6 Eylül 2016 Salı

6 ,7 Eylül olayları

61 yıldır dinlemeyen Güz Sancısı..
AYA TRİADA'NIN GÖZYAŞLARI..
"Ve: "Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı gerçekten öldürdük" demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Hayır; Allah onu kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir."
(Kuranı Kerim, Nisa Suresi, 157-158)
*. *. *
Öfkeli kalabalık Taksim'de toplanmıştı..
Şişli'den, Kurtuluş'tan, Dolmabahçe'den gruplar halinde gelmişlerdi..
Ellerinde bayraklar vardı..
Uzun sopalar..
Bazılarında gaz tenekeleri..
Bazılarında baltalar..
Bazılarında Atatürk portreleri..
Burunlarından soluyorlardı..
Biri bağırdı..
"Kiliseyi yakalım."
Kalabalık bir anda Rum Ortodokslarının kilisesi Ayia Triada'ya(*) yöneldi..
"Papazı sünnet edelim" diye tempo tutuyorlardı..
Ünlü sinema oyuncusu Nubar Terziyan da o gün oradaydı..
Yanlış zamanda, yanlış yerdeydi.
Alışveriş için Taksim'e çıkmıştı..
Bir anda kendisini öfkeli kalabalığın içinde buldu.
Çıkması imkansızdı..
O da kalabalıkla birlikte Ayia Triada'ya yöneldi.
Bu arada bir gaz tenekesini tekmeleyerek kullanılmaz hale getirdi..
Baltalarla kilisenin kapısını kırdılar..
Papazlara saldırdılar..
Kutsal resimleri, heykelleri, ikonaları, haçları, şamdanları kırdılar..
Tam gazı döküp kiliseyi yakacaklardı, polis kalabalığı dağıttı..
100 yıllık kilise son anda kurtuldu..
Aynı dakikalarda Galatasaray'daki Panayia İsodion Kilisesi'ne girenler İsa'nın gözlerini deldiler.. (1.Fotoğraf)
O gün İstanbul'daki 73 Rum Ortodoks kilisesi kullanılamaz hale getirildi.
*. *. *
İki günde onlarca Rum arkadaşım oldu..
Hepsi de Anadolu Rumu..
Bu toprağın insanı..
Çoğu 6-7 Eylül olaylarını yaşamış insanlar..
Çocukken başlarına geleni hatırlıyorlar.
O olaylardan sonra dünyanın dört tarafına dağılmışlar..
Atina, Selanik, Paris, New York, Ottowa..
İstanbul'da kalanlar da var..
Ama onlar azınlıktalar..
6-7 Eylül olayları ile ilgili paylaşımlardan sonra tanıştık çoğuyla..
Özelde yazıştık..
Saatlerce konuştuk..
Neler neler anlattılar..
Ne acılar, ne haksızlıklar..
İnsanlığımdan utandım..
Dikkatimi ne çekti biliyor musunuz?..
Yurtdışına gidenlerin çoğunda Türk halkına, Türk insanına karşı bir kin, nefret duygusu yok..
Aksine, çoğu "İyi komşularımız vardı" diyor.
Ama cumhuriyet devletine kırgın ve küskünler..
Sistematik olarak yok edildiklerine inanıyorlar.
Paris'te yaşayan birinin yazdıkları aynen şöyle.
"1942'te benim dedemi Naziler'in yaptığı gibi çalışma kampına götürmüşler.. Sabahtan akşama kadar demiryolu yaptırmışlar.. Dedem oradan döndükten sonra zatürreden ölmüş.. 1955'te de babamı sopalarla dövdüler.. Ömürboyu sakat kaldı.. İşyerini talan ettiler, fakir kaldık.. Dövenlerin fotoğraflarını gazetelerde bulduk, polise verdik..İlgilenmediler. Amcamlar ailemizi Paris'e yanlarına almasaydı yaşayamazdık.. Bizim suçumuz neydi?. Ne yapmıştık?"
* * *
Türkiye'de kalanlar ise tedirgin..
Özellikle AKP'nin iktidara gelmesinden sonra bu tedirginlik daha da artmış..
Bazıları yurtdışına gitmediğine pişman..
Biri şöyle diyor.
"Atalarım yüzlerce yıl bu topraklarda yaşamış.. Ben kendi öz topraklarımda bir yabancı gibi büyüdüm.. Bu ülkede hep istenmediğim duygusunu yaşadım.. Hep potansiyel bir hain olarak görünmek çok kötü bir duydu.. Bir örnek vereyim mesela. Almanya'da cuma namazına giden bir müslüman, caminin yanındaki Cafe'den bangır bangır müzik sesi gelse, ne düşünür?. İstiklal'deki kiliselerin yanındaki dükkanlara bir bakın.. Bizler kutsal günlerde ibadet ederken, onlar müziği sonuna kadar açıyor..Gidin diyorlar..Ailem 6-7 Eylül'den sonra gitmeye niyetlenmiş, sonra vazgeçmiş..Keşke gitselermiş."
* . *. *
Bir diğerininkinin sözleri gerçekten çok düşündürücü..
"En önemlisi de ne biliyor musunuz? Eski Türk filmleri; Cüneyt Arkın'lı, Kartal Tibet'li filmler (aşk filmlerinden bahsetmiyorum) o abuk kahramanlık filmlerinden bahsediyorum, hani yenilmez 500 kişiyi birden tek başına telef eder, bir kılıç darbesi ile 10 kışıyı öldürür falan. İşte o filmlerde sürekli gayri müslümler özellikle de hristiyanlar birer canavar olarak gösterildi ve tanıtıldı..Bunları bizler izlerken komik bulup gülüyorduk, ya cahiller? İşte onlar bunlara inanıyorlardı. Asıp keserek her şeyi elde edebileceklerini sanıyorlardı. Ayrıca da hristiyanlık veya musevilik aşağılık dinler gibi gösteriliyordu. İşte sonuç bugünlere getirdi."
* * *
Genele yazdığı için ismini açıklamaktan çekinmiyorum..
Karmen Çubukciyan'ın şu ifadeleri beni çok etkiledi..
"Ben 8 yaşındaydım, Bostancı'da yazlığa gitmiştik. Nasıl olduysa anneannem beni alıp İstanbul'a annemlere getirdi. Osmanbey'de oturuyorduk, gece sokakta bir gürültü ve bağrışmalar: "Bugün cam yarın kan" diyerek koşan bir güruh. Hepsi de siyah pantalon, beyaz gömlek giymişlerdi, ellerinde de sopalar...
Halaskargazi caddesinde ermeni bir mezeci vardı, dükkanın adı "Şeref" soyadını kullanmıştı dükkanına, ona bir şey olmadı, ama hemen yanında "kefere" olmayan birinin dükkanı tar ü mar edildi. Kristal avizeler v.b. satan bir yerdi ve camların ne kadar kolay kırıldığını tahmin etmek zor değil. İstiklal caddesinde Limoner eczanesi, sahibi koşmuş gitmiş; "ne yapıyorsunuz bunlar ilaç" dese de cevap ilginç "Türk hasta olmaz". Kurtuluş'da Rum kilisesinin kocaman çanı aşağı indirilmiş, Balıklı rum mezarlığında kabirler açılmış, ölülere dahi saldirılmış... Nasıl bir kin, nasıl bir nefret, nasıl bir sevgisizlik... Bir çok gayri müslim bu olaylardan sonra ülkeyi terketti. Annem babam da terketmek üzere harekete geçtiler ama sonra her nedense caydılar. 6-7 Eylül olayları, ülkenin mali durumunun yerle bir olmasına neden oldu. Resimlere baktığımda, sopa ellerinde nasıl bir iştahla kırdıklarını yüz ifadelerinden görebiliyorum... Düşünmekten yoksun, bir sürü vahşet ve kana susamış insan... Tüm o yollara saçılan eşyalar, kırılan dökülen ürünlerin tümü de döviz karşılığı yurt dışından ithal edilmişti. Ne oldu? Kırıp dökenler en fazla kendi ülkelerine zarar verdiler, kızıp nefret ettikleri "kefere"ler ise yurdu terkedip gidiverdiler... Olan Türkiye'ye oldu.."
*. *. *
Evet olan Türkiye'ye oldu..
Tek dil, tek din, tek bayrak, tek millet ve sonuç bu..
Maalesef bu topraklarda yüzyıllar boyu egemenliği eline geçiren, kendinden olmayanı hep ötekileştirdi ve ezdi..
Cumhuriyet devletinde de bu değişmedi.
Ermeniler, yahudiler, Rumlar, Kürtler, aleviler sistemli olarak sindirildi..
Komünist ve sosyalistler zaten en büyük düşmandı..
Anadolu'nun renklerini bir bir sildiler..
1930lı yıllarda Kemalizmin fikir babası, içişleri bakanı Mahmut Esat Bozkurt şöyle demişti.
"Bu memleketin efendisi Türklerdir... Dost, düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler.. Saf Türk ırkından olmayanların Türk vatanında tek bir hakları vardır: Türklere hizmetçi olma, köle olma hakkı."
1942'de de dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu mecliste şöyle konuşmuştu.
"Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar, bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir."
Peki kimler Türk sayılacaktı?.
Cumhuriyet devletinin anlayışına göre bunun iki kuralı vardı.
Birincisi Türkçe konuşacak..
İkincisi sunni müslüman olacak..
Bu iki özelliğe sahip olmayan Türk sayılmazdı..
O yüzden 100 bine yakın Karaman Türk'ü, öz be öz Türk olmalarına ragmen ortodoks inançları nedeniyle yurtlarından sürgün edildi..
O yüzden aleviler her zaman itildi, kakıldı..
Ve o yüzden Ermeni, Yahudi, Rum ve Kürt vatandaş bile sayılmadı..
1915 Ermeni kıyımı..
1934 Trakya yahudi olayları..
1937 Dersim Harekatı..
1942 Varlık Vergisi ve çalışma kampları..
1955 6-7 Eylül olayları..
1978 Maraş Katliamı..
1980 Çorum olayları..
2007 Hrant Dink Katliamı..
2011 Uludere katliamı...
Ve daha onlarcası..
Dikkat edin, hepsinde mutlaka ama mutlaka devletin parmağı vardı..
*. *. *
Devletin 100 yıldan fazla uyguladığı bu ötekileştirme politikasından sadece Kemalist ve laik mahalle etkilenmiyordu..
Sosyalistler, komünistler, Kürtler, aleviler, azınlıklar büyük zulüm yaşarken, laik mahallede devleti haklı gören çoğunluktaydı..
Ama hep savunma ihtiyacı duymuşlardı..
"Cumhuriyet iyi ama yönetenler kötü."
Oysa cumhuriyet demek özgürlük demek değildi.
Onlar yan mahallelerinde yaşananlara duyarsız kalıyorlardı..
Yan mahallerinin feryadını eloğlu duyuyor, kardeşi duymuyordu..
Sonunda ateş onları da sardı..
"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" sözünün ne kadar yanlış olduğu anlaşıldı.
Bugünün egemeni şimdi onlara da dokunuyor..
Kemalist ve laik mahalleye de girdiler..
Şimdi onlara da zulm ediyorlar.
*. *. *
Einstein'in bir kuramı var..
Diyor ki;
“Aptallara göre insanlar; ırk, cinsiyet, milliyet, yaş, statü, renk, dil ve din başta olmak üzere sekizden fazla kategoriye ayrılır. Oysa olay bu kadar karmaşık değil. İnsanlar sadece ikiye ayrılırlar; iyi insanlar ve kötü insanlar.."
Ne kadar doğru bir söz..
Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi..
Veya sunni, alevi, katolik, ortodoks, musevi..
Ya da ateist..
Hiç fark etmez..
Sadece iyi insan ve kötü insan vardır..
Savaşları hep kötüler çıkarır, ne acı ki hep iyiler ölür..
O yüzden savaşın iyisi ,barışın kötüsü olmaz..
O yüzden iyiler savaştan yana olamaz..
Bugün 6-7 Eylül olaylarının 61'nci yıldönümündeyiz..
Tüm Rum arkadaşlarımın köklerindeki derin acılarını paylaşırken, diyorum ki;
Ζήτω η ειρήνη, ζήτω η αδελφοσύνη..
(Zito i irini, zito i adelfosini.)
Yaşasın barış, yaşasın kardeşlik..
Dostlukla kalın..
(Sedat Kaya, Datça)©
6 Eylül 2016
(*)Aya Triada: Rumca Kutsal Üçlü.. Baba, oğul ve kutsal ruh..
******************************************************************************************


