26 Temmuz 2013 Cuma

BİR GERÇEĞİN ANATOMİSİ…




BİR GERÇEĞİN ANATOMİSİ…

Adı; Arnold LUDWIG; ABD’li bir Psikiyatri Profesörü…
Hayatında Türkiye'ye hiç gelmemiş…
Bir kitap yazmış, kitabın adı; “KING of the MOUNTAIN”…
Kitapta bir bölüm var; "In one of the most comprehensive and insightful studies of political leadership ever undertaken." İsminden anlaşılacağı üzere dünyada ülke yönetmiş politikacılarla ilgili bir kitap…

20. yy’ da Dünya liderleri ile ilgili bir seri araştırmayı kapsıyor kitap… Dünyadaki liderler arasında 2000 (iki bin) kişiyi belli ama aynı ölçütlere göre değerlendirmiş…
Ülkeleri yönetmiş, Saddam’dan Kaddafi'ye, Mao'dan Roosevelt'e, De Gaulle'den Nehru'ya, Churchill'den Hitler'e, Mussolini'den Mandela'ya, Stalin'den Nasır'a ve Arafat'a hepsini incelemiş…

Kitap çalışması tam 18 yıl sürmüş…
Bu kapsamlı araştırma sonunda öne çıkan belli başlı 377 devlet adamını yukarıda ifade ettiğim gibi belli ölçütlere göre değerlendirmiş… Öne çıkan liderlerin hepsine aynı olmak üzere 200 kadar değişik kıstas uygulamış, bu kıstaslara göre, 1'den 31'e kadar değişken puanlar verip değerlendirmiş ve bir sıralama yapmıştır…

Uyguladığı testin tam adı, “Political Greatness Scale” (PGS) olarak tanımlamış.
Buna göre bir sıralama yapmış.
Örneğin; en çok Roosevelt ve Mao 30’ar puan almışken, Nehru 25, Churchill 22, Golda Meir 12, Fidel Castro 23, Lenin 28, Khomeini 23, Kennedy 15 puan almışlar.
Sadece tek bir lider; 31 puanla ilk sırayı almış…

Bu lider de "Visionary" sıfatıyla, 20. yy’ın gelmiş geçmiş en büyük devlet adamı unvanına layık görülmüş… Kim olabilir diye merak ettiniz haklı olarak; evet işte o lider devlet adamı, Mustafa Kemal ATATÜRK!..

En ilginç olan husus, yazılı ve görüntülü Türk basını bu haberi duyurmamış olması… Türk halkı, gurur duyduğu Atası hakkındaki bu güzel haberden mahrum bırakılmış… Dahası, yeni nesillerin bundan habersiz bırakılarak Atatürk’ün unutulacağını sanan gafil ve bedbahtların hala itibar görmüş olmalarıdır.
Hem seçilmişler hem de atanmışlar, bu gerçeğin farkında olmayışları hayret vericidir… Acaba onlar da farkında değiller mi?

Tekrar edelim kitabın adını: (King of the Mountain”, The nature of political leadership, by Arnold M. LUDWIG, University Press of Kentucky)

BİLGİ NOTU: Bu yazıya kaynak olarak Dr. Y. Alıcıgüzel tarafından iletilen haber esas alınarak konu işlenmiştir, bilginize…

