20 Ocak 2016 Çarşamba

LENİN


Kitapları yakıldı..
Kitaplarını okuyan hapise atıldı..
Fikirlerini savunanın hayatı karartıldı.
Onu sevenler işkence gördü, sürüldü, hatta asıldı..
Oysa o şöyle demişti..
“Mustafa Kemal sosyalist değildir. Fakat, görülüyor ki; iyi bir örgütçü,yüksek anlayışlı bir önder..Milli burjuva ihtilalini yönetiyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı.. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum. Bu nedenle Türk halkına yardım etmemiz gerekiyor.”
Yıl 1920 idi..
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Lideri Vladimir İliç Lenin'in Türkiye'deki milli mücadele ile ilgili görüşleri bunlardı..
"Emperyalizme karşı savaşta Türk halkına yardım etmeliyiz" demişti..
Dediğini yaptı..
Kısa sürede karşılıksız yardımlar başladı..
10 milyon altın ruble..
40 bin tüfek..
50 bin sandık mermi..
66 top..
150 bin top mermisi..
Ve milyonlarca silah yedek parçası..
Bu, Kurtuluş Savaşı boyunca alınan toplam dış yardımın % 83'üne eşitti..
Türk ordusu, Lenin'in gönderdiği bu silahlarla bir çok cephede düşmana üstünlük sağladı ve savaşı kazandı..
*. *. *
Bugün Taksim meydanındaki cumhuriyet anıtı bu yardımlara bir vefa olarak dikildi..
Heykelde Atatürk ve İnönü'nün arkasında Kızılordu komutanı Mareşal Mihail Vasilyeviç Frunze ile Sovyet Genel Kurmay Başkanı Mareşal Kliment Yefromoviç Voroşilov bu nedenle durmakta...
Atatürk bu iki komünist generalin Taksim Anıtı’nda olmasını özellikle istemişti. Talimatı kendisi vermişti.
Çünkü Mareşal Frunze, Lenin’in özel talimatıyla, olağanüstü elçi sıfatıyla 1921’de Ankara’ya gelmişti ve yanında 1.1 milyon altın ruble getirmişti. Millet Meclisinde konuşma yapmış, Sakarya Cephesini gezmiş ve önerilerde bulunmuştu.
Mareşal Voroşilov ise askeri bilgisiyle Türkiye'nin Kurtuluş Savaşına katkıda bulunmuştu.
Bugün Lenin'in ölüm yıldönümü..
Kitaplarıyla ilgili yasak daha iki yıl önce kalktı..
Ama kendisi ve fikirleri bu topraklarda hala lanetli..
Fikirlerini savunanlar hala vatan haini(!)
Cahillik ve nankörlük babadan oğula geçen genetik bir miras olmamalı..
(Sedat Kaya)
----------------
https://sedatinadresi.wordpress.com/…/lanetlenmis-bir-insa…/

Doğan Özgüden - Koç Holding üzerine bir sosyalist gazetecinin anıları

...Kemalizm'in ve Türk Ordusu'nun "ilerici" olduğuna dair Komintern'in dayattığı tezler, solun tüm kesimleri gibi bizleri de uzun süre etkilemişti. Siyasal iktidarla ve Pentagon'la sıkı ilişkiler içinde olan, onların bir dediğini iki etmeyen komuta kademelerine sürekli en sert eleştirileri getiriyorduk. Bu yüzden genelkurmay başkanı Tural tarafından "vatana ihanet" suçlamasıyla askeri mahkemelere sevkedilmiştim. Ama çoğu halk çocukları arasından çıkmış alt kademedeki subaylara bir türlü aynı gözle bakamıyor, bir kriz anında onların da işçi sınıfıyla, devrimci güçlerle birlikte saf tutacağını umuyorduk.
Ama 27 Mayıs Darbesi'nden sonra kurulan OYAK tuzağı, alt kademe subaylar da, assubaylar da dahil, ordunun tüm personelini giderek halk kitlelerinden uzaklaştırıyor, hakim sınıfların cephesine sürüklüyordu.
Bu tuzağı açığa vurup ordunun "devrimci" güç olduğu yanılgısına artık son vermek gerekiyordu.
5 Ağustos 1969 tarihli Ant'ta ilk çıkışı yaptık.
"Subay Holdingi'ne Doğru" titrini taşıyan kapakta OYAK'ın tüm şirketlerinin ve yabancı sermayeli ortaklarının amblemleri yeralıyordu, orta iki sayfayı kaplayan incelemenin başlığı ise "Ordu kapitalistliğe itiliyor" idi.
Bunu 26 Ağustos 1969 tarihli sayımızda Türkiye'nin en büyük kapitalisti ve yabancı sermaye işbirlikçisi Vehbi Koç'un bu büyük servetini nasıl yaptığını ortaya koyan ve Türkiye'deki tüm iştiraklerini sergileyen bir başka incelememiz izledi. "1 Numaralı Komprador Vehbi Koç" kapaklı sayıda, Koç'la ilişkili olarak, ABD emperyalizmine Türkiye'nin kapılarını açanın CHP iktidarı olduğunu belgeleyen bir yazı dizisini de başlattık.

