28 Ağustos 2016 Pazar

ÖLÜM BAZEN ÖZGÜRLÜKTÜR.Sedat Kaya

ÖLÜM BAZEN ÖZGÜRLÜKTÜR.
Çok değil..
Daha 110 yıl önce..
1906 yılının Ağustos sonu..
Amerika kıtasına ayak bastığında, insan denilen mahluğun bu kadar gaddar, bu kadar acımasız, bu kadar zalim olduğunu bilmiyordu..
Onun vatanında aslanlar, timsahlar, aç yırtıcılar bile bu derece vahşi değildi..
O bir Afrikalı'ydı..
Kongo Cumhuriyeti'nde Chirichiri kabilesinden bir pigme..
Boyu sadece 1.49'du..
46 kiloydu..
23 yaşında, evli, bir çocukluydu..
Güler yüzlü, hayat dolu bir insandı..
Adı Oto Benga'ydı..
Kendi dilinde "Dost" demekti.
Bir gün Kasai nehrinde balık avlarken yakaladılar..
Yakalayan Amerikalı din adamı Samuel P. Verner'di..
*. *. *
Boynundan ve ayaklarından zincire vuruldu..
Yük taşısın diye sadece ellerini özgür bıraktılar..
Kırbaçlar altında saatlerce yol yürüttüler..
Sonra onlarca soydaşıyla birlikte bir geminin makina bölümüne konuldu..
Zifiri karanlıkta, haftalar süren bir yolculuk sonrası New York'ta gün ışığıyla buluştu..
Soydaşlarından ayırıp bir kafese koydular kendisini..
Bir depoya hapsettiler..
Günlerce orada tutuldu..
Hergün önüne bir kuru somun attılar..
*. *. *
Tarih 9 Eylül 1906'ydı..
New York Bronx Hayvanat Bahçesi'nde o gün görülmemiş bir kalabalık vardı..
Hayvanat Bahçesi hasılat rekoru kırıyordu..
Nedeni New York Times Gazetesi'nde çıkan bir haberdi..
Şöyle yazıyordu..
"Vahşi adam Bronx’da maymunlarla aynı kafesi paylaşıyor.. İnsanın ilk ataları bir arada.. Bakıcısı bazen serbest bırakıyor.. Eylül ayı boyunca akşamüstleri ziyaret edilebilir."
Gazete haberine bir de not eklemişti..
"Bazı kesimler bu olaya tepki gösterse de, bilim adamları Benga’nın insan olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir.”
*. *. *
Oto Benga'yı önce hortumla yıkadılar..
Sonra hayvanat bahçesinde içinde ağaçlar olan geniş bir kafesin içine koydular..
Kucağına Dohong adlı yavru orangutanu verdiler..
Gazeteciler fotoğraflarını çekerken, binlerce insan merakla kendisini izledi..
Oto Benga da onları..
Yüzünde garip bir ifade vardı..
Hüzün ve kin..
Yavru orangutan korkudan sımsıkı ona sarılmıştı..
Hergün saatlerce poz verdiler..
Bir hafta içinde ziyaret edenlerin sayısı 250 bini geçti..
Bazıları kafese kemik atıyordu..
Oto Benga sinirlenip, sivri dişlerini gösterince, "Cannibal, cannibal" (Yamyam yamyam) diye tempo tutuyorlardı..
Gazeteler "Benga bir yamyamdır" diye yazıyordu..
*. *. *
Putperest olan Oto Benga'ya yapılan bu
zulme, çoğu hristiyan olan New York halkından kimse ses çıkarmadı..
Ne politikacılar, ne bilim adamları, ne gazeteciler, ne aydınlar..
Yüreklerin kulakları sağırdı..
Herkes bu vahşeti doğal karşılamıştı..
Bir kişi hariç..
Rahip James H. Gordon..
Zulme isyan etti.
Gazete gazete dolaştı..
İmzalar topladı..
Uyuyan insanlığı uyandırmak için çalmadık kapı bırakmadı..
Kilisede sürekli aynı şeyleri söyledi.
“İnsan ırkından olan birinin maymunlarla sergilenmesi en büyük günahtır.”
Sonunda Bronx Hayvanat Bahçesi Oto Benga'yı serbest bıraktı..
Pantalon, ceket giydirdiler..
Ayak işlerinde çalıştırdılar..
Tarih 20 Mart 1916 idi..
Eşinden, çocuğundan, soydaşlarından binlerce kilometre uzakla olan Oto Benga, çaldığı bir silahla kendisini kalbinden vurarak intihar etti..
Çünkü ölüm onun özgürlüğüydü..
Öldüğünde henüz 32 yaşındaydı..
*. *. *
Bronx Hayvanat Bahçesi zamanla Oto Benga ile ilgili tüm kayıtları sildi..
Ancak gazete haberleri ve fotoğraflar gerçeği gizleyemiyordu..
Hayvanat Bahçesi yetkilileri, tepkiler artınca "Dünyanın her yerinde yapılıyor, biz niye yapmayalım?” dediler..
Söyledikleri doğruydu.
O yıllarda uygar denilen Avrupa'nın bir çok yerinde aynı vahşet sergileniyordu,.
Londra, Paris, Berlin, Brüksel, Stuttgard, Barcelona, Milan, Hamburg gibi metropollerde kafes içinde insanlar, diğer insanların eğlencesiydi..
Bu vahşet öylesine bir gelir kapısı olmuştu ki, "Hayvanat Bahçeleri"nin yerini, "İnsan Bahçeleri" almıştı..
1960'lara kadar binlerce insan kafeslerde hayvanlar gibi sergilendi..
Çığlıkları yeri, göğü inletti..
Ama modern insanlar(!) kör ve sağırdı..
*. *. *
Oto Benga'nın vatanında şöyle bir atasözü var..
Jaa se behn-indeh bun-wehnin...
"Dekor gerçeğe uyum göstermez, gerçeğin de dekora ihtiyacı yoktur."
Bugün uygar denilen Amerika'nın, İngiltere'nin ve Avrupa'nın "Özgürlük ve demokrasi" sözü sadece bir dekordur..
Gerçeği görmek isteyenler, ortadoğuya baksınlar yeter..
İnsanın insana zulüm etmediği günlerde buluşmak dileğiyle..
Herkese iyi haftalar..
(Sedat Kaya, Datça)©
28 Ağustos 2016

31 Temmuz 2016 Pazar

BUZ ÜSTÜNDE YÜRÜR GİBİ *PALEMPSEST - ERCAN KESAL

BUZ ÜSTÜNDE YÜRÜR GİBİ
PALEMPSEST
Ortaçağda kitap kopyalayan yazarlar, parşömenin az ve pahalı olması nedeniyle, eski el yazmalarının yüzeyini kazıyarak yeniden kullanıyorlardı.
Üzeri kazınarak yeniden yazılan parşömenlere palempsest denir.
‘Aynı sayfa üzerinde, bir metnin bazen başka bir metne eklendiği, üst üste geldiği, yine de eski metnin tam olarak kaybolmadığı’ bir sayfa düşünün.
Hiç bir metin kaynaklarını bütünüyle silemiyor, her metin kendinden öncekilerden izler taşıyor.
Farkında mısınız, yeniden kullanılmak üzere kazınan, fakat kazındıkça eskiden yazılanların parça parça ortaya çıktığı parşömenler gibi bir ülke burası; palempsest yani!
Niye böyle?
Altı yüz elli yıllık bir imparatorluktan kalan bir avuç toprak. Bu topraklardan yeni bir yurt ve ulus yaratmaya çalışan bir kadronun olası iyi niyetlerine rağmen önlerine koydukları sorunlu yol haritası. Kuruluş yıllarından günümüze kadar yapısal bir sorun olarak süren siyasi parti, seçim yasası ve parti içi demokrasi meselesi. Her daim tetikte bekleyen ve ne olursa olsun ülkenin asıl sahibinin kendilerinin olduğuna inanmış zinde(!) kuvvetler. ‘Halkın hükümetleri değil, hükümetlerin halkı yönettiği’ bir sistem. Nihayet; siyaseten çürümüşlüğün esasında toplumsal çürümüşlüğün bir tezahürü olduğu gerçeği.
Aklım bir şeylere ermeye başladığı ilk günden şu yaşıma kadar siyasal baskı ve kaosun yaşanmadığı hiçbir dönem görmedim. İç savaş senaryolarının dayatıldığı günlerden geçtim; darbeler yaşadım, idamlara şahit oldum. Sürgünler, faili meçhuller, insan hakları ihlalleri; sanki hayatımızın olmazsa olmazları!
Benzer günlerden geçiyoruz yine. Bir askeri darbenin kıyısından dönülmüş. Herkeste ‘bundan sonra ne olacak’ kaygısı. Yüzlerce evde acı var. Yöneticilerin çağrısıyla sokağa fırlayıp bir daha dönemeyen masum insanların evlerindeki acı, darbeye karşı görevini yaparken hayatını kaybedenlerin evlerindeki acı, ne olduğunu bilmeden elinde silahla gittiği meydanlarda ölen erlerin evindeki acı, bir de, cenazelerine ‘hainler mezarlığı’ uygun görülen darbecilerin, boyunlarında bir ömür boyu taşıyacakları utançla birlikte geride bıraktıkları yakınlarının acısı.
Kieslowski bir dönemin Polonya’sını şöyle tarif ediyordu: ’İnsanların birbirine hiç acımadığı, birbirlerinden nefret ettiği, kimsenin birbirine yardım etmediği, sadece engel olduğu korkunç ve renksiz bir dünyanın ortasındaydık sanki. İnsanların birbirlerini geri püskürttükleri bir dünyaydı bu.’’
Ne kadar tanıdık değil mi?
NE YAPMALI?
Ne siyasi analizler yapmaya, ne de kehanetlerde bulunmaya niyetim var. Beni, üzerinde yaşadığımız topraklar, soluduğum hava, sokaktaki insanlar, çocuğum, komşularım, geleceğimiz ve inandığım değerler ilgilendiriyor. Adalet, insanlık, vicdan ve iyiliğin dışında arkasına sığınacağımız hiçbir şey olamaz.
Hiçbirimizin elinde bir reçete yok, biliyorum.
Keşke her şey bir reçete yazmak kadar kolay olabilseydi.
Ama, ‘bize özgü meseleleri ancak bize özgü kelimelerle’ anlayıp, anlatabiliriz.
Kieslowski senaryo ve yönetmenlik dersi verdiği öğrencilerine öncelikle bir şey sorarmış: ‘’Sizi buraya getiren şey ne? Neler oldu?
Neler yaşadınız da buraya geldiniz?’’
Sonra devam edermiş: ‘’Başlangıç noktasını bulmanız gerekiyor. Yaşamınızın inanılır, amaçsız bir analizini yapmadan bir şey yapmaya ve değiştirmeye başlayamazsınız.’’
Aynı soruyu sormalıyız belki de. Bizi buraya getiren şeyler ne? Ne yaptık da bunlar geldi başımıza?
Öncelikle, kendi hayatlarımızı anlamak zorundayız. Başımızdan geçenlerin, yaptıklarımızın veya yapamadıklarımızın ya da yapabileceğimiz halde yapmadıklarımızın cesur bir analizini yapmadan hiçbir şeyi halledemeyiz.
Kendimiz bulmadığımız sürece birilerinin bize gerçekten doğru hedefler göstermesi mümkün değil.
‘Farklı düşünme biçimleriyle ilgileniyorsak eğer; bu, tüm dünyayı bekleyen şeyler konusundaki öngörülerimizde haklı olup olmadığımızı görmek içindir. Kafa yormakla, çözümlemekle, düşünmekle, eleştirmekle, yaşadığımız yerlerde ve zamanlarda kendi ritmimizi ve yolumuzu bulmakla yükümlüyüz.’*
Saint Simon’un öğrencileri, insanların birbirlerine muhtaç olduklarını göstermek için düğmeleri sırtında olan ceketler giyerlermiş. Sırttan düğmeli ceketler giyelim ve içinden sadece akıl, ahlak, vicdan ve adalet geçen cümleler kuralım.
İyilik ve kötülük o kadar da soyut kavramlar değildir. İyiliğe inancımızı kaybetmeyelim.
BELKİ DE…
Mecburi hizmet yıllarıydı. Uzun zamandır aynı kasabadaydım ve çok yorulmuştum. Kendime sürekli niye burda olduğumu soruyor ve artık hiçbir işe yaramadığımı düşünüyordum. Böyle günlerin birinde, geceyarısı; ateşli bir çocuk için çağırdılar, gittim, kara gözlü küçük bir kız. Ateşi öyle yükselmiş ki, sayıklıyor, tuhaf şeyler söylüyor. Müdahale etmesem havale geçirecek, belki de kaybedeceğiz. Annesinin güçsüz itirazlarına aldırmadan soğuk çarşaflara sardım, buz gibi sularla yıkadım küçük bedenini. Az sonra ateşi düştü. Yanağındaki kızıllık kayboldu, güzel gözlerini açtı; sonra sakin bir bakışla uzattı elini annesine. Birbirlerinin dilinden öyle iyi anlıyorlardı ki. Annesi şükürler etti, gözüme baktı, herşeye ve orada olmama değen bakışlarıyla. O kasabada sonsuza dek kalabilirdim artık.
Arkeolog Howard Carter 1874 yılında doğdu. Mısır bilimi uzmanlarıyla kavga ederek geçirdiği yılların ardından, 1922 yılında Tutankamon’un mezarını buldu. Mezar odasındaki her şey tepeden tırnağa altındı. Carter odaya girdikten sonra ilk olarak, 19 yaşında
ölen bu Mısır prensinin ayakucuna oturdu ve orada sessizlik içinde saatlerce düşündü. Altından eşyalar umurunda bile değildi. Bir ara lahitin dibinde yere dökülmüş birkaç tane tohum gördü. Tohumları topladı ve daha sonra onları toprağa ekti.Tohumlar üç bin iki yüz yıldan beri onları toprağa ekecek bir eli beklemişlerdi sanki.
Belki sadece bunlar için geldik yeryüzüne…
Nostalji’deki Deli Domenico’yu dinlemenin zamanıdır:
‘’Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz. Okul duvarları, asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere böceklerin vızıltısı girmeli. Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.
Birisi piramitleri yapabileceğimizi haykırmalı. Yapmamamızın bir önemi yok. O isteği beslemeliyiz ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz sınırsız bir çarşaf gibi.
İşte yeni anlaşmam: Geceleri güneşli olmalı ve Ağustos da karlı! Büyük şeyler sona erer, küçük şeyler baki kalır. Toplum böyle parçalanmaktansa yeniden bir araya gelmeli. Sadece doğaya bak, hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin. Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz; yanlış tarafa döndüğümüz noktaya. Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz, suları kirletmeden.’’**
Başlık: A. Erhan’ın şiirinden
*Zapatistaların seçim bildirisinden
**Nostalji Filmindeki tirad, A.Tarkovski

Ercan KESAL

12 Temmuz 2016 Salı

Srebrenitsa'yı anarken.. LAVİNİA ÇİÇEĞİ VE MAVİ KELEBEĞİN DANSI






Srebrenitsa'yı anarken..
LAVİNİA ÇİÇEĞİ VE 
MAVİ KELEBEĞİN DANSI  Sedat Kaya
Roma İmparatorluğu'nun baş kumandanı Titus Andronicus'un kızıydı Lavinia..
Dünyalar güzeliydi..
Babasının aksine hayat doluydu..
Öldürmeyi değil, yaşatmayı severdi..
İyi kalpliydi, yardımseverdi, merhametliydi..
Titus'un savaşta olduğu birgün, düşmanları Tamora'nın iki oğlu tarafından tecavüze uğradı..
Haber Roma'ya tez yayıldı..
Titus savaştan döndükten sonra kızını kendi elleriyle öldürdü..
Şehrin uzağında bir tepeye gömdü..
Aylar sonra mezarının üzerinde bir çiçek çıktı..
O çiçeğe de Lavinia dediler..
Ölüm çiçeği demekti.
Ya da Misk çiçeği.
Bazı yörelerde yavşan otudur adı.
*. *. *
Her çiçek bir kelebektir aslında..
Kelebeği yaşatan çiçektir..
Çiçeği çoğaltan da kelebek..
Çiçeksiz yerde kelebek olmaz..
Kelebeksiz yerde çiçek çoğalmaz..
Çiçeğin ùzerine konan kelebek, aynı zamanda tat alma organı olan ayaklarıyla balözünü test eder..
Tadı hoşuna giderse, kıvrılı hortum şeklindeki ağzını uzatarak o balözünü emer..
Özellikle Mavi kelebekler çok seçicidir..
Her çiçeği emmezler..
Onlar en çok Lavinia'nın(ölüm otu) balözünü severler.
*. *. *
İnsanlık tarihi bir bakıma öldürmeyi ya da yaşatmayı sevenlerin savaşıdır..
Tıpkı Roma başkumandanı Titus ve kızı Lavinia gibi..
Çok eski değil..
Daha 20 yıl önce..
Bugün uygar dediğimiz Avrupa'nın göbeğinde..
Sözde gelişmiş Avrupalılar'ın gözleri önünde..
Sırp faşistleri Bosna ve Kosova'da toplu katliam yaptı..
Tam 312 bin çocuk, kadın, yaşlı, genç sistemli ve planlı şekilde öldürüldü..
Toplu mezarlara gömüldü..
21 yıl önce bugün Birleşmiş Milletler'in güvenliğini sağladığı Srebrenitsa kentinde 8 bin 372 insan vahşice öldürüldü..
Öldürenler Sırp milliyetçilerinden oluşan ve isimlerine "Akrepler" denen Sırbistan özel güvenlik güçleriydi.
Birleşmiş Milletler'in 400 silahlı askeri bu katliamı da sadece seyretti..
Bosna Hersek'deki vahşet ikinci dünya savaşından sonra dünyanın gördüğü en büyük soykırımdı..
Evet..
Daha 21 yıl önce..
Avrupa'nın göbeğinde..
Uygar denilen Avrupalılar'ın desteğiyle..
312 bin Boşnak katledildi..
Toplu mezarlara gömüldü..
250 bin insan yaralandı..
2 milyon insan evini yurdunu terkedip mülteci oldu..
*. *. *
Aradan 21 yıl geçti..
Bosnalılar soykırımı dünyaya kabul ettirmek için aylarca, yıllarca o toplu mezarları aradı..
Çok zorlandılar.
Çünkü katiller mezarların saklı kalması için çok uğraşmıştı..
Çukurları çok derine kazmışlardı..
Üstlerini çevrenin doğal bitki örtüsüne uygun olarak yeşillendirilmişlerdi..
Öyle ki, uydu fotoğrafları bile işe yaramıyordu..
Ta ki mavi kelebekler ortaya çıkana kadar..
Mavi kelebeklerin sayısındaki artış uzmanların dikkatini çekmişti..
O bölgelerde incelemeler yaptılar..
Mavi kelebeklerin çok olduğu yerlerde bitki örtüsünde de ilginç bir zenginleşme vardı..
Nedenini araştırırken, korkunç gerçekle karşılaştılar..
O bölgeler toplu mezarlardı..
Gömülen bedenler toprağa karıştıkça toprağın besleyiciliği artmıştı..
Topraktaki mineral ve protein zenginliği Lavinialar'ın(Ölüm Çiçeği) fışkırmasına neden olmuştu..
Bu çiceğin balözüyle beslenen mavi Kelebeklerin sayısı da bu nedenle artmıştı..
İşte bu yüzden Bosna'da mavi kelebeklerin kanat sesleri hem ölümün, hem yeniden doğuşun habercisiydi.
*. *. *
Roma başkumandanı Titus'a Mısır seferinde bir bilgeden sözederler..
Her soruya cevap veren bir bilge..
Halk ona büyük saygı duymaktadır..
Her konuda ona danışmaktadır..
Titus onun ismi altında ezilmektedir.
Sinirleri bozulur..
Uykuları kaçar.
Bu işe bir çözüm bulmalıdır.
Bilgeye öyle bir soru sormalı ki, asla bilmemelidir..
Danışmanlarıyla günlerce konuşur..
Sonunda karar verir..
Eline bir kelebek alacak ve bilgeye soracak..
"Elimdeki kelebek ölü mü, diri mi?"
Bilge "Diri" derse, sıkıp öldürecek..
"Ölü" derse elini açıp serbest bırakacak..
Öylece bilge bilmemiş olacak.
Plan hazırdır.
Halka duyuru yapılır.
Bilgeye haber salınır..
Titus halkın gözü önünde bilgeye sorar.
"Elimde bir kelebek var. Ölü mü, diri mi?"
Bilge hiç düşünmeden cevaplar.
"O senin elinde."
Yaşatmayı seçin..
Herkese iyi haftalar.
(Sedat Kaya, Datça) 12 Temmuz 2016
‪#‎Srebrenitsa‬




2 Temmuz 2016 Cumartesi

TÜRKÜLERİN ÇIĞRILDIĞI SİVAS'TAN İNSANLARIN YAKILDIĞI SİVAS'A *


Hazin bir türkü müydü yaşam?...Yoksa yaşam olmaktan çıkmış, umutsuzlukta, yangında,ölümde mi demir atmıştı?...
Karabasanların boyunduruğunda yaşamak yakışr mıydı insana?...

Böyle bir yangın nasıl yaralamaz insanı?

Yakanları ve yaktıranları ,yangıncıları yaralamaz yalnızca.

Yakmayanın vurdumduymazlığı alçaklık değil midir?
........
Türküler yakılmış dedi bir gazeteci.Türküler Sıvas'taydı...
Türküleri çağıranların diyarı Sivas ,insanları yakanların diyarına dönüşmüştü.

Ne acı!...
Sivas unutulmuş acı mı?Sivas unutulmalı mı? Acıları unuttuk deyince bitirmiş mi oluyoruz? Yoksa yeni acılara çağrı mı unutmak?Unutulmuş acı olamaz Sivas! İnsanlığın üzerine örtülmüş utanç şalı! ne denli büyük olursa olsun örtülebilir mi türkülerin üstünü? Örtülebilmiş mi şimdiye dek?

Kanlı,dikenli,süngülü,kesici,delici,zehirleyici,boğucu,yakıcı olsun istediği kadar.Türkü direnir ve basar çığlığını olmadık yerde. Cellatlar, kara kalabalıkları irkiltir. Dirilmiş derler ; öldürmemiş miydik? öldürmüşerdi ama..

"Pir Sultan ölür dirilir" dememiş miydik biz de?

"Her dem yeniden doğarız / Bizden kim usanası" dememiş miydi Yunus?

Marşlarımızı unutttuk mu?

" bir ölür bin geliriz / Bizi vurmak kurtuluş mu? " demez miydik?

Halk değil miydik?

"Yeniden doğmaz mıydık ölümlerde?"

Yine de yanıyor yüreğimiz.Avutmuyor bizi türküler bile.

Sivas deyince hep Pir Sultan gelsydi akla keşke.

Ama 2 Temmuz yaşandı  Sivas'ta , tarih oldu.

Pir Sultan!dan sonra  Kongresi ile değil de 2 Temmuzu ile anılacak.

Kara leke ,kötü leke Sivas'a ..Kim silecek bu lekeyi?

Sevgiyi ,umudu ,dostluğu, kardeşliği yüklenen bir şenliği beklemenin çoşkusunun yerine yaşananları  hangi yazar anlatabilir,hangi sinemacı filme alabilir bu duyguları ?Hangi ressam resmini yapabilir,hangi fotoğrafçı fotoğrafını çekebilir ?Kim şiirini yazabilir, türküleştirebilir ?

Bu vahşet nasıl anlatılır?..

Trajik toprak mı Sivas?

Yangınlar ili mi?

Çanlar hep mi çalacak Sivas'ta?

Osmanlı birini darağacına göndereceği zaman zil çaldırtırmış. Sivas ellerinde ziller çokca çalınmış ;sazlar da. Saz sesleri, türküler unutturmuş zaman zaman Sivas'taki zulmü. Aydınlığın çoğaldığı zamanlar da olmuş. Şenlikler ,bayramlar, mitingler...Tıpkı 2 Temmuz'un bir gün öncesi gibi,hatta sabahı gibi 2 Temmuz'un...

* Öner YAĞCI   " Sivas'ı Unutmak" kitabından


SİVAS KATLİAMINDAN BUGÜNE TÜRKİYE
ÖNER YAĞCI  2 Temmuz 2011
Siyasal tarihimizin dönüm noktalarından biri olan 2 Temmuz’u unutmak mümkün mü?
Toplumsal tarihimizin depremlerinden biri olan Sivas katliamını unutmak mümkün mü?
Cumhuriyet’in temelinin atıldığı Sivas’tan 2 Temmuz 1993 katliamının gerçekleştirildiği Sivas’a gelmemizin nedenlerini ve sonuçlarını doğru kavrayabiliyor muyuz?
Bu kavrama, 2 Temmuz Sivas katliamından yaşadıklarımızın ve bugüne gelişimizin temellerinin neler olduğunu gösteriyor mu? 
Gösteriyorsa sorun yok; göstermiyorsa, her 2 Temmuz’da yaptığımız gibi bir kez daha Sivas katliamını yapanları ve yaptıranları lanetleriz, bir kez orada kaybettiğimiz dostlarımızı anarız ve acaba bundan sonra neler olacak diye yeni 2 Temmuz’ları bekleriz.
* Bugünün, emperyalizmin dünyayı fethetme politikalarının doludizgin uygulandığı küreselleşme koşullarında Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu, Ortaasya emperyalist politikaların odağını oluşturuyorsa;
* Bu bölgeye yönelik “büyük” projelerin hayata geçirilmesi için vahşi kapitalizmin yaşam biçimleri amansızca dayatılıyorsa;
* “Böl ve yönet” stratejisinin ulus devletleri aşiretler, kabileler, milliyetler, dinler, mezhepler, tarikatlar (yani etnik ve dinsel farklılıklar) bağlamında parçalama gündeme getiriliyorsa;
* Bu bölgenin merkezindeki Türkiye’ye yönelik emperyalist politikaları anlamamız için Sivas katliamı en önemli anahtar olacak kadar hayat dersi vermeli bize.
Sivas katliamını, daha önceki birçok olayda olduğu gibi dinci bağnazlığın laikliğe, Alevilere, devrimcilere, solculara saldırması gibi kolayca bir yorumla ele almak; ülkemizi parçalamak yolunda önemli aşamalar kaydeden emperyalist politikaları anlamamaya, dolayısıyla üzerimize düşen politik görevleri ve sorumlulukları saptayamamaya iter bizi; yani çaresizliğe ve umutsuzluğa mahkûm olmaya.
Öncesiyle ve sonrasıyla Sivas katliamı; yıllardır izlediği politikalarla dünya imparatorluğu olma yolundaki engelleri aşa aşa, adım adım gelen emperyalizmin Türkiyemizin yeniden paylaşılması heveslerinin ve Sevr’de kursaklarda kalan hayallerinin gerçekleştirilmesi yolundaki önemli odaklardan biridir.
Yaşadıklarımıza bakınca gördüğümüz:
* Türkiye’nin parçalanmış gösterildiği haritalarının emperyalist Batı ülkelerinde masaların üstüne çıkarıldığı;
 * Emperyalizmin Türklerin Anadolu’dan atılması projesinin yeniden ve artık açıkça dayatıldığı;
* Emperyalist ülkelerin parlamentolarında ardı ardına “Ermeni soykırımı”(!) kararlarının alındığı (Rum-Pontus soykırımı”nın(!) da yakında gündeme geleceğinin ortaya çıktığı;
 * Irak’taki yeni yapılanmayla adım adım kurulan Kürt devletinin sınırlarımızı zorlamaya başladığı (bir aşiret reisinin cumhurbaşkanı, ötekinin bölge başkanı olduğu), stratejik müttefikimizin Kürt devleti söylemlerini desteklediği;
* Kıbrıs, Ege, İncirlik, ekümeniklik, ruhban okulları, türban, yaşamın her alanının dinselleştirilmesi, tarikatların ittifakından oluşan dinci bir partinin parlamenter demokrasi yoluyla devletin her kurumunu ele geçirme yolunda kaz adımların atıldığı;
* Atatürk’ün ve Kemalizmin ilkelerinden vaz geçilmesi, izlerinin silinmesi için elden gelenin yapıldığı ve ne yazık ki buna karşı çıkan seslerin susturulduğu, cılız düzeyde olduğu;
* Yani “Türkiye’nin mezarının kazıldığı bu ağır gündemin birdenbire gelmediğini ve bu gündemin karabasan gibi oturmasında Sivas katliamının önemli bir payı olduğunu unutmamak zorundayız.
Bu zorunlulukla değerlendirdiğimiz zaman Sivas katliamının yaşamımızdaki öneminin nerden geldiği ve nasıl olduğu konusunda şunları söyleyebiliriz:
* Emperyalist işbirlikçi politikaların NATO’larla, CENTO’larla, “soğuk savaş” ve komünizme karşı set oluşturma, “ılımlı İslam”, “yeşil kuşak” uygulamalarıyla;
* Solun ve aydınlıkçı düşüncelerin sindirildiği operasyonlarla (genel olarak hiç eksilmeyen baskıların yanında sıkıyönetimlerin, 12 Martların, 12 Eylüllerin sindirmeleriyle);
* Tarikatların dolarlarla beslenerek canlandırılmasıyla, çocuklarımızın ve gençlerimizin din eğitiminin kıskaçlarına teslim edilmesiyle;
* Atatürkçülüğün bağımsızlıkçı, laik, halkçı, devrimci, devletçi, temellerinden koparılarak gösteri Atatürkçülüğüne dönüştürülmesiyle;
* Atatürk ulusçuluğunun/milliyetçiliğinin dincilikle bütünleşmiş bir ırkçı/işbirlikçi ideoloji ve yapılanmayla simgelenmesiyle yıllardır sürdürülen biçimlendirmelerin artık sonuç almaya doğru yükseldiğinin işaret edilmesinden başka bir şey değildir.
* Aynı zamanda cumhuriyetçi, bağımsızlıkçı, antiemperyalist güçlere bir gözdağı olan Sivas katliamıyla verilen işaret, adım adım uygulanan emperyalist politikaların artık Türk ulusundaki direnme ve Cumhuriyeti savunma duyarlılığını yok ettiği yolundaki bir emperyalist zafer işaretidir.
* Bir ulusun, Türk ulusunun uyanarak, emperyalist paylaşım projelerine karşı örgütlenerek, ayaklanarak, savaşarak Kurtuluş Savaşı’yla ve Cumhuriyet’le onurunu ve bağımsızlığını korumasının ilk adımının atıldığı, 4 Eylül 1919’la simgeleşen “Misakı Millici bağımsızlıkçı irade” olan ve emperyalizm için elbette unutulmayacak bir ad olan Sivas’ta Cumhuriyet’in yıkılacağının haberinin verilmesi zafer sarhoşluğunun narasından başka bir şey değildir.
* Emperyalizm ve işbirlikçileri, Sivas’ta başlayan bir savaşla raflara kaldırılan Sevr’in yeniden gündeme getirilmesi ve Türklerin Anadolu’dan atılması için 1940’lı yılların ortalarından beri izledikleri politikaların sonucunu aldıklarını Sivas katliamını gerçekleştirerek ilan etmiştir.
* Sivas katliamı, emperyalizmin desteğiyle palazlanan ve onun politikalarını yurt içinde cansiperane uygulayan işbirlikçilerin Türkiye Cumhuriyeti’nden intikam almak için yıllar boyu sabırla bekledikleri günü ilan etmeleridir.
Emperyalizm ve işbirlikçilerinin Sivas katliamından bugüne kadar aldıkları yolun ne kadar önemli olduğu yaşadığımız dayatmalardan açıkça belli oluyor:
Duyarsızlaştırılmış, pasifize edilmiş, yurtseverlikten uzaklaştırılmış  (kendi ülkesine düşman kesilmiş), Türk olduğunu söylemekten utanır hale getirilmiş, liberalleştirilmiş, kendi gücüne güvenmekten uzaklaşmış, kurtuluşu başka ülkelere sığınmakta ya da yamanmakta arayan, teslim olmaya hazır hale getirilmiş “sözde” aydınların ve adına “Sivil Toplum Örgütü” denilen kurumların çoğaldığı, yaygınlaştığı ve çeşitli desteklerle güçlendirildiği bir ülkede yaşıyoruz.
Ülkemizin bu hale gelmesinde 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı önemli bir dönüm noktasıdır.

1 Haziran 2016 Çarşamba

HAZİRAN

Bu hazan, bu haziran...
sonra işte bir kaç çocuk daha bıraktık geride
ve gelecek günlere bir kaç şarkı yazdık
ortasında dökülen ipek, ağlayan nar, gülen ayva
üstümüzde kalpten kalbe yağan
ne yağması, ağlayan
bir ikindi yağmuru gibi kalakaldık
suyunda çocuklar, çamurunda çocuklar
güneşinde çocuklar, oynayıp ışıldadıkça
elbette tükenmeyecek hasret ve ümit
bir kudümün isyanı, bir kalemin yoldaşlığı
bir kağıdın odlardan od devşirmesi
ve her çocuğun yitirildiği yere bölünüp
bir uzun ağıda kesilmesine benzeyecek
elbette benzeyecek, hayat yakışsın
ve biz yakışalım diye hayata
benim gidenlerimden
ve yok ki aradıklarımdan başka
işte bir ilkyaz daha geçiverdi üstünden
ve eklendi geçip giden nice kışlara
anneler çığlığına saygıdan susmakta kumru
babaların dalıp gitmesi durdurmakta kumun telaşını
bir çocuk kaç yerinden vurulursa
nasıl koparılmışsa simurgun alev kanayan kanadı
bir soru, bin soru ve milyon yanıtsızlık
işte öyleyim bunca hayatsızlık
gibi kaldım bu cehennem ortasında
işte bir ilkyaz daha geçiverdi üstünden
ve eklendi geçip giden nice kışlara
ve bir temennidir öldürülen çocukların
elinden kopup karışan rüzgara
eklenen bir şarkıdır artık her hazirana
berkin nihavent, ethem caz mesela
kim demiş çocuklar ölür
kim demiş yaz bir hazan
biz o meseleyi çoktan çözdük
ol dileğim ve yok başka dileğim
sen beni
yalnız bırakma bu kavgada...
Haluk Isık
28 Mayıs 2014, direnYeryüzü

24 Mayıs 2016 Salı

CEM KARACA - BEKLE BENI







BEKLE BENİ ŞİİRİNİN ÖYKÜSÜ | SENİN YÜZÜN BENİM KADERİM
Konstantin Mikhailovich Simonov
Dünyanın en tanınmış, en bilinen savaş şiiri olan Bekle Beni ‘Zhdi Meny’, Konstantin Mikhailovich Simonov’un Valentina Serova’ya yazdığı şiirdir.
Simonov, Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazetelerinde çalışırken İkinci Dünya Savaşı başlamış, Alman orduları Avrupa’nın büyük bir bölümünü işgal ettikten sonra Sovyetler Birliği’ne girmişti. Moskova ile Stalingrad kuşatma altına alındı. Simonov, gazetesi tarafından savaş muhabiri olarak Stalingrad cephesine gönderildi. Cepheye ayak bastığı günlerde partiye de kaydoldu. Simonov böylece İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı günlerinin yaşandığı Stalingrad cephesinde sadece bir gazeteci değil, aynı zamanda hem de yarbay rütbeli bir asker oldu. Aynı zamanda parti komiseriydi.
Derken bir gece, diğerleri gibi cehennemi andıran bir gece, yarı beline kadar çamura battığı, sağına soluna top ve şarapnel parçalarının düştüğü, başının üzerinden vızır vızır mermilerin uçuştuğu bir gece, her zamanki gibi sevdiği kadını, güzeller güzeli Valentina Serova’yı düşünürken, bu kadına karşı duyduğu aşk ve hasretin dayanılmaz bir hale geldiğini hissetti. Bütün eti, bütün kemikleri, bütün sinirleri, elleri, gözleri, beyni o anda hemen oracıkta Serova’yı istiyordu. Simonov çok sonraları o geceyi anlatırken, "çıldırmak üzere olduğumu anladım ve bunu önleyebilmenin tek yolu Valentina ile konuşmak, ona aşkımı ve hasretimi anlatmak ve mutlaka geri döneceğimi söylemekti" diye konuştu. Ünlü Bekle Beni şiiri işte o gece yazılmaya başlandı. Simonov o sıralarda henüz yirmi beş yaşındaydı ve önünde Valentina ile birlikte yaşanacak uzun yıllar olduğuna yürekten inanıyordu. İzne çıkan bir askere şiirini verdi ve yolu düşerse şiiri gazeteye bırakmasını söyledi. Sonra da savaşın acımasızlığı her yanını kuşattı ve Simonov şiirinden herhangi bir haber alamadı. Oysa asker şiiri gazeteye ulaştırmış, şiir gazetenin savaşın henüz sıçramadığı şehirlerden birindeki baskısında yayımlanmıştı. Sonra bir gün askerlerden biri şiiri görmüş, onu kesmiş ve Stalingrad yakınlarındaki bir kasabada yaşayan nişanlısına göndermişti. Şiirden çok duygulanan genç kız da bunu arkadaşlarına gönderince, ortaya o ünlü Bekle Beni fırtınası çıkmıştı. Bütün bir savaş boyunca cephenin göbeğinde savaşanlardan, Rusya’nın çok uzak ve griler içindeki Kuzey limanlarında görev yapan bahriyelilerine kadar bütün bir Sovyet ordusunda bu şiir hem subaylar hem de erler tarafından ezberlendi. Yüzlerce değişik biçimde ama hep hüzünlü bir tonda bestelendi. O dönemde cephede vurulup ölen ya da yaralanan tüm Sovyet askerlerinin tam kalplerinin üzerine denk gelen göğüs ceplerinde, ya gazeteden kesilip çoğaltılmış ya da kargacık burgacık harflerle yazıya dökülmüş Bekle Beni şiiri çıktı. Bu şiirin, Ortadoks kutsal metinlerinden sonra Rus halkı tarafından en çok okunan ikinci yazı olduğu söylendi.
Valentina Serova
Simonov, yaşadığı süre boyunca sevmekten bir an bile vazgeçmediği Valentina Serova’yı ilk kez Moskova yakınlarında bir tren istasyonunda gördü. O zamanlar yirmi bir yaşında ve Sovyet sinemasının oldukça ünlenmiş bir sanatçısı olan Serova, sarı saçlı, ince ve uzun boylu güzel bir kadındı. O yaz günü Moskova yakınlarındaki Kolomenskoye istasyonunda tesadüfen Valentina’yı gören Simonov, genç kadına hemen o anda vurulduğunu hep anlattı. Simonov’un anlattığına göre, Bolahnin dantelleri ve Gorodets işlemeleriyle süslü gök mavisi bir elbise giymiş olan Valentina, uçuşan sarı saçları, yaramazca havalanan eteği ve boynundaki beyaz inci gerdanlığıyla, çok güzel bir kadındı ve ona âşık olmamak imkansızdı. 1943’de evlendiler. Simonov, Valentina’ya "senin yüzün benim kaderim" diyordu ve bu kaderi severek yaşıyordu. Sonra savaş yılları geldi. Simonov, cephelerde kanlı savaşların içinde Valentina’ya yazmayı hiç aksatmadı. Bekle Beni’den sonra Seninle ve Sensiz, Kızma Yazarsam adlı uzun şiirlerini hep bu dönemde ve tabii Valentina Serova için yazdı. Bunları gönderip gönderememek, Valentina’nın bunları okuyup okumaması değildi önemli olan. Önemli olan onun Valentina’ya olan aşkını her gün, her dakika, her sabah, her akşam fısıldayabilmesiydi. Gerisi önemsizdi ve Simonov daha sonra da söylediği gibi, bunu yapamazsa çıldıracağını biliyordu.
Savaş bitti. Simonov, Valentina’nın yanına döndü. Bazı şeylerin yolunda gitmediğini de işte ilk kez o günlerde anladı. Yaşam, insanlar, ilişkiler zaten değişmek zorundaydı ve savaş bu değişimi daha da hızlandırmıştı. Valentina, Sovyet sinemasının en ünlü yıldızlarından biriydi artık. Simonov ise sanki Stalingrad cephesinde yaşıyordu hâlâ. Uğruna ölümlere gidip geldiği, sadece ona kavuşmak umuduyla hayatta kalabildiği bu kadını artık pek tanıyamıyordu. O hâlâ ılık bir yaz gününde muzip bir rüzgarın eteklerini havalandırdığı, sarı saçlı bir kadın görmek istiyordu ama göremiyordu. Nedir, aşkından ve sevgisinden de asla vazgeçmiyordu. Valentina’nın dedikodulara yol açan bir hayat sürmesi, ortalıkta bazı yakışıklı sinema aktörlerinin adının dolaşması da Valentina’ya olan aşkını zerre kadar azaltmıyordu ama bir insan olarak etkilenip günün birinde bu canı kadar sevdiği kadını incitebileceğinden de korkuyordu. Belki de böyle bir şey yapmamak için, Valentina’yı kırmamak için 1957’de hiçbir açıklama yapmadan onu terk etti. Konstantin Simonov, bir zamanlar beklemesi için yalvardığı kadını karlı bir Moskova sabahı bırakıp gitti ve bir daha hiç geri dönmedi. Yazmayı yoğunlaştırdı. Albayın Aşkı, Savaşsız Yirmi Gün, Günler ve Geceler, Savaş Günleri, İnsan Asker Doğmaz ve Silah Arkadaşları gibi kitapları yazdı. Sovyet Yazarlar Birliği Başkanı seçildi. Türkiye de dahil, bir çok ülkeye gitti.
Valentina Serova 1975 yılında öldü. Simonov cenazeye katılmadı. Ertesi sabah Serova’nın mezarının üzerinde bir saksı içinde mavi hareli, sarı yapraklı bir hercai menekşe çiçeği bulundu. Kırmızı saksıya küçük beyaz bir kağıt yapıştırılmıştı ve kağıtta işlek bir el yazısıyla ‘Zhdi Meny’ yani bekle beni yazıyordu. Bu çiçeği kimin bıraktığı ve küçük notu kimin yazdığı daha sonraki günlerde Simonov’a defalarca soruldu. Simonov her defasında acı bir şekilde gülümsemekle yetindi ve cevap vermedi.Yıllar önce "sağ kalışımın sırrını yalnız senle ben bileceğiz, bütün sır senin beklemeyi bilmende" diye yazmıştı ve sevdiği kadın da onu beklemişti. Şimdi bekleme sırası ondaydı.
Konstantin Mikhailoviç Simonov, 28 Ağustos 1979’a kadar bekledi. Sonra kendisini bekleyen sevdiği kadının yanına gitti.
Bekle Beni
Bekle beni, döneceğim ben.
Çok çok, bıkmadan bekle!
Sarı yağmurların
Hüznü basınca,
Kar kasıp kavururken,
Kızgın sıcaklarda – bekle.
Uzak yerlerden mektuplar kesilince
Bekle beni.
Birlikte bekleyenlerin beklemekten
Usandığına bakma, bekle.
Bekle beni, döneceğim.
Unutmak zamanı geldiğini
Ezbere bilenleri
Hayırla anma!
Varsın oğlum, anam
Hayatta olmadığıma inansın,
Dostlarım beklemekten usansın,
Ocak başında toplanıp
Acı şarapla
Yad etsinler beni.
Sen bekle. Onlarla birlikte
İçmekte acele etme.
Bekle beni; döneceğim,
Bütün ölümleri çatlatmak için döneceğim!
‘Şansı varmış…’ desinler,
Beklemedikleri için,
Beni bekleyerek
Düşman ateşinden nasıl
Koruduğunu anlayamazlar.
Sağ kalışımın sırrını yalnız
Senle ben bileceğiz-
Bütün sır -senin
Başkalarının bilmediği gibi beklemeyi bilmende.
Konstantin Mihavloviç Simonov
(Çev.: N.Yalaza Taluy)

http://www.insanokur.org/dunyanin-en-taninmis-savas-siiri-olan-bekle-beni-siirinin-oykusu-senin-yuzun-benim-kaderim/

1 Mayıs 2016 Pazar

1 MAYIS ve MÜGE ÇİÇEKLERİ -Mine G. Kırıkkanat


1 MAYIS ve MÜGE ÇİÇEKLERİ
Bir Mayıs, Pir Mayıs "
Fransa’da 1 Mayıs üstüne ilk “kan” zamanımızdan 118 yıl önce küçük sanayi kenti Fourmies’de damladı.
Bölgede çok eski zamanlardan kalma bir 1 Mayıs geleneği vardı ve genç nişanlıların yüzyıllardan beri birbirlerine "çiçekli akdiken dalı" verdikleri bu özel gün, 1889 yılından öteye “işçi bayramı” olarak kutlanıyordu.
Ama tatil değil iş günüydü ve on üç, on dört yaşındaki çocuklar da “deneyimli” işçi sayılıyorlar, tekstil atölyelerinde her gün on iki saat bir lokma ekmek parası karşılığında çalıştırılıyorlardı.
Yaşlı genç Fourmies işçileri, bayram günü “sekiz saatlik” mesai istemiyle grev yapmaya karar verdiler. 1891 yılı 1 Mayıs sabahı, grevciler, sokaklarda “bize 8 saat, 8 saat gerek” sloganını açık saçık bir Fransız şarkısının bestesine uydurarak neşeyle dolaştılar.
Dokuma atölyelerinin önünde jandarmayla hafif bir dalaş yaşandı ve birkaç işçi tutuklandı. Öğleden sonra grevciler, tutuklanan yoldaşlarını kurtarmak üzere hapsedildikleri belediye binasının önünde toplandılar.
Kadın işçiler, sabahki şarkının sözlerini “Bize erkeklerimiz, erkeklerimiz gerek…” diye değiştirmişlerdi. İtiş kakış sırasında, jandarmaya takviye gelen askerlerin yavaş yavaş gerilediğini gören bir piyade subayı, grevcilerin üstüne “Ateş!” emrini verdi.
9 kişi öldü, 33 kişi yaralandı. Aralarında, otuz yaşını aşkın sadece bir işçi vardı. Diğerleri, dokuma atölyelerinde çalışan işçi çocuklardı…
Ölülerden biri, Maria Blondeau adlı bir genç kız, ellerinin arasında kanlı bir “akdiken” dalı tutuyordu. Nişanlısı, henüz o sabah vermişti kendisine sevgililerin simgesi bu çiçekli dalı.
Fourmies kentinde yaşanan dram, ordu ve hükümetin şiddetle eleştirilmesine yol açtı ve 8 Kasım 1891 seçimlerinde, Karl Marx’ın damadı Paul Lafargue’ı tarihin ilk “sosyalist” milletvekili olarak meclise taşıdı! 8 saatlik mesai için 17 yıl daha beklemek gerekti ve Fransız işçileri bu hakkı ancak 1918’den sonra kazandı.
1 Mayıs’ların “akdiken” çiçeklemesi ise “un brin de muguet”, bir sap müge, geleneğiyle sürdürülüyor. Mayısın birinci günü insanlar, tüm Fransa ve özellikle Paris sokaklarında, yakınlarına mutlaka ve çoğu kez yabancılara da birer sap müge çiçeği armağan ederler. Müge çiçeğiyle 1 Mayıs, o zaman bu zamandır birbirinden ayrılmaz, birlikte anılırlar. Dünya yarılsa, nisan ayının son haftası dışında müge satılmaz Paris sokaklarında…
Kışın kiraz, yazın portakal yediren küresel tarım ve güneş görmeyen diyarlarda domates patlıcan yetiştiren teknoloji düzeneği bile “sürümlük” müge yetiştirememiştir. Narin müge, adeta 1 Mayıs’a adamıştır varlığını.
1 Mayıslar dünyada da kanla yazılmış, 1886’da Chicago’da dört sendikacının katliyle başlayan kanlı dizin, Fransa’dan Polonya’ya, İngiltere’den Meksika’ya uluslararası işçi haklarının şiddet tarihçesidir. Arjantin’de bir değil iki kez kana bulanmıştır 1 Mayıslar. 1909 ve 1985’te…
Türkiye de bu gerçeğin dışında kalmamıştır.
Yurdumuzda ilk kez 1912 yılında kutlanan 1 Mayıs’ı 1935’ten öteye hem kutlamak kolay olmamış, hem de uğrunda epeyce çile çekilmiş, çokca kan dökülmüş, faili hâlâ meçhul şiddet, 1 Mayıs 1977’de Taksim’de toplanan masum kalabalığın üzerine açılan ateşle zirve yapmıştır.
Ancak dünyada 1 Mayıslar için verilen canlar ve dökülen kanlar karşılığında işçiler daha fazla hak, daha geniş güvenceler kazanırken, Türkiye’nin farkı, provokatörler tarafından kana bulanan 1 Mayısların işçi haklarını budamak, sendikacılığı yok etmek için kullanılmış olmasıdır.
21. yüzyıl Türkiye’sinde yüz binlerce çocuk, 19. yüzyıl Avrupa’sının koşullarında çalıştırılıyor hâlâ. Özelleştirilen limanlarda birbiri ardından ölümcül kazaya uğrayan işçilerin çalıştırıldığı insanlık dışı koşullar, 1885’te ABD’de, 1889’da İngiltere’de greve başlayan “docker”lardan farklı değil. Umarım 1 Mayıslar artık kansız ve şiddetsiz kutlanır, böylece gerilemeye değil, ilerlemeye yarar.
Hepinize iyi bayramlar…
"Mine G. Kırıkkanat"