R. Demir (20.7.2013)

14 Temmuz 2013 Pazar

Ağlama Smyrna

Ağlama Smyrna
Smyrna ve Efes adının ilk çağlarda,( Hititler döneminde), Ordu yöresinde yaşayan kadınlardan oluşan Amazon devleti kraliçelerinin adları olduğu söylenir. Yani Ordu yöresinden gelerek bu kentleri onlar kurmuşlar ve kendi adlarını vermişler. Örneğin Penthesileia da Amazon kraliçesidir. Troya Savaşı’nda Anadolu’nun birliği için, çift ağızlı baltasıyla savaş alanına bir hışım gibi dalar…
Ne var ki yarı tanrıça olan, bedenine ok işlemeyen Akhilleus’la saatlerce, kahramanca dövüşmesine karşın aldığı bir mızrak darbesiyle ölür ama bu yiğitçe soylu davranışıyla ölümsüzlüğe ulaşır. Afrodisyas’daki (Karacasu- Geyre köyü) müzeyi gezerseniz orada, olağanüstü bir güzelliğe sahip Anadolu’nun kurtuluşu için savaşırken aldığı mızrak ve kılıç darbeşiyle yaralanan, yaralanan sağ memesinin altı kırmızı boya ile gösterilen çok güzel bir Amazonlu Penthesileia heykeli görürsünüz. O denli güzel işlenmiştir ki mermer, damar damar; sevinci, üzüntüyü mermere nasıl nakşedildiğine şaşar kalırsınız. Aşkın ve sevginin, aşkla heykelleştirildiği bir yerdir orası…
Ağlama Smyrna Döneceğim de Gülseren Engin’in, Kurtuluş Savaşı öncesi Kösten Adası’nda balıkçılık yapan Bedros’un acılı yaşam öyküsünü anlatırken Anadolu’nun o günkü durumuna da bir ayna tutar. 13 Şubat 1914’te Kösten Adası’ndan başlayarak 14 Mayıs 1919’da İzmir’e Yunanalıların işgaline değin iç içe düğüm olmuş Anadolu gerçeğini anlatıyor.
Karısı Anna’yla sevişerek evlenen Bedros, boylu poslu, kumral kıvırcık saçlı, mavi gözlü, yakışıklı bir adamdır. Bu evlilikten iki erkek, bir de kız çocuğu olur. Erkek çocuklar büyüyünce baba mesleği balıkçılığı istemezler. Büyük oğlu Stavros okumak için İzmir’e gidip yerleşir. Diğer oğlu Yorgos ise bir fabrikada iş bulmak için Atina’ya gider.
Kösten Adası’nda balıkçılık yaparak yaşayan Bedros, karısı ve Smyrna (İzmir) adını koydukları güzeller güzeli kızlarıyla köyün biraz uzağında eski Pazar kalıntıları yakınındaki küçük koyda yaşamaktadırlar. Bir gün İngiliz savaş gemileri gelir adaya. Ahmet Çavuş’la arkadaş olan Bedros gördüklerini ve kuşkularını anlatır ona. Karaburun ve Foça’nın karşısında yer alan savaş gemileri İzmir işgaline hazırlanmaktadırlar.
Evleri bombalandıktan sonra Bedros, karısı Anna’ya “gidiyoruz” dedi. On üç  yaşında, sarışın, mavi gözlü, çok güzel kızı Smyrna’yı da alarak İzmir’e gideler. Smyrna’nın yaşam öyküsü gibi devam eden roman  tam bir Anadolu gerçeğine tuz basar. Anadolu’nun düşmanı Anadolu’da yaşayan halklar değildir. Anadolu’yu sömürmeye çalışan sömürgeci güçlerdir. Halklar arasına düşmanlık tohumları atarak, yıllardır ekmeğini, aşını, suyunu paylaşan bu sevecen insanların arasına ayrılık tohumları, kin ve nefreti atarlar. İşbirlikçileri aracılığıyla da bunun gelişip boy atmasını sağlarlar. Amaç bulanık suda balık avlamaktır.
Yurtsever Bedros ve eşi Anna ne denli dirense de kızları Smyrna’yı kirletip onunla evlenerek başka erkeklere satan Yunan ajanı Nikos tarafından öldürülürler. Biricik kızları Smyrna’yı da geneleve satar. Nikos, Türkleri katlettiği için Yunan komutanlarınca ödüllendirilir. Atina’ya giden oğlu Yorgos savaşta insanların ne denli acımasız olduklarını yaşayarak öğrenir ve savaş karşıtı olur. İzmir’de  yaşayan Stavros, kiliselerdeki propagandanın etkisinde kalarak Helen düşüncesinin  yönderi olur.
Aklıalmaz olaylar yaşayan Smyrna, Çakır Osman’a sevdalıdır ama çok az birlikte olurlar. Yurda giren düşmanlarla savaşan Çakır Osman, düşmanı yurttan atar atmaz Smyrna ile evlenecektir ama Smyrna bir kör kurşuna kurban gider. Maşatlık’ta çoban ateşleri yanmaya devam edecektir. 15 Mayıs’ta İzmir’e çıkan Yunanlılara ilk kurşunu Hasan Tahsin sıkacak, özgürlük meşalesini yakarken Yunan askerlerince katledilecektir. İkinci direniş Ödemiş’te olacak ama düşman ilerleyişi sürecektir. Aydın-Sultanhisar- Malgaç’ta Yörük Ali Efe ve 59 arkadaşının yaptığı baskında yunan karakolu yok edilecek ve halkımız moral bulacaktır.
Üç yıl üç ay süren şanlı bir direnişin sonunda 9 Eylül 1922’de Yunan askerleri çıktıkları yerde İzmir denizine dökülecektir. Anadolu gerçeğini ve üstünde oynanan oyunları doğru kavrayabilmek için Remzi Kitabevi’nce basılan “Ağlama Smyrna Döneceğim” Gülseren Engin’in kitabının okunmasının çok yararlı olacağını düşünüyorum.
Etem ORUÇ
10 Temmuz 2013