(...)
Ant'ın 18 Kasım 1969 tarihli sayısını ağırlıklı olarak "Holdingler Savaşı"'na ayırmış, bu bağlamda Koç Imparatorluğu'yla ilgili bir de dosya hazırlamıştık.
Bu sayının yayınlanmasından sonra ilginç bir tepkiyle karşılaştık. Koç Holding'in dış ilişkiler sorumlusu Alaaddin Asna telefon ederek bizimle görüşmek istediğini bildirdi. Alaaddin eski ve başarılı bir gazeteciydi. 
Koç Holding'i konu alan yayınımızı ilgiyle izlediklerini, yazı hazırlanırken kendilerinden daha geniş bilgi istenseydi bunu vermeye hazır olduklarını söyledi, ama lehte ya da aleyhte herhangi bir yorum yapmadı. Birkaç hafta sonra tekrar randevu istedi, Koç Holding olarak tüm büyük gazete ve dergiler gibi, Ant'a da tam sayfa ilan vermek istediklerini söyledi, yayınlayıp yayınlayamayacağımızı sordu. Önerdiği reklam ücreti sayı başına nerdeyse bizim tüm dizgi ve baskı masraflarımızı karşılayabilirdi.
- Alaaddin, dedim, bizi düşündüğünüz için teşekkür ederiz. Ama sen de deneyli bir gazetecisin. Ant'ı da izliyorsunuz. Solcu kitap ilanlarını saymazsan, bizim dergimizde Aspirin reklamı dışında şimdiye kadar pek ticari reklam yayınlanmadı. Hele hele Koç Holding gibi büyük bir sermaye grubunun ilanını yayınlamaya hiç de niyetimiz yok. Ne zaman gerekirse holdingler konusunda açıklamalar yapmaya ve eleştiri yöneltmeye devam edeceğimizi lütfen Vehbi Bey'e ilet...
Alaaddin'in yanıtı dürüst ve netti:
- Yanıtınızın bu olacağını biliyordum, ama görevim gereği öneriyi iletmek zorundaydım. Mücadelenizde başarılar diliyorum...
(...)
Haftalık son sayının hazırlığı 1 Mayıs 1970'te yayınlanacak olan aylık Ant'ın hazırlığıyla aynı günlere denk geliyordu. Bu sayıda Lenin'in 100. doğum yıldönümüne ağırlık verdik, kitap olarak da yine Lenin'in Doğu'da Ulusal Kurtuluş Hareketleri'ni yayınladık.
Matbaadaki çalışmaların uzamasından dolayı, ellerimizdeki mürekkep lekelerini bile doğru dürüst temizleyip elbise değiştirme olanağı dahi bulamadan Sovyet Konsolosluğu'na resepsiyonun başlamasından epey sonra ulaşabildik. 
Salonun giriş kapısının tam karşısındaki duvarın dibine yüzlerce çelenk ve buket yığılmıştı. Ama bu çiçek yığının ortasında tamamen kızıl güllerden yapılmış devasa bir çelenk yükseliyordu. Merakla biraz yaklaşıp da çelengin üzerindeki yazıyı okuyunca hepimiz donup kaldık. Dünyanın ilk komünist devletinin kurucusunun doğumgünü kutlamasına bu kızıl çelengi gönderen Türkiye'nin bir numaralı kapitalisti Vehbi Koç'tu.
Sovyet Büyükelçisi ve eşi gecikerek gelenleri ağırlayabilmek için henüz ana salona geçmemişti. Protokol şefi bizi Ant yöneticileri olarak tanıştırdığında büyükelçi özel ilgi gösterdi. Henüz "real politik"in ne olduğunu pek bilmediğimizden, bir iki nezaket konuşmasından sonra, herhalde biraz da ironik bir ifadeyle sordum:
- Herşey iyi hoş da, Vehbi Koç'un, hem de böylesine bir çelenkle bu gecede işi ne? 
Büyükelçi bir kahkaha attı:
- Lenin olmasaydı, onun kurduğu Sovyetler Birliği yeni Türk Devleti'ne destek vermiş olmasaydı, Vehbi Koç bugünkü Vehbi Koç olabilir miydi?
Haklıydı. Aylardır Koç hakkında yayınladığımız incelemelerden dolayı bu gerçeği bizden daha iyi kimse bilemezdi.
Salonun büyük resepsiyon bölümüne geçtiğimizde ikinci bir şokla karşılaştık. Çoğunluğu işadamlarından ve diplomatlardan oluşan davetlilerin büyük bölümü bol havyarlı büfenin başına üşüşmüş tabaklarını doldurmak için yarışırken, başta Aziz Nesin olmak üzere bir grup sol yazar ve sanatçı bir kenarda kalmış kendi aralarında sohbet ediyordu.
Bizi görünce takıldılar:
- Geç kaldık diye tasalanma. Biz zamanında geldik ama, bu kapitalist duvarını yarıp büfeye ulaşmak mümkün değil.
Büyükelçinin Vehbi Koç'la ilgili espirisini naklettim. Aziz Nesin bastı kahkahayı:
- Adam haklı... Şu et duvarını yarıp yaklaşabilsek herhalde büfenin en başında da yine bu koçbaşı vardır. 
(Doğan Özgüden, "Vatansız" Gazeteci, Cilt I, Sürgün Öncesi, Belge Yayınları, İstanbul, Aralık 2010)