Canlı tanıklar anlatıyor..
KIBRIS TÜRK'TÜR, TÜRK KALACAK.
RUMLAR İTTİR, İT KALACAK!.
“İstanbul alt üst oldu.
Varoşlar şehre indi...
Eylemlerin ardından yedi göbek Rumlar ülkeyi terk ettiler...
İstanbul’un eşsiz kültür mozaiği 6/7 Eylül olaylarıyla birlikte yerle bir oldu...
Şehir şehirlikten çıktı...
Taşralaştı...
Parlayan yangınlar etrafı sardı...
74 Rum Ortodoks kilisesinden 70’inde yangın çıktı...
Ortalıkta yangınları söndürecek ne itfaiye ne kargaşayı önleyecek polis vardı..
Meryem ana İkonları, yağ kandilleri, gümüş şamdanlar, buhurdanlıklar, haçlar, adak eşyaları, yağ kandilleri, tasvirler, mozaikler, freskler tuz buz olup ortalığa saçıldı...
Bu vahşet kasırgası 18.45 sularında Beyoğlu’nda koptu...
Çılgınlık tüm İstanbul’a ve Adalara sıçradı. ..
O arada kiliselerden başka, Havra, 8 Ayazma, 2 Manastır, 3584’ü Rumlara ait, toplam 5538 gayrimenkul, yıkıldı yağmalandı...
Fatih Sultan Mehmet’le başlayıp 500 yıl süren ‘mala, cana, ırza dokunmama’ geleneği iki saat içinde yok edildi.”
(Metin Toker)
*. *. *
"Varoşlardan akın akın şehre inen Türkler; binlerce yıldır birlikte yaşadıkları Rum, Ermeni, Yahudi vatandaşlara ait ev ve işyerlerini birkaç saat içinde yakıp yıktılar, yağma ettiler...
Lebon, Markiz, Lion pastanelerini, Banco di Roma’yı; Beyoğlu, Arnavutköy, Bebek, Beşiktaş, İstinye, Yeniköy semtlerini dolaşan öfke Adalar’a kadar ulaşmıştı...
Göstericiler “Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır, Rumlar ittir it kalacaktır” diye slogan atıyorlardı sürekli." (Soner Yalçın-Doğan Yurdakul)
*. *. *
“Mardin Hıristiyanları Makarios ile özdeşleştiriliyordu. Makarios’a benzetilen bir eşek maketi Mardin’in ana caddesine konulmuştu. Eşeğin boynuna bir haç ve bir de çıngırak takıldı. Kahkahalar ile gülünürken şehirdeki Hıristiyan çocuklara bu çan zorla çaldırılıyordu. Vali ve Emniyet Müdürü’nün de geçtiği caddede kimse yaşananlara müdahale etmedi ..
Mardin ’deki 6-7 Eylül Olayları ’nda İstanbul ’daki “Kıbrıs Türk ’tür Türk” kalacak sloganı değişmişti..
Süryanilere "Ya Butrus ’un karısı Ya Kıbrıs ’ın yarısı”,
Ermenilere ise “Ya Bedros ’un karısı, Ya Kıbrıs ’ın yarısı” diye bağırılıyordu..
Bu gösteriden etkilenen Bedros Mellus çocukları ile birlikte Mardin ’den ayrılarak Suriye ’ye geçti. Evini olduğu gibi bıraktı."
(Rıdvan Eze)
*. *. *
“Mansur Tekin ile Cağaloğlu'ndan iniyordum..Öbek öbek kalabalık "Kıbrıs Türktür, Türk kalacak" diye bağırıyordu..
Daha bir sürü çirkin şeyler..
Selanik'te Atatürk'ün evi bombalanmış, intikam diyorlardı..
Oysa o ev Atatürk'ün doğduğu ev değildi..
Üvey babasının eviydi..
Kendi en fazla bir iki defa o eve gitmişti.." (Aziz Nesin)
*********************************************************************************
BUNLAR SALKIM SALKIM ASILACAK ADAMLAR.
Tarih; 11 Eylül 1955
Yer; Harbiye Sıkıyönetim Komutanlığı..
Saat: 11.00
Omuzlarında bol apolet olan çiceği burnunda orgeneral sanki bir birliği teftiş eder gibiydi..
Büyük salona girdiğinde, toplantıya çağrılan tüm medya yetkilileri esas duruşa geçmişti.
Oturun dedin.
Bir asker gibi oturdular..
General, herkesin gözününün içine tek tek baktı ve sert ifadelerle konuşmaya başladı.
"Hükümeti tenkit etmek yasaktır. Böyle bir şey yaparsanız gazetenizi kapatırım. Sıkıyönetim konularıyla ilgili haber yayınlayamazsınız. NATO devletleri hakkında siyasi haber, makale neşretmeyeceksiniz. NATO devletlerinin kendi aralarındaki ilişkilerle ilgili haber yayınlanması da yasaktır; yazan olursa kapatırım. 6-7 Eylül olaylarını komünistlerden başkasının yaptığı yolunda yazılar ve yorumlar yasaktır; kapatırım. 6-7 Eylül olaylarında zarar görenlerin istekleri gibi yazılar yazamazsınız. Bu başımıza gelenler doğrudan doğruya komünistlerin hazırladığı bir hadisedir. Kızıl bir komplodur.. Yazılarınızda bunu gözden uzak tutmayın. Ona göre aklınızı başınıza toplayın. İşimizi güçleştirmeyin..
Bu solcular, salkım salkım asılacaklar.”
Konuşan İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Nurettin Aknoz'du..
*. *. *
4 gün öncesi..
Tarih 7 Eylül 1955..
Türk burjuvazisinin "Sermayeyi Millileştirmek" için yıllardır sergilediği kanlı tiyatronun son perdesi oynanıyordu..
Selanik'te Atatürk'ün evine atılan bir ses bombası sonucu İstanbul ve kıyı kentlerdeki Rumlar'ın evleri, işyerleri, kiliseleri, mezarları talan edildi..
İstanbul 1453'ten bu yana ilk kez böyle büyük yağma yaşıyordu..
Fatih Sultan Mehmet Konstantine'yi aldığında bu kadarına izin vermemişti..
Onunla 500 yıl süren " Mala, cana, ırza dokunma" sözü onun torunları tarafından iki günde çiğnendi..
10'dan fazla Rum öldürüldü, yüzlercesi yaralandı, kadınlara tecavüz edildi.
İki günlük talan sonunda sıkıyönetim ilan edildi ve ordu olaylara el koydu..
Saldırganlar milliyetçi, muhafazakar, dindar gruplardandı..
Asker ve polisten destek almışlardı..
Onlara dokunulmadı..
Hükümet, asker ve emniyet toplu halde komünistleri suçladı.
Başbakan Adnan Menderes meclis konuşmasında hedefi gösteriyordu.
"Kıbrıs meselesinden doğan bir milli galeyanın ortaya koyduğu birtakım tahribattan ibaret değildir. Katiyetle ifade ediyorum ki, şekilleriyle hazırlanmış olan büyük bir komünist darbesinin karşısında bulunmaktayız."
Ertesi gün gazetelerde de tüm suç komünistlerin üstüne yüklendi..
Zaten o dönem sıkıyönetim komutanı olan Nurettin Aknoz, tüm gazetelerin yazı işleri müdùrlerini toplayıp, talimat vermişti..
".6-7 Eylül olaylarını komünistlerden başkasının yaptığı yolunda yazılar ve yorumlar yasaktır; kapatırım..Bunları yazın. Bu solcular, salkım salkım asılacaklar."
*. *. *
Ve düğmeye basıldı..
7 Eylül gecesi daha önce fişlenmiş olan komünistler tek tek tutuklanmaya başladı..
Liste 45 kişilikti..
Aralarında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Ratip Tahir, İsmet Selimoğlu, Emin Sekun, Ziya Tüzmen, Muzaffer Kolçak, Hadi Malkoç, Recep Yelkendağ, Tahsin Güzel, Fehmi Kurucu, Hasan Kaşarcı, Dr. Hulusi Dosdoğru, Dr. Müeyyet Boratav, Dr. Can Boratav, Dr. Nihat Sargın, İsmet Selimoğlu, Faik Muzaffer Amaç, Aslan Kaynardağ, Asım Bezirci, Ali Ertekin, Hasan İzettin Dinamo, Mustafa Börklüce, İlhan Berktay, Suni Büyük ve Ali Akça gibi isimler vardı..
Önce Sirkeci'de Sansaryan Han'daki Siyasi Şubeye götürüldüler..
İşkencede sorgulandılar..
Sonra Harbiye'de hücrelere atıldılar..
Dışarda askerler Harbiye Marşı'nı söylüyordu.
"Yaşa varol Harbiye, yıkılmaz satvetinle
Göklerden gelen bir ses sana ne diyor, dinle"
Ertesi gün tüm gazeteler ağız birliği etmişcesine aynı manşetleri attı..
"Kızıl tezgah.. Olayları çıkaran komünistler yakalandı."
Hürriyet, Milliyet gibi önde gelen gazetelerin köşe yazarları da, Nurettin Aknoz paşa'nın talimatına uyarak tüm suçun komünistlere ait olduğunu yazdı.
Ancak, yaklaşık 9 ay süren yargılama sonunda tutuklu tüm komünistler serbest bırakıldı..
Mahkeme hepsini suçsuz bulmuştu.
Hiç birinin olayla uzaktan yakından ilgileri yoktu..
*. *. *
Aradan 5 yıl geç.
Yıl 1960'dı..
27 Mayıs darbesi olmuş, Menderes Hükümeti Yassıada'da yargılanıyordu..
Mahkemede dönemin dışişleri bakanı Fuat Köprülü de sanıktı..
Köprülü Türkiye'nin NATO'ya girmesinde etkin rol oynamıştı..
Hakim sordu.
"6-7 Eylül olaylarını neden komünistlerin üstüne attınız?"
Köprülü cevapladı..
"Emniyet yetkilileri ve asker hükümete, olayların komünistler tarafından yapıldığına yönelik telkinlerde bulundu. O dönem İstanbul’da bulunan Amerikan İstihbarat Şefi, tahribat şekillerinin tamamıyla komünist tekniği ve usullerine uygun olduğunu ifade etti.. Böylece bakanlar kurulunda bu işi komünistlerin yaptı görüşü hakim oldu."
Fuat Köprülü tıpkı bugün Cumhurbaşkanı ve AKPli bakanlar gibi "Kandırıldık" demişti.
*. *. *
Cumhuriyet devletinin 100 yıllık geleneğidir bu.
Bir taşla iki, üç kuş vurmak..
İstiklal Mahkemeleri, Atatürk'e Suikast Davası, 6-7 Eylül, Yassıada, Maraş, Sivas, Ergenekon, balyoz gibi davalarda suçlu, suçsuz kim muhalefet ise torbanın içine atılmıştır..
Hükümetler değişir ama bu gelenek değişmez..
Bugün FETÖ soruşturmasında onlarca solcu, komünist, aydın, yurtsever, yazar, akademisyen, Atatürkçü de içeri atılıyor..
Kendilerinden olmayan kim varsa..
Koy sepete..
Yıllar sonra çoğunun suçsuz olduğu anlaşılacak..
Ve onları tutuklayanlar yine çıkıp "Kandırıldık" diyecekler..
Suçlular dışarıda elini kolunu sallayarak dolaşacak..
Günahsızlar aylarca, belki yıllarca hücrelerde esir edilecek..
Çünkü bu ülkede Aknoz Paşa'nın zihniyeti 93 yıldır hiç iktidardan inmedi ki..
*. *. *
1955 yılının 7 Eylül'de tutuklananlardan biri de Aziz Nesin'di..
Yıllar sonra yaşadıklarını "Salkım Salkım Asılacak Adamlar" kitabında yazdı..
Aziz Nesin şöyle der.
"Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, diyerek yaşattığınız yılanların bir sonraki hedefi siz olursunuz.."
Sonra da ekler.
"Sizler beni öldürmek isteyen bağnazlar ve yobazlardan çok daha kötüsünüz.. Çünkü onlar; sizlerin korkaklığı, yüreksizliği, ödlekliği, pısırıklığı, sünepeliği, ikiyüzlülüğü sayesinde var olmaktadırlar. Daha ne zamana dek susarak ödün vereceksiniz.."
(Sedat Kaya, Datça) ©

