19 Haziran 2014 Perşembe

Julius ve Ethel Rosenberg

ROSENBERG ler asla unutulmamalı!...
Julius ve Ethel Rosenberg, 19 Haziran 1953'te,
New York'ta idam edildiklerinde, casusluk nedeniyle idam edilen ilk ABD yurttaşları oldular. Suçlu olup olmadıkları uzun süre tartışıldı. Bugün, idamları McCarhty döneminin baskıcı havasına yorulmaktadır.
18 Haziran'da idam edileceklerdi.Evlilik yıldönümleriydi...19 Haziran'a bırakıldı infaz...Onlar ''Bir çift Güvercin''di...Ethel ve Julius ROSENBERGler...Düzmece tutanaklarla idam cezası aldılar...İki çocukları vardı.6 ve 10 yaşında...Çocuklarıyla şantaj yaptılar...''Suçu kabul edin serbest bırakalım,çocuklarınıza kavuşun'' dediler...Ama onların suçsuzluğuna inanmış milyonlarca çocuk vardı sokaklarda...Boyun eğmediler ve dediler ki ''Ya dışarıda suçsuzluğumuza inanan çocuklar...Onlar da bizim çocuklarımız değil mi?...Satar mıyız hiç onları!...'' Satmadılar da...Dostlar Bir Çift Güvercindi onlar ve asla unutulmamalılar...
Şimdi yüreğimizi Ethel ROSENBERG'in sesine verelim...
bir gün öğreneceksiniz evlatlarım, öğreneceksiniz,
neden kestik şarkımızı yarıda,
neden kitabımızı açık bıraktık, işimizi tamamlamadan
neden gittik toprak altında uyumaya
ağlamayın artık evlatlarım, ağlamayın.
yalanlar ve pislikler neden sarmış dört bir yanı?
neden bu gözyaşları, bu zulüm neden?
öğrenecek bir gün bunu bütün dünya.
yeryüzü gülümseyecek, evlatlarım, gülümseyecek
ve sevinçler yeşerecek mezarımızın üstünde
savaşlar sona erecek, dünya mutlu olacak
kardeşliğin ve barışın koynunda.
çalışın evlatlarım, çalışın ve bir anıt dikin;
sevgiye ve sevince bir anıt,
insanlık onuruna ve inanca,
sizin adınıza koruduğumuz ve çocuklarınız adına!..
ETHEL ROSENBERG

ANI
Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil 

Değil bu anılacak şey değil 
Apansız geliyor aklıma 
Neredeyse gün doğacaktı 
Herkes gibi kalkacaktınız 
Belki daha uykunuz da vardı 
Geceniz geliyor aklıma 
Sevdiğim çiçek adları gibi 
Sevdiğim sokak adları gibi 
Bütün sevdiklerimin adları gibi 
Adınız geliyor aklıma 
Rahat döşeklerin utanması bundan 
Öpüşürken bu dalgınlık bundan 
Tel örgünün deliğinde buluşan 
Parmaklarınız geliyor aklıma 
Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm 
Kahramanlıklar okudum tarihte 
Çağımıza yakışan vakur, sade 
Davranışınız geliyor aklıma 
Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil 
Değil unutulur şey değil 
Çaresiz geliyor aklıma. 