11 Temmuz 2013 Perşembe

NASIL BİR DÜNYA OKTAY AKBAL


'Nasıl Bir Dünya'
Böyle demiş Sait Faik bir öyküsünün sonunda.
Sık sık yaşıyorum ben de böyle durumları... Yazsam mı, yazmasam mı diye bir an durup...
Daktilo hemen başlıyor yazmaya! Beklemeden beni... Hızla, hemen, acele yetiştirmek istiyor... Millet okusun, uyansın, anlasın...
Yarım yüzyıl geçmiş! Gazetelerde çıkan ilk yazım haber almak üzerineydi. O günden beri hep aynı çizgide duruyorum. Haber almak, vermek, nedenini niçinini çözmeye kalkmak...
Yaşamın bir anlamı var mı?
Çok kez bu soruyu sormuşumdur kendime! Benim, senin, onun yaşamı ne getiriyor, ne kazandırıyor topluma. İnsanlara, bir eylem yaratıyor mu? Yoksa boş gevezelik mi? Hem seni hem başkalarını aldatarak...
Sait Faik yazmış; iş arıyor, bir gazete patronuna gidip konuşmaya kalkıyor... Merhaba der demez patron soruyor:
Sık sık yaşıyorum ben de böyle durumları... Yazsam mı, yazmasam mı diye bir an durup...
Daktilo hemen başlıyor yazmaya! Beklemeden beni... Hızla, hemen, acele yetiştirmek istiyor... Millet okusun, uyansın, anlasın...
Yarım yüzyıl geçmiş! Gazetelerde çıkan ilk yazım haber almak üzerineydi. O günden beri hep aynı çizgide duruyorum. Haber almak, vermek, nedenini niçinini çözmeye kalkmak...
Yaşamın bir anlamı var mı?
Çok kez bu soruyu sormuşumdur kendime! Benim, senin, onun yaşamı ne getiriyor, ne kazandırıyor topluma. İnsanlara, bir eylem yaratıyor mu? Yoksa boş gevezelik mi? Hem seni hem başkalarını aldatarak...
Sait Faik yazmış; iş arıyor, bir gazete patronuna gidip konuşmaya kalkıyor... Merhaba der demez patron soruyor: “Nasıl bir dünya arzuluyorsunuz?”
İşi kapmak, hiç değilse bir gazeteden geçimini sağlamak için... Ama patronun sorduğu soru önemli. Ne dese:“Nasıl bir dünya mı? Haksızlıkların olmadığı bir dünya... İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya... Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüzlerin bol bol bulunmadığı. Pardon efendim! Bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya...”
Gazeteciliği kolay geçim yolu kabul edenler öyle çoktur ki. Hele bu meslekte... Alın siz de piyasadaki gazeteleri ve yazar geçinenlerin yazdıklarını bir okuyun da görün? Haksızlıklara yeni haksızlıkların, hırsızlıklara yeni haksızlıkların eklendiği bir dünya. Sait Faik devam eder: “Sokaklarda sefillerin bulunmadığı bir dünya... Kafanın, kolun çalışabildiği zaman insanın muhakkak doyabildiği, eğlenebildiği bir dünya... İçinde iyi şeyler söylemeye, doğru söylemeye salahiyetler kıvranan adamın, korkmadan ve yanlış tefsir edilmeden bu bir şeyleri söyleyebildiği bir dünya...”
Sait Faik eli boş döner o patronun yanından. Yine avareliğinde özel yazılarında, haksızlıklarla, yalanlarla, aldatmacalarla bir şair, bir öykücü gücüyle savaşmayı sürdürecektir. O dünyada, bu dünyada. Doğrular, güzellikler ve iyilikler için düşmanlıklarla savaşmaya...
“Yazmasam deli olacaktım”...
11 Temmuz 2013 - Cumhuriyet