*********************************************************************************************************

61 yıldır temizlenmeyen bir kara leke..
ATATÜRK'ÜN EVİNİ BOMBALAYAN
ADAMI VALİ YAPTILAR..
Beş kişiydiler..
Beş farklı insan..
Biri öğrenci, biri patron, biri gazeteci, biri kaymakam, biri asker..
Oktay Engin, Mithat Perin, Gökşen Sipahioğlu, Hayretttin Nakipoğlu ve Sabri Yirmibeşoğlu..
61 yıl önce kaderleri ortak bir noktada buluştu.
1955 yılının 6-7 Eylül'ünden sonra hayatları birden bire değişti.
*. *. *
Tarih 1955 idi..
5 Eylül'ü 6 Eylül'e bağlayan gece..
Selanik'te Atatürk'ün evi bombalandı..
Türkiye olayı TRT Radyo'nun öğlen 13.00 haber bülteninden duydu..
Ardından İstanbul Ekspress Gazetesi "Yıldırım Baskı" yaptı..
Normalde 20 bin satan gazete o gün tam 290 bin adet basılmıştı.
Özellikle Rumlar'ın yoğun olduğu semtlerde dağıtıldı..
İstanbul Ekspress tam sayfa verdiği haberde "Atamızın evi bombayla hasara uğradı" başlığını kullandı..
Gazete bombayı Yunanlılar'ın attığını yazıyordu..
İşte ne olduysa bundan sonra oldu..
Ülkede "Rum Avı" başladı.
Başta İstanbul olmak ùzere sahil kentlerindeki Rumlar'ın işyerleri ve evleri talan edildi...
15 Rum öldürüldü, 300 kişi yaralandı..
30'dan fazla kadına tecavüz edildi..
4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile fabrika, otel, bar gibi 5317 mekan talan edildi..
Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildi..
İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.
Rum ,Yahudi ve Ermeni mezarlıkları saldırıya uğradı..
İki gün süren yağma, talan ve linçten sonra sıkıyönetim ilan edildi..
Türkiye'deki tüm gazeteler olayda "Yunan kışkırtması" olduğunu ve Yunanlılar'ın Atatürk'ün evinin bombalayarak halkı tahrik ettiğini yazdı..
*. *. *
Yunanistan hükümeti olayın aydınlanması için hemen soruşturma başlattı..
Öncelikle Atatürk'ün evinde hiçbir hasar yoktu..
Atılan bir ses bombasıydı..
Üstelik görgü tanıkları vardı..
Yunan makamlarına göre Atatürk'ün evini iki Türk, konsolosluk görevlisi Hasan Uçar ile üniversite öğrencisi Oktay Engin bombalamıştı.
Hasan Uçar yardım etmiş, Oktay Engin bombayı atmıştı
İkisi de hemen tutuklandı..
Bombacı Oktay Engin 21 yaşında ve Batı Trakya Türklerindendi.
Türkiye'nin verdiği bursla Selanik'te hukuk fakültesinde okuyordu..
Bir süre sorgulandıktan sonra tutuksuz yargılanmak ùzere serbest bırakıldı..
Yunanistan dışına çıkması yasaktı ama nasıl olduysa Türkiye'ye kaçtı..
Yargılaması bittiğinde 3 yıl 6 ay hapis cezası aldı..
Yunanistan cezasını çekmesi için Oktay Engin'in hemen iadesini istedi..
Türkiye vermedi..
*. *. *
Oktay Engin Türkiye'ye geldikten sonra elini kolunu sallayarak dolaştı..
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ikinci sınıftan eğitimine devam etti..
Üniversiteye kayıt yaptırırken, Selanik'de eğitim gördüğüne dair geçerli belge getirmesi gerekiyordu..
Nedense ondan istenmedi.
Okurken İstanbul Belediyesi'nde maaşa bağlandı..
Mezun olunca kaymakamlık sınavını kazandı..
Çankaya kaymakamı oldu..
Ancak dönemin emniyet müdürü tarafından özel olarak istendi ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siyasi İşler Müdürlüğü'ne atandı..
Eşi benzeri görülmemiş, inanılmaz bir terfiydi bu..
Bu göreve gelmek için en az 15 yıllık bir tecrübe gerekiyordu..
Acemi kaymakam Oktay Engin basamakları ikişer üçer çıkıyordu..
Sanki birileri "Yürü ya Oktay" demişti..
Ardından vali oldu..
Nevşehir Valisi..
Atatürk'ün Selanik'teki evini bombalayan adam artık bir Türkiye Cumhuriyeti valisiydi..
*. *. *
Ya diğerleri..
Oktay Engin'i hiç bir tecrübesi olmamasına ragmen siyasi şubenin başına getiren kişi Emniyet Genel Müdürü Hayrettin Nakipoğlu idi..
İlginçtir..
Hayrettin Nakipoğlu 6-7 Eylül olaylarının olduğu gün Beyoğlu kaymakamıydı..
Emniyet Müdürlüğü'nün ardından Adalet Partisi Kayseri Milletvekili oldu ve 1970 yılında İmar İskan Bakanlığı yaptı..
*. *. *
O gün "Atamızın evi bombalandı" manşetiyle yıldırım baskı yapan ve Rumlar'ın yoğun olduğu semtlerde dağıtılan İstanbul Ekspress gazetesininin sahibi Mithat Perin'di.
Olaylardan kısa bir süre sonra Demokrat Partiden İstanbul Milletvekili oldu..
Daha sonra Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanlığı, Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Üyeliği, İstanbul ve İzmir Gazeteciler Cemiyetlerinin başkanlığını yaptı..
*. *. *
İstanbul Ekspress Gazetesi'nin o dönem ki Genel Yayın Yönetmeni ise Gökşin Sipahioğlu'ydu..
Yıldırım baskıyı hazırlayan kişiydi..
1960'larda SIPA Press'i kurdu..
Askeri kriz yaşanan ve kimsenin girmeyi cesaret edemediği ülkelere girdi..
Bu ülkelerden dünya medyasına fotoğraflar geçerek tanındı..
1969'da SIPA Press dünyanın en büyük fotoğraf ajansı seçildi.
SIPA Press olay çıkacak ülkelere daha önceden muhabir göndermesiyle ünlendi..
O dönem Sipahioğlu'nun MİT'in Avrupa'daki önemli kaynaklarından birisi olduğu iddia edildi.
Yıllar sonra patronu Mithat Perin, 6-7 Eylül'de Milli İstihbarat Teşkilatı'nın Gökşin Sipahioğlu kullandığını itiraf etti..
*. *. *
Beşinci kişi Sabri Yirmibeşoğlu..
6-7 Eylül'de 1.Ordu Komutanıydı ve Özel Harp Dairesi'nde (Seferberlik Tetkik Kurulu) görevliydi..
Sonra Özel Harp Dairesi'nin Başkanı oldu..
1974 yılında Kıbrıs'ta Özel Harp Dairesi'nin sivil direnişi örgütleyen lideri olarak nam saldı..
Sabri Yirmibeşoğlu'nun yıllar sonra "6-7 Eylül bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı." demişti.
23 Eylül 2010 tarihinde Habertürk gazetesine ise şunları söylemişti.
"Eğer bir yerde halkın galeyana gelmesini bir mukavemet hareketini göstermesini arzu ederseniz sizin saygın değerlerinize düşmanın, karşı tarafın bir şey yaptığını, küçültücü hareket yaptığını gösterirseniz, halkı galeyana getirirsiniz. Özel Harp'te bir kural vardır; halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Bir cami yakılır. Kıbrıs'ta cami yaktık biz. Cami yakılır mesela."
*. *. *
Beş kişiydiler..
Beş farklı insan..
Biri öğrenci, biri patron, biri gazeteci, biri kaymakam, biri asker..
Oktay Engin, Mithat Perin, Gökşen Sipahioğlu, Hayretttin Nakipoğlu ve Sabri Yirmibeşoğlu..
61 yıl önce kaderleri ortak bir noktada buluştu.
1955 yılının 6-7 Eylül'ünden sonra hayatları birden bire değişti..
Sanki Allah hepsine "yürü ya kulum" demişti..
Casus filmi senaryosu gibi değil mi?.
Casus filmi demişken..
6-7 Eylül olaylarının olduğu günler İngiliz Sunday Times Gazetesi'nin muhabiri de İstanbul'daydı..
Hem de İstiklal Caddesi'nde..
Olayların tam ortasında..
Üstelik Atatürk'ün evinin bombalandığı Selanik'ten yeni gelmişti..
Kimdi o biliyor musunuz?..
Ian Fleming..
"007 James Bond" karakterini yaratan dünyaca ünlü yazar..
Ve İngiliz istihbarat örgütü MI6'ın ajanı..
Herkese iyi haftalar dilerim..
(Sedat Kaya, Datça)©
*************************************************************************************
Sedat Kaya'nın fotoğrafı.

Sedat Kaya'nın fotoğrafı.


EFERE'NİN SESSİZ ÇIĞLIKLARI.
Yıl 1955'di..
Eylül'ün 6'sı..
İstanbul'da serin bir sonbahar akşamıydı..
Vural Öger henüz 13 yaşındaydı..
Dayısının elini tutmuş, İstiklal'de yürüyordu..
Rebul Eczanesi'nden limon kolonyası alacaklardı..
Ana cadde ve ara sokaklar o gün çok kalabalıktı..
Çevrede boş boş duran yüzlerce insan vardı..
Birden paltolarının altından kalın sopalar çıkardılar..
Cadde boyunca dağılıp, önce vitrinlere sonra da öfkeyle dışarıya fırlayan dükkan sahiplerine vurmaya başladılar.
Bir Rum başına aldığı darbeyle kan revan içinde çığlıklar atıyordu..
Sonrasını Vural Öger anlatıyor..
"Taksim’den Tünel’e kadar bütün dükkanlar tarumar olmuştu. Bir buçuk metre boyunda kumaşlar, buzdolapları, ev aletleri, çoraplar, sandviçler… Sopalarla dükkanlara giriyorlar, ne varsa kırıyorlar sonra da ‘Rum nerede Rum nerede’ diye dolanıyorlardı. Arkadaşlar anlattı, Taksim’deki kilisenin papazını tutmuşlar sünnet etmişler. Bütün Rum kiliselerine taaruz edildi. 17-18 papaz linç edildi.. Binlerce serseri ellerinde sopalarla Rumlar’ı dövmeye kalktı."
*. *. *
Anastasis Yordanoğlu, Beyoğlu'nda yaşayan bir Rum vatandaştı..
O gün her zamanki gibi mahallesindeki kahveye gitti..
Kahvenin sahibi kendisini çok severdi..
Yavaşça yanına yaklaşıp, kulağına fısıldadı.
"Antoncuğum sen bugün eve gitsen daha iyi olur.’ ‘
"Niye" diye sordu Anastasis..
Kahve sahibi tekrarladı..
"Sen beni dinle.. Acele et ve hemen evine git"
Sonrasını Anastasis Yordanoğlu anlatıyor..
" Birkaç cadde ilerledikten sonra ne olduğunu anladım. Baltalarla dükkanların kepenklerini ve evlerin kapılarını kırıyorlardı. Piyanolar, dolaplar camlardan aşağı atılıyordu ve bağırıyorlardı: ‘Bugün malınız mülkünüz, yarın hayatınız!’ "
*. *. *
İsabella Öztaşçıyan 7 yaşındaydı..
Kefere(*) Misak'ın kızıydı..
O akşam Büyükada'da papaz olan dayısının evindeydiler.
Hava kararmıştı..
Caddelerinde bir gürültü koptu..
Çöp kamyonunun üzerine çıkmış kişiler ‘papazı isteriz, papazı isteriz’ diye bağırıyordu..
Sonrasını İsabella Öztaşçıyan anlatıyor.
"Arabanın tepesine koydukları projektörle evlerin içine ışık tutuyorlardı, biz hepimiz evde yere yattık, ışıkları kapatmıştık ama çok korkuyorduk. Araba bizim kapıya doğru gelip durdu. Sonra birden bizim karşımızdaki evi taşlamaya başladılar, kapılarını pencerelerini kırıp döküyorlardı, içeride kimsenin olmadığını anlayıp gittiler. Ev bizim Türk eczacı komşumuzun eviydi. Sonra anladık ki adaya o gün dışarıdan gelen kişilermiş, zaten bütün ada bizi tanıyor ve evimizin yerini biliyordu, demek ki dışarıdan gelenler bizim ev için tam bir tarif alamamışlar.”
*. *. *
İsabella Öztaşçıyan'ın bulunduğu evin hemen yakınındaki Hamam Sokakta Lefter Küçükandonyadis oturuyordu..
Çok yoksul bir lağımcının oğluydu, Lefter..
Ama Milli Takımın ve Fenerbahçe'nin de yıldız golcüsüydü..
Ay Yıldızlı forma ile nice goller atmıştı..
Atina'da Yunanistan ağlarını bile sarsmıştı..
Yunanlılar ona "Turko,Turko" diye tezahürat yapmıştı..
Çöp arabasıyla dolaşan saldırganlar onun da evine geldi..
Araçtan inip taşlamaya başladılar..
"Vurun şu gavura" diye bağırıyorlardı..
Sonrasını Lefter Küçükandonyadis anlatıyor.
"Onbeş gün önce gol attığımda omuzlardaydım.. O gün ise kayalar ve boya tenekeleriyle karşılaştım...En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Evde ne pencere, ne kapı kalmıştı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. İstanbul'dan emniyet müdürü evime geldi. gece gördüğü manzara karşısında 'aman allahım' demişti."
*. *. *
Tuğgeneral Yılmaz Tezkan 1950 yılında Harbiye'ye girmişti..
İlk günden itibaren herkes gibi o da Harbiye Marşı söylemeye başlamıştı..
"Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız."
Harbiye'de onlar bu marşı söylerken, aynı binada Amerikalı yarbaylar bizim generallere danışmanlık yapıyordu..
Yağmalama ve linç girişimlerinden sonra sıkıyönetim ilan edildi..
Yılmaz Tezkan da olayların yatıştırılması için görev yapan askerlerden biriydi..
Gördükleri karşısında insanlığından utandı..
Rum vatandaşların evleri, bir tanesi bile atlanmadan basılmıştı..
İçindeki eşyalar caddeye atılmıştı.
Sonrasını Tuğgeneral Yılmaz Tezkan anlatıyor.
"Evlerinde oturanlar eşya enkazı içinden işe yarar olanları toplama çalışıyordu. Ufak bir kız çocuğunun bulduğu kolu bacağı kopmuş oyuncak bebeği annesine ‘Mama, Mama, buldum, buldum!’ diye seslenmesi ve gördüklerimiz utanılacak ve unutulmayacak bir manzaraydı."
*. *. *
Olaylar iki gün sürdü..
Azınlıkların yaşadığı tüm mahalle ve semtler talan edildi.
Saldırganların hepsinde aynı tornadan çıkmış sopalar vardı..
Saldırılacak yerlere otobüslerle getirilmişlerdi..
Organize idiler..
Asker ve polis iki gün boyunca saldırganlara hiç müdahale etmedi..
Sonrası..
15 gayri müslüm öldürüldü..
300 kişi yaralandı..
30'dan fazla kadına tecavüz edildi..
4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile fabrika, otel, bar gibi 5317 mekan talan edildi..
Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildi..
İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.
Rum ,Yahudi ve Ermeni mezarlıkları saldırıya uğradı..
Yıkılan, yağmalanan işyerlerinin yüzde 59'u Rumlar'a, yüzde 17'si Ermenilere, yüzde 12'si ise Yahudilere aitti..
Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekanlar bile saldırıya uğradı..
Dönemin parasıyla 100 milyon lira maddi hasar oluştu.
*. *. *
İki gün sonunda İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'na Tuğgeneral Nurettin Aknoz getirildi..
Aknoz Paşa, ilk iş olarak Harbiye'deki Sıkıyönetim Komutanlığı'na tüm gazetelerin yazıişleri müdürlerini çağırdı....
Gelmeyenin gazetesinin kapatılacağı bildirildi..
Aknoz, toplantıda medyaya resmen emir verdi.
“Baylar, gergin günler yaşadık. Şimdi artık sinirlerin yatıştırılması lazım.. Çok dikkatli olacaksınız. Sizden şunları istiyorum. Büyük Millet Meclisi’ndeki müzakereler halkı heyecanlandıracak nitelikte ise yazmayacaksınız. Yokluk ve kıtlık haberlerinin hepsi yasaktır. Örneğin fırınların önünde ekmek almak için sıra bekleyenlerin resimleri yayınlanamaz. Bu tür haberler ülkede panik yaratır. Hükümeti tenkit etmek yasaktır. Böyle bir şey yaparsanız gazetenizi kapatırım. 6-7 Eylül olaylarını komünistlerden başkasının yaptığı yolunda yazılar ve yorumlar yasaktır; kapatırım...Olaylarda zarar görenlerin istekleri gibi yazılar yazamazsınız. Heyecana uyandıracak haber yayını yasaktır. Hükümetin icraatını etkileyecek türde yazı yazılması yasaktır. Türklüğe hakaret, bayrak yırtma gibi haberler gazetelere giremez; kapatırım. İkinci, üçüncü baskı yapamazsınız; toplatırım. Basına sansür koymayacağım. Yayıncılığı sizin insiyatifinize bırakıyorum. Doğru kullanamazsanız bana verilen yetkileri kullanırım. Sizin kötü bir alışkanlığınız var, aklınıza geleni yazıyorsunuz, yazamazsınız. Anadolu Ajansı’nın ve Radyonun yayınladığı her şeyi alabilirsiniz. Ona izin veriyorum. Bu başımıza gelenler doğrudan doğruya komünistlerin hazırladığı bir hadisedir.Yazılarınızda bunu gözden uzak tutmayın. Ona göre aklınızı başınıza toplayın. İşimizi güçleştirmeyin.”
*. *. *
Asker sopası etkisini göstermişti..
Türk Medyası artık kör ve sağırdı..
Gazeteler o dönem ülkeyi yöneten Menderes hükümetinin olaylarla hiç ilgisi olamadığı ve hiç bir kusurunun bulunmadığı yazıldı..
Dönemin CHP Başkanı İsmet İnönü, meclis konuşmasında Menderes hükümetine destek verdi.
"Demokrat Parti grubunun, olayları ciddi şekilde tartıştığını tespit ettik. Hükümetin anavatanın büyük bir tehlikede olduğunu idraki, partiler arası rekabete, üstün gelmiştir. "
Sonunda askerin dediği oldu, fatura komünistlere kesildi..
Aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru'nun bulunduğu onlarca komünist tutuklandı..
Tutuklananlar üç ay sonra mahkemede suçsuzluklarını kanıtlayınca serbest bırakıldı..
Bir süre sonra dosya kapatıldı..
Yıl 2016..
İki gün sonra 6 Eylül..
Aradan tam 61 yıl geçti..
1955 yılında İstanbul'da sayıları 100 bini bulan Rum nüfusu, şimdi sadece yüzlerle ifade ediliyor..
Tarihimizdeki bu kara lekenin devlette kimler tarafından organize edildiği ve kaçan Rumlar'ın mallarına kimlerin el koyduğu hala büyük bir sır..
O dönem Özel Harp Dairesi'nde (Seferberlik Tetkik Kurulu) görevli olan, daha sonra dairenin başkanlığına getirilen ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekterliği yapan Tuğgeneral Sabri Yirmibeşoğlu'nun yıllar sonra yaptığı şu açıklama ise hiç unutulmadı.
"6-7 Eylül bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı."
(Sedat Kaya, Datça)©
(*) KEFERE: Osmanlı döneminde müslüman olmayanları aşağılamak için kullanılan, kafir anlamındaki Arapça kelime.. Argo dilde "Oynak, güven vermeyen, terbiyesiz, arsız köpek, kötü adam" anlamına geliyor..

