2 Mart 2016 Çarşamba

UYAN EY MİLLET YETİM HAKKI TOPRAKLAR ELDEN GİDİYOR! Alper Akçam

UYAN EY MİLLET
YETİM HAKKI TOPRAKLAR ELDEN GİDİYOR!

Maliye Bakanlığı açıkladı; 2012’den başlayarak her yıl parti parti satılan hazineye ait tarım arazilerinin satışı için yeni olanaklar sağlanacakmış…
Peki, kim alacak bu toprakları? Kapısında iki inek üç koyunla, iki kovanla, iki dönümlük bostanla, üç beş meyve ağacıyla karnını doyurmaya çalışan, Güneydoğu’da şehit düşünce yaşadıkları barakalar,viraneler gözler önüne serilen yoksul üreticiler, tüyü bitmedik yetimler mi?
Ne gezer? Yedi bin yıldır Anadolu’da köylünün sırtından geçinen, iliğini kanını sömüren aracı-tefeci zümresi…
Osmanlı çöküş dönemi de Dirlik Düzeni’nde “Beytül mali Müslimin” olan Anadolu topraklarının Kesim Düzeni ile kesimcilere, tefeci soygununa açılması ile başlamıştı. Bu toprak satışı başka şeylerin de habercisi olmasın?
Toprak, candır. Toprak bizi doğuran, doyuran anadır. Toprağa el uzatan, toprağı halkın küçük tarla işletmesi dışında millet malı olmaktan çıkarıp birilerine peşkeş çekmeye çalışanların sonu haraptır!
Anadolu topraklarını Tekfurlara, peşkeş çeken Bizans’la, Tavaif-ül Mülk derebeyleri elinde parçalatıp kastlaştıran Selçuklu’ya Kayı boyunun gazisi Ertuğrul kılıcını vurmuş; toprağın çalışanına, üretenine yalnızca kullanım hakkı vererek “Beytül Mali Müslimin” kılmıştı. Osmanlı, bu adaletli toprak düzeni ile Osmanlı oldu; Rum’undan Ermeni’sine Müslüman’ından Hıristiyan’ına eşit ve hakkaniyetli davrandığı için kısa zamanda baş tacı edildi; devlet sınırlarını Afrika’dan Avrupa içlerine kadar genişletti.
Yavuz Selim zamanı ilk tohumlarını vermiş, mezhep ayrımcılıkları ile başlamış yozlaşma, Kanuni’den sonra toprakta Kesim Düzeni’ne sıçrayınca, Osmanlı da yokuş aşağı gitmeye başlamıştı. 19. Yüzyıl sonlarında iyice yozlaşmış Osmanlı sarayı Anadolu topraklarını reji kolcularına, İngiliz-Fransız Levantenlerine peşkeş çektiğinde Gazi Mustafa Kemal düşmüştü halkının önüne…Düşmanı halkın desteğiyle bu topraklardan def ettikten sonra da Anadolu’da herkesin az buçuk bilip konuştuğu çoğunluk dilini resmi dil yapmış, kadına Türk töresinde, göçebe geleneğinde de yer aldığı gibi “eşit yurttaşlık” hakkını vermişti.
Kurtuluş Savaşı sonrası siyasal etkinlikleri zora dayalı bir sistemle bastırılmış yedi bin yıllık tefeci bezirgânlık 1946’dan sonra yeniden kıpırdanmaya başlamış, gerici kapitalist sınıf, finans kapital ili diş tırnak olup önce Köy Enstitüleri’ni kapattırmış, sonra da adım adım iktidarı ele geçirmişti.
2002 bu bakımdan da önemli bir milat oldu. Batılı emperyalistlerin bir türlü içine sindiremedikleri Anadolu coğrafyasında kendi başına karar verebilen, gelişmiş ülkeler gibi kadın haklarını, laikliği, belli ölçüde demokrasiyi anayasasında ve yasalarında yaşatmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti, Siyasal İslam üzerinden kolay yönlendirilebilen, etnik köken ve mezhep kavgaları ile parçalanabilen bir farklı yola sokuldu. Bu yolda Batılı Finans Kapital’e ortaklık etmeye hazır, yeniden çökkün Osmanlılık, padişahlık özleminde birilerini bulmak da çok zor olmamıştı…
Cumhuriyet’i kuranların eksikleri, çözmeyi başaramadıkları tefeci bezirgân soygunu ile Kürt meselesi kendi sonunu hazırlayan tuzaklar gibi kullanılmış oldu.
Evet… Tüyü bitmedik yetim hakkının da bulunduğu millet malı Anadolu toprakları, halkın kapısındaki iki ineği, üç koyunu doyurmaya çalıştığı, bir araba ot biçip getirdiği otlak ve hazine arazileri satışa çıkarılıyor. Şimdi bakacağız, Osmanlı ocaklarında mehter marşlarıyla coşup Yeniçeri pankartı açan yoksul varoş insanları, iki yakasını bir araya getiremeyen, Güneydoğu’da şehit düştüğünde ancak adı anılan üretici mi alacak o toprakları, Osmanlı oyunuyla halkı seçim sandıklarında din ipleriyle bağlayan bezirgânlar, onların siyasi temsilcileri mi?
Siz yine de duymuş olun… Millet malı topraklar satışa çıktı…

02 Mart 2016, Alper Akçam

26 Şubat 2016 Cuma

HASAN ALİ YÜCEL


26 Şubat 1961’de yitirdiğimiz Hasan Ali Yücel'in anısına saygıyla...