Melih Cevdet ANDAY

15 Haziran 2014 Pazar

BABALAR GÜNÜ*

BABAMIN KARA SEVDASI
Baba çok sevilen bir sözcüktür. Yardım isteyenler, “Yap bir babalık” diye yalvarırlar. Boylu boslu, cesur kişilere babayiğit deriz. Eski Türk filmlerinin ünlü sözlerinden biri şöyledir: “Size baba diyebilir miyim?” Hiç çocuğu olmayanlara bile baba deriz biz. Süleyman Demirel bu tür politikacılarımızdandır. Futbolculardan Recep Adanır “Baba Recep” diye tanınmıştı. Hakkı Yeten de böyle anılmıştır. Şarkıcılarımız da babadır: Orhan Gencebay “Orhan Baba”, Müslim Gürses “Müslim Baba”, Erkin Koray “Erkin Baba”...
Öfkeli kişilerin babaları tutar, babalanırlar, ona buna bağırırlar. Atatürk’ün ünlü “Türk, övün, çalış, güven” sözünü “Övün, çalış, babana bile güvenme” diye çevirmişlerdir. Bir babaya çocuklarını sormuşlar. “Hiç sormayın, demiş. Oğlan baba parasıyla yaşıyor, kız da para babalarıyla...” Babaların günahını evlatları çekermiş. Ünlü sözdür; Baba oğluna, “Ben sana vali olamazsın demedim, baba olamazsın, dedim” demiş. Baba oğluna bir bağ bağışlamış, oğul babasından bir salkım üzümü kıskanmış. Çingeneye beylik vermişler, önce babasını asmış! Babanın eski adı pederdir. Eşimizin babasına kayınpeder deriz.
Türlü çeşitli baba vardır: Mafya babası, iskele babası, Şam babası( tatlısı da var), para babası, dert babası... Bir de devlet baba vardır. Bektaşi büyüklerine baba derler, onlardan söz edilirken baba erenler diye söze başlanır. Evliyalar baba adıyla anılırlar: Beşiktaş’taki Tuz Baba bir semte adını vermiştir. Telli Baba evlenemeyen genç kızlara koca bulur! Nur Baba, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun bir romanına konu olmuştur. Urfa’daki Kaşıkçı Baba, üniversite sınavlarına hazırlanan öğrencilere yardım ediyormuş. Bunun için kalemi türbe duvarına sürtmek gerekiyormuş! Gaziantep’teki Ali Baba da öyleymiş. Ali Baba deyince aklıma geldi. Ali Baba ve Kırk Haramiler öyküsünü bilmeyen yoktur. Ayrıca Ali Baba’nın bir çiftliği vardır, bu çiftlikteki evcil hayvanlar çocuklara kendilerini çıkardıkları seslerle tanıtırlar ve onları güldürürler. Gül Baba şimdiki lisenin bulunduğu yerde yetiştirdiği sarılı kırmızılı çiçeklerle ün salmış ve Galatasaray kulübüne renk vermiştir...
Taraftarlar tuttukları kulübü “Bir baba hindi” diye başlayan sözlerle överler. Nazım Hikmet, “Ben babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim” diyor. Ama çağımızdaki kimi evlatlara bakıyorum da babalarının tırnakları bile olamadıklarını görüyorum. Klasik baba tipi otoriterdir. Döver söver, tehdit eder, çocuklarını korkutur. Anneler, yaramaz çocuklarını, “Akşam baban geldiği zaman ettiğin şeyleri kendisine söyleyeceğim” diye uyarırlar! Babanın bu korkutucu özelliğinden olacak; iktidara geçen partilerin liderleri baba pozuna bürünürler, kendilerini eleştirmeye kalkan vatandaşları azarlarlar, hadlerini bildirirler...
Benim babam böyle ceberut babalardan değildi. Biz çocuklarına, anneme bağırmaz, kızdığı zaman dövmeye kalkmazdı. Aslında Sinop Ayancık kökenlidir ama babasının kendisini okutmaması üzerine İstanbul’a, ablasının yanına kaçmış, doğduğu köye bir daha gitmemiş. Ablası bir gazeteciyle evliymiş. Enişte bey onu üç beş yıl okutmuş. Babam onlara yük olmamak için işe girmiş, geçici ve az paralı birkaç işte çalışmış. Derken Sümerbank Basma Fabrikalarında çalıştırılmak üzere işçi arandığını duymuş, hemen başvurmuş. Kursta başarı kazanınca usta olarak Kayseri’ye yollamışlar. Burada beş yıl kadar kalmış. Oradan yeni açılan Nazili Basma Fabrikasına gönderilmiş. Annemle evlenince emekli oluncaya dek Nazilli’den ayrılmamış ama çok sevdiği İstanbul’a her yıl gezmeye gitmiştir.
Maddi zorluklar yüzünden İstanbul’da yerleşememek kendisini öyle etkilemişti ki, evimizin bütün duvarları çeşitli İstanbul resimleriyle doluydu. İstanbul sevgisi onda karasevdaya dönüşmüştü. Milli Piyango bileti alır, çıkan büyük ikramiyeyle İstanbul’da bir eve sahip olmak hayali güderdi. Ama ne yazık ki biletine ancak amorti çıkardı. Yılmak bilmez, umudunu hiçbir zaman yitirmez, “Gün doğmadan neler doğar” diye kendini avutur, gene bilet alırdı. Kıldığı namazlardan sonra ettiği dua İstanbul duasıydı.
Babam namazını, orucunu hiç kaçırmayan, dindar bir kişiydi ama bağnaz, tutucu bir insan değildi. Okumayı çok sever, genellikle tarih kitapları okurdu. Bir merakı da yabancı dil öğrenmekti. Emekli olduğu zaman bile yabancı dil öğrenme çalışmalarını sürdürmüştü. Ayrıca sinemaya çok düşkündü. Televizyonda film izlerken konuşanlara kızar, bağırırdı. Fabrikada çalışırken elinde kocaman bir çanta taşır, onun içine öğleyin orada yemek için evden yemek koyardı. Bu çantada küçük kitaplar da olurdu. Çantası sağlık memurlarının çantasına benzediği için çoğu kişi onu sağlık memuru ya da sünnetçi sanırdı. Fabrikada çıkan öğle yemeğini bir arkadaşına verirdi. Kimi zaman börek, baklava gibi yiyecekler verildiğinde orada yemeyip eve getirir, bizimle paylaşırdı...
Ben İstanbul Edebiyat Fakültesini kazanınca İstanbul kapısı açıldı diye çok sevinmişti. Üniversiteyi bitirip Nazilli lisesine atanmıştım ama babamın aşıladığı İstanbul sevgisi içimde yer etmişti. Gözüm İstanbul’daydı. En sonunda dayanamayıp emekliliğime yakın bir zamanda İstanbul’a tayinimi istedim. İsteğim yerine gelince babama müjdeyi verdim Babam sanki kendi gidiyormuşçasına bayram etti. Oysa hastaydı. Uzun bir yolculuğu kaldıracak durumda değildi. İstanbul kendisine çok uzaklardaydı artık. Arada aşılması güç karlı dağlar vardı. Ama o bu gerçeği kabullenemiyor, umudunu hep taze tutuyordu...
Sonradan öğrendiğime göre, anneme, “Arkasından biz de gideriz değil mi?” diye sormuş. Annem gözyaşlarını içinde saklayarak, “Tabii gideriz. Birlikte bir ev tutarız” demiş. Bunu duyunca babamın üstüne bir canlılık gelmiş. Çocuklar gibi sevinmiş. Yattığı yataktan doğrulmak istemiş. Annem, kendisini yormamasını söylemiş ve mutfağa gitmiş. Bir süre sonra geri geldiğinde babamı duvardaki İstanbul resmine mutlulukla bakarken bulmuş. Yüzünde bir gülümseme varmış ama çoktan son nefesini vermiş...
İşte babamın kara sevdası bu. Annemden ve İstanbul’dan başka sevgilisi yoktu.
Bu sevda içinde öyle yer etmişti ki, başka sevdalara karnı toktu...
Erhan Tığlı
erhantigli@mynet.com

*Lise Edebiyat öğretmenimdir Erhan TIĞLI

2 Haziran 2014 Pazartesi

HAZİRANDA ÖLMEK ZOR



ORHAN KEMAL'İN GÜZEL ANISINA...

HAZİRANDA ÖLMEK ZOR 

işten çıktım 
sokaktayım 
elim yüzüm üstümbaşım gazete

sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sokakta tomson
sokağa çıkmak yasak

sokaktayım
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

havada tüy
havada kuş
havada kuş soluğu kokusu
hava leylâk
ve tomurcuk kokuyor
ne anlar acılardan/güzel haziran
ne anlar güzel bahar!
kopuk bir kol sokakta
çırpınıp durur

çalışmışım onbeş saat
tükenmişim onbeş saat
acıkmışım yorulmuşum uykusamışım
anama sövmüş patron
ter döktüğüm gazetede
sıkmışım dişlerimi
ıslıkla söylemişim umutlarımı
susarak söylemişim
sıcak bir ev özlemişim
sıcak bir yemek
ve sıcacık bir yatakta
unutturan öpücükler
çıkmışım bir kavgadan
vurmuşum sokaklara

sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
dallarda insan iskeletleri

asacaklar aydemir'i
asacaklar gürcan'ı
belki başkalarını
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
dökülüyor etlerim
sarı yapraklar gibi

asmak neyi kurtarır
sarı sarı yaprakları kuru dallara?
yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
ne anlatır bir ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?

asılmak sorun değil
asılmamak da değil
kimin kimi astığı
kimin kimi neden niçin astığı
budur işte asıl sorun!

sevdim gelin morunu
sevdim şiir morunu
moru sevdim tomurcukta
moru sevdim memede
ve öptüğüm dudakta
ama sevmedim, hayır
iğrendim insanoğlunun
yağlı ipte sallanan morluğundan!