30 Ağustos 2016 Salı

BİR 30 AĞUSTOS DESTANI

30 AĞUSTOS Destanı
YANKO'NUN OĞLU AHMET
VE İSTİKLALE BAŞ KOYANLAR
"Onlar uzun eğri burunlu
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki;
sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin
zaferi için,
hiç kimseden, hiçbir şey beklemeksizin
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler."
Nazım Hikmet böyle anlatır onları..
Böyle onurlandırır o insanları..
Peki kimdi onlar?..
Kimdi şarkı söyler gibi ölen insanlar?..
ANADOLU İŞGAL ALTINDA
Tarih 26 Ağustos 1922..
Anadolu işgal altındaydı..
Yurdun dört bir tarafından gelen vatanseverler gönüllü olarak Afyon çevresinde toplanmıştı..
Türk'ü, Kürt'ü, Rum'u, Ermeni'si..
Hepsi oradaydı..
Tek yürektiler..
Kuvayi Milliydiler..
Eller tetikte, kulaklar gelecek emirdeydi..
Emperyalizmi vatan toprağından atmak için sabırsızlıkla "hücum" sesini bekliyorlardı..
Saat 03.30'du..
Zaman geçmek bilmiyordu..
Nihayet Başkumandan Mustafa Kemal Kocatepe'de "Büyük Taarruz"u başlattı..
ÖLÜME MEYDAN OKUDULAR..
47. Alay Giresunlu gönüllülerden kurulmuştu..
Giresunlu uşakların görevi "Kapaçkıran” ve “Dedesivrisi (Sivritepe)” mevkilerini düşmandan temizlemekti..
Ancak Yunanlılar bu mevzileri tel örgülerle çevirmişti.
Tellerin kesilmesi için gerekirse ölecek kahramanlara ihtiyaç vardı..
Alay komutanı birliği topladı ve seslendi.
"Ölümü göze alıp, telleri kesmek isteyenler bir adım öne çıksın."
Bir saniye içinde 38 Giresunlu öne çıktı..
"Ölmek var, dönmek yok" dediler..
Sonra birer yılan gibi süründüler..
Düşman mevzilerine yaklaşıp telleri kesmeye başladılar..
Ancak Yunanlılar tellere çıngıraklar koymuştu..
Önce bir çıngırak sesi duyuldu..
Sonra makinalılar konuştu..
Bir anda çapraz ateş altında kaldılar.
Yunan tüfekleri susmuyordu..
Giresunlular kaçmıyordu..
Görev bir saat içinde bitti..
Tüm teller kesildi.
Ama 14 şehit vermişlerdi..
Onlar ölümden korkmayan 14 cesur askerdi..
14 özgürlük savaşcısı..
Adlarını tarihe yazdırdılar..
Boztekke köyü Karslıoğullarından Ali oğlu Hasan..
Çukur köyü Sipahioğullarından Mehmet oğlu Necip..
Alınyoma Bala köyü Hallıcıoğlullrından Osman oğlu Hüseyin..
Kemaliye köyü Eskioğullarından Ahmet oğlu Mustafa..
Çiçekli köyü Topçuoğlullarından İyas oğlu Rasim..
Sayça köyü Habibhasan oğllarından Ahmet oğlu Dursun..
Grele Daylı köyünden Vehioğullarından Emin oğlu Yusuf..
Keşap Küçükgeziş köyü Yusufoğullarından Emin oğlu Yusuf..
Keşap Karabulduk köyü Giranhacıoğullarından Şükrü oğlu İbrahim..
Dereli Yavuz Kemal köyü Türkmenoğullarından Yusuf oğlu Osman..
Bulancak Uçarlı köyü Dervişoğullarından Hüseyin oğlu Niyazi..
Hamurlu köyü Tümpataoğullarından Ahmet oğlu Osman..
Keşap Halkalı köyü Alaşalvaroğullarından Salih oğlu Abdullah..
Tatlılı köyü Durmuşoğullarından Hüseyin oğlu Nazım..
YANKO'NUN OĞLU AHMET
O gece sağ kurtulanlar arasında bir kişi vardı..
14 Giresunlu kahramanın yoldaşıydı..
Arkadaşları yanında şehit düşmüştü..
Bazıları onun kollarında son nefesini vermişti..
O kişi bir Rum'du..
Armutdüzü Köyünden Yanko'nun oğlu Ahmet Halis Asal'dı..
Seferberlik yıllarında Rumlar sürülmeye başlanınca komşuları dedesini ve onu saklamıştı..
Büyüyünce annesiyle birlikte Yunanistan'a gitmeyi reddetmişti..
Gönüllü olarak orduya katılanlardandı..
İşgalci Yunan'a karşı savaşmıştı..
Zaferden sonra o gece yanında şehit düşen 14 Giresunlu arkadaşına bir şehitlik yapılması için yoğun çaba harcamıştı..
Devlet şehitlerini unutmuştu..
Ama o unutmadı..
Tam 45 yıl sonra hedefine ulaştı..
1967 yılında Afyon'un İşcehisar köyünde 47'nci Giresun Gönüllü Alayı
Şehitliği'ni yaptırdı..
Ahmet Halis Asal her yıl 26 Ağustos'ta o şehitliğe giderek arkadaşlarını andı..
Dualar etti, gözyaşı döktü..
Bir de vasiyetiydi..
"Ölünce beni de arkadaşlarımın yanına gömün."
1977 yılında hayata gözlerini yumdu..
Vasiyeti üzerine 14 arkadaşının yanına gömüldü..
Ogün bugün Afyon'da 15'ler koyun koyuna yatıyor..
Onlar ölüme birlikte yürümüştü..
Şimdi yine birlikte uyuyorlardı..
ŞEHİTLER UYANIN.
Anadolu 30 Ağustos 1922'de emperyalistleri bu topraklardan kovduysa, bu Yanko'nun oğlu Ahmet gibi binlerce vatansever sayesindedir..
Onlar istiklale baş koyanlardır..
Onlar için Türk, Kürt, Rum, Ermeni ayrımı yoktu..
Tek yürektiler..
Tek amaçları vardı..
Ya istiklal, ya ölüm..
Öldüler..
Vatan toprağına gömüldüler..
Ama maalesef onlar toprak altında uyurken, bu vatan yine satıldı..
Önce Türk, Kürt, Rum, Ermeni diye ayırdılar ülkemizi..
İnsanı insana kırdırdılar..
Sonra havasını, suyunu, ormanını, deresini işgal ettiler..
Öyle ki;
30 Ağustos Zafer Bayramı bile kutlanmıyor artık bu topraklarda..
Ve Nazım'ın "Şehitler" dizeleri geliyor, insanın aklına..
"Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!..
Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,
Sakarya'da, İnönü'de, Afyon'dakiler
Dumlupınar'dakiler de elbet
ve de Aydın'da, Antep'te vurulup düşenler,
siz toprak altında ulu köklerimizsiniz,
yatarsınız al kanlar içinde...
Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,
siz toprak altında derin uykudayken
düşmanı çağırdılar..
Satıldık, uyanın..
Biz toprak üstünde derin uykulardayız,
kalkıp uyandırın bizi..
Uyandırın bizi..
Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir."
(Sedat Kaya, Datça)©
30 Ağustos 2016


29 Ağustos 2016 Pazartesi

VEDAT TÜRKALİ



Vedat Türkali'yi kaybettik. Edebiyatımızın, Türk romanının en güçlü kalemlerinden birini daha yitirdik.Son ulu çınarlarımızdandı ,acısı derin...Son nefesine kadar üretmekti O'nun adı.

Türkiye solunun açmazlarını birey düzeyinde en iyi sorgulamış yazarlardan biridir. Bireyin iç hesaplaşmalarını, aşklarını, toplumu değiştirme arzusu ile bencillikleri arasında kalmışlığını akıcı bir dille sorgulamıştır.


Romanlarından hiçbirini okumadıysanız, inanın büyük kayıp, telafi edilebilir bir kayıp. 97 yaşında ölen bu büyük çınarın ölümüne "üzgünüm" ya da "ışıklar içinde uyusun" demekten çok daha iyisi onun bir kitabını okumak olduğu kanaatindeyim. İlk kez 20 yaşında okuyup daha sonra iki kez daha okuduğum Bir Gün Tek Başına kitabını öneririm, birini okusanız zaten tüm kitaplarını sıraya koyarsınız.

Yıllardır müzik olarak dinlediğimiz ama şiirini ve öyküsünü birçoklarımızın bilmediği" İstanbul" şiir ve öyküsünü paylaşıyorum.Anısı önünde saygı ile eğilirken ,unutulmaması dileklerimle...

 Arzu


İSTANBUL

Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünürüm İstanbul

Binbir direkli Halicinde akşam
Adalarında bahar
Süleymaniyende güneş
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri
Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde
Bakışlarımda akşam karanlığın
Kulaklarımda sesin İstanbul
Ve uzaklardan
Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul
Plajlarında karaborsacılar
Yağlı gövdelerini kuma sermiştir.
Kürtajlı genç kızlar cilve yapar karşılarında
Balıkpazarında depoya kaçırılan fasulyanın
Meyvesini birlikte devşirirler
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul
Et tereyağı şeker
Padişahın üç oğludur kenar mahallelerinde
Yumurta masalıyla büyütülür çocukların
Hürriyet yok
Ekmek yok
Hak yok
Kolların ardından bağlandı
Kesildi yolbaşların
Haramilerin gayrısına yaşamak yok
Almış dizginleri eline
Bir avuç vurguncu müteahhit toprak ağası
Onların kemik yalayan dostları
Onların sazı cazı villası doktoru dişçisi
Ve sen esnaf sen söyle sen memur sen entellektüel
Ve sen
Ve sen haktan bahseden Ortaköyün Cibalinin işçisi
Seni öldürürler
Seni sürerler
Buhranlar senin sırtından geçiştirilir
İpek şiltelerin istakozların
ve ahmak selameti için
Hakkında idam hükümleri verilir
Haktan bahseden namuslu insanları
Yağmurlu bir mart akşamı topladılar
Karanlık mahzenlerinde şehrin
Cellatlara gün doğdu
Kardeşlerin acısıyla yanan bir çift gözün vardır
Bir kalem yazın vardır
Dudaklarını yakan bir çift sözün vardır
Söylenmez
Haramiler kesmiş sokak başlarını
Polisin kırbacı celladın ipi spikerin çenesi baskı makinesi
Haramilerin elinde
Ve mahzenlerinde insanlar bekler
Gönüllerinde kavga gönüllerinde zafer
Bebeklerin hasreti içlerinde gömülü
Can yoldaşlar saklıdır mahzenlerinde
Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul
Bulutların ardında damla damla sesler
Gülen çehreleri ve cesaretleriyle
Arkadaşlar çıktı karşıma
Dindi şakalarımın ağrısı
Bir kadın yoldaş tanırdım
Bir kardeş karısı
Hasta ciğerlerini taşıdığı çelimsiz kemikli omuzları
Ve hüzünlü çehresiyle bebelerini seyrederdi
Cellatlara emir verildiği gün haramilerin sarayında
Gebeliğin dokuzuncu ayında
Aç kurtların varoşlara saldırdığı
Tipili bir gece yarısı
Sırtında çok uzak bir köyden indirdi
Otuzbeş kiloluk sırrımızı
Zafer kanlı zafer kıpkırmızı
Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul
Bekle bizi
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla
Mavi denizlerine yaslanmış
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle
Ve bir kuruşa Yenihayat satan
Tophanenin karanlık sokaklarında
Koyunkoyuna yatan
Kirli çocuklarınla bekle bizi
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi
Bekle dinamiti tarihin
Bekle yumruklarımız
Haramilerin saltanıtını yıksın
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle
Sen bize layıksın

Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünürüm
İstanbul Binbir direkli Haliç'inde akşam
Adalarında bahar
Süleymaniye'nde güneş
Hey sen ne güzelsin kavgamızın şehri”

Vedat Türkali’nin yazdığı daha sonra Edip Akbayram tarafından şarkı olarak söylenen
İstanbul şiiri bir şehre duyulan sevgiyi en iyi anlatan şiirlerden biridir.

Bu şiir içindeki devrimci öğelerle yıllar içinde solcuların marşı haline geldi.

Odatv. com olarak bu yanılgıyı düzeltiyor ve İstanbul şiirinin sırrını açığa çıkarıyoruz.
Yıllarca solcuların marşı haline gelen bu şiiri aslında Vedat Türkali eşi Merih Pirhasan için yazmıştı.

O sıralar Nevşehir’de edebiyat öğretmenliği yapan Vedat Türkali’nin, kızı Deniz Türkali’ye hamile olan eşi İstanbul’ a gelmişti.

Eşi doğum yaptı. Fakat Vedat Türkali izin alıp İstanbul'a gelemiyordu. Aylrca yeni doğan çocuğunu ve eşini göremiyordu.

Bu hasretin sonunda Vedat Türkali yıllarca kimsenin dilinden düşürmediği bu şarkının sözlerini yazmıştı.
Şarkıda hem İstanbul'a hem eşine hem de yeni doğan çocuğuna olan özlemini anlatıyordu.
Fakat yıllar içinde çok sevildi, içindeki devrimci öğeler öne çıktı. 


Edip Akbayram çok güzel seslendirdi ve şiir solcuların İstanbul marşı haline geldi.
dipnot: Vedat Türkali'nin gerçek adı Abdülkadir Pirhasan'dır. Vedat Türkali, Abdülkadir Pirhasan adıyla yazdığı senaryolar 60'lı yıllarda sansür kurulundan geçmeyince yönetmen arkadaşı Atıf Yılmaz O'na bir tavsiyede bulunur.

Yılmaz, içinde Türk kavramı içeren bir takma ad kullanmasını ve senaryoları bu isimle sansür kuruluna yollamayı önerir. Abdülkadir Pirhasan Vedat Türkali adını alır ve senaryoları bu isimle sansür kurulundan geçer.

Vedat Türkali'nin iki çocuğu vardır: Tiyatrocu Deniz Türkali (Pirhasan) ve yönetmen Barış Pirhasan
Oda Tv






Beste:Grup Baran ,Onur Akın



28 Ağustos 2016 Pazar

ÖLÜM BAZEN ÖZGÜRLÜKTÜR.Sedat Kaya

ÖLÜM BAZEN ÖZGÜRLÜKTÜR.
Çok değil..
Daha 110 yıl önce..
1906 yılının Ağustos sonu..
Amerika kıtasına ayak bastığında, insan denilen mahluğun bu kadar gaddar, bu kadar acımasız, bu kadar zalim olduğunu bilmiyordu..
Onun vatanında aslanlar, timsahlar, aç yırtıcılar bile bu derece vahşi değildi..
O bir Afrikalı'ydı..
Kongo Cumhuriyeti'nde Chirichiri kabilesinden bir pigme..
Boyu sadece 1.49'du..
46 kiloydu..
23 yaşında, evli, bir çocukluydu..
Güler yüzlü, hayat dolu bir insandı..
Adı Oto Benga'ydı..
Kendi dilinde "Dost" demekti.
Bir gün Kasai nehrinde balık avlarken yakaladılar..
Yakalayan Amerikalı din adamı Samuel P. Verner'di..
*. *. *
Boynundan ve ayaklarından zincire vuruldu..
Yük taşısın diye sadece ellerini özgür bıraktılar..
Kırbaçlar altında saatlerce yol yürüttüler..
Sonra onlarca soydaşıyla birlikte bir geminin makina bölümüne konuldu..
Zifiri karanlıkta, haftalar süren bir yolculuk sonrası New York'ta gün ışığıyla buluştu..
Soydaşlarından ayırıp bir kafese koydular kendisini..
Bir depoya hapsettiler..
Günlerce orada tutuldu..
Hergün önüne bir kuru somun attılar..
*. *. *
Tarih 9 Eylül 1906'ydı..
New York Bronx Hayvanat Bahçesi'nde o gün görülmemiş bir kalabalık vardı..
Hayvanat Bahçesi hasılat rekoru kırıyordu..
Nedeni New York Times Gazetesi'nde çıkan bir haberdi..
Şöyle yazıyordu..
"Vahşi adam Bronx’da maymunlarla aynı kafesi paylaşıyor.. İnsanın ilk ataları bir arada.. Bakıcısı bazen serbest bırakıyor.. Eylül ayı boyunca akşamüstleri ziyaret edilebilir."
Gazete haberine bir de not eklemişti..
"Bazı kesimler bu olaya tepki gösterse de, bilim adamları Benga’nın insan olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir.”
*. *. *
Oto Benga'yı önce hortumla yıkadılar..
Sonra hayvanat bahçesinde içinde ağaçlar olan geniş bir kafesin içine koydular..
Kucağına Dohong adlı yavru orangutanu verdiler..
Gazeteciler fotoğraflarını çekerken, binlerce insan merakla kendisini izledi..
Oto Benga da onları..
Yüzünde garip bir ifade vardı..
Hüzün ve kin..
Yavru orangutan korkudan sımsıkı ona sarılmıştı..
Hergün saatlerce poz verdiler..
Bir hafta içinde ziyaret edenlerin sayısı 250 bini geçti..
Bazıları kafese kemik atıyordu..
Oto Benga sinirlenip, sivri dişlerini gösterince, "Cannibal, cannibal" (Yamyam yamyam) diye tempo tutuyorlardı..
Gazeteler "Benga bir yamyamdır" diye yazıyordu..
*. *. *
Putperest olan Oto Benga'ya yapılan bu
zulme, çoğu hristiyan olan New York halkından kimse ses çıkarmadı..
Ne politikacılar, ne bilim adamları, ne gazeteciler, ne aydınlar..
Yüreklerin kulakları sağırdı..
Herkes bu vahşeti doğal karşılamıştı..
Bir kişi hariç..
Rahip James H. Gordon..
Zulme isyan etti.
Gazete gazete dolaştı..
İmzalar topladı..
Uyuyan insanlığı uyandırmak için çalmadık kapı bırakmadı..
Kilisede sürekli aynı şeyleri söyledi.
“İnsan ırkından olan birinin maymunlarla sergilenmesi en büyük günahtır.”
Sonunda Bronx Hayvanat Bahçesi Oto Benga'yı serbest bıraktı..
Pantalon, ceket giydirdiler..
Ayak işlerinde çalıştırdılar..
Tarih 20 Mart 1916 idi..
Eşinden, çocuğundan, soydaşlarından binlerce kilometre uzakla olan Oto Benga, çaldığı bir silahla kendisini kalbinden vurarak intihar etti..
Çünkü ölüm onun özgürlüğüydü..
Öldüğünde henüz 32 yaşındaydı..
*. *. *
Bronx Hayvanat Bahçesi zamanla Oto Benga ile ilgili tüm kayıtları sildi..
Ancak gazete haberleri ve fotoğraflar gerçeği gizleyemiyordu..
Hayvanat Bahçesi yetkilileri, tepkiler artınca "Dünyanın her yerinde yapılıyor, biz niye yapmayalım?” dediler..
Söyledikleri doğruydu.
O yıllarda uygar denilen Avrupa'nın bir çok yerinde aynı vahşet sergileniyordu,.
Londra, Paris, Berlin, Brüksel, Stuttgard, Barcelona, Milan, Hamburg gibi metropollerde kafes içinde insanlar, diğer insanların eğlencesiydi..
Bu vahşet öylesine bir gelir kapısı olmuştu ki, "Hayvanat Bahçeleri"nin yerini, "İnsan Bahçeleri" almıştı..
1960'lara kadar binlerce insan kafeslerde hayvanlar gibi sergilendi..
Çığlıkları yeri, göğü inletti..
Ama modern insanlar(!) kör ve sağırdı..
*. *. *
Oto Benga'nın vatanında şöyle bir atasözü var..
Jaa se behn-indeh bun-wehnin...
"Dekor gerçeğe uyum göstermez, gerçeğin de dekora ihtiyacı yoktur."
Bugün uygar denilen Amerika'nın, İngiltere'nin ve Avrupa'nın "Özgürlük ve demokrasi" sözü sadece bir dekordur..
Gerçeği görmek isteyenler, ortadoğuya baksınlar yeter..
İnsanın insana zulüm etmediği günlerde buluşmak dileğiyle..
Herkese iyi haftalar..
(Sedat Kaya, Datça)©
28 Ağustos 2016