15 Ocak 2016 Cuma

ROSA LUXEMBURG



 Rosa Luxemburg kuşları çok seviyor, kuşların özgürlüğüne hayran! Rosa kim mi? Rosa Luxemburg, (1871 -1919), Yahudi bir ailenin çocuğu. Polonya doğumlu Alman Marksist politika teorisyeni, filozof ve devrimci. Onun hayat hikâyesini kısaca böyle…
Rosa Luxemburg 1889'da Zürih Üniversitesi'nde felsefe, tarih, politika, hukuk, ekonomi ve matematik öğrenimi gördü. “Polonya’nın Endrüstriel Gelişmesi” konulu teziyle doktorasını tamamladı. Akademisyen yani! Pek çok kızgınlar korosuna uygun değil!
Evlendi, Berlin'e taşındı. SPD'nin (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) aktif bir üyesi oldu. Doçent olarak SPD'nin eğitim merkezlerinde Ekonomi ve Marksizm dersleri verdi. Görüşlerinden dolayı sürekli hapishaneye girdi, mektuplar, kitaplar yazı.
1904’de Majestelerine hakaretten üç ay hapis istemiyle Zwickau’da yargılandı, hapse girdi. 1906’da Jena’daki konuşmasında “şiddete teşvikten” iki ay hapis cezası aldı ve Berlin Kadınlar Hapishanesinde kaldı. “Uluslararası Durum ve Savaşa Karşı Birlikte Hareket” konusuyla toplanan Sosyalistler Kurultay’ına katıldı ve Ekim 1913’te savaş tehlikesine karşı uyarı yaptığı gerekçesiyle Frankfurt’ta bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1914’de Freiburg’da askerlere yapılan eziyetlerle ilgili konuşma yaptı ve orduya hakaretten yargılanmaya başladı. “Vorwarst” gazetesinde“Askerlere eziyetin tanıkları ortaya çıkın” çağrıları yapılınca eziyete tanık olmuş binlerce asker Savcılığa başvurdu. Bu nedenle Roza’nın yargılandığı dava başka güne ertelendi ama mahkeme bir daha hiç yapılmadı. Bu arada Frankfurt’taki davasının cezası kesinleşti. 28 Şubat 1915’te bir yıllık cezasını çekmek üzere tutuklandı ve 18 Şubat 1916’da hapisten çıktı.
Karl Liebknecht ile beraber Internationale grubunu kurdu. Franz Mehring ile birlikte çıkardıkları “Die İnternationale” yasaklandı ve “Vatana İhaneti Denemek” suçundan dolayı hakkında soruşturma açıldı. “Savaşın Amaçları ve Savaş Bütçesinin Onaylanması” hakkındaki konuşması yüzünden 10 Temmuz’da Genelkurmay emri ile gözaltına alındı ve altı hafta hapis cezası verildi ve karar kesinleşti. 8 Kasım 1918’de hapisten çıktı. Hapishaneden dışarıya düzenli bir biçimde “Spartakus Mektupları”nı yazdı. 29-30 Aralık 1918’de Karl Liebknecht ile birlikte Alman Komünist Parti'sini kurdu. 15 Ocak 1919 akşamı ikisi de tutuklandı. Eden otelinde dövüldüler, kurşunlandılar. Rosa’nın ölüsünü Landrewer kanalına attılar. 13 Haziran 1919’da Karl Liebknecht’in yanına Friedrichsgelde gömütlüğüne gömüldü.
Bu bilgelerin yer aldığı “Hapishane Mektupları” kitabını çevirenler “Rosa Luxemburg için Gömüt Yazıtı” yazan B.Brecht’in dizelerine de yer vermişler:“Burada yatıyor gömülü / Rosa Luxemburg/ Polanyalı bir Yahudi / Öncü savaşçısı / Alman İşçisinin / Buyruğuyla Alman ezenlerin / Öldürüldü. Ezilenler / Gömün bölünmüşlüğünüzü”
Rosa, hapishaneden yazdığı “Kasım ortası 1917” tarihli bir mektubunun bir yerinde “insan yaşamı” ve “kuşlar” üzerine şunları yazmış…
“İnsan toplumda yaşananları sanki özel yaşamında yaşanıyormuş gibi algılamalı, soğukkanlı, hoşgörülü ve ılık bir gülümsemeyle. Savaştan sonra ya da savaşın bitiminde, buna sıkıca inanıyorum ki, sonuçta her şey doğrudan yana dönecek, ama görünen o ki, biz önce insanca en azgın acılar taşıyan bir dönemden geçmek zorundayız. (…) bunun yanında, son sözcüklerim bende başka bir düşünceyi uyardı, bir gerçeği, bunu sizinle paylaşmak istiyorum, çünkü bu gerçek bana öyle şiirsel, öyle dokunaklı görünür ki. Son günlerde kuş göçü üstüne bilimsel bir yapıt okudum, bu günümüze dek oldukça gizemli bir görünümündedir, bu göç sırasında çeşitli türlerin ki bu türler başka zaman birbirleriyle ölümüne savaşırlar ve birbirlerini yerler, barış içinde yan yana deniz aşırı güneye, bu büyük yolculuğu nasıl yaptıkları gözlendi; büyük kuş sürüleri kış için Mısır’a geliyorlar, yükseklerde bulutlar gibi göğü karatıp, sesler çıkarırlar ve bu kuş sürülerinin arasında yırtıcı kuşlar, atmacalar, kartallar, doğanlar, baykuşlar, ötücü kuşlardan tarla kuşu, tepeli çalı kuşları, bülbüller gibi binlercesi hiçbir korku taşımadan, başka zaman kendilerine tuzak kuran, yırtıcı kuşların arasında bir arada uçarlar. Yolculukta geçici de olsa sessizce ateşkesi başardıkları görülüyor ve türlerine, bölgesel özelliklerine göre ayrımlanmak için bitkinlikten yarı ölmüş olarak Nil’in toprağına düşerler. Evet, dahası bu yolculukta “Büyük gölün üstünden” geçilirken büyük kuşlar, daha küçük kuşları sırtlarında taşıdıkları gözlenmiştir. Turna sürülerinin sırtlarında göç eden minicik kuşların coşkulu ötüşleriyle geçip gittikleri görünmüştür! Büyüleyici değil mi?” (Rosa Luxemburg, Hapishane Mektupları. Boyut Yayınevi. Çeviri Anna-Murat Çelikel. Ekim 1986)  

NAZIM HİKMET -NECİP FAZIL

Nazım Hikmet'ten Necip Fazıl'a;
"CEBİN PARA PARA DOLACAK DİYE
RUHUN PARE PARE OLMASIN.."
Edebiyatımızın iki güçlü kalemidir; Nazım Hikmet ile Necip Fazıl Kısakürek..
Ayrı cephelerde iki dava adamı..
İki dost ama fikirleri düşman..
1936 yılıdır..
Devletin gözünde Nazım kötü çocuktur..
Sürekli yargılanır, işsiz kalır..
Necip Fazıl Kısakürek ise cici çocuk..
Necip Fazıl o yıllarda bilinenin aksine iktidar yanlısıdır..
Tek parti hükümeti CHP'nin yanındadır..
Örneğin Kubilay'ın ölüm yıldönümünde Hakimiye Milliye Gazetesindeki şu satırlar arşivlerdedir.
"Eğer inkılâbı zayıf tutarsan, eğer inkılâbın yüreğini, hassasiyetini ve sinirlerini temsil etmezsen, bıçağın ters tarafı ile yirmi dakikada kesilen Kubilay’ın kafasında sana tevcih edilen akıbeti seyredebilirsin... Türkiye’nin nüfus kütüğündeki softa ve mürtecilerin yeşil kanını kurutacaksın; bu kadar...”
Necip Fazıl o yıllarda "Ağaç" isimli bir edebiyat dergisi çıkarır..
Celal Bayar ile görüşüp "Memleketin böyle bir dergiye ihtiyacını var..Eğer emrinizdeki bankalar İş Bankası ve Sümerbank'tan bana bir senelik peşin ilan karşılığı muayyen bir para verirlerse mesele kalmaz" der..
Bayar'ı ikna edip 1.600 lira almayı başarır..
O yıllarda bir milletvekilinin maaşı 200 liradır..
*. *. *
Dergi yayın hayatına başlar başlamaz iktidara övgüler yağdırır..
Bunun üzerine Nazım Hikmet bir mektup kaleme alır..
Şöyle yazar dostuna..
"Sevgili Necip,
İsmin temiz demek, necîb temiz demektir, benden iyi bilirsin..
Necip'i necis yapma...
Sen en cihanşumül eserlerini beş parasız Paris sokaklarında dolanırken vermiş bir şairsin, cebin para para olacak diye ruhun pare pare olmasın...
Bilirim kalemin kıvraktır lisanın çeviktir, bilirim üç satırda ruh üflersin kağıda, bilirim bir yazsan parçalarsın edebiyatın Çin Seddi'ni, o lisan-i mücerret dilinle..
Babali yokuşunun yollarını yalaman beni kahrediyor Necip.
Sevgili Necip, inandığın Allah'ın aşkına, o kudretli kalemini iktidara payanda yapacağım diye cami direğine çevirme, o kudretli kelimelerini üç kurusa parselleme üç tanesi üç kuruş etmeyecek ciğersizlere...
Sevgili necip, elinde sur-u israfil var, onu borazana çevirme...
Eski dostun Nazım."
*. *. *
Necip Fazıl Kısakürek 11 Nisan 1936 tarihinde cevap verir.
Mektubun başlığı "Nazım Hikmet'e Son Hitap"tır..
Şöyle yazar..
"Nazım Hikmet!..
Nafile çabalıyorsun..
Sana kızmıyorum. Kızmıyacağım.
Hiç bir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklayan kanserliye, hiç bir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiç bir hâkim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz.
Ben kendimi, ne kanser operatörü, ne deli gardiyanı, ne de ağır ceza hâkimi şeklinde görmüyorum. Fakat görüyorum ki her hareketim, seninle hiç de alâkadar olmadığı halde, ciğerine neşter gibi saplanıyor, seni delilerin parmaklığı gibi bir azap çerçevesine hapsediyor ve başının üstünde ip varmış gibi kudurtuyor. Beni, doktor, gardiyan ve hâkim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum.
Sanma ki ben öfke kabiliyetini kaybetmiş bir adamım. İnsan başıyle fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir. Bir hiç için ölçüsüz öfkeler duyacak kadar alıngan ve hassas bir mizaç taşıdığımı sen de bilirsin. Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır. Sen mazursun.
Çünkü iflâs nedir, onu bütün hacmiyle idrak ettin.
O kadar yalnızsın ki, etrafında bir sürü (namı müstear) dan başka kimse yok. O kadar konuşulmuyorsun ki, isminden ancak kendi (namı müstear) ların bahsediyor. Eskiden herkesin dilinde bir problem gibi gezinmeyi tercih eder ve bir dedikoduya, bir ankete doğrudan doğruya iştirak etmeyi Greta Garbo esrarına aykırı bulurdun. Şimdi bir yerde anket oldu mu, kıymeti ve seviyesi nedir, hiç düşünmeden, kapısı önünde aç biilâç bekleşen yedi sekiz kişinin başına en evvel sen geçiyorsun ve sıranı kaybetmemek için kimbilir nelere baş vuruyorsun? Fıkraların baş sahifelerden moda sahifelerine atılıyor, gene yazıyorsun. Hatırlanmak şartı ile ne hakaretlere razı değilsin? Tükürüğü bile uzun zaman gıda edindin. Şimdi o da yok. Bir zamanlar, şiirlerinde (kıllı ve kalın) olduğunu ilân ettiğin sarışın ve pembe ensenden, şunun bunun tokat izleri bile uçmuş. Zaman seni değil, yüz karalarını bile ***ürmüş. Ne hazin bir manzaran var. Akşamları, beyoğlu sokaklarında, yüzlerinde kalın bir duvak, ayaklarında bir çift siyah bot, ellerinde köpek başlı bir şemsiye, ağır ağır geçen sabık Rum aşüfteleri bile senin kadar merhamete şayan değildir. Artık nefret vermiyorsun. Zamanın hainliği önünde insanları tefekkür ve merhamete çağırıyorsun.
Bundan bir kaç ay evvel Bâbıâlide, Ştaynburg lokantasında seninle şöyle konuşmadık mı:
Ben – Gazetelere yazdığın bu fıkraları nasıl yazıyorsun, bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun?
Sen – Ne yapayım, ekmek paramı kazanıyorum. Başka ne yapabilirim?
Ben – Kendinden ve haysiyetinden bu kadar fedakârlık edeceğine niçin potin boyacılığı etmeyi tercih etmiyorsun?
Sen – Potin boyacılığı etsem, bir şey zannederler de beni bu işten menederler.
Kendisini bu kadar saçma bir mazeretle teselli ediveren, hakikatte tesellisi olmıyan seninle görüyorsun ki ben hiç bir gün kavga etmedim. Sana selâm verdim. Sana acıdım. Bu kadar düşmene -acısını ben duyuyormuşum gibi- razı olmadım.
Şimdi bana -tam da senden bekliyebileceğim bir tarzda- çatıyorsun. Devlet günlerinde seni rakip diye almaya tenezzül etmeyen adam, bu perişan halinde sana nasıl tenezzül eder? Artık sen benim gözümde hiç bir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta komünizmanı, ne hile ustalığını, ne 24 saatlık reklâm açık gözlülüğünü… Senin nene mukabele edeyim?
Aynı ideoloji içinde vaktiyle sarmaş dolaş olduğun ve içlerinde fikirlerine taban tabana zıt olmama rağmen konuşulabilecek insanlar bulduğum gruplar, yani sana benden daha yakın zümreler bile seni, fikir ve sanat âdiliğinin, dolandırıcılığının prototipi diye gösteriyorlar. Bana ne düşer?
İşte açıkça söylüyorum: Ben senin kâbusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım. Sana acıyorum. Fakat elimden ne gelir?
Çektiğin yokluk ıstırabına hürmeten, sana vaktile vermediğim şerefi veriyorum. Seninle ilk ve son defa olarak konuşuyorum. Fakat hepsi bu kadar. Dediğim gibi sen, bence artık mazursun. Seni affediyorum, ve ne yapsan affedeceğim. Bu vaade güvenerek istediğini yap! Sakın bu fırsatı kullanmamazlık etme!
Yalnız bil ki, sönmüş ve pörsümüş hüviyetine, o kadar muhtaç olduğun ve elde etmek için ne yapacağını bilemediğin hayatı nefhedemiyeceğim.
Ölü diriltmek ve müflis kurtarmaktan âcizim.
Benim hakkımda, içinde hapsettiğin şeylerin hacmini bilmiyorum. Rivayete göre üç perdelik bir piyes, rivayete göre bir roman…
Fakat sana karşı hiçbir taktiği kalmamış adamın, bütün bir samimiyet ve açıklıkla içini tasfiye etmesine rağmen söyleyebileceği her şey ve sırf sana hitap etmekle düşebileceği bayağılık burada toptan ve ebediyen nihayete eriyor.
İşte görüp göreceğin rahmet!
Necip Fazıl Kısakürek"
*. *. *
İki mektup..
İki usta kalem..
Ne kadar farklı dünyaların insanları değil mi?..
Yarın Nazım Hikmet'in doğum günü..
Ne diyordu dünya şairi..
"Kırdılar tazecik yeşil dallarımızı
Kırdılar kitap tutan ellerimizi
Kanına girdiler çocuklarımızın."
Anısına selam olsun,,
(Sedat Kaya) 14 0cak 2016

31 Aralık 2015 Perşembe

NOEL NE YILBAŞI NE?

NOEL NE YILBAŞI NE?
Yine geldik aynı günlere. Kimi kavramlar, semboller üzerinden kin ve nefret tohumları dökenlere…
Ellerine pankart almış sokağa çıkmışlar; “Müslüman Noel Kutlamaz”
Kim dedi sana ki, Müslüman Noel kutluyor diye?
Müslüman’ın kutladığının Noel değil Yılbaşı olduğunu bilir de bilmezden gelir…
Noel’in kökeninin de Asya, Anadolu'daki adının Nahıl olduğunu, ta İslam, Hıristiyanlık, hatta Musa öncesine, Frigyayılar’a kadar gittiğini görmez; görmek istemez…
Amacı üzüm yemek değil zaten bağcı dövmek…
Bu yıl, başını türbanla bağlamış bacılarımızı da sürdüler sokağa. Onların bir kısmı ki, hele bir de partiye kayıt yaptırınca, ne bilim kalır, ne fen; ne de kültür; her şeyi bilirler. Bıraksalar, açık kalp ameliyatı yapmaya soyunurlar.
Keşke biraz merak etseler, keşke biraz sorgulayıp sonra çıksalar o meydanlara, birilerinin oyuncağı olmaktan kurtulsalar...
Yılbaşı kutlamaları, ilkel toplumlardan bu yana, tüm dünyada mevsimsel bir kuttöre, özel bir ritüel olarak yaşatılmıştır. Kışın yarılanmış olduğunu, günlerin artık uzadığını muştulayan bu ritüelde, yüzlerce yıl öncesinden beri Anadolu’da, Köse, Saya, Arap oyunları düzenlenir, ateşli, kılık değiştirmeli, şölen sofralı şenliklerde ayrı kültürlerin içinde yaşayan tüm halklar birlikte eğlenirdi. Metin And’ın Oyun ve Bügü adlı araştırma kitabından yılbaşından birkaç gün önceye denk düşen günlerde (25-28 Aralık gibi...) yılbaşı kutlamalarının Erzurum köylerini de içermek üzere Anadolu’nun birçok yöresinde yakın zamanlara kadar yapılageldiğini anlamaktayız. Artvin, Posof ve Ardahan köylerinde 31 Aralık gecesi yılbaşı kutlamaları yapıldığına ilişkin derlemeler de vardır (Mehmet Çokal, Artvin’in Madenler Köyünde Yılbaşı Karşılaması; Gülali Aydınoğlu, Poshof’un Yaylaaltı Köyünde Yılbaşı, Türk Folklor Araştırmaları, sayı 127, 1960, anan: P. Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, s 285.)
“Kış yarısı”, yılbaşı ya da değişik adlarla kutlanan dönemsel bayram için Anadolu’da değişik tarihler kullanılmaktaydı. Söz gelimi, Divrik’in Çamşıklı köylerinde Kış Yarısı Bayramı 15 Ocak’ta kutlanmaktadır (Feyzullah Çınar’dan alıntılayan Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Anadolu Folkloru, s 284). Yakın tarihlere kadar, 24 Aralık-15 Ocak günleri arasındaki değişik günlerde şenlikler düzenlenirdi.
Tarih konusunda Hıristiyan Batı dünyasında da tam bir birlik yoktur. Katolik ve Protestan kiliseleri İsa’nın doğum günü olarak 25 Aralık’ı kabul ederken Ortodoks Kilisesi için bu tarih 7 Ocak’tır.”
Yeryüzünü çıkar savaşlarıyla kana, ateşe, açlığa, yoksulluğa, karamsarlığa, karanlığa sürükleyen azınlık oligarşileri, bilinç bulanıklıklarını kullanarak, din istismarcısı işbirlikçileri aracılığıyla özellikle de eğitimsiz kitleler içinden saldırgan, kin ve nefret üzerinden siyaset yapan birlikler kurarak insanlığı baskı altında tutmayı başarıyor.
İnsanlık kültürüyse, birbirine elini uzatarak, paylaşarak, oyunla, gülmeceyle, barış, dostluk, kardeşlik, dünyayı başkasının gözüyle görebilme erdemliliğiyle direnmeyi sürdürüyor.
Kutlamayan kutlamasın. Kasvetinde, kahrında kalsın, kendi kendine, herkese ve her şeye sövüp dursun…
Şimdiden, tüm insanlığın yeni yılı kutlu olsun…
21 Aralık 2015, Alper Akçam

23 Aralık 2015 Çarşamba

Devrim Şehidi KUBİLAY



Devrim Şehidi KUBİLAY' A saygıyla ...

KUBİLAY DESTANI
- Kubilay ve iki bekçinin anısına -
23 Aralık 1930'dur,
Gece yeşilimsi,
Dağlar ak,
Bir altın çizgi gibi yerle gök,
Gün doğdu doğacak.
Don yoktur ama donmuştur sanki
Sarı yapraklarla kış kocaman bir yüz
Tarla çizgileri ile bir kilim işte
Menemen ovası dümdüz.
Yalancı Mehdi Derviş Mehmet,
Yürümüş Manisa'dan bir sarı su gibi,
Beş on adamıyla Menemen'e varmak üzere
Yılan uykusu gibi.
Düştü Kubilay'ın başsız gövdesi,
Bir çınar dalı gibi yere.
Sarktı yakasından anasından gelmiş
Mavi çiçek mor çiçek bir çevre.
Düştü Kubilay'ın başsız gövdesi
Bir söğüt dalı gibi yere,
Aydınlık aydınlığa yaklaşır iken,
Sonsuzluğa ere ere.
Düştü Kubilay'ın başsız gövdesi,
Bir zeytin dalı gibi yere,
Düştü cebinden bir kitap,
Açıldı göklere…
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Adı Mustafa Fehmi Kubilay. Baba adı Hüseyin, ana adı Zeynep. Giritli bir ailenin çocuğu. 1906 doğumlu. Kubilay bir öğretmen. Cumhuriyet öğretmeni. 1930 yılında İzmir'in Menemen İlçesi'nde askerlik görevini yapıyordu. O sırada 24 yaşında. 23 Aralık 1930 günü yürekleri kara, kara eller O'nu şehit etmekle ,ışığını kararttıklarını sandılar....
KUBİLAY:"Vurulduğumu anlayamadım önce.yere düştüğümde siyah cübbeler,sakallı yüzler,kanlı acımasız yüzler gördüm....Canım yanmıyordu ama yüreğimin her hücresi acı çekiyordu.Alkışları duyordum çünkü. Beni değil yobazları alkışlıyordu kalabalık.bu alkışları hiç unutamıyorum .Bana en acı veren o alkışlardı......"
Kurtuluş savaşı kazanılalı yedi yıl olmuştu.Kubilay hem subay hem oğretmen olarak genç cumhuriyetin umut ışığı idi. Karanlık bir gecede aydınlığı düşünüyordu...
KUBİLAY:"Aydınlığı düşünüyordum. Işığın değeri karanlıkta daha iyi anlaşılıyor. Işıklar içinde bir Türkiye düşünüyorum.yolları, evleri, insanların kafası ışık içinde bir Türkiye. Işığın en uzak köylere kadar ulaştığı bir Türkiye...Herkesin okuyup yazdığı, mutlu olduğu bir ülke..."
Kubilay bir devrim şehididir. Atatürk devrimlerinin, Cumhuriyet Devrimlerinin ilk şehidi...Savaşlardan ,hukuksuzluğa,yoksunluktan karşı devrimciliğe, yitirdiğimiz gençlerden ilkidir. Bunu tarihin çarklarını geri çevirmeye , aldanış rüzgarlarını bu topraklarda üfürmeye çalışanlar nereden bilsin. Şimdi yolumuzu Kubilay'lar aydınlatıyor desek yobazı , döneği inanamaz ki. Karanlıkta el yordamıyla yol almak varken ışığını nereden görebilsin...
Kubilay'lar karanlıkta bir ışık olarak yolumuzu aydınlatıyorlar, aydınlatmaya da devam edecekler. Işıktan korkan yarasalar kendi karanlıklarında tarihin çarklarını döndüremiyeceklerdir....
Kubilay ,kanlı, karanlık bir gecenin ilk yıldızıydı. Tek başınaydı. Oysa yıldızlar tek başına ışımazlar. Yalnız değillerdir , binlerce ,yüzbinlerce ,milyonlarcadır..Bazen görünmezler ama oradadırlar…ışık… ışık…
Arzu Sarıyer
KU­Bİ­LAY DES­TA­NI
Ge­cey­di.
Çe­kil­miş­ti or­ta­lık­tan el ayak.
Gök­te ay yal­nız­dı,
Yıl­dız­lar uzak.
Ka­ra göl­ge­ler do­la­şı­yor­du,
So­kak­la­rın­da Me­ne­me­n’­in,
El­le­rin­de bir ye­şil bay­rak.
Baş­la­rın­da,
Der­viş Meh­met de­ni­len,
O kan­lı al­çak.
Bir ye­dek su­bay öğ­ret­men­di Ku­bi­lay,
Yir­mi dör­dün­dey­di an­cak.
Bek­çi­siy­di Cum­hu­ri­ye­tin.
Du­yun­ca ulu­ma­la­rı Ku­bi­lay,
Ko­şup gel­di.
Bek­li­yor­du onu,
Ha­in bir tu­zak.
Di­kil­di bir anıt gi­bi
Yo­baz­la­rın kar­şı­sı­na.
“Du­run!” de­di,
Dur­ma­dı­lar.
Hem kal­leş­ti­ler,
Hem kor­kak.
Sal­dır­dı­lar,
Bı­çak­lar­la üs­tü­ne.
Ne iman var­dı yü­rek­le­rin­de,
Ne mer­ha­met.
Kan­lı sal­ya­lar akı­yor­du ağ­zın­dan,
Çıl­dır­mış­tı Der­viş Meh­met.
Kes­ti bir bağ bı­ça­ğıy­la boy­nu­nu,
Dol­du­rup ka­nı­nı avu­cu­na,
İç­ti vah­şi bir haz­la,
Ka­na ka­na.
Tak­tı­lar kan­lı ba­şı­nı Ku­bi­la­y’­ın,
Bir sı­ğı­rın ucu­na,
Do­laş­tı­lar
So­kak so­kak.
Ezan ses­le­ri yük­se­li­yor­du mi­na­re­ler­den,
Sö­kü­yor­du şa­fak.
Düş­tü­ler top­ra­ğa bir bay­rak gi­bi,
Tes­lim ol­ma­dı­lar ko­lay ko­lay.
Ve şöy­le ya­zıl­dı anıt­la­rı­na:
“İ­nan­dı­lar, dö­vüş­tü­ler, öl­dü­ler,
Bek­çi Ha­san, Bek­çi Şev­ki, Ku­bi­lay.”


Öz­bek İN­CE­BAY­RAK­TAR

13 Aralık 2015 Pazar

Erdal Eren kimdir




Erdal Eren kimdir
Eren, 25 Eylül 1964 yılında Şebinkarahisar, Giresun’da dünyaya geldi. Ankara Yapı Meslek Lisesi öğrencisi ve Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesi olan Eren, yine Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesi ve ODTÜ öğrencisi Sinan Suner’in 30 Ocak 1980’de MHP’li Bakan Cengiz Gökçek’in koruması Süleyman Ezendemir tarafından vurularak öldürülmesini protesto etmek için 2 Şubat 1980 günü düzenlenen gösteride gözaltına alınan 24 kişinin arasında yer aldı.
Gösteri sırasında çıkan çatışmada er Zekeriya Önge’yi öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan Erdal Eren, yargılanarak 19 Mart 1980 tarihinde idama mahkûm edildi. Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan karar, 13 Aralık 1980’de Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi’nde infaz edildi. Eren, yargılandığı 9 ayın ardından 17 yaşındayken yaşı büyütülerek idam edildi.
Erdal Eren, idam edilmeden 16 saat önce kendisini ziyaret eden gazeteciler Savaş Ay ve Emin Çölaşan’a, "avukatıyla görüştürülmediğini, 18 yaşının altında olmasına rağmen idam edilmek istendiğini, yaşının 18’den küçük olduğunu tespit edecek olan kemik testi yapılması talebinin kabul edilmediğini, vurduğu söylenen jandarma erine çok uzaktan ateş açtığını ama otopside yakın atışla öldüğünün kanıtlandığını, kendisini ibret olsun diye asacaklarını ve ölümden korkmadığını" söyledi.
EREN’İN MEKTUBU
13 Aralık 1980’de Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi’nde idam edilen Erdal Eren’in hücresinde yazdığı ve iç çamaşırında taşıyarak avukatına ulaştırdığı veda mektubu ise şöyle:
"Sevgili annem, babam ve kardeşlerim;
Sizlere bugüne kadar pek sağlıklı mektup yazamadım. Ayrıca konuşma olanağımız ve görüşmemiz de olmadı. Zaten dışarıdayken de birbirimizi anlayacak şekilde konuşamadık. (Bu konuda sizlere karşı büyük oranda hatalı davrandım. Ancak bunu size karşı saygı duymadığım, bu nedenle böyle davrandığım şeklinde yorumlamamanızı dilerim) bu nedenle sizlere anlatacağım, konuşacağım çok şey var. Ancak olanak yok. Düşüncelerimi bu mektupla anlatmaya çalışacağım. Şu anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum. Ama çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok. Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum. Böyle düşünmem, böyle davranmam, halka ve devrime olan inancımdan gelmektedir. Ölümden korkmadığımı söylemem, yaşamak istemediğim, yaşamaktan bıktığım şeklinde anlaşılmamalı. Elbette ki hayatta olmayı ve mücadele etmeyi arzularım. Ancak karşıma ölüm çıkmışsa, bundan korkmamam, cesaretle karşılamam gerekir. Biliyorsunuz ki bu ceza işlediğim iddia edilen suçtan verilmedi. Asıl amaçlanan böyle bir olayla gözdağı vermek ve mücadeleyi engellemek hedefine dayalıdır. Bu nedenle sizinde bildiğiniz gibi, kendi hukuk kurallarını çiğneyerek bu cezayı verdiler.
Cezaevinde yapılan (neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. İşte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile. Sizlere bunları anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım ya da meselenin önemini, ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye kapılmamanız içindir. Bütün bu yapılanlar, başımdan geçenler, kinimi binlerce kez daha arttırdı ve mücadele azmimi körükledi. Halka ve devrime olan inancımı yok edemedi. Mücadeleyi sonuna kadar, en iyi bir şekilde yürütmek ve yükseltmekten başka amacım yoktur. Mesele benim açımdan kısaca böyle. Ancak sizin açınızdan daha farklı, daha zor olduğunu biliyorum.
Anne, baba ve evlat arasındaki sevgi çok güçlüdür, kolay kolay kaybolmaz. Ve evlat açışının da sizin için ne derece etkili olacağını biliyorum. Ama ne kadar zor da olsa bu tür duygusal yönleri bir kenara bırakmanızı istiyorum. Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar. Sizlerden istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba göstermenizdir. Zavallı ve çaresiz biriymiş gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz. Hepinize özgür ve mutlu yaşam dilerim.
Devrimci selamlar, oğlunuz Erdal."
Odatv.com

Adım Türkan, soyadım Saylan




TÜRKAN SAYLAN'A   ZÜLFÜ LİVANELİ

Doğu’da bir köy gördüm 

dağların arasında,

öyle mahzun,çaresiz,

kalakalmış.

Çıplak kavakları bile

hüzünlü kalemler gibi

kara saplanmış.

Köyün ortasında bir okul

Ve tezek sobasıyla

ısınmaya çalışan çocuklar.

Bir bıcırık kız,

Yanında bir karamuk oğlan.

Buz gibi elleri 

Ama gözleri ahu, 

gözleri ceylan.

Adın ne dedim kıza 

Dedi: Benim adım Türkan.

Oğlan ekledi: Benimki de Saylan. 

Dedim; 

Dayan yüreğim dayan. 

Madem ki bu çocuklar Türkan 

Madem ki bu çocuklar Saylan

Gelecek onlarındır,

gerisi yalan

Değişir bu düzen

Döner bu devran.

**************

ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNEĞİ GENEL MERKEZİ VE TÜM ŞUBELERİNDEN


TÜRKAN SAYLAN, ÜLKEMİZE VE İNSANLIĞA BİR ARMAĞANDIR

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN TÜRKAN SAYLAN!



Adım Türkan, soyadım Saylan,

...... Bugün benim doğum günüm. 13 Aralık 1935’te dünyaya geldim. Yaşamım boyunca Cumhuriyet’in temel değerlerine sıkı sıkıya bağlı kaldım. Mustafa Kemal Atatürk’e hayranlığım, onu tanıdıkça arttı. İlkelerini yürekten benimsedim: Ülkemiz insanının “çağdaş uygarlık” düzeyinin gerektirdiği her şeye sahip olması için bir yurttaş olarak payıma düşeni eksiksiz yerine getirmeye çalıştım. Bunu yaparken sorunlarla karşılaştıkça, Atatürk’ü örnek alarak, onlara çağın ve günün koşullarına uygun özgün çözümler ürettim. 

Adım Türkan, soyadım Saylan,

Şair Nâzım Hikmet’in dediği gibi yaşamı ciddiye aldım. Büyük bir ciddiyetle yaşadım. Yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemedim. Gerekti, laboratuvarda sabahladım; gerekti, hastalarımın başında bekledim…

Kızlarımız okusun, kadınlarımız erkeklerle eşit yurttaşlar olarak yaşama katılsın, gençlerimiz özgürce kendini geliştirsin, sanatın her dalının yarattığı güzellikten herkes nasibini alsın istedim. İnsanlar arasında din, dil, etnik köken gibi hiçbir konuda, hiçbir ayrım yapmadım. Bana ihtiyacı olan herkese destek oldum.

Adım Türkan, soyadım Saylan,

Bütün bu saydıklarımı yaparken hiç kimse, beni hiçbir şeye zorlamadı. Ölümden korkmadım, yaşamaktan da… Yaşamım boyunca tek kaygım, yapmaya çalıştığım işlerin yarım kalması oldu.

Evimin aranmasından çok, yol arkadaşlarımın karşılaştığı haksızlıklardan incindim. Çok hasta olduğum halde, sırf bu yüzden, kendimi yaşamaya zorladım.

İnsanları, hayvanları, güneşi, rüzgârı, yağmuru, karı çok sevdim. 

Kısacası dostlar bilimden, sanattan, insandan yana olan ben, gericiliğin, bağnazlığın bütün saldırılarına karşın yoksulluğa ve cehalete karşı, insanlık için insanca direndim.

Yaptıklarımdan onur duyuyorum.

Mutlu yaşadım, mutlu öldüm!

Güzel amaçlı yol arkadaşlarım! Siz beni iyi dinleyin yine de…

Önerim: Benim Mustafa Kemal’i izlediğim gibi, siz de tamamen O’nu ve biraz da beni izleyin