Cumhuriyet Eğitim Devriminin Işık Saçan Milli Eğitim Bakanı, Felsefeci, öğretmen, müfettiş,, bestekar, İzmir Milletvekili, "Çağın En güzel gözlü Maarif Müfettişi"


Cumhuriyet tarihimizin en devrimci, en hümanist, en uzun süre görev yapan , bilim ve sanat adamı Milli Eğitim Bakanı  Hasan Âli Yücel.( 1897 - 26 Şubat 1961)

Şair Can Yücel'in babası, Japonya kıyılarında batan Ertuğrul Fırkateyninin kaptanı Ali Beyin torunu;

Ölümünün 55. yılında saygıyla anıyoruz, ışığı sönmemesi, unutulmaması umuduyla...






GÜFTE:  HASAN ALİ YÜCEL

BESTE:  HASAN ALİ YÜCEL


8 Şubat 2016 Pazartesi

SATI KADIN



Cumhuriyet tarihinde bir ilkti..
KÖYLÜYDÜ, BAŞI ÖRTÜLÜYDÜ..
MEBUS OLDU, GÖRGÜSÜZ OLMADI..
Tarih 8 Şubat 1935..
Bundan tam 80 yıl önce..
Türkiye'de genel seçim vardı..
Kadınlar ilk kez seçme ve seçilme hakkına sahipti..
Hem aday olabilecekler, hem de oy kullanabileceklerdi..
Bu hak onlara söylendiği gibi birileri tarafından verilmemişti..
Aksine vermemek için uzun sürede direnilmişti..
Kadınlar yılmamış, onca yıl mücadeleden sonra sõke söke almıştı..(Bu konuyla ilgili eski bir yazım için; https://sedatinadresi.wordpress.com/…/turkiyede-ilk-partiy…/)
*. *. *
Ama yiğidi öldürüp, hakkını yememek gerekirdi..
Kadınlara bu hakkı vermemek için direnenler, onlara bu mücadele için gerekli zemini hazırlamıştı..
Osmanlı'ya kalsa, değil seçme seçilme hakkı, ağızlarını açamazlardı..
Tek parti iktidarıydı..
Seçime sadece tek partinin adayları ve bağımsızlar katılıyordu..
O yüzden yapılan "seçim" değil, "seçin"di..
Çünkü adayları tek kişi belirliyor, halka bunları "seçin" deniliyordu..
Halk da "seçin" denileni seçiyordu..
Tıpkı bugünkü gibi..
Bugün sözde çok parti var ama halk yine liderlerin "seçin" dediğine oy vermek zorunda..
Bunun adına "seçim" diyorlar..
Demokrasi dedikleri de bu olsa gerek..
Liderin seçtiğini seçin..
İleri demokrasiye geçin..
Neyse..
8 Şubat 1935 genel seçimleri Türkiye için bir milattı...
Tam 17 kadın milletvekili meclise girmişti..
Kısa bir süre sonra da bu sayı 18'e çıkmıştı..
Mecliste 383 erkek, 18 kadın milletvekili vardı..
Yüzde 4.8'lik bu oran cumhuriyet tarihinin rekoruydu..
Kadın milletvekillerinin çoğu belli bir eğitim almış, genelde şehirlerde büyümüş, belli bir yaşam ve gelir düzeyindeydi..
Sadece biri diğerlerinden çok farklıydı..
Gerçek bir köylüydü..
Çarşaflı değil ama başı kapalıydı..
Basma fistan şalvarlıydı..
Üstelik okur yazar da değildi...
Yüzü kırış, kırıştı..
Elleri nasırlıydı..
Altı çocuklu bir Anadolu kadınıydı..
*. *. *
Soyadı kanunundan önce Satı Kadın diyorlardı ona..
Ankara'nın Kazan köyündeydi..
Davar sürüyor, bahçe suluyor, koyundan süt sağıp, ayran kabartıyordu..
Babası ölünce köyün muhtarlığı da ona kalmıştı..
1934 yılının bir yaz sabahı Mustafa Kemal yaverleriyle Kızılcahamam'a giderken, Kazan kõyüne uğramıştı..
Köylüler koşa koşa bu yabancıların yanına gitti..
Kimi su götürdü, kimi ayran..
Ayran götürenlerden biri Satı Kadındı..
Mustafa Kemal'e bakraçı uzattı..
"Hoş gelmişseniz..Bir soğuk ayran içer misiniz" dedi..
Mustafa Kemal kendine ikram edilen ayranı içti, kadına uzun uzun baktı ve "Senin kocan kim?" dedi..
Satı kadın, Ankara'nın öz şivesiyle Mustafa Kemal'e hayatını anlattı..
Kadını uzun uzun dinleyen Mustafa Kemal yaveri Nuri Conker'e döndü ve "İsmini not et" dedi..
*. *. *
Aradan 2-3 ay geçmişti ki, bir gün Kazan köyüne Ankara'dan üst düzey bürokratlar ve jandarma geldi..
Satı kadınla konuştular..
"Mustafa Kemal senin milletvekili olmanı istiyor" dediler..
Hiç tereddüt etmedi, "Evet" dedi..
Sonra vali Nevzat Tandoğanla görüştü..
Gerekli evrakları imzaladı.
..Ve 1935 yılı seçimlerinde de milletvekili oldu.
Başındaki işlemeli örtüyü, üzerindeki basmalı şalvarı çıkardı..
Lastik ayakkabıları attı..
Palto, bluz, kravat taktı..
Ayaklarına da deri fotinleri geçirdi..
O anı yıllar sonra Yenigün gazetesi muhabiri Aslan Tufan'a şöyle anlattı.
"Gozel blozlar, elcikler (eldiven), çoraplar, fotinler verdiler. Beni şık bir Angaralı yaptılar. Yarım saat içinde bir şehirli kadını kalakaldım. Dünyalar benim oldu."
Ancak ismi sorun olmuştu..
"Satı" pek de Türk ismi sayılmazdı..
Bu nedenle ismini değiştirdiler..
Satı kadını "Hatı Çırpan" yaptılar.
Hatı, Hatti ve Hitit'den geliyordu ama Osmanlıca'da da "Şaşırtan" anlamındaydı..
*. *. *
Satı Kadın yani Hatı Çırpan milletvekili seçildikten sonra Ziraat Komisyonu’nda görev aldı..
Ankara’da “burnu büyüdü” demesinler diye bir köy evi tuttu..
Evde eşya yok denecek kadar azdı..
Bir demir karyola..
Upuzun yatırılmış çarşafsız saman bir şilte..
Yüksekçe bir minder, yerde odanın yarısını çıplak bırakan alelade bir kilim.
Misafir odası buydu..
Başkentte bir Anadolu köy evi..
Ev köylülerle dolup taştı..
Onların dertlerine çare olmak için durmadan çalıştı..
Mecliste köylülerin sesi, soluğu oldu..
Kadın hakları ve sorunlarıyla uğraştı..
1956'da vefat ettiğinde malvarlığı sadece köyünde atalarından kalan bir ev ve arsaydı..
*. *. *
Bugünün kadın milletvekillerini görüyorsunuz..
Neler yapıyor, neler söylüyorlar..
Geçen dönem iktidar partisinden bir kadın milletvekili cumhuriyet için "600 yıllık Osmanlı'da 90 yıllık reklam arası sona erdi" demişti..
El insaf..
İnsan Satı kadından utanır..
Satı kadın cahildi...
Anadolu gibi saf, dürüst, üretken ve çalışkandı...
Ama görgüsüz değildi..
Cahil olmak, görgüsüz olmaktan iyidir..
Keşke bugünküler de Satı kadın gibi olabilse...
(Sedat Kaya)
--------------
https://sedatinadresi.wordpress.com/…/koyluydu-basi-ortulu…/