31 Temmuz 2016 Pazar

BUZ ÜSTÜNDE YÜRÜR GİBİ *PALEMPSEST - ERCAN KESAL

BUZ ÜSTÜNDE YÜRÜR GİBİ
PALEMPSEST
Ortaçağda kitap kopyalayan yazarlar, parşömenin az ve pahalı olması nedeniyle, eski el yazmalarının yüzeyini kazıyarak yeniden kullanıyorlardı.
Üzeri kazınarak yeniden yazılan parşömenlere palempsest denir.
‘Aynı sayfa üzerinde, bir metnin bazen başka bir metne eklendiği, üst üste geldiği, yine de eski metnin tam olarak kaybolmadığı’ bir sayfa düşünün.
Hiç bir metin kaynaklarını bütünüyle silemiyor, her metin kendinden öncekilerden izler taşıyor.
Farkında mısınız, yeniden kullanılmak üzere kazınan, fakat kazındıkça eskiden yazılanların parça parça ortaya çıktığı parşömenler gibi bir ülke burası; palempsest yani!
Niye böyle?
Altı yüz elli yıllık bir imparatorluktan kalan bir avuç toprak. Bu topraklardan yeni bir yurt ve ulus yaratmaya çalışan bir kadronun olası iyi niyetlerine rağmen önlerine koydukları sorunlu yol haritası. Kuruluş yıllarından günümüze kadar yapısal bir sorun olarak süren siyasi parti, seçim yasası ve parti içi demokrasi meselesi. Her daim tetikte bekleyen ve ne olursa olsun ülkenin asıl sahibinin kendilerinin olduğuna inanmış zinde(!) kuvvetler. ‘Halkın hükümetleri değil, hükümetlerin halkı yönettiği’ bir sistem. Nihayet; siyaseten çürümüşlüğün esasında toplumsal çürümüşlüğün bir tezahürü olduğu gerçeği.
Aklım bir şeylere ermeye başladığı ilk günden şu yaşıma kadar siyasal baskı ve kaosun yaşanmadığı hiçbir dönem görmedim. İç savaş senaryolarının dayatıldığı günlerden geçtim; darbeler yaşadım, idamlara şahit oldum. Sürgünler, faili meçhuller, insan hakları ihlalleri; sanki hayatımızın olmazsa olmazları!
Benzer günlerden geçiyoruz yine. Bir askeri darbenin kıyısından dönülmüş. Herkeste ‘bundan sonra ne olacak’ kaygısı. Yüzlerce evde acı var. Yöneticilerin çağrısıyla sokağa fırlayıp bir daha dönemeyen masum insanların evlerindeki acı, darbeye karşı görevini yaparken hayatını kaybedenlerin evlerindeki acı, ne olduğunu bilmeden elinde silahla gittiği meydanlarda ölen erlerin evindeki acı, bir de, cenazelerine ‘hainler mezarlığı’ uygun görülen darbecilerin, boyunlarında bir ömür boyu taşıyacakları utançla birlikte geride bıraktıkları yakınlarının acısı.
Kieslowski bir dönemin Polonya’sını şöyle tarif ediyordu: ’İnsanların birbirine hiç acımadığı, birbirlerinden nefret ettiği, kimsenin birbirine yardım etmediği, sadece engel olduğu korkunç ve renksiz bir dünyanın ortasındaydık sanki. İnsanların birbirlerini geri püskürttükleri bir dünyaydı bu.’’
Ne kadar tanıdık değil mi?
NE YAPMALI?
Ne siyasi analizler yapmaya, ne de kehanetlerde bulunmaya niyetim var. Beni, üzerinde yaşadığımız topraklar, soluduğum hava, sokaktaki insanlar, çocuğum, komşularım, geleceğimiz ve inandığım değerler ilgilendiriyor. Adalet, insanlık, vicdan ve iyiliğin dışında arkasına sığınacağımız hiçbir şey olamaz.
Hiçbirimizin elinde bir reçete yok, biliyorum.
Keşke her şey bir reçete yazmak kadar kolay olabilseydi.
Ama, ‘bize özgü meseleleri ancak bize özgü kelimelerle’ anlayıp, anlatabiliriz.
Kieslowski senaryo ve yönetmenlik dersi verdiği öğrencilerine öncelikle bir şey sorarmış: ‘’Sizi buraya getiren şey ne? Neler oldu?
Neler yaşadınız da buraya geldiniz?’’
Sonra devam edermiş: ‘’Başlangıç noktasını bulmanız gerekiyor. Yaşamınızın inanılır, amaçsız bir analizini yapmadan bir şey yapmaya ve değiştirmeye başlayamazsınız.’’
Aynı soruyu sormalıyız belki de. Bizi buraya getiren şeyler ne? Ne yaptık da bunlar geldi başımıza?
Öncelikle, kendi hayatlarımızı anlamak zorundayız. Başımızdan geçenlerin, yaptıklarımızın veya yapamadıklarımızın ya da yapabileceğimiz halde yapmadıklarımızın cesur bir analizini yapmadan hiçbir şeyi halledemeyiz.
Kendimiz bulmadığımız sürece birilerinin bize gerçekten doğru hedefler göstermesi mümkün değil.
‘Farklı düşünme biçimleriyle ilgileniyorsak eğer; bu, tüm dünyayı bekleyen şeyler konusundaki öngörülerimizde haklı olup olmadığımızı görmek içindir. Kafa yormakla, çözümlemekle, düşünmekle, eleştirmekle, yaşadığımız yerlerde ve zamanlarda kendi ritmimizi ve yolumuzu bulmakla yükümlüyüz.’*
Saint Simon’un öğrencileri, insanların birbirlerine muhtaç olduklarını göstermek için düğmeleri sırtında olan ceketler giyerlermiş. Sırttan düğmeli ceketler giyelim ve içinden sadece akıl, ahlak, vicdan ve adalet geçen cümleler kuralım.
İyilik ve kötülük o kadar da soyut kavramlar değildir. İyiliğe inancımızı kaybetmeyelim.
BELKİ DE…
Mecburi hizmet yıllarıydı. Uzun zamandır aynı kasabadaydım ve çok yorulmuştum. Kendime sürekli niye burda olduğumu soruyor ve artık hiçbir işe yaramadığımı düşünüyordum. Böyle günlerin birinde, geceyarısı; ateşli bir çocuk için çağırdılar, gittim, kara gözlü küçük bir kız. Ateşi öyle yükselmiş ki, sayıklıyor, tuhaf şeyler söylüyor. Müdahale etmesem havale geçirecek, belki de kaybedeceğiz. Annesinin güçsüz itirazlarına aldırmadan soğuk çarşaflara sardım, buz gibi sularla yıkadım küçük bedenini. Az sonra ateşi düştü. Yanağındaki kızıllık kayboldu, güzel gözlerini açtı; sonra sakin bir bakışla uzattı elini annesine. Birbirlerinin dilinden öyle iyi anlıyorlardı ki. Annesi şükürler etti, gözüme baktı, herşeye ve orada olmama değen bakışlarıyla. O kasabada sonsuza dek kalabilirdim artık.
Arkeolog Howard Carter 1874 yılında doğdu. Mısır bilimi uzmanlarıyla kavga ederek geçirdiği yılların ardından, 1922 yılında Tutankamon’un mezarını buldu. Mezar odasındaki her şey tepeden tırnağa altındı. Carter odaya girdikten sonra ilk olarak, 19 yaşında
ölen bu Mısır prensinin ayakucuna oturdu ve orada sessizlik içinde saatlerce düşündü. Altından eşyalar umurunda bile değildi. Bir ara lahitin dibinde yere dökülmüş birkaç tane tohum gördü. Tohumları topladı ve daha sonra onları toprağa ekti.Tohumlar üç bin iki yüz yıldan beri onları toprağa ekecek bir eli beklemişlerdi sanki.
Belki sadece bunlar için geldik yeryüzüne…
Nostalji’deki Deli Domenico’yu dinlemenin zamanıdır:
‘’Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz. Okul duvarları, asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere böceklerin vızıltısı girmeli. Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.
Birisi piramitleri yapabileceğimizi haykırmalı. Yapmamamızın bir önemi yok. O isteği beslemeliyiz ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz sınırsız bir çarşaf gibi.
İşte yeni anlaşmam: Geceleri güneşli olmalı ve Ağustos da karlı! Büyük şeyler sona erer, küçük şeyler baki kalır. Toplum böyle parçalanmaktansa yeniden bir araya gelmeli. Sadece doğaya bak, hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin. Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz; yanlış tarafa döndüğümüz noktaya. Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz, suları kirletmeden.’’**
Başlık: A. Erhan’ın şiirinden
*Zapatistaların seçim bildirisinden
**Nostalji Filmindeki tirad, A.Tarkovski

Ercan KESAL

12 Temmuz 2016 Salı

Srebrenitsa'yı anarken.. LAVİNİA ÇİÇEĞİ VE MAVİ KELEBEĞİN DANSI






Srebrenitsa'yı anarken..
LAVİNİA ÇİÇEĞİ VE 
MAVİ KELEBEĞİN DANSI  Sedat Kaya
Roma İmparatorluğu'nun baş kumandanı Titus Andronicus'un kızıydı Lavinia..
Dünyalar güzeliydi..
Babasının aksine hayat doluydu..
Öldürmeyi değil, yaşatmayı severdi..
İyi kalpliydi, yardımseverdi, merhametliydi..
Titus'un savaşta olduğu birgün, düşmanları Tamora'nın iki oğlu tarafından tecavüze uğradı..
Haber Roma'ya tez yayıldı..
Titus savaştan döndükten sonra kızını kendi elleriyle öldürdü..
Şehrin uzağında bir tepeye gömdü..
Aylar sonra mezarının üzerinde bir çiçek çıktı..
O çiçeğe de Lavinia dediler..
Ölüm çiçeği demekti.
Ya da Misk çiçeği.
Bazı yörelerde yavşan otudur adı.
*. *. *
Her çiçek bir kelebektir aslında..
Kelebeği yaşatan çiçektir..
Çiçeği çoğaltan da kelebek..
Çiçeksiz yerde kelebek olmaz..
Kelebeksiz yerde çiçek çoğalmaz..
Çiçeğin ùzerine konan kelebek, aynı zamanda tat alma organı olan ayaklarıyla balözünü test eder..
Tadı hoşuna giderse, kıvrılı hortum şeklindeki ağzını uzatarak o balözünü emer..
Özellikle Mavi kelebekler çok seçicidir..
Her çiçeği emmezler..
Onlar en çok Lavinia'nın(ölüm otu) balözünü severler.
*. *. *
İnsanlık tarihi bir bakıma öldürmeyi ya da yaşatmayı sevenlerin savaşıdır..
Tıpkı Roma başkumandanı Titus ve kızı Lavinia gibi..
Çok eski değil..
Daha 20 yıl önce..
Bugün uygar dediğimiz Avrupa'nın göbeğinde..
Sözde gelişmiş Avrupalılar'ın gözleri önünde..
Sırp faşistleri Bosna ve Kosova'da toplu katliam yaptı..
Tam 312 bin çocuk, kadın, yaşlı, genç sistemli ve planlı şekilde öldürüldü..
Toplu mezarlara gömüldü..
21 yıl önce bugün Birleşmiş Milletler'in güvenliğini sağladığı Srebrenitsa kentinde 8 bin 372 insan vahşice öldürüldü..
Öldürenler Sırp milliyetçilerinden oluşan ve isimlerine "Akrepler" denen Sırbistan özel güvenlik güçleriydi.
Birleşmiş Milletler'in 400 silahlı askeri bu katliamı da sadece seyretti..
Bosna Hersek'deki vahşet ikinci dünya savaşından sonra dünyanın gördüğü en büyük soykırımdı..
Evet..
Daha 21 yıl önce..
Avrupa'nın göbeğinde..
Uygar denilen Avrupalılar'ın desteğiyle..
312 bin Boşnak katledildi..
Toplu mezarlara gömüldü..
250 bin insan yaralandı..
2 milyon insan evini yurdunu terkedip mülteci oldu..
*. *. *
Aradan 21 yıl geçti..
Bosnalılar soykırımı dünyaya kabul ettirmek için aylarca, yıllarca o toplu mezarları aradı..
Çok zorlandılar.
Çünkü katiller mezarların saklı kalması için çok uğraşmıştı..
Çukurları çok derine kazmışlardı..
Üstlerini çevrenin doğal bitki örtüsüne uygun olarak yeşillendirilmişlerdi..
Öyle ki, uydu fotoğrafları bile işe yaramıyordu..
Ta ki mavi kelebekler ortaya çıkana kadar..
Mavi kelebeklerin sayısındaki artış uzmanların dikkatini çekmişti..
O bölgelerde incelemeler yaptılar..
Mavi kelebeklerin çok olduğu yerlerde bitki örtüsünde de ilginç bir zenginleşme vardı..
Nedenini araştırırken, korkunç gerçekle karşılaştılar..
O bölgeler toplu mezarlardı..
Gömülen bedenler toprağa karıştıkça toprağın besleyiciliği artmıştı..
Topraktaki mineral ve protein zenginliği Lavinialar'ın(Ölüm Çiçeği) fışkırmasına neden olmuştu..
Bu çiceğin balözüyle beslenen mavi Kelebeklerin sayısı da bu nedenle artmıştı..
İşte bu yüzden Bosna'da mavi kelebeklerin kanat sesleri hem ölümün, hem yeniden doğuşun habercisiydi.
*. *. *
Roma başkumandanı Titus'a Mısır seferinde bir bilgeden sözederler..
Her soruya cevap veren bir bilge..
Halk ona büyük saygı duymaktadır..
Her konuda ona danışmaktadır..
Titus onun ismi altında ezilmektedir.
Sinirleri bozulur..
Uykuları kaçar.
Bu işe bir çözüm bulmalıdır.
Bilgeye öyle bir soru sormalı ki, asla bilmemelidir..
Danışmanlarıyla günlerce konuşur..
Sonunda karar verir..
Eline bir kelebek alacak ve bilgeye soracak..
"Elimdeki kelebek ölü mü, diri mi?"
Bilge "Diri" derse, sıkıp öldürecek..
"Ölü" derse elini açıp serbest bırakacak..
Öylece bilge bilmemiş olacak.
Plan hazırdır.
Halka duyuru yapılır.
Bilgeye haber salınır..
Titus halkın gözü önünde bilgeye sorar.
"Elimde bir kelebek var. Ölü mü, diri mi?"
Bilge hiç düşünmeden cevaplar.
"O senin elinde."
Yaşatmayı seçin..
Herkese iyi haftalar.
(Sedat Kaya, Datça) 12 Temmuz 2016
‪#‎Srebrenitsa‬




2 Temmuz 2016 Cumartesi

TÜRKÜLERİN ÇIĞRILDIĞI SİVAS'TAN İNSANLARIN YAKILDIĞI SİVAS'A *


Hazin bir türkü müydü yaşam?...Yoksa yaşam olmaktan çıkmış, umutsuzlukta, yangında,ölümde mi demir atmıştı?...
Karabasanların boyunduruğunda yaşamak yakışr mıydı insana?...