neden böyle acılıyım
neden böyle ağrılı
neden niçin bu sokaklar böyle boş
niçin neden bu evler böyle dolu?
sokaklarla solur evler
sokaklarla atar nabzı
kentlerin
sokaksız kent
kentsiz ülke
kahkahanın yanıbaşı gözyaşı

işten çıktım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
karanlıkta akan bir su
gibi vurdum kendimi caddelere
hava leylâk
ve tomurcuk kokusu
havada köryoluna
havada suçsuz günahsız
gitme korkusu
ah desem
eriyecek demirleri bu korkuluğun
oh desem
tutuşacak soluğum

asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi
yaşatmaktır önemlisi
güzel yaşatmak
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak

ah yavrum
ah güzelim
canım benim / sevdiceğim
bitanem
kısa sürdü bu yolculuk
n'eylersin ki sonu yok!
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

nerdeyim ben
nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz siz
kimsiniz?
ne söyler bu radyolar
gazeteler ne yazar
kim ölmüş uzaklarda
göçen kim dünyamızdan?

asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi?
yolunmuş yaprakları
ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
söyler hangi güzelliği?

kökü burda
yüreğimde
yaprakları uzaklarda bir çınar
ıslık çala çala göçtü bir çınar
göçtü memet diye diye
şafak vakti bir çınar
silkeledi kuşlarını
güneşlerini:
«oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet,
memet!»

gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
üstümbaşım elim yüzüm gazete
vurmuşum sokaklara
vurmuşum karanlığa
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

bu acılar
bu ağrılar
bu yürek
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
bu geceler niçin böyle insansız
bu insanlar niçin böyle yarınsız
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?

kim bu korku
kim bu umut
ne adına
kim için?

«uyarına gelirse
tepemde bir de çınar»
demişti on yıl önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
demek ki «manda gönü»
demek ki «şile bezi»
demek ki «yeşil biber»
bir de memet'in yüzü
bir de güzel istanbul
bir de «saman sarısı»
bir de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
geride kalanlara

nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz?

yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
3 haziran '63'ü

bir kırmızı gül dalı
şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
bir kırmızı gül dalı
nâzım ustanın

gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
bir basın işçisiyim
elim yüzüm üstümbaşım gazete
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
şuramda bir çalıkuşu ötüyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor! 


Hasan Hüseyin Korkmazgil

19 Mayıs 2014 Pazartesi

GENÇLİK PARKI

GENÇLİK PARKI

Bütün sokakları bu kentin Gençlik Parkı'na açılır
Bir sevgi ilkyaz sıcaklığında
Bir türkü yükselir uygarlıktan yana
Halktan yana emekten yana bilimden yana
Alır karamsarlığımızı götürür
Mavilikte açılır tomurcuk
Bir halı dokunur yurt güzelliğinde
Geleceğin yollarına serilir
Genç dediğin boy atmalı özgürlüğe doğru
Büyümeli yılların kısırlığında böyle dik
Gün ışırken yerini almalı en önde
Gençlik Parkı'nda coşkudan bayrak çekilmeli

Nerdensiniz yitik umutlarım hangi çıkmazda
Katılın bu aydınca şenliğe korkusuz
Tükenmiş yalanı tutsak bilimin
Susmuş ayakların sünepe ezgileri
Bütün atılımlar gerçekten yana uyumlu
Gökyüzü kızarmış gençlik ateşinden
Evrene kardeşlik getirmeli bilim dediğin
Yücelik getirmeli halkımıza mutluluk getirmeli
Çözmeli kişiyi paslı zincirinden

İşte beklediğin düş gözlerinin önünde
Uysun adımların çağının gidişine
Uysun adımların çağrısına gerçeklerin
Başının içinde ilkyaz bulutu
Altın toprak üstün yaprak
Gençlik Parkı'ndasın

RIFAT ILGAZ

15 Mayıs 2014 Perşembe

SOMA !


DERİN KARANLIK
Derindesin karanlıkların en derininde
Yanı başında bildiğin yalnızlıklar
Aynı anda yeryüzünde
Naçarlığa nişanlı tüm akıllar
İpini koparmış bir rüzgâr
Çölsüz bir kum fırtınası
Bir kamyona yük olan tabutlar
Derindesin karanlıkların en derininde
Yanı başında yüz yirmi dört bin peygamber
Dört kitap binlerce hadis
Bir tek Azrail yok
Çünkü o da derinlerden korkar
Yine de bir ışık ara
Karanlığı ancak ışık yıkar
Derindesin karanlıkların en derininde
Yanı başında su elektrik faturası
Çocuğuna veremediğin harçlık
Biliyorum kesik tüm telefonlar
Yine de bir yol ara bul
“Güzel öldüler” diyen diler kurusun
Kara yüzünüzde büyüyen aydınlıkla
Derindesin karanlıkların en derininde
Çık dışarı haykır acını tüm sesinle
Korkacaklar korksun kaçacaklar kaçsın
Karış seni bekleyenlerin arasına
Birazdan yağacak ışık yağmuru
Yıkanacak tüm kömür karası
Altından çıkacak olandır emeğin onuru
Derindesin karanlıkların en derininde
Çıkma zamanın tükendi bitti nefes
Sen orada kaldın kardeşim belli bu
Ya sizler nefesine kelepçe vuranlar
Üç kuruşluk adamlar önünde
El pençe hazır ol da duranlar
Siz neredesiniz evet siz neredesiniz.
Cağaloğlu, 15 Mayıs 2014 Hasan Hüseyin Yalvaç




SOMA'YA AĞIT

dillerin sustuğu kulların küstüğü
ellerin kalem tutup ağıt yazdığı
umudun kendine mezar kazdığı
tarifsiz acılar günüdür bugün 

bahar yarım kaldı; karakış döndü
fukara ocağın kandili söndü
bugünler tükendi; yarınlar öldü
kadere isyanın günüdür bugün 

kara gözlerinde kömür yangısı
zifir karanlıkta ekmek kavgası
maden ocağının kalleş yazgısı 
matem ile yasın günüdür bugün

kim teselli edecek bu yürekleri? 
kimler yaşatacak iyilikleri? 
neresinden savsak kötülükleri?
bir yara sarmanın günüdür bugün

ucuz insan eti ömür törpüsü 
toprağın altında kahır döngüsü
beş para etmiyor emek algısı
harama sövmenin günüdür bugün

kimin hakkın yedi? kaç adam sattı?
hangi candan çalıp kendine kattı?
insanlık cilası kan ile aktı
namerdi bilmenin günüdür bugün 

cinayetler "kader" ile aklanmaz 
namussuzlar "adam" sayıp paklanmaz 
zalimleri hane açıp saklanmaz 
hak hukuk bilmenin günüdür bugün

yer altında nefes veren canların 
canları koynundan alınanların 
üç kuruş paraya yakılanların 
hesabın sormanın günüdür bugün

Özlem Çinici
14 mayıs 2014
Manisa



AH GİDENLER!

Tartarak
Yüreklerdeki sevgiyi
Ve insan özünü
Koşarak geçiyor zaman
Vicdan penceremizden

Ah gidenler!
Ekmek parası için
Toprağın altına yatanlar
Yavrularından / analarından
Yavuklularından uzak
Ve çirkin politikaların
Ayak oyunlarından

Söndü sönecek olur bir anda
Alevi sobaların
AVM’lere ışık
Beyzadelere kâr üreten
Santralların

Bir dilim ak ekmek için
Ölümlere
Nöbetçi yazılanlar
Sıraya durur
Vicdan pencerelerİmizde
Kömür karası yüzlerinde
Akasya gözleri / minicik bebelerin

Çark döner
Susar kalır
Gücün ve saltanatın lafazanları
Tanrı’ya atılır suçlar
İktidar koltuklarının altına
Süpürülür günahlar
Ve para kasalarının

Tartarak yüreklerdeki sevgiyi
Akarak doluyor zaman
Selam olsun sana
Emekçi kardeşim
Çakarak kalacaksın / karanlıklarda
Şimşek
Ve hep bir özgürlük
Eşitlik
Kardeşlik türküsü olacaksın
Tükenmeyecek
Umutlarımızın
Gözyaşlarımızdan
Ve sana yaktığımız
Ağıtlardan doğacak
Aydınlığı hayatın!

14 Mayısı 2014 Alper Akçam

1 Mayıs 2014 Perşembe

1927 Yılında Demiryolu İşçilerinin Söylediği 1 Mayıs Marşı

Bir Mayıs

Ey işçi
Bugün hür yaşamak hakkı seninken
Patronlar o hakkı, senin almışlar elinden.

Sa'yınla edersin de "tufeyli"leri zengin
Kalbinde niçin yok ona karşı, yine bir kin?

Rahat yaşıyor, işçi onun emrine münkâd;
Lakin seni fakr etmede günden güne berbâd.

Zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden.
Azm et de esaret bağı kopsun bileğinden,

Sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün.
Bir parça da evlatlarının çehresi gülsün.

Ey işçi
Mayıs birde bu birleşme gününde
Bişüphe, bugün kalmadı bir mani önünde.

Baştanbaşa işte koca dünya hareketsiz;
Yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz.

Patron da fakir işçilerin kadrini bilsin,
Ta'zim ile, hürmetle sana başlar eğilsin,

Dün sen çalışırken bu cihan böyle değildi,
Bak fabrikalar uykuya dalmış gibi şimdi.

Herkes yaya kaldı, ne tren var, ne tramvay
Sen bunları hep kendin için şan-ü şeref say.

Birgün bırakınca işi halk şaşkına döndü,
Ses kalmadı, her velvele bir mum gibi söndü.

Sayende saadetlere mazhar beşeriyet;
Sen olmasan etmezdi teali medeniyet.

Boynundan esaret bağını parçala, kes, at!
Kuvvetedir hak. Hakkını haksızlara anlat.
___Yaşar Nezihe 1934 yılında çıkan Soyadı Kanunu'ndan sonra "Bükülmez" soyadını almıştır.

21 Mart 2014 Cuma

NEVRUZ: TOPRAK ANANIN YILBAŞI GÜNÜ



NEVRUZ: TOPRAK ANANIN YILBAŞI GÜNÜ Bugün 21 Mart, bahar ekinoksu günü, yani toprak ananın yine ve yeniden mahsül vermeye hazır hale geldiği gün. Nevruzu, Anadolu’da geleneksel olarak bugüne özel olarak maydanoz, taze soğan, vb. yeşillikler ve katı haşlanmış yumurta ile yapılan, renklerinden dolayı da bahar çiçeği olan nergise benzetilerek nergisiye denen bir salata-yemek ve de taze nanenin ezilip şeker şerbetiyle karıştırılmasıyla yapılan nevruz şerbeti ile kutlayalım. Bahar ekinoksu günü, içinde bulunduğumuz kadim coğrafyada nevruz, novruz, noruz, newroz, navruz, nowruz, naurız, nooruz, navrez gibi farklı adlarda bilinir. Kelimenin aslı eski Farsça'dan geliyormuş. Yeni anlamındaki nava ve gün ışığı/gün anlamındaki rəzaŋh birleşerek oluşturmuşlardır. Anlamı "yeni gün/günışığı" dır ve günümüzün Farsçasında da hâlâ aynı anlamda kullanılmaktadır (nev: yeni + ruz: gün; anlamı "yeni gün") Nevruz teriminin tarihte ilk yer aldığı kayıtlar, M.S. 2. yüzyıldaki Pers İmparatorluğu kayıtlarıdır, ancak bundan çok daha öncesindeki (yaklaşık MÖ 648 ve 330 yılları arasında) Pers İmparatorluğu altında yaşayan değişik milletlerin Pers Şahına Nevruz gününde hediyeler getirdiğine dair bilgiler mevcuttur. Nevruz, Anadolu ve İran’da kutlandığı gibi Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde, Arnavutluk’ta ve Kırım Türklerince, Batı Trakya Türklerince de kutlanan bir doğa bayramı. Nevruzun, bolluk bereket ve ışıklı günler getirmesi dileklerimle...


Nevruz; bahar geldi diye seslenir doğaya
Kış sırasını verir delikanlı bahara
Ağaçlar çiçek açar, kuşlar ötüşür
Uyanır toprak ana
----------------------------
Gül bahçesinde
Kelebekler birbirini kovalar
Halı gibi nakışlanır ovalar
Her taraf mis gibi toprak kokar

Ateşler yakılır meydanlarda
Halaylar çekilir omuz omuza
Dillerden düşmez kardeşlik türküleri
Yaşam sevinciyle dolar yürekler

Kalpler birleşiyorken karanfil fısıldar
Nevruz da yeşerir barış çiçeği
Yeniden dirilirken topraklar
Sulanmasın kanlı gözyaşlarıyla
Ağlamasın analar
Çözüm aranmasın silahlarda

Daha iyi bir dünya için
Bir kez daha kollarını açar tabiat ana
Gece gündüze ulaşır
Soğuk sıcak kucaklaşır
Yer gök şenlenir
--------------------------------
Nevruz çiçeği güzel bir gelin olur bize
Süsler doğayı, emekle, sevgiyle..!

Olcay KASIMOĞLU


Fotoğraflar :Arzu Sarıyer