1 Temmuz 2013 Pazartesi

SİVASIN HER GÜN BATIMINDA.wmv





SON SÖZ YERİNE

Her biriniz birer andaç
adınızla anılacak bundan sonra
söz vermek için yazılan bu şiirler

Mayısta açan gül adınızla anılacak
alanlara çıkan ses, anımsatan özlem
yarım bırakılmış bir yaşamı

Zaman adınızla anılacak Temmuza vardığında
yerinden oynayan ana yüreği
kapının her çalınışında

Adınızla anılacak körün gözünden
perdeyi kaldıran o alev
utancın yüzü yanıp durdukça

Birer adım olacak her biriniz
biri bitse bile bir başka yürüyüş için
yeniden başladıkça bu yaralı semah

Kemal ÖZER (1935, İstanbul - 30 Haziran 2009, İstanbul)

Usta toplumcu şairi saygıyla anıyoruz.






30 Haziran 2013 Pazar

BELLA VE ORHAN VELİ



BELLA

Yer Ankara’da Sabahattin Eyuboğlu’nun evi, yıl 1946. Ev halkı ve misafirler salonda otururken küçük odada genç bir kız sedire uzanmış, isteksizce ders çalışıyor. Odanın öbür köşesinde, şair, kâğıda bir şeyler yazıyor. Sonra genç kıza uzatıyor kağıdı: “Bak, senin için bir şiir yazdım.” Okuyor genç kız:

SERE SERPE

Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
Entarisi sıyrılmış, hafiften;
Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;
Bir eliyle de göğsünü tutmuş.
İçinde kötülüğü yok, biliyorum;
Yok, benim de yok ama…
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki!

Evet, şairimiz Orhan Veli, genç kız da Bella. Aslında tanışmaları iki üç yılı bulmaktadır, ama arkadaşlık ve samimiyetleri daha yenidir. Bella, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde İngilizce dersi vermektedir, bir yandan da liseyi bitirmek için kalan birkaç dersini çalışmaktadır.