Böyle bir yangın nasıl yaralamaz insanı?

Yakanları ve yaktıranları ,yangıncıları yaralamaz yalnızca.

Yakmayanın vurdumduymazlığı alçaklık değil midir?
........
Türküler yakılmış dedi bir gazeteci.Türküler Sıvas'taydı...
Türküleri çağıranların diyarı Sivas ,insanları yakanların diyarına dönüşmüştü.

Ne acı!...
Sivas unutulmuş acı mı?Sivas unutulmalı mı? Acıları unuttuk deyince bitirmiş mi oluyoruz? Yoksa yeni acılara çağrı mı unutmak?Unutulmuş acı olamaz Sivas! İnsanlığın üzerine örtülmüş utanç şalı! ne denli büyük olursa olsun örtülebilir mi türkülerin üstünü? Örtülebilmiş mi şimdiye dek?

Kanlı,dikenli,süngülü,kesici,delici,zehirleyici,boğucu,yakıcı olsun istediği kadar.Türkü direnir ve basar çığlığını olmadık yerde. Cellatlar, kara kalabalıkları irkiltir. Dirilmiş derler ; öldürmemiş miydik? öldürmüşerdi ama..

"Pir Sultan ölür dirilir" dememiş miydik biz de?

"Her dem yeniden doğarız / Bizden kim usanası" dememiş miydi Yunus?

Marşlarımızı unutttuk mu?

" bir ölür bin geliriz / Bizi vurmak kurtuluş mu? " demez miydik?

Halk değil miydik?

"Yeniden doğmaz mıydık ölümlerde?"

Yine de yanıyor yüreğimiz.Avutmuyor bizi türküler bile.

Sivas deyince hep Pir Sultan gelsydi akla keşke.

Ama 2 Temmuz yaşandı  Sivas'ta , tarih oldu.

Pir Sultan!dan sonra  Kongresi ile değil de 2 Temmuzu ile anılacak.

Kara leke ,kötü leke Sivas'a ..Kim silecek bu lekeyi?

Sevgiyi ,umudu ,dostluğu, kardeşliği yüklenen bir şenliği beklemenin çoşkusunun yerine yaşananları  hangi yazar anlatabilir,hangi sinemacı filme alabilir bu duyguları ?Hangi ressam resmini yapabilir,hangi fotoğrafçı fotoğrafını çekebilir ?Kim şiirini yazabilir, türküleştirebilir ?

Bu vahşet nasıl anlatılır?..

Trajik toprak mı Sivas?

Yangınlar ili mi?

Çanlar hep mi çalacak Sivas'ta?

Osmanlı birini darağacına göndereceği zaman zil çaldırtırmış. Sivas ellerinde ziller çokca çalınmış ;sazlar da. Saz sesleri, türküler unutturmuş zaman zaman Sivas'taki zulmü. Aydınlığın çoğaldığı zamanlar da olmuş. Şenlikler ,bayramlar, mitingler...Tıpkı 2 Temmuz'un bir gün öncesi gibi,hatta sabahı gibi 2 Temmuz'un...

* Öner YAĞCI   " Sivas'ı Unutmak" kitabından


SİVAS KATLİAMINDAN BUGÜNE TÜRKİYE
ÖNER YAĞCI  2 Temmuz 2011
Siyasal tarihimizin dönüm noktalarından biri olan 2 Temmuz’u unutmak mümkün mü?
Toplumsal tarihimizin depremlerinden biri olan Sivas katliamını unutmak mümkün mü?
Cumhuriyet’in temelinin atıldığı Sivas’tan 2 Temmuz 1993 katliamının gerçekleştirildiği Sivas’a gelmemizin nedenlerini ve sonuçlarını doğru kavrayabiliyor muyuz?
Bu kavrama, 2 Temmuz Sivas katliamından yaşadıklarımızın ve bugüne gelişimizin temellerinin neler olduğunu gösteriyor mu? 
Gösteriyorsa sorun yok; göstermiyorsa, her 2 Temmuz’da yaptığımız gibi bir kez daha Sivas katliamını yapanları ve yaptıranları lanetleriz, bir kez orada kaybettiğimiz dostlarımızı anarız ve acaba bundan sonra neler olacak diye yeni 2 Temmuz’ları bekleriz.
* Bugünün, emperyalizmin dünyayı fethetme politikalarının doludizgin uygulandığı küreselleşme koşullarında Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu, Ortaasya emperyalist politikaların odağını oluşturuyorsa;
* Bu bölgeye yönelik “büyük” projelerin hayata geçirilmesi için vahşi kapitalizmin yaşam biçimleri amansızca dayatılıyorsa;
* “Böl ve yönet” stratejisinin ulus devletleri aşiretler, kabileler, milliyetler, dinler, mezhepler, tarikatlar (yani etnik ve dinsel farklılıklar) bağlamında parçalama gündeme getiriliyorsa;
* Bu bölgenin merkezindeki Türkiye’ye yönelik emperyalist politikaları anlamamız için Sivas katliamı en önemli anahtar olacak kadar hayat dersi vermeli bize.
Sivas katliamını, daha önceki birçok olayda olduğu gibi dinci bağnazlığın laikliğe, Alevilere, devrimcilere, solculara saldırması gibi kolayca bir yorumla ele almak; ülkemizi parçalamak yolunda önemli aşamalar kaydeden emperyalist politikaları anlamamaya, dolayısıyla üzerimize düşen politik görevleri ve sorumlulukları saptayamamaya iter bizi; yani çaresizliğe ve umutsuzluğa mahkûm olmaya.
Öncesiyle ve sonrasıyla Sivas katliamı; yıllardır izlediği politikalarla dünya imparatorluğu olma yolundaki engelleri aşa aşa, adım adım gelen emperyalizmin Türkiyemizin yeniden paylaşılması heveslerinin ve Sevr’de kursaklarda kalan hayallerinin gerçekleştirilmesi yolundaki önemli odaklardan biridir.
Yaşadıklarımıza bakınca gördüğümüz:
* Türkiye’nin parçalanmış gösterildiği haritalarının emperyalist Batı ülkelerinde masaların üstüne çıkarıldığı;
 * Emperyalizmin Türklerin Anadolu’dan atılması projesinin yeniden ve artık açıkça dayatıldığı;
* Emperyalist ülkelerin parlamentolarında ardı ardına “Ermeni soykırımı”(!) kararlarının alındığı (Rum-Pontus soykırımı”nın(!) da yakında gündeme geleceğinin ortaya çıktığı;
 * Irak’taki yeni yapılanmayla adım adım kurulan Kürt devletinin sınırlarımızı zorlamaya başladığı (bir aşiret reisinin cumhurbaşkanı, ötekinin bölge başkanı olduğu), stratejik müttefikimizin Kürt devleti söylemlerini desteklediği;
* Kıbrıs, Ege, İncirlik, ekümeniklik, ruhban okulları, türban, yaşamın her alanının dinselleştirilmesi, tarikatların ittifakından oluşan dinci bir partinin parlamenter demokrasi yoluyla devletin her kurumunu ele geçirme yolunda kaz adımların atıldığı;
* Atatürk’ün ve Kemalizmin ilkelerinden vaz geçilmesi, izlerinin silinmesi için elden gelenin yapıldığı ve ne yazık ki buna karşı çıkan seslerin susturulduğu, cılız düzeyde olduğu;
* Yani “Türkiye’nin mezarının kazıldığı bu ağır gündemin birdenbire gelmediğini ve bu gündemin karabasan gibi oturmasında Sivas katliamının önemli bir payı olduğunu unutmamak zorundayız.
Bu zorunlulukla değerlendirdiğimiz zaman Sivas katliamının yaşamımızdaki öneminin nerden geldiği ve nasıl olduğu konusunda şunları söyleyebiliriz:
* Emperyalist işbirlikçi politikaların NATO’larla, CENTO’larla, “soğuk savaş” ve komünizme karşı set oluşturma, “ılımlı İslam”, “yeşil kuşak” uygulamalarıyla;
* Solun ve aydınlıkçı düşüncelerin sindirildiği operasyonlarla (genel olarak hiç eksilmeyen baskıların yanında sıkıyönetimlerin, 12 Martların, 12 Eylüllerin sindirmeleriyle);
* Tarikatların dolarlarla beslenerek canlandırılmasıyla, çocuklarımızın ve gençlerimizin din eğitiminin kıskaçlarına teslim edilmesiyle;
* Atatürkçülüğün bağımsızlıkçı, laik, halkçı, devrimci, devletçi, temellerinden koparılarak gösteri Atatürkçülüğüne dönüştürülmesiyle;
* Atatürk ulusçuluğunun/milliyetçiliğinin dincilikle bütünleşmiş bir ırkçı/işbirlikçi ideoloji ve yapılanmayla simgelenmesiyle yıllardır sürdürülen biçimlendirmelerin artık sonuç almaya doğru yükseldiğinin işaret edilmesinden başka bir şey değildir.
* Aynı zamanda cumhuriyetçi, bağımsızlıkçı, antiemperyalist güçlere bir gözdağı olan Sivas katliamıyla verilen işaret, adım adım uygulanan emperyalist politikaların artık Türk ulusundaki direnme ve Cumhuriyeti savunma duyarlılığını yok ettiği yolundaki bir emperyalist zafer işaretidir.
* Bir ulusun, Türk ulusunun uyanarak, emperyalist paylaşım projelerine karşı örgütlenerek, ayaklanarak, savaşarak Kurtuluş Savaşı’yla ve Cumhuriyet’le onurunu ve bağımsızlığını korumasının ilk adımının atıldığı, 4 Eylül 1919’la simgeleşen “Misakı Millici bağımsızlıkçı irade” olan ve emperyalizm için elbette unutulmayacak bir ad olan Sivas’ta Cumhuriyet’in yıkılacağının haberinin verilmesi zafer sarhoşluğunun narasından başka bir şey değildir.
* Emperyalizm ve işbirlikçileri, Sivas’ta başlayan bir savaşla raflara kaldırılan Sevr’in yeniden gündeme getirilmesi ve Türklerin Anadolu’dan atılması için 1940’lı yılların ortalarından beri izledikleri politikaların sonucunu aldıklarını Sivas katliamını gerçekleştirerek ilan etmiştir.
* Sivas katliamı, emperyalizmin desteğiyle palazlanan ve onun politikalarını yurt içinde cansiperane uygulayan işbirlikçilerin Türkiye Cumhuriyeti’nden intikam almak için yıllar boyu sabırla bekledikleri günü ilan etmeleridir.
Emperyalizm ve işbirlikçilerinin Sivas katliamından bugüne kadar aldıkları yolun ne kadar önemli olduğu yaşadığımız dayatmalardan açıkça belli oluyor:
Duyarsızlaştırılmış, pasifize edilmiş, yurtseverlikten uzaklaştırılmış  (kendi ülkesine düşman kesilmiş), Türk olduğunu söylemekten utanır hale getirilmiş, liberalleştirilmiş, kendi gücüne güvenmekten uzaklaşmış, kurtuluşu başka ülkelere sığınmakta ya da yamanmakta arayan, teslim olmaya hazır hale getirilmiş “sözde” aydınların ve adına “Sivil Toplum Örgütü” denilen kurumların çoğaldığı, yaygınlaştığı ve çeşitli desteklerle güçlendirildiği bir ülkede yaşıyoruz.
Ülkemizin bu hale gelmesinde 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı önemli bir dönüm noktasıdır.