Uzun zamandır sevgili Momentos blog dünyasında yaşayan blog dostlarımızın bloglarını https://open.spotify.com/episode/62WzwnJyammT5tAZkzTu0j özveri ile tanıttı tam 49 hafta,pek çok blog tanıdık,çok güzeldi . Bu hafta son blog tanıtımını yaptı. Bu son! sonsuzluğa göç eden sevgili blog dostlarımızı anma, anılarda yaşatmadır... Saygı ve özlemle anıyorum..
14 Nisan 2023 Cuma
BLOG DOSTLUĞU
Uzun zamandır sevgili Momentos blog dünyasında yaşayan blog dostlarımızın bloglarını https://open.spotify.com/episode/62WzwnJyammT5tAZkzTu0j özveri ile tanıttı tam 49 hafta,pek çok blog tanıdık,çok güzeldi . Bu hafta son blog tanıtımını yaptı. Bu son! sonsuzluğa göç eden sevgili blog dostlarımızı anma, anılarda yaşatmadır... Saygı ve özlemle anıyorum..
25 Kasım 2022 Cuma
25 KASIM KELEBEKLER ÖZGÜR OLMALI
https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kelebekler-ozgur-olmali,18596 y
Yusuf.nazim1@gmail.com
2 5 Kasım 2017 Kelebekler özgür olmalı
Bundan 57 yıl önce, Dominik’te üç kelebek kanat çırpmış, dünyanın dört bir tarafında milyonlarca kelebeğin kanat sesleri onları izlemiştir “Belki bize en yakın şey ölüm ancak bu beni korkutmuyor. Haklı olan her şey için savaşmaya devam edeceğiz” /Maria
Tarih 11 Ocak 1937. Küba’nın doğusunda bir ada. Bu adanın ancak yarısından biraz fazlasına sığabilmiş bir ülke; Dominik Cumhuriyeti. Ülkenin başkenti Santo Domingo’da sıradan bir gün. Avenida George Washington Caddesi üzerinde hararetli, gri bir kalabalık toplanmış. Dominik’in tartışılmaz, büyük liderini onurlandırmak üzere, mimar Alfredo González Sánchez tarafından tasarlanmış Obelisco Macho (Obelisk of Santo Domingo) anıtının açılışı yapılmaktadır. Bayraklarla süslenmiş, 40m yüksekliğindeki bu görkemli anıtın önünde toplanmış ihtişamlı kalabalık, bando müziği eşliğinde “büyük şef” lakaplı, diktatör Rafael Leonidas Trujillo’ya saygılarını sunmaktadır. * * *
25 Kasım 1960. Hava karanlıktır. Bir araç, ağaçların kapattığı yolda kıvrıla kıvrıla yol almaktadır. Aracın içinde, biri sürücünün yanında, diğer ikisi arka koltuklarda olmak üzere üç kadın vardır. Sürücü başını yana çevir, “bir kaza nedeniyle yol kapalı, başka bir yoldan gideceğiz” der, ana yoldan ayrılırlar. Bir süre, başkaca hiçbir aracın gözükmediği, ormanın içindeki bozuk yoldan sarsıla sarsıla yol alırlar. Neden sonra sürücü, ıssız, yabani çalılıklarla dolu bir yerde aracı durdurur. Bakışlarına sinmiş, korkuyla karışık tedirginlik hali, kadınların gözünden kaçmaz. Birden, arkadan gelen başka araçların farlarıyla ortalık aydınlanır. Artarda gelen silah sesleri duyulur, silahlı adamlar peydahlanır. Kadınları araçtan indirirler. Bir anda kendilerini galiz küfürler eden, kaba, küstah bir insan güruhunun arasında, hoyrat bir itiş kalkış içinde bulurlar. Sebepsiz nefretlerini, elleri arkadan bağlanmış üç kadının üzerine boşaltmaya başlarlar. İçlerinde, biraz önce aracı kullanmakta olan sürücü de bulunmaktadır. Kadınların üzerinde sınadıkları sadece odun, dipçik, demir ve kandan ibaret bir acı değildir. Bambaşka bir kötülük daha akmaya başlar bedenlerine onların. Tarihsel olarak kadın sınıfının üzerinde, başka ve hiç de yabancı olmayan bir erk tarafından sayısız kez tekrarlanmış bir melanetin tezahüründen başka bir şey değildir bu; o kadar menfur, erkeksi, sinsi… Böylece, oradayken kanatılır üç kadının ruhu, bir kez daha kirletilir kadın ırkının asaleti… Ertesi gün gazetelerde bir haber yayınlanır. Kazayla uçuruma yuvarlanmış bir aracın içinde bulunan üç kadının cesetleri taşınmıştır manşetlere... Latin Amerika’nın hep kesiktir damarları. Bunun nedenini, beş yüz yıl öncesinde, kendine yeni sömürgeler arayan "ortaçağ uygarlarının" keşfettikleri zenginlikler üzerinden yarattıkları devasa bir imparatorlukta aramak doğru olsa gerek. Kendi yarattığı egemenlik alanını bütün bir Latin Amerika’ya yaymaya çalışan ve bulaşmadığı toprak, karıştırmadığı ülke kalmayan ABD’nin Latin coğrafyasındaki daima kanla zuhur etmiş marifetidir bu. Yapılan darbeler, dış müdahaleler, açık/gizli silah satışları, Latin halkların başkaldırılarına yönelik gerici, dikta rejimlerin desteklenmesi… Bunlardan biri de Küba’nın hemen yanı başında, Dominik Cumhuriyeti’nde yapılan askeri darbeye olan desteğidir ABD’nin. 1930 yılında Rafael Trujillo liderliğinde yapılan ve otuz bir yıl süren kanlı diktatörlük rejimi boyunca demokrasi askıya alınmış, elli bin kadar insan ölmüş ya da kaybedilmiş, hırsızlık ve yolsuzluklar almış başını yürümüş; hak ve özgürlüklerden eser kalmamış, yandaş bir basın oluşturan diktatörün kendine yakın burjuva sınıfına tanıdığı sınırsız olanaklarla, halk için cehenneme dönen ülke, bir avuç aristokrat elit sınıf için cennet haline getirilmişti. Tarihteki çoğu diktatörün yaptığı gibi kendine “şef” denilmesinden haz alan Trujillo, ülkedeki şehirlerin, dağların, stadyumların isimlerini kendi adıyla değiştirmiş, bir çok yeni tesisine kendi adının verilmesini sağlamıştı. Kadınlara düşkünlüğü ile de bilinen diktatörün, düzenlediği bir partide cinsel yakınlık gösterdiği bir kadından, beklediği ilgi yerine okkalı bir tokat yemesi, sonradan bütün dünyaya da mal olacak bir dolu politik, sosyal ve dramatik olayın da başlangıcı olacaktır. Bir ülkenin diktatörünü, şehrin en gösterişli salonundaki bir baloda, hükümran bir aristokrat sınıfının gözü önünde aşağılayan, Salcedo şehrine bağlı Ojedengua köyünde, varlıklı bir ailenin dört çocuğundan bir olarak dünyaya gelen Minerva Mirabal adlı, 23 yaşındaki devrimci bir kadındır. Katolik bir yatılı okulunda, iyi bir eğitimle yetişen dört kız kardeşten biri olan Minerva’nın bu onurlu tavrı, ertesi gün, kendisin anne-babasıyla birlikte hapse girmesiyle anında cezalandırılır… Bu olaydan sonra, diktatörün kılıcı bütün ailenin üzerinden hiç inmeyecektir. Dominik cehenneminde, eşleri ve ailesiyle birlikte zaten yeterince politikleşmiş olan Mirabalların bütün bireyleri bu baskıdan nasibini alacaktır. Tekrarlanan hapisler, eğitimlerindeki engelleme ve güçlükler, sıkı polis takibi; gözaltı ve tutuklamalar, işkencede alınan hasarlar… Tüm bunlarla yetinilmeyip, ailenin ev ve arsalarına el konulması…
Diktatörlüğün bu baskıları, kız kardeşleri 14 Haziran Devrim Hareketi adlı Trujillo karşıtı bir yeraltı hareketinde faaliyet göstermelerine yol açar. Bir süre sonra da üç kız kardeş; Minerva (d.1926), Maria (d.1935) ve Patria (d.1924), Clandestina isimli bir direniş örgütün kurucuları arasında yer alarak faşist rejime karşı güçlü bir halk hareketinin doğmasını sağlarlar. Kardeşlerin en politik olanı, hukuk eğitimi almış olan Minerva’dır. Bu üç kardeşten birinin kod adının “Kelebek” olması, onların, ülkelerinde ve dünyada “Kelebekler” adıyla efsaneleşmesine neden olacaktır. Artan rejim baskısı, kelebeklerin kanat çırpışı, dalga dalga büyüyen halk hareketi, çılgına dönen bir diktatör ve giderek trajik bir belirsizliğe doğru hızla sürüklenmekte olan bir ülke. 2 Kasım 1960’taki konuşmasında “Bu ülkede iki tehdit var: Kilise ve Mirabel Kardeşler” diyen diktatör Trujillo, adeta özgürlük ve demokrasiden kopmuş kanlı bir rejimin daha nelere yol açabileceğinin işaretini verir gibidir. Bir akşam üstüdür. İki hafta önce kendileri de gözaltına alınmış ve serbest bırakılmış olan Mirabel Kardeşler, hapishanedeki eşlerini ziyaret etmişlerdir. Cezaevi çıkışı, nöbetçi kulübesinin önünden geçip bir taksiye binerler. Kardeşlerden biri ön koltuğa, diğer ikisi arka koltuğa geçer, gidecekleri yeri söylerler. Hava, griden karanlığa dönmektedir. Sürücü, koltuğunu düzeltir, dikiz aynasını yoklar, yola koyulur. Bir süre sonra kocaman, yaşlı ağaçların kapattığı yola girecek, kıvrıla kıvrıla yol almaya devam edeceklerdir. Takvim yaprakları 25 Kasım 1960’ı göstermektedir. Maria 24, Minerva 34, Patria ise 36 yaşındadır. Üç kız kardeşin son görüldüğü andır bu. * * *
Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde bir anıtın önü. Dominik Cumhuriyeti’nin başkenti Santo Domingo’nun Avenida George Washington Caddesi’ni renkli bir kadın kalabalığı doldurmuştur. Obelisco Macho anıtı önünde kadınlar hep bir ağızdan Bread & Rose (Ekmek ve Gül) şarkısını söylemektedirler. Daha önceden Obelisk anıtı, Elsa Nuñez tarafından söylenen “A Song to Liberty” şarkısı (Özgürlük İçin Bir Şarkı) eşliğinde rengârenk resimlerle boyanmıştır. Dominikli kadınların, diktatörlüğe karşı mücadelesine bir saygıyıı ifade etmek üzere anıtsal bir yapıta dönüştürülmüş obeliskin üç yüzeyindeki devasa resimlerde, üç kadın figürü yer almaktadır. Bunlar, Dominik diktatörü Trujillo’ya karşı mücadelenin özgürlük kelebekleri Mirabal Kardeşler’den başkası değildir; Patria, Minerva ve Maria. Bir zamanlar, bir diktatörün kötülüklerini örtmek üzere dikilmiş olan bu anıt, bu kez diktatörlüklere ve şiddete karşı kadın mücadelesinin sembolü olarak bütün dünyaya gülümsemektedir
. * * * Bugün 25 Kasım 2017. Mirabel kardeşlerin ölümünün 57.yıldönümü. Bundan 57 yıl önce, Dominik’te üç kelebek kanat çırpmış, dünyanın dört bir tarafında milyonlarca kelebeğin kanat sesleri onları izlemiştir. 1981 yılında Kolombiya'nın başkenti Bogota'da 1. Latin Amerika ve Karayipler Kadınlar Kurultayı’nda Mirabel Kardeşler’in öldürüldüğü 25 Kasım, "Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü" olarak ilan edilmiş, 1999'da da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararlarıyla bu karar tescil edilmiştir. Obelisco Macho, Avenida George Washington Caddesi Bugün, bu üç özgürlük kelebeğinin açtığı yoldan yürüyen kadınlar İstanbul’da, Atina’da, Paris’te, Dominik’te ve dünyanın daha birçok şehrinde, kadına yönelik şiddete, işkenceye, cinsel saldırıya karşı “baş eğmemek” üzere, “kız kardeşlik” ruhuyla alanlarda olacaklar. Kalbim onlarla ve onların çiçekler kadar renkli, güvercinler kadar ürkek, çocuklar gibi heyecanlı ve kelebekler kadar özgür ruhlarıyla beraber... Eminim ki daha nice yıllar, Avenida George Washington’daki Obelisk anıtı, üzerinde taşıdığı kelebekleriyle, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele’nin sanatsal bir anıtı olarak dünya kadınlarını selamlamaya devam edecektir. Eminim ki kelebekler özgür olduğu sürece, dünya daha az cinsiyetçi, daha çok şiddetten ve istismardan uzak, daha yaşanası, daha da güzel olacaktır.
https://t24.com.tr/yazarlar/yusuf-nazim/kelebekler-ozgur-olmali,18596
DÜNYANIN BÜTÜN ÇİCEKLERİ
ŞEFİK SINIĞ KİMDİR?
Öğretmen Şefik Sınıg’ın mezarı, şehir mezarlığında bir tepenin üzerindedir. Nüfus kayıtlarına göre, asıl adı ve soyadı Şefık Eren Şınıg’ dır. Ancak, “Şınığ” yerine, “Sınıg” soyadını kullanmıştır.
Şefık Sınığ, 1925 yılında Konya-Seydişehir’ de dünyaya geldi. Babasının adı Hulusi, annesinin adı Nazife’dir. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybeden küçük Şefık, hem yetim. hem de öksüz kalır. Kimsesiz kalınca; o yıllarda Denizli’nin Çivril ilçesinde PTT müdürü olan eniştesinin yanına gelir. Burada, ilçenin tek ilkokulu olan 30 Ağustos İlkokulu’nda öğrenime başlar.
Çivrilli Osman Gürkan, Isparta-Gönen Köy Enstitüsü’nde tarım öğretmenidir. Çevresinde; zeki, çalışkan, yardıma muhtaç çocukları teşvik ederek, çoğunlukla, okula kendisi götürerek, o çocuklan öğrenim görmelerini sağlar. Şefık de, bu çocuklardan biridir.
Öğretmen Osman Gürkan, Şefik’i Isparta-Gönen Köy Enstitüsü’ne götürür, Orada, parasız yatılı okumasını sağlar. Ona bir baba şefkati gösterir. Ona sahip çıkar.
Şefik Sınığ, Gönen Köy Enstitüsü’nü bitirdikten sonra, Afyon-Dinar ilçesi, Sütlaç Köyü İlkokulu’na öğretmen olarak atanır. Burada ilk görevine başlar1949 yılı ekim ayında bir gün, görev yaptığı Sütlaç Köyü’ne yakın Bostancı Köyü’ne futbol oynamaya giderler. O köyde Çivril’den ve Gönen Köy Enstitüsü’nden sınıf arkadaşı olan öğretmen Mehmet Aydeniz görev yapmaktadır Orada, maç esnasında futbol topu patlar. Şefik öğretmen ve arkadaşları, topu tamir etmek için okula girerler. Şefik öğretmen, topu tamir ederken okulun ara duvarı üzerlerine çöker. Yalnızca o ağır yaralanır.
O yıllarda, ulaşım şartlan hayli zor olduğundan Çivril e güç şartlarda” getirilir.
Doktor Şerif Gürsel, ağır yaralı olan Şefik öğretmeni muayene ediyor ve omuriliğinin hayli ezilmiş olduğunu görüyor. Çaresiz bir şekilde, Çivril’den Sütlaç’a geri götürülüyor ve orada okul odasında yatağına yatırılıyor. Hasta yatağının başında, öğretmen arkadaşı Mehmet Aydeniz. köylülerden bir kaç kişi bekliyor Ancak, durum umutsuzdur. Dünyanın bütün çiçeklerini, köy çocuklarını, öğretmenlik mesleğini çok seven idealist öğretmen ölmek üzeredir.Sürekli öğrencilerini sayıklar Bu sayıklaması gün boyunca sürer. Hep, öğrencilerini, kaderleri kendisine benzeyen o köy çocuklarını sayıklar. Dünyanın bütün çiçeklerini yanına ister. Son sözleri şu olur:
BANA ÇİÇEK GETİRİN, DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİNİ BURAYA GETİRİN
Daha sonra, yaşama gözlerini kapar. Zorluklarla geçen yaşamı acı bir olayla son bulmuştur. Artık, o çok sevdiği köy çocuklarından, okulundan ayrıdır…
Bu acı olay, 1949 yılında ekim ayının bir perşembe günü meydana gelmiştir. Çivril’de de duyulan bu acı olay üzerine, bir grup öğretmen arkadaş, bir kamyonla Şefik öğretmenin cenazesini Çivril’e getirmek üzere Sütlaç’a gider. Giden öğretmenler Süleyman Çavdaroğlu, Hasan Başkaya, Ali Dönmez, Rüştü Özen ve Mehmet Reşit Akay’dır. Yanlarında, beraber gittikleri öğretmenlerden birisinin Çivril’ de misafiri olan bir üniversite öğrencisi de vardır. O da çok üzülmüş ve duygulanmıştır.
Şefik öğretmen, arkadaşlarınca Çivril’ e getirilir ve şehir mezarlığında toprağa verilir. Mezarının başına adı, soyadı, doğum ve ölüm tarihleri yazılı bir mezar taşı dikilir.
Çivril’den öğretmenlerle beraber Sütlaç’a giden üniversite öğrencisi bu acı olayı Ceyhun Atuf Kansu’ya, 1949 yılında anlatır. Şefik öğretmenin o duygu yüklü son sözlerini aktarır. Bu acı olayı ve son sözleri duyan Ceyhun Atuf Kansu çok duygulanır. Şefik öğretmenin anısını, idealistliğini ölümsüzleştirmek için “Dünyanın Bütün Çiçekleri” adlı o duygulu, anlamlı şiirini kaleme alır.
KAYNAK : Mümtaz Başkaya Öğretmen Dünyası Dergisi Nisan / 2000 Sayı :244
“DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ…
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçekleri getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya,
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin getirin…ve sonra öleceğim.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Kır ve dağ çiçeklerini istiyorum,
Kaderleri bana benzeyen,
Yalnızlıkta açarlar, kimse bilmez onları,
Geniş ovalarda kaybolur kokuları…
Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri,
Hepinizi hepinizi istiyorum, gelin görün beni,
Toprağı nasıl örterseniz öylece örtün beni.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini
Bacımın suladığı fesleğenleri,
Köy çiçeklerinin hepsini, hepsini,
Avluların pembe entarili hatmisini,
Çoban yastığını, peygamber çiçeğini de unutmayın.
Aman Isparta güllerini de unutmayın
Hepsini, hepsini bir anda koklamak istiyorum.
Getirin, dünyanın bütün çiçeklerini istiyorum.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum.
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım,
Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden,
Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden,
Ne güller fışkırır çilelerimden,
Kandır, hayattır, emektir, benim güllerim,
Korkmadım, korkmuyorum ölümden,
Siz çiçek getirin yalnız, çiçek getirin.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Baharda Polatlı kırlarında açan,
Güz geldi mi Kopdağına göçen,
Yörükler yaylasında Toroslarda eğleşen.
Muş ovasından, Ağrı eteğinden,
Gücenmesin bütün yurt bahçelerinden
Çiçek getirin, çiçek getirin, örtün beni,
Eğin türkülerinin içine gömün beni.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
En güzellerini saymadım çiçeklerin,
Çocukları, öğrencilerimi istiyorum.
Yalnız ve çileli hayatımın çiçeklerini,
Köy okullarında açan, gizli ve sessiz,
O bakımsız, ama kokusu eşsiz çiçek.
Kimse bilmeyecek, seni beni kimse bilmeyecek,
Seni beni yalnızlık örtecek, yalnızlık örtecek.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben mezarsız yaşamayı diliyorum,
Ölmemek istiyorum, yaşamak istiyorum.
Yetiştirdiğim bahçe yarıda kalmasın,
Tarümar olmasın istiyorum, perişan olmasın,
Beni bilse bilse çiçekler bilir, dostlarım,
Niçin yaşadığımı ben onlara söyledim,
Çiçeklerde açar benim gizli arzularım.
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Okulun duvarı çöktü altında kaldım,
Ama ben dünya üstündeyim, toprakta,
Yaz kış bir şey söyleyen sonsuz toprakta,
Çile çektim, yalnız kaldım, ama yaşadım,
Yurdumun çiçeklenmesi için daima, yaşadım,
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir.
Şimdi sustum, örtün beni, yatırın buraya,
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.
Ceyhun Atuf Kansu
Şefik Öğretmen’in mezarı Çivril’de, yüksekçe bir tepede… O tepe, özellikle de ilkbaharda rengarenk çiçeklerle bezeniyor. Kır ve dağ çiçekleriyle...
10 Kasım 2022 Perşembe
ATATÜRK
29 Ekim 2022 Cumartesi
CUMHURİYETİMİZ 99 YAŞINDA!
CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN
Bayramı kutlanan tek yönetim biçimi cumhuriyettir.Onun içindir ki en büyük bayram “Cumhuriyet Bayramıdır”.
Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti:
Yok edilme tehlikesiyle ortaya çıkmış;tarih bilinçiyle çelikleşmiş,adını ve yazgısını değiştirmiş;enkaz üzerine kurulmuş bir halk devletidir.
Anadolu halkının,ülkeyi ele geçirmek isteyen yayılmacı,anamalcı,sömürgeci devletlere karşı başlattığı savaştaki hedefi tam bağımsızlıktı. Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla elde ettiğini bağımsız devletin yönetim şekli "Cumhuriyet"tir.
Halkla kaynaşıp bütünleşmenin,yönetimde ayrıcalıkların kaldırılmasının adıdır.
Bir yönetim devrimi olup Atatürk devrimlerinin temelidir.
Bağımsızlık ve laiklik temel ilke olduğu gibi çağdaş uygarlık hedeftir.
Özgürlükçü ve aydınlanmacı bir yönetsel yapılanmadır.
Türkiye Cumhuriyeti: Atatürk’ün deyimiyle” İlelebet Cumhuriyettir”.Bu görüş sevr özlemcilerinin,onu dayatmak isteyen küreselcilerin, gericinin ,yobazın, bağnazın korkulu düşüdür.
Sonsuzluğa değin Atatürk cumhuriyeti,hep cumhuriyet diyorsak:Laikliğin çicekleri;halkın gönlünde ,halkın düşüncesinde ,halkın yaşantısında açana değin mücadele etmeliyiz.
Çağdaşlıkta, özgür düşüncede ,özgür vicdanlarda en güzel ürünler ancak devrimci cumhuriyette yaşanır.YAŞASIN ATATÜRK CUMHURİYETİ!
Arzu Sarıyer
26 Ağustos 2022 Cuma
26 AĞUSTOS ZAFER HAFTASI 100.YILI KUTLU OLSUN
Sakarya zaferinden sonra işte bir yıl geçmişti.Bir yıl içinde büyük bir titizlik ve gizlilikle hazırlanılmış olan taarruz zamanı gelmişti.
Türk Ordusu Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Afyonkarahisar Kocatepe'den başlayan; Büyük Taarruz'dan dört gün sonra 30 ağustos 1922 de Dumlupınar'da, Başkomutanlık meydan savaşı ile Büyük zaferi kazandı.
26 ağustos gecesi 3.30 da Başkumandan Mustafa Kemal Paşa,fevzi ve İsmet Paşalar Kocatepe'deydiler .Bütün Afyon ovası ayaklarının altındaydı. 5.30 da askerlere ateş emri verildi .Tek tek tüm mevziler ele geçirildi.
Zaferi ”Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir .İleri!. komutunu alan "Kemalin askerleri " gerçekleştirmiştir. Emperyalizmin uzantısı Yunan ordusu kesin yenilgiyle yurdu terk etmiştiler.
Ünlü yazar Falih Rıfkı Atay, şöyle demektedir ."Eğer bagımsız bir devlet kurmuşsak, özgür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak ,yurdumuzu batı'nın pençesinden ,vicdanımızı ve düşüncemizi de Doğu'nun pençesinden kurtarmışsak, bu topraklardan ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak ,nefes alıyorsak, hepsini, herşeyi ,30 ağustos zaferine borçluyuz!" 30 ağustos zaferini kim gerçekleştirdi Mustafa Kemal Atatürk!

2014 Zafer Yürüyüşü Kocatepe-Şuhut Afyonkaahisar DENİZLİ ATATÜKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
Satırlarıma tepeleriyle ünlü Afyonkarahisar diyerek başlamıştım.Bir tepe
ve adı çok fazla duyulmayan bir kahramanından söz ederek yazımı
noktalamak istiyorum.Çiğiltepe ve Miralay Reşat Bey.Başkumandan Mustafa
Kemal Paşa Kocatepe’de Büyük Taarruzu yönetirken amacı Tüm Afyon ovası
ve tepelerine mevzilenmiş Yunan birliklerini bozguna uğratıp
,Dumlupınar’da son darbeyi vurmaktı .Bunun için de acele ediyordu.
*
Yunan askerlerine karşı direnen 57. Tümen Komutanı Miralay Reşat Bey ile
Gazi Mustafa Kemal Paşa arasında şu telefon konuşması geçer:
``- Niçin hedefinizi alamadınız?
-Yarım saat sonra bu hedefi alacağım Paşam.``
Geçen yarım saat süre içinde Çiğiltepe`yi düşman askerinden alamayan
Miralay Reşat Bey, ``Verdiğim sözü yerine getiremediğim için yaşayamam``
diyerek beylik tabancasıyla intihar eder.
Gazi Mustafa Kemal Paşa Çiğiltepe sırtlarında çarpışan 57. Tümen
Komutanlığı`nı tekrar telefonla aradığında Miralay Reşat Bey`in intihar
ettiğini öğrenir ve kendisine vedanamesi okunur.
``Yarım saat zarfında o mevkiyi almaya size söz verdiğim halde, sözümü
yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam`` ifadelerinin yer aldığı Miralay
Reşat Bey`in vedanamesinin ardından geçen 15 dakika sonra Çiğiltepe
düşman askerlerinden kurtarılır.
*Miralay Reşat Bey Sandıklı toprağında ebedi uykusundadır.Mekanı cennet olsun.Adı bir İlkokulda yaşıyor.
10 Kasım 2021 Çarşamba
"ÇIT,ÇIT,ÇIT"
Mustafa Kemal’in ölümünden sonra cenazesi, 16 Kasım’da Dolmabahçe Sarayı’ndaki bir katafalka yerleştirilerek halkın ziyaretine açıldı. Bu ziyaret üç gün sürdü. 19 Kasım’da top arabasına konan cenaze Dolmabahçe Sarayı’nın önünden Tophane ve Karaköy yoluyla Eminönü’ne götürüldü. Oradan da Sirkeci ve Gülhane Parkı’na. Gülhane Rıhtımı’ndan Yavuz Zırhlısına alınan tabut, İzmit’te bir trene kondu ve Ankara’ya gönderildi. 20 Kasım 1938’de cenaze artık Ankara Garı’ndaydı.