Aşağıdaki mektup da Bella’ya yazılmış. Tarih yok, ama Yaprak antetli bir kâğıda yazıldığına göre 1949-50 olmalı:

Bella,

Bir gazeteci evinde mürekkep bulunamadı. Bu yüzden mektubumu kurşun kalemle yazmak zorunda kaldım, özür dilerim. Benim hakkımda ISTANBUL gazetesinde çıkan yazıdan dolayı yazdıklarınıza teşekkür ederim. Bununla beraber beni daha evvel yazılmış yazılardan daha iyi tanımak mümkündü. Burada, Seza geldiğinden beri, çok güzel vakit geçiriyoruz. Birkaç defa, Ralfi’ye, Lüküs Hayat operetinden parçalar söyledim. Bugün de o parçaları tekrar ettim. Benden, bilhassa bu noktayı yazmamı isteyen Seza’dır. Bu hafta Ankara’da at yarışları başlıyor. Belki de kazanırız. Benimle ortaksınız. Bir vurgun vurursak haber veririm.

Orhan Veli

Bu mektubun bütün cümleleri tesadüfen, B ile başladı. Belki de Bella B ile başladığı için.

Yine bir gün Sabahattin Eyuboğlu’nun evinde toplanılmış, misafir odasında biriç oynanılmaktadır. Küçük odada Orhan Veli düşünceli ve durgun oturmaktadır. Bir şey karalamamaktadır bu sefer, canı sıkkındır. Az ötede Bella ders çalışmaktadır, fark etmiştir Orhan Veli’deki durgunluğu. Ne oldu, ne düşünüyorsunuz böyle, vapurlarınız mı battı diye sorar Orhan Veli’ye. Ve Orhan Veli aşağıdaki şiiri yazar genç kıza:

ANLATAMIYORUM

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

Orhan Veli, uzun yıllar Bella’ya kur yapar. Bir de isim bulur ona: Düşes. Karşı adlı kitabını 1949’da Bella’ya verirken ilk sayfasına, “Bu iş böyle yürümez duchesse!” yazar. Nedir yürümeyen tam belli değil. Belki de, Bella’nın Orhan Veli’yi hep arkadaş gibi görmesi, platonik de olsa ilgisini dostluğa yorumlaması.

Orhan Veli, öldüğü güne kadar sürdürür Bella’yla dostluğunu. 1950 yılının bir Kasım gecesi, Ankara’da bir belediye çukuruna düştükten kısa bir süre sonra Bella’nın İstanbul Taksim’deki evine gider. Belediye çukuruna düştükten birkaç gün sonra 36 yaşında ayrılır aramızdan. Cenazesi kaldırılırken bir köşede ağlayan kadınların arasında Bella da vardır.

Bella şu an Bebek’te oturuyor. Evi, Orhan Veli’nin mezarı ve heykeline çok yakındır.

Kaynak: Erol Güney’in Ke(n)disi / Göçmen-Çevirmen-Gazeteci-Sevgili
Düzenleme: İkinci Yeni
https://www.facebook.com/ikinciyeni

27 Haziran 2013 Perşembe

Bir nevi güllabicilik yapıyor gençler...

Özgür Öztürk

Özgür Öztürk


Orta çağlardan Fransız İhtilali'ne kadar Avrupa'da akıl hastaları yakılırken, cadı avı yapılırken ve binbir türlü gayri insani muameleye maruz kalırken, Anadolu'da böyle uygulamaların olmadığı ve hastalara daha insani bir yaklaşım sergilendiği hep söylenegelir. Bunda haklılık payı da yok değildir, gerçekten de, bildiğimiz kadarıyla Osmanlı'da kimse akıl hastası olduğu için cadılıkla veya içine şeytan girmiş olmakla suçlanmamış, o devrin koşullarında olabildiğince iyi davranılmışlardır.
Süleymaniye Bimarhanesi, Osmanlı döneminde en önemli kurumsal 'akıl' hastanelerinden biridir. Bu bimarhane ve ardılları, bugün Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi olarak bilinen kompleksin de öncüleri sayılırlar. Buraların kendince bir tedavi ekibi, hekimbaşısı ( tabii ki daha psikiyatrinin esamesi okunmuyordu, akliye ve asabiye mütehassislarının ortaya çıkmasına 100 yıl vardı !!), hastaları sakinleştirmeye ve uyutmaya yarayan bitkisel ilaçların yapıldığı bir eczanesi bulunurdu. Ama psikiyatrinin henüz 'tıbbileşmediği' bu dönemlerde, hekimlerden, şifalı otlardan ve su sesi dinleterek iyileştirmeye çalışmaktan çok daha önemli bir işlevi yerine getiren ' güllabici' denilen bir meslek grubu daha vardı..
Güllabiciler, Süleymaniye Bimarhanesi ve daha sonra 1873 de Üsküdar'a taşındıktan sonra Toptaşı bimarhanesi olarak adlandırılan bu 'Osmanlı tipi akıl hastaneleri'nin en önemli adamlarıydı. Hiç bir medikal tedavinin işe yaramadığı, su sesi dinletmenin ve uyuşturucu bitkisel karışımların tedavide nafile kaldığı durumlarda, ülkenin dört bir tarafından gelmiş mecnunları idare etmek görevi güllabicilerindi. Güllabiciler, gardiyan, psikolog, hastabakıcı ve yaşam koçu olarak bugün 4 ayrı mesleğe bölünmüş bu işi tek başına yaparlardı. Kavga ayırmaktan, uyumsuz hastalara ikna edip ilaç içirmeye, dışarıya izinli çıkacak hastalara eşlik edip gezdirmeye kadar bir çok vazifeleri vardı.
Güllabicilerin ellerinde kırbaçlarla gezip akıl hastalarını hizaya sokan bir nevi köle taciri gibi olduklarına dair ithamlar varsa da onlar aslında, daha çok yarenlik ederek, dalgaya vurarak, mizah yaparak hastayı avutan ve gönüllerini hoş tutan adamlardı. Elbette ki zıvanadan çıkan mecnunun dövülerek hizaya sokulması da onların göreviydi.
Son 3 haftadır yaşadığımız alt-üst oluş ve devlet otoritesi ile gençler arasındaki ilişki biçimi bana ister istemez Süleymaniye bimarhanesindeki güllabici-mecnun ilişkisini hatırlatıyor. Devlet otoritesi tüm kudret ve imkanlarını kullanarak şiddet içermeyen bir eylemi, cumhuriyet tarihinin en kitlesel sosyal patlamasına dönüştürdü. Tabiri caiz ise zıvanadan çıkmış durumda.. Otoriteyi kullanan politikacılar aklı selim ile olayları sakinleştirmek bir yana, 'gelsene, gelsene' diyerek kavgaya davet eden mahalle çocuğu edasında davranıyorlar.
Gençler, üzerlerine saldırganca gelen bu otoriteye karşı mizah kullanarak yaklaşıyorlar. Kimsenin değil Mustafa Keser'in askerleriyiz diyorlar, ' ay vallahi devrim gibi ' diyorlar. Öfkeyi mizaha dönüştürerek, kendileriyle dalga geçerek-farkında olmadan- idare etmeye, mecnuna dönmüş devlet otoritesini hizaya sokmaya çalışıyorlar. Mecnunun yapması gereken tek şey, haksızca gaspederek üzerine oturduğu, herkese ait olan bahçeden geri çekilmek, orası benim, istediğimi yaparım, diğerleri burada hak sahibi değildir dememek..Ama mecnuna dönmüş devlet aklı, bu adımı atmıyor, geriyor da geriyor, benim arkamda çok adam var diyor, güllabici gençlerin üzerine gaz sıkıyor, bunlar saldırgan aslında diyerek olayla ilgisiz, uzaktan seyreden yığınların gözünde onları itibarsızlaştırmak için elinden geleni yapıyor..
En sonunda kırbacı alan güllabiciler, grayderle TOMA kovalayıp, 'satılık TOMA' ilanı dahi vererek, yaptıkları işi hala mizaha döndürüp mecnunu gevsemeye davