilim ve sanat insanlarına karşı başlatılan cadı avını da bir kez daha anımsayacak belki de yeni dersler çıkarma fırsatını yakalayacaktık...

Rosenberler Ölmemeli Oyununun Yönetmeni Orhan Alkaya, son oyunun ardından Radikal gazetesinden İpek İzci’nin sorularını yanıtlamış. Söyleşide yürekten katıldığım pek çok tümcesi var Alkaya’nın. Kısa bir alıntıyı aktararak yetineyim: “…Sanat korkuyla mücadele eder, korkunun ilacıdır. Sanatın konuşamayacağı, el atamayacağı hiçbir konu yoktur. Bir seri katili de anlatırsınız, hırsızı da, politikacıyı da… ‘Neden onların seçildiği oyunlar yapıldı?’ diye bir soru sorulduğunda zaten atmosfer faşistleşmiş demektir.” Sansür sevdalıları, korku belası oto sansüre sığınanlar, meslektaşlarını ispiyonlamaktan utanmayanlar, yurtseverliği ırkçılıkla örtüştürmeye kalkışanlar bu sözlerden bir ders çıkarabilirler mi? Gidişata bakılırsa sanmıyorum.

Rosenbergleri ve onların trajik sonlarıyla ilgili olaylara kısaca değinmek isterim. Julius Rosenberg ve eşi çocuklarıyla New York kentinde yaşayan sol görüşlü bir ailedir. Savaş sonrası değişen güçler dengesi ile ABD’de ırkçılık hortlamış, komünistlere karşı bir tutuklama furyası başlamıştır. Julius Rosenberg 17 Temmuz 1950’de atom sırlarını Ruslara verdiği iddiasıyla tutuklanır. 11 Ağustosta ise bu kez eşi Ethel gözaltına alınır ve tutuklanır. Üç yıl süren duruşmaları boyunca Rosenbergler suçsuzluklarını kanıtlamak için uğraş verirler. Düzmece kanıtlar ve yalancı tanıklıklarla süren dava birçok ülkede ilgiyle izlenir ve Rosenbergler lehine kitle gösterileri yapılır. ABD’de ve Avrupa’daki insan hakları örgütlerinin çağrıları da dikkate alınmaz. Mahkemenin verdiği idam kararı onaylanarak Rosenbergler 19 Haziran 1953’te elektrikli sandalyede idam edilirler. İlginçtir Rosenberglerin Avukatı Perry Clark tüm hukuki yolların tükenmesinden sonra idamın durdurulması yolundaki taleplerini ve af mektubunu Başkan Eisenhowere iletmenin yolunu bulur. Oysa Beyaz Sarayın ne New York sokaklarında Rosenberglere af isteyen kalabalığı, ne de ceza evi önünde gözyaşı döken protestocu kalabalığı görmeye duymaya niyeti vardır. Akşam geç saatlerde Beyaz Saraydan yapılan açıklamada Eisenhower’in af dilekçesini okuduğu ancak bu olaya karışmak istemediği bildirilir. Böylece iki suçsuz insanın idamı da onaylanmış olur. Rosenberglerin trajik ölümleri tüm dünyada uzun yıllar yankı buldu. Rosenberglerin çocuklarına ve dostlarına cezaevinden yazdıkları hapishane mektupları “Ölüm Evi Mektupları” adıyla kitaplaştı.Oğulları Michel ile Robert Anne ve babalarının ölümünden sonra soyadlarını değiştirmek zorunda kaldılar. Aile dostları Meeropol’un soyadını aldılar. İki kardeşin Rosenberglerin kendilerine yazdıkları mektuplardan oluşturdukları, anı ve gözlemlerine de içeren bir kitap We Are Your Sons adıyla 1976 da yayımlandı. Ülkemizde de Şemsa Yeğin’in Türkçesi ile “Rosenbergler” adıyla Gözlem Kitapevinden yayınlanarak okurla buluştu.Türkiyeli aydınlar, yazar ve çizerler de Rosenberglerin davasına ilgisiz kalmadılar. Melih Cevdet Anday’ın Rosenbergler için yazdığı “Anı” şiiri hâlâ güncelliğini koruyor ve şiir severlerin ezberinde yaşıyor. Yazımı Ethel Rodsenberg’in çocuklarına adadığı bir şiiriyle sonlamak istiyorum. A:Kadirin çevirisi ile

“Eğer Ölürsek:
Bir gün öğreneceksiniz, evlatlarım, öğreneceksiniz,
Neden kestik türkümüzü yarıda,
Neden kitabımızı açık bıraktık, işimizi tamamlamadan,
Neden gittik toprak altında uyumaya.
Ağlamayın artık,evlâtlarım,ağlamayın.
Yalanlar ve pislikler neden sarmış dört bir yanı?
Neden bu göz yaşları, bu zulüm neden?
Öğrenecek bir gün bunu bütün dünya.
Yeryüzü gülümseyecek ,evlatlarım,gülümseyecek
Ve sevinçler yeşerecek mezarımızın üstünde
Kıyımlar sona erecek, dünya olacak mutlu
Kardeşliğin ve barışın koynunda.
Çalışın, evlâtlarım , çalışın ve bir anıt dikin.
Sevgiye ve sevince bir anıt,
İnsanlık onuruna ve de insanca,
Sizin adınıza koruduğumuz, sizin adınıza.

Ethel Rosenberg

evrensel.net Güncelleme tarihi: 2012-03-05 15:34:56

GERÇEĞİN GÖZÜYLE
Turgay Olcayto
turgay.olcayto@gmail.com



ANI

Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil 
Değil bu anılacak şey değil 
Apansız geliyor aklıma 

Neredeyse gün doğacaktı 
Herkes gibi kalkacaktınız 
Belki daha uykunuz da vardı 
Geceniz geliyor aklıma 

Sevdiğim çiçek adları gibi 
Sevdiğim sokak adları gibi 
Bütün sevdiklerimin adları gibi 
Adınız geliyor aklıma 

Rahat döşeklerin utanması bundan 
Öpüşürken bu dalgınlık bundan 
Tel örgünün deliğinde buluşan 
Parmaklarınız geliyor aklıma 

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm 
Kahramanlıklar okudum tarihte 
Çağımıza yakışan vakur, sade 
Davranışınız geliyor aklıma 

Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil 
Değil unutulur şey değil 
Çaresiz geliyor aklıma. 

Melih Cevdet ANDAY

4 Mart 2012 Pazar

ŞİİR OTEL / ATAOL BEHRAMOĞLU




ŞİİR OTEL

Şiir ve otel denildiğinde benim aklıma öncelikle Necip Fazıl’ın “Otel Odalarında” adlı şiiri gelir:

Bir merhamettir yanan daracık odaların

İsli lambalarında isli lambalarında…

Bu iki dizeyle başlayan şiir hüzün dolu ikili dizelerle (beyit) sürüp gider…

En ücra taşralarımızda bile beş yıldızlı otellerin boy gösterdiği ülkemizde hâlâ böyle oteller var mıdır, bilmem. Fakat şairin en güzel şiirlerinden biri olan bu şiiri, bizim edebiyatımızda otel kavramının bir hüzün ve yalnızlık imgesi olarak işlendiği, bunun da ötesinde bu kavramın şiire getirildiği belki de ilk örnektir.

Bunları yazarken Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları”nı unutmuş değilim kuşkusuz. “Han”, bambaşka bir konu… Onlar modern anlamıyla otel olgusunun çok daha öncelerdeki örnekleridir. Sıradan halkın konaklama mekânlarıdır. Çamlıbel’in şiirindeki öykü ne kadar hüzün verici olsa da, hanlar Necip Fazıl’ın betimlediği otel odalarından farklıdır… Halkın bulunduğu yerde, ne kadar yoksulluk olsa da, yalnızlık pek yoktur… Yalnızlık modern yaşama özgüdür…

***

Bu çok ilginç konu, bizim edebiyatımızda ve dünya edebiyatında otel izleği, derinliğine incelenmeye değer… Aklıma ilk gelen örnekler olarak Chauser’in “Canterbury Hikâyeleri”nden Jules Laforgue’un “Anonimin(adsızın) Büyük Oteli”ne kadar dünya edebiyatının (şiirinin) hanlarında ve otellerinde bir gezinti… Bizim edebiyatımızda halk şiiri örneklerinden, belki Evliya Çelebi’den başlayarak, yukarıdaki örneklerden geçerek, Nâzım Hikmet’in gurbet şiirlerine, Cansever’in “Oteller Kenti”ne bir yolculuk…

Bütün bunlar çok sayıda ve heyecan verici edebiyat incelemesi konularını oluştururdu… Fakat ben şiir ve otel konusunda bu uzun girişi burada noktalayarak yazımın başlığına gelmek, geçen yıl Denizli’de açılan harika otelden, “Şiir Otel”den söz etmek istiyorum…

***

Denizli “Şiir Otel”i, yukarıda sözünü ettiğim şiir ve otel konulu bütün kavramları altüst ediyor... Tepeden tırnağa şiirle donanmış bir otel bu… Adından başlayarak, “şiir otel” sözcükleri işlenmiş havlularına, terliklerine kadar… Duvarlarında şair büstleri, portreleri; gözünüzün değdiği her yerde şiirler, dizeler, şiire ilişkin çizimler; lobisinde dallarından yaprak yerine üzerlerinde şiirler yazılı kâğıttan yaprakların asılı olduğu şiir ağaçları… Bir şiir kitaplığı… Her biri bir şairin adını taşıyan odaların bulunduğu katlardan ve oda kapılarından başlayarak, oda içlerini de donatan şiirler, dizeler, şair portreleri…

Bunların yanı sıra, bir otelin sahip olması gereken temizlik, rahatlık, aydınlık, sadelik ve ferahlık…

Denizli “Şiir Otel”, şiir ve otel kavramlarının akla getirebileceği yalnızlık ve hüzün kavramlarını tersine çeviriyor…

Evinizden daha çok evinizde gibi oluyorsunuz…

Orada geçirdiğiniz zaman süresince şiirin konuğusunuz çünkü…

***

Bunca ülke gezdim… Kendi ülkemizde ve başka yerlerde sayısız otelde kaldım…

Ben Denizli’deki “Şiir Otel” gibi bir yer ne gördüm, ne işittim…

Önümüzdeki Mart ayının 22-25 tarihlerinde, Dünya Şiir Günü’nün kutlamalarından biri, başka ülkelerden seçkin şairlerin de katılımıyla Denizli “Şiir Otel”de yapılacak…

“Şiir Otel” adı Türkiye’de olduğu kadar dünyada da duyulmaya, öğrenilmeye, merak uyandırmaya başlayacak…

Denizli’ye, Pamukkale’ye, ülkemize ve şiire böyle bir güzellik armağan eden, başta Esat Bozbıyık olmak üzere otel sahipleri ve bütün yöneticileri, çalışanları, her türlü övgüyü, teşekkürü hak ediyor…

Şiirseverlerle 22-25 Mart Dünya Şiir Günü kutlamalarında, Denizli Uluslararası 1. Şiir Festivali’nde, “Şiir Otel”de buluşmak üzere…

Cumhuriyet Pazar Dergi 04.03.2012
ATAOL BEHRAMOĞLU Pazar Söyleşileri

28 Şubat 2012 Salı

SÜMBÜL EFSANESİ


Kral Amyklos'un Hyakinthos adında çok yakışıklı bir oğlu vardı, Apollon da onun bu güzelliğine hayran olmuştu, kısa sürede genç delikanlı ile Tanrı Apollon çok yakın dost olmuşlardı. Boş zamanlarında Eurotas'ın çiçekli kıyılarında çimenler üzerinde disk atarak birlikte vakit geçirirlerdi.

Bir gün gene her zamanki gibi disk atmaya gitmişlerdi. Hyakinthos'a deli gibi aşık olan kelebek kanatlı güzel Zephiros (Batı rüzgarı) onların bu kadar yakın olmalarını çekemiyor adeta kıskançlıktan kuduruyordu. Zephiros gemicilerin en çok sevdiği rüzgar olduğu halde artık görevini yapmıyor, hatta kıskançlığının neden olduğu öfke ile gemileri kayalara bile çarpıyordu. Kıskançlıktan ne yaptığını bilmez bir hale gelmişti. O günde kuvvetli bir esintiyle Apollonun fırlattığı diskin yönünü değiştirdi. Ve disk hızla genç Hyakinthos'un kafasına çarptı. Zavallı delikanlı kafasında kanlar akarak yere yuvarlandı,

Apollon bu felaket karşısında deliye dönmüştü. En sevdiği dostunu çok kötü yaralamıştı. Hyakinthos'un yaralarına oğlu Askleipos'un en tesirli ilaçlarından koydurdu ama fayda etmedi zavallı Hyakinthos çok kan kaybetmişti ve oracıkta can verdi. Bunun üzerine Apollon onu her ilkbahar açan sümbül çiçeğine dönüştürdü...

26 Şubat 2012 Pazar

DİRİLER MEZARLIĞI ADNAN BİNYAZAR

DİRİLER MEZARLIĞI

Şu sıralar daha çok fotoğraflarıyla tanınan şair Mahmut Turgut, Yüreğimdeki Çiçekler adlı albümüyle objektifini şairlere, sanatçılara, yazarlara çevirmiş. Soğuğun bıçak gibi kestiği kış Ankara’sının bir otel odasında, özlemi yüreğimde tüten o yüzlere bakıyorum.

Albümün ilk fotoğrafı Ahmet Taner Kışlalı... Bedeni sözcüklerinden, sözcükleri bedeninden ince, aydın bir kişilik. O Kültür Bakanı, ben daire başkanı, ilk işimiz Hasan-Âli Yücel dönemi klasiklerini canlandırmak olmuştu. Sonraki sayfada Ali Püsküllüoğlu. Doğallık ne ise oydu, erdem ne ise oydu, arı gibi çalışmak ne ise oydu... Ardında onlarca sözlük, onurlu bir yaşam bırakarak, usulca çekildi aramızdan.

Sayfayı çeviriyorum. Güleğen yüzüyle Aziz Nesin. O ömrünün kışını yaşarken, Macbeth’in “Ömrüm Güze Erişti” sözünü başlık yapıp ona mektup yazmıştım. Bir başka sayfada Cahit Külebi. Oğlunun ölümünü gördü, “Senin dudakların pembe / Ellerin beyaz / Al tut ellerimi bebek / Tut biraz” diye dizeler düşürdüğü eşini yitirdi, çok sevdiği kedisi “Sarman”ın ölüsünü penceresinin önündeki ağacın dibine gömdü. Acısı ne ovaydı, ne derin vadiler, doruğuna ulaşılmaz dağlardı.

Deniz Som’la çok az bir araya geldik. Yerinde duramayan bir telli turna, hızlı adımlı bir dervişti Som! Kaşla göz arasında, ölüm aldı, yer gizledi. Dursun Akçam sıra arkadaşımdı. Başkası üzerine yazdığım ilk denememde kalemim ona kaydı. O yazı Varlık’ta yayımlandı, radyolarda okundu.

Bir sayfada da Erdal Öz; güleç yüzlüydü. Fotoğrafta da gülüyor. Bin kez ölse, benim gözümde milyonlarca kez diri! Büyük Sinema’nın üstündeki kitapçı dükkânında o raftan bu rafa fişek gibi gidip gelişi gözümün önünden gitmiyor. Altmış beş yaşında, Masalını Yitiren Dev romanımı masasının üstüne koyduğumda şöyle bir gülümsedi, dört gün sonra, “Romanını basıyoruz,” diye telefon etti.

Fakir Baykurt’la Fazıl Hüsnü Dağlarca karşılıklı sayfalarda. Baykurt’a bakarken soruyorum: Onca yazının arasında kendine bir dakika olsun ayırmış mıdır? Yolda yolakta, üst cebinden çıkardığı kâğıtlara notlar alırdı. Dağlarca bir söz büyücüsü idi. Bir akşam sabaha kadar benimle konuşmuştu. Birkaç gün sonra eşim üzerine yazdığı “Eş Ölümü” postadan çıktı.

Gazeteciler, köşe yazarlığının bilgelik olduğunu anlamak için her gün İlhan Selçuk okumalılar. Yoksa yazdıklarının kalem hamallığından kurtaramazlar kendilerini. Melih Cevdet Anday, bilgeliği halklaştırmanın yazarıydı. Mustafa Ekmekçi, halklaşmanın hamurkârı, Necati Cumalı, edebiyatın coşkular esintisi, Nezihe Meriç, sözün inci dizicisi...

İroniyi dudağının ucunda zekâ şimşeği gibi parlatan Salâh Birsel’in üslubu bir komedya oyuncusu kıvraklığında idi. Şükran Kurdakul bireycilikle “birey”in ne olduğunu anlatmaya adamıştı ömrünü. Server Tanilli hayattan intikamını emekle alan bir bilgeydi. Düşüncenin çeliğine karikatürleriyle su veren bir sanatçıydı Turhan.

Türkân Saylan, o “ölü can”ıyla bir irade anıtı diktirdi düşünce tarihine. Türkel Minibaş, ölümünden bir hafta önce, bir yazımdan dolayı beni kutlama inceliği göstermişti. Minibaş, biliminin yanında mahzun yüzlü bir edebiyat prensesiydi. Vedat Günyol, insanlıkçılığın, hoşgörünün, aklı kılavuz eylemenin evrensel savaşımcısı...

Yüreğimdeki Çiçekler albümünde kimler yok! Attilâ İlhan, Bülent Ecevit, Can Yücel, Demirtaş Ceyhun, Dinçer Sezgin, Doğan Aksan, Duygu Asena, Erhan Bener, Fethi Naci, Füsun Akatlı, Gürhan Uçkan, Halit Çelenk, Halit Refiğ, Jülide Gülizar, Memet Fuat, Orhan Asena, Sadun Aren, Vüs’at O. Bener, Yıldız Sertel... Her ad bir diri mezarı...

Cumhuriyet Dergi 26.02.2012
ADNAN BİNYAZAR Pazar Yazıları