1 Şubat 2016 Pazartesi

Yeni Blog

Blog dostlarım ana blogum Gökçedeniz üç yıldır yayın yapamıyordu .Günlük ve anılarımı yeni blogda yazmaya başladım ,bilginize sunarım.

http://arzusariyer.blogspot.com.tr/

  http://arzu-sar.blogspot.com.tr/ Doğa , sanat , zanaat  içeren blogumdan haberiniz var mıydı...

Doslukla...

28 Ocak 2016 Perşembe

Mustafa Suphi Ve 15 ler


Birer devrimci gibi ölen 15 lerin isimleri:

* Samsun Hançerli mahallesinden Mustafa Suphi
* Üsküdar Ahmet Çelebi mahallesinden Ethem Nejat ( İzmir Maarif Sadr-ı Sabıkı )
* Erzincanlı Aşçıoğlu Bahaeddin ( Muallim )
* Uşak'ın Hacı Hüseyin Mahallesinden Kasım Hulusi
* Sürmene'nin Asu Kariyesinden Kıralioğlu Maksut
* Cihangirli Hilmioğlu İsmail Hakkı (Doktor)
* Van Ercişten Ahmetoğlu Hayrettin (Nefer)
* Bandırma Manyas Nahiyesinden Hakkı Bin Ahmet Ali (Topçu Yüzbaşı)
* İstanbullu Emin Şefik (Mühendis)
* Kadıköylü Tevfik Bin Ahmet (Tayyare Yüzbaşısı)
* Manisalı Kazım Bin Ali (İhtiyat Zabiti)
* Erzincan'ın Akdağ Kariyesinden Hatipoğlu Mehmet
* İzmir Tilkilikten Hacı Nustafaoğlu Mehmet
* Kandıralı Cemil Nazmi Bin İbrahim
* Maria (Meryem) ( Mustafa Suphi'nin eşi)

"ONBEŞLER İÇİN
Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz,
Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz,
Dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını.
Yine fakat bir yıldırım zulmeti yırtsa,
Sağır göğün koynundaki çanı haykırtsa,
Anıyoruz göğsümüzün son sayhasını.
Eski cihan, yeni cihan önünde eğil!
Aramızdan birkaç yoldaş ayırmak değil,
Her ne yapsan varacağız emelimize!
Karadeniz... bunu bilsin derinliklerin:
O ateşli göğüsleri delen hançerin
Kabzasını alacağız biz elimize!

Batum 1922
Nâzım Hikmet-Vâlâ Nurettin
["28-29 Kânûn-ı sâni 1921", Moskova, 1923, s. 22)"
(Nâzım Hikmet, Şiirler 8, sayfa 120)




Tarihte bugün, 28 Kanunisani..
AFFET BİZİ MARİA..
Genç ve güzel bir kadındı..
Sarışın ve mavi gözlü..
Odessalı bir Rus'tu..
Sevgi dolu yüreği ve idealist beyniyle bir gece yarısı kendisini Karadeniz'in ortasında buldu..
Kapkara bir geceydi..
Katran karası bir gece..
Bir teknede kocası ve kocasının 13 arkadaşıyla birlikteydi.
Trabzon'dan Batum'a gidiyorlardı..
Azgın dalgalar tekneyi beşik gibi sallıyordu..
Zifiri karanlıkta bir başka tekne önlerini kesti..
Gelenler karabasan gibiydi..
Eşkiyaydılar..
Kalabalık ve silahlıydılar..
Gözünün önünde kocasını ve kocasının 13 arkadaşını bıçakladılar..
Mezbahanede koyun keser gibi, kestiler..
Sonra ayaklarına taş bağlayıp, Karadeniz'in karanlık sularına attılar..
Tek canlı kalan kendisiydi..
Belki de daha sonra neden ölmedim diye pişmanlık duyacak olan..
Karaya indiğinde kocasını kesen adamın kapatması oldu..
Aylarca dayak yedi, tecavüze uğradı..
Sonra zenginlere ve çetelere satıldı..
Gece alemlerinde kentin ileri gelenlerine para karşilığı verildi..
Yıllarca tecavüz edildikten sonra beş kuruşsuz sokağa bırakıldı..
Sonunda aç, yoksul sokakta delirdi ve öldü..
Bu trajedinin adı Maria idi..
İsmi Türkiye Cumhuriyeti'nin istihbarat kayıtlarına "Meryem" olarak geçti..
*. *. *
Tarih 22 Kanunisani 1921 idi.
Günümüz Türkçesi ile 22 Ocak 1921..
Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi'nde konuşuyordu..
"İşte bu serseriler, Türkiye Bolşevik Fırkası diye bir fırka teşkil etmişlerdir ve bu fırkayı teşkil edenlerin başında da Mustafa Suphi ve emsali bulunmaktadır. Bunlar kendilerine para veren, kendilerini himaye eden ve bunlara ehemmiyet atfeden Moskova'daki prensip sahiplerine yaranmak için birtakım teşebbüsatı serseriyanede bulunmuşlardır. Bu suretle memleketimize, milletimize hariçten komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır."
Aradan 6 gün geçmişti..
Tarih 28 Kanunisani 1921 idi..
28 Ocak yani..
95 yıl önce bugün..
Türkiye Bolşevik Fırkası Başkanı gazeteci Mustafa Suphi, eşi Maria ve 13 yoldaşı Ankara'da Mustafa Kemal ile görüşmek için Bakü'den yola çıkmıştı..
Erzurum'da tren istasyonunda jandarma yollarını çevirdi..
Halk sanki onları bekliyormuş gibi toplanmıştı...
Oysa Türkiye'ye geleceklerini Ankara'dan başka bilen yoktu..
Büyük bir protesto ile karşılaştılar..
Yuhalamalar, tükürükler, tekmelerle Erzurum'a sokulmadılar..
Trabzon'a yönlendirildiler..
Trabzon o yıllarda ittihatçi örgütlenmenin kalesiydi..
Çetelerin en yoğun, en güçlü olduğu yerdi..
..Ve Trabzon İskeleler Kâhyası Yahya Reis, çete örgütlenmesinin lideriydi..
Yahya Kahya, Samsun'dan Trabzon'a bölgenin tek hâkimiydi..
O kadar zengindiki, Trabzon'daki iki otomobilden biri onundu..
Özellikle 1915 olaylarından sonra zenginleşmişti..
Ayrıca Muhafız Kıtası Komutanı Topal Osman'ın da adamıydı..
Devletle samimi, iyi ilişkiler içindeydi..
Türkiye Bolşevik Fırkası Başkanı Mustafa Suphi ve arkadaşları Trabzon'a vardığında Maçka'dan Değirmendere mevkiine yönlendirildiler..
Kendilerine Ankara hükümetinin görüşmek istemediği ve bir taka ile Batum'a gönderilecekleri söylendi..
Heyet Degirmendere'ye vardığında büyük bir protesto ile karşılaştı..
Halk tıpkı Erzurum'daki gibi toplanmış, onları bekliyordu..
Üstelik sağanak altında..
Yahya Kaptan, adamlarıyla birlikte Değirmendere'deydi..
Protestoları yönetiyordu..
*. *. *
Mustafa Suphi ve arkadaşları sahile vardığında halk galeyana geldi.
Heyet saatler süren tepkiler ve linç girişimlerinden sonra kendilerine ayrılan tekneye zar zor ulaştı..
Tekme tokat dayak yemişler ve üstlerinde ne var, ne yok alınmıştı..
Paraları da çalınmıştı..
28 Ocak'ı 29 Ocak'a bağlayan gece Batum'a doğru yola çıktılar..
Onlardan hemen sonra Yahya Kahya ve silahlı adamları daha iyi bir tekneyle peşlerine takıldı..
Mustafa Suphi ve heyeti taşıyan tekne daha iki mil uzaklaşmadan Yahya Kahya'nın teknesi onlara yetişti..
Sonrası bir dramdı..
Bir vahşet..
Nazım Hikmet şöyle anlattı sonrasını..
"Burjuva kemal’in omuzuna binmiş
kemal kumandanın kordonuna
kumandan kahyanın cebine inmiş
kahya adamlarının donuna
uluyorlar.,
Hav… hav… hak… tü..
Yoldaş unutma bunu,
burjuvazi
ne zaman aldatsa bizi
böyle haykırır:
– hav…hav…hak…tü
– gördün mü ikinci motörü?
– içinde kim var?
– arkalarından gidiyorlar.
– ikinci motör birinciye yetişti
– bordoları bitişti
– motörler sarsılıyor
– dalgalar sallıyor, sallıyor dalgalar.
– hayır
iki motörde iki sınıf çarpışıyor
- biz onlar!
– biz silahsız onlar kamalı
– tırnaklanmız
– kavga son nefese kadar
– kavga
– dişlerimiz ellerini kemiriyor
kamanın ucu giriyor
– girdi…
– yoldaşlar, ey!
artık lüzum yok fazla söze:
bakın göz göze
– karadeniz
on beş kere açtı göğsünü,
on beş kere örtüldü.
onbeşlerin hepsi
bir komünist gibi öldü."
*. *. *
Yahya Kahya ve adamları Mustafa Suphi ve 13 arkadaşını öldürmüş, Trabzon'a dönmüştü..
Yanlarında Mustafa Suphi'nin eşi Maria da vardı..
Yahya Kaptan, Maria'yı evine kapatıp aylarca tecavüz etti..
Ardından dönemin zenginlerinden Nemlizade Ragıp Bey'e sattı..
Ragıp bey ölünce tekrar alıp Rizeli çetelere "hediye" etti.
Maria yıllar sonra beş kuruşsuz sokağa atıldı..
Sonunda delirdi ve açlıktan öldü..
Trabzon'da kimsesizler mezarlığına gömüldü..
*. *. *
Günler sonra Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katliamı Ankara'yı sarstı..
Trabzon milletvekili gazeteci Ali Şükrü Bey katliamı meclise taşıdı..
Şükrü Bey Mustafa Suphiler'i öldürenin Yahya Kahya olduğu izine ulaşmıştı..
Görgü tanıkları vardı..
Mecliste sürekli sorular soruyor, iktidarı zorluyordu..
Ancak tam da o günlerde Yahya Kahya faili meçhul bir cinayete kurban gitti..
Tartışmalar daha da yoğunlaşırken bu kez olayı sorgulayan milletvekili Ali Şükrü Bey Ankara'nın göbeğinde Topal Osman tarafından öldürüldü..
Muhalefet ayağa kalktı..
Devlet zorunlu olarak Topal Osman'ın peşine düştü..
Sonunda Topal Osman da askerle girdiği çatışmada öldürüldü..
Böylece Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının dosyası tamamen kapandı..
Bu olay Cumhuriyet tarihimizin ilk faili meçhul cinayetiydi..
Katliamdan iki yıl sonra 1923'te tamamen üstü kapatıldı..
*. *. *
Nazım Hikmet şu mısralarla anlattı bu kara olayı..
"Tarih
sınıfların
mücadelesidir..
1921
kanunisani 28
karadeniz
burjuvazi
biz
on beş kasap çengelinde sallanan
on beş kesik baş
yoldaş
bunların sen
isimlerini aklında tutma
fakat
28 kanunisaniyi unutma!"
(Sedat Kaya)
28/01/2016


20 Ocak 2016 Çarşamba

LENİN


Kitapları yakıldı..
Kitaplarını okuyan hapise atıldı..
Fikirlerini savunanın hayatı karartıldı.
Onu sevenler işkence gördü, sürüldü, hatta asıldı..
Oysa o şöyle demişti..
“Mustafa Kemal sosyalist değildir. Fakat, görülüyor ki; iyi bir örgütçü,yüksek anlayışlı bir önder..Milli burjuva ihtilalini yönetiyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı.. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum. Bu nedenle Türk halkına yardım etmemiz gerekiyor.”
Yıl 1920 idi..
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Lideri Vladimir İliç Lenin'in Türkiye'deki milli mücadele ile ilgili görüşleri bunlardı..
"Emperyalizme karşı savaşta Türk halkına yardım etmeliyiz" demişti..
Dediğini yaptı..
Kısa sürede karşılıksız yardımlar başladı..
10 milyon altın ruble..
40 bin tüfek..
50 bin sandık mermi..
66 top..
150 bin top mermisi..
Ve milyonlarca silah yedek parçası..
Bu, Kurtuluş Savaşı boyunca alınan toplam dış yardımın % 83'üne eşitti..
Türk ordusu, Lenin'in gönderdiği bu silahlarla bir çok cephede düşmana üstünlük sağladı ve savaşı kazandı..
*. *. *
Bugün Taksim meydanındaki cumhuriyet anıtı bu yardımlara bir vefa olarak dikildi..
Heykelde Atatürk ve İnönü'nün arkasında Kızılordu komutanı Mareşal Mihail Vasilyeviç Frunze ile Sovyet Genel Kurmay Başkanı Mareşal Kliment Yefromoviç Voroşilov bu nedenle durmakta...
Atatürk bu iki komünist generalin Taksim Anıtı’nda olmasını özellikle istemişti. Talimatı kendisi vermişti.
Çünkü Mareşal Frunze, Lenin’in özel talimatıyla, olağanüstü elçi sıfatıyla 1921’de Ankara’ya gelmişti ve yanında 1.1 milyon altın ruble getirmişti. Millet Meclisinde konuşma yapmış, Sakarya Cephesini gezmiş ve önerilerde bulunmuştu.
Mareşal Voroşilov ise askeri bilgisiyle Türkiye'nin Kurtuluş Savaşına katkıda bulunmuştu.
Bugün Lenin'in ölüm yıldönümü..
Kitaplarıyla ilgili yasak daha iki yıl önce kalktı..
Ama kendisi ve fikirleri bu topraklarda hala lanetli..
Fikirlerini savunanlar hala vatan haini(!)
Cahillik ve nankörlük babadan oğula geçen genetik bir miras olmamalı..
(Sedat Kaya)
----------------
https://sedatinadresi.wordpress.com/…/lanetlenmis-bir-insa…/

Doğan Özgüden - Koç Holding üzerine bir sosyalist gazetecinin anıları

...Kemalizm'in ve Türk Ordusu'nun "ilerici" olduğuna dair Komintern'in dayattığı tezler, solun tüm kesimleri gibi bizleri de uzun süre etkilemişti. Siyasal iktidarla ve Pentagon'la sıkı ilişkiler içinde olan, onların bir dediğini iki etmeyen komuta kademelerine sürekli en sert eleştirileri getiriyorduk. Bu yüzden genelkurmay başkanı Tural tarafından "vatana ihanet" suçlamasıyla askeri mahkemelere sevkedilmiştim. Ama çoğu halk çocukları arasından çıkmış alt kademedeki subaylara bir türlü aynı gözle bakamıyor, bir kriz anında onların da işçi sınıfıyla, devrimci güçlerle birlikte saf tutacağını umuyorduk.
Ama 27 Mayıs Darbesi'nden sonra kurulan OYAK tuzağı, alt kademe subaylar da, assubaylar da dahil, ordunun tüm personelini giderek halk kitlelerinden uzaklaştırıyor, hakim sınıfların cephesine sürüklüyordu.
Bu tuzağı açığa vurup ordunun "devrimci" güç olduğu yanılgısına artık son vermek gerekiyordu.
5 Ağustos 1969 tarihli Ant'ta ilk çıkışı yaptık.
"Subay Holdingi'ne Doğru" titrini taşıyan kapakta OYAK'ın tüm şirketlerinin ve yabancı sermayeli ortaklarının amblemleri yeralıyordu, orta iki sayfayı kaplayan incelemenin başlığı ise "Ordu kapitalistliğe itiliyor" idi.
Bunu 26 Ağustos 1969 tarihli sayımızda Türkiye'nin en büyük kapitalisti ve yabancı sermaye işbirlikçisi Vehbi Koç'un bu büyük servetini nasıl yaptığını ortaya koyan ve Türkiye'deki tüm iştiraklerini sergileyen bir başka incelememiz izledi. "1 Numaralı Komprador Vehbi Koç" kapaklı sayıda, Koç'la ilişkili olarak, ABD emperyalizmine Türkiye'nin kapılarını açanın CHP iktidarı olduğunu belgeleyen bir yazı dizisini de başlattık.

(...)
Ant'ın 18 Kasım 1969 tarihli sayısını ağırlıklı olarak "Holdingler Savaşı"'na ayırmış, bu bağlamda Koç Imparatorluğu'yla ilgili bir de dosya hazırlamıştık.
Bu sayının yayınlanmasından sonra ilginç bir tepkiyle karşılaştık. Koç Holding'in dış ilişkiler sorumlusu Alaaddin Asna telefon ederek bizimle görüşmek istediğini bildirdi. Alaaddin eski ve başarılı bir gazeteciydi. 
Koç Holding'i konu alan yayınımızı ilgiyle izlediklerini, yazı hazırlanırken kendilerinden daha geniş bilgi istenseydi bunu vermeye hazır olduklarını söyledi, ama lehte ya da aleyhte herhangi bir yorum yapmadı. Birkaç hafta sonra tekrar randevu istedi, Koç Holding olarak tüm büyük gazete ve dergiler gibi, Ant'a da tam sayfa ilan vermek istediklerini söyledi, yayınlayıp yayınlayamayacağımızı sordu. Önerdiği reklam ücreti sayı başına nerdeyse bizim tüm dizgi ve baskı masraflarımızı karşılayabilirdi.
- Alaaddin, dedim, bizi düşündüğünüz için teşekkür ederiz. Ama sen de deneyli bir gazetecisin. Ant'ı da izliyorsunuz. Solcu kitap ilanlarını saymazsan, bizim dergimizde Aspirin reklamı dışında şimdiye kadar pek ticari reklam yayınlanmadı. Hele hele Koç Holding gibi büyük bir sermaye grubunun ilanını yayınlamaya hiç de niyetimiz yok. Ne zaman gerekirse holdingler konusunda açıklamalar yapmaya ve eleştiri yöneltmeye devam edeceğimizi lütfen Vehbi Bey'e ilet...
Alaaddin'in yanıtı dürüst ve netti:
- Yanıtınızın bu olacağını biliyordum, ama görevim gereği öneriyi iletmek zorundaydım. Mücadelenizde başarılar diliyorum...
(...)
Haftalık son sayının hazırlığı 1 Mayıs 1970'te yayınlanacak olan aylık Ant'ın hazırlığıyla aynı günlere denk geliyordu. Bu sayıda Lenin'in 100. doğum yıldönümüne ağırlık verdik, kitap olarak da yine Lenin'in Doğu'da Ulusal Kurtuluş Hareketleri'ni yayınladık.
Matbaadaki çalışmaların uzamasından dolayı, ellerimizdeki mürekkep lekelerini bile doğru dürüst temizleyip elbise değiştirme olanağı dahi bulamadan Sovyet Konsolosluğu'na resepsiyonun başlamasından epey sonra ulaşabildik. 
Salonun giriş kapısının tam karşısındaki duvarın dibine yüzlerce çelenk ve buket yığılmıştı. Ama bu çiçek yığının ortasında tamamen kızıl güllerden yapılmış devasa bir çelenk yükseliyordu. Merakla biraz yaklaşıp da çelengin üzerindeki yazıyı okuyunca hepimiz donup kaldık. Dünyanın ilk komünist devletinin kurucusunun doğumgünü kutlamasına bu kızıl çelengi gönderen Türkiye'nin bir numaralı kapitalisti Vehbi Koç'tu.
Sovyet Büyükelçisi ve eşi gecikerek gelenleri ağırlayabilmek için henüz ana salona geçmemişti. Protokol şefi bizi Ant yöneticileri olarak tanıştırdığında büyükelçi özel ilgi gösterdi. Henüz "real politik"in ne olduğunu pek bilmediğimizden, bir iki nezaket konuşmasından sonra, herhalde biraz da ironik bir ifadeyle sordum:
- Herşey iyi hoş da, Vehbi Koç'un, hem de böylesine bir çelenkle bu gecede işi ne? 
Büyükelçi bir kahkaha attı:
- Lenin olmasaydı, onun kurduğu Sovyetler Birliği yeni Türk Devleti'ne destek vermiş olmasaydı, Vehbi Koç bugünkü Vehbi Koç olabilir miydi?
Haklıydı. Aylardır Koç hakkında yayınladığımız incelemelerden dolayı bu gerçeği bizden daha iyi kimse bilemezdi.
Salonun büyük resepsiyon bölümüne geçtiğimizde ikinci bir şokla karşılaştık. Çoğunluğu işadamlarından ve diplomatlardan oluşan davetlilerin büyük bölümü bol havyarlı büfenin başına üşüşmüş tabaklarını doldurmak için yarışırken, başta Aziz Nesin olmak üzere bir grup sol yazar ve sanatçı bir kenarda kalmış kendi aralarında sohbet ediyordu.
Bizi görünce takıldılar:
- Geç kaldık diye tasalanma. Biz zamanında geldik ama, bu kapitalist duvarını yarıp büfeye ulaşmak mümkün değil.
Büyükelçinin Vehbi Koç'la ilgili espirisini naklettim. Aziz Nesin bastı kahkahayı:
- Adam haklı... Şu et duvarını yarıp yaklaşabilsek herhalde büfenin en başında da yine bu koçbaşı vardır. 
(Doğan Özgüden, "Vatansız" Gazeteci, Cilt I, Sürgün Öncesi, Belge Yayınları, İstanbul, Aralık 2010)

15 Ocak 2016 Cuma

ROSA LUXEMBURG



 Rosa Luxemburg kuşları çok seviyor, kuşların özgürlüğüne hayran! Rosa kim mi? Rosa Luxemburg, (1871 -1919), Yahudi bir ailenin çocuğu. Polonya doğumlu Alman Marksist politika teorisyeni, filozof ve devrimci. Onun hayat hikâyesini kısaca böyle…
Rosa Luxemburg 1889'da Zürih Üniversitesi'nde felsefe, tarih, politika, hukuk, ekonomi ve matematik öğrenimi gördü. “Polonya’nın Endrüstriel Gelişmesi” konulu teziyle doktorasını tamamladı. Akademisyen yani! Pek çok kızgınlar korosuna uygun değil!
Evlendi, Berlin'e taşındı. SPD'nin (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) aktif bir üyesi oldu. Doçent olarak SPD'nin eğitim merkezlerinde Ekonomi ve Marksizm dersleri verdi. Görüşlerinden dolayı sürekli hapishaneye girdi, mektuplar, kitaplar yazı.
1904’de Majestelerine hakaretten üç ay hapis istemiyle Zwickau’da yargılandı, hapse girdi. 1906’da Jena’daki konuşmasında “şiddete teşvikten” iki ay hapis cezası aldı ve Berlin Kadınlar Hapishanesinde kaldı. “Uluslararası Durum ve Savaşa Karşı Birlikte Hareket” konusuyla toplanan Sosyalistler Kurultay’ına katıldı ve Ekim 1913’te savaş tehlikesine karşı uyarı yaptığı gerekçesiyle Frankfurt’ta bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1914’de Freiburg’da askerlere yapılan eziyetlerle ilgili konuşma yaptı ve orduya hakaretten yargılanmaya başladı. “Vorwarst” gazetesinde“Askerlere eziyetin tanıkları ortaya çıkın” çağrıları yapılınca eziyete tanık olmuş binlerce asker Savcılığa başvurdu. Bu nedenle Roza’nın yargılandığı dava başka güne ertelendi ama mahkeme bir daha hiç yapılmadı. Bu arada Frankfurt’taki davasının cezası kesinleşti. 28 Şubat 1915’te bir yıllık cezasını çekmek üzere tutuklandı ve 18 Şubat 1916’da hapisten çıktı.
Karl Liebknecht ile beraber Internationale grubunu kurdu. Franz Mehring ile birlikte çıkardıkları “Die İnternationale” yasaklandı ve “Vatana İhaneti Denemek” suçundan dolayı hakkında soruşturma açıldı. “Savaşın Amaçları ve Savaş Bütçesinin Onaylanması” hakkındaki konuşması yüzünden 10 Temmuz’da Genelkurmay emri ile gözaltına alındı ve altı hafta hapis cezası verildi ve karar kesinleşti. 8 Kasım 1918’de hapisten çıktı. Hapishaneden dışarıya düzenli bir biçimde “Spartakus Mektupları”nı yazdı. 29-30 Aralık 1918’de Karl Liebknecht ile birlikte Alman Komünist Parti'sini kurdu. 15 Ocak 1919 akşamı ikisi de tutuklandı. Eden otelinde dövüldüler, kurşunlandılar. Rosa’nın ölüsünü Landrewer kanalına attılar. 13 Haziran 1919’da Karl Liebknecht’in yanına Friedrichsgelde gömütlüğüne gömüldü.
Bu bilgelerin yer aldığı “Hapishane Mektupları” kitabını çevirenler “Rosa Luxemburg için Gömüt Yazıtı” yazan B.Brecht’in dizelerine de yer vermişler:“Burada yatıyor gömülü / Rosa Luxemburg/ Polanyalı bir Yahudi / Öncü savaşçısı / Alman İşçisinin / Buyruğuyla Alman ezenlerin / Öldürüldü. Ezilenler / Gömün bölünmüşlüğünüzü”
Rosa, hapishaneden yazdığı “Kasım ortası 1917” tarihli bir mektubunun bir yerinde “insan yaşamı” ve “kuşlar” üzerine şunları yazmış…
“İnsan toplumda yaşananları sanki özel yaşamında yaşanıyormuş gibi algılamalı, soğukkanlı, hoşgörülü ve ılık bir gülümsemeyle. Savaştan sonra ya da savaşın bitiminde, buna sıkıca inanıyorum ki, sonuçta her şey doğrudan yana dönecek, ama görünen o ki, biz önce insanca en azgın acılar taşıyan bir dönemden geçmek zorundayız. (…) bunun yanında, son sözcüklerim bende başka bir düşünceyi uyardı, bir gerçeği, bunu sizinle paylaşmak istiyorum, çünkü bu gerçek bana öyle şiirsel, öyle dokunaklı görünür ki. Son günlerde kuş göçü üstüne bilimsel bir yapıt okudum, bu günümüze dek oldukça gizemli bir görünümündedir, bu göç sırasında çeşitli türlerin ki bu türler başka zaman birbirleriyle ölümüne savaşırlar ve birbirlerini yerler, barış içinde yan yana deniz aşırı güneye, bu büyük yolculuğu nasıl yaptıkları gözlendi; büyük kuş sürüleri kış için Mısır’a geliyorlar, yükseklerde bulutlar gibi göğü karatıp, sesler çıkarırlar ve bu kuş sürülerinin arasında yırtıcı kuşlar, atmacalar, kartallar, doğanlar, baykuşlar, ötücü kuşlardan tarla kuşu, tepeli çalı kuşları, bülbüller gibi binlercesi hiçbir korku taşımadan, başka zaman kendilerine tuzak kuran, yırtıcı kuşların arasında bir arada uçarlar. Yolculukta geçici de olsa sessizce ateşkesi başardıkları görülüyor ve türlerine, bölgesel özelliklerine göre ayrımlanmak için bitkinlikten yarı ölmüş olarak Nil’in toprağına düşerler. Evet, dahası bu yolculukta “Büyük gölün üstünden” geçilirken büyük kuşlar, daha küçük kuşları sırtlarında taşıdıkları gözlenmiştir. Turna sürülerinin sırtlarında göç eden minicik kuşların coşkulu ötüşleriyle geçip gittikleri görünmüştür! Büyüleyici değil mi?” (Rosa Luxemburg, Hapishane Mektupları. Boyut Yayınevi. Çeviri Anna-Murat Çelikel. Ekim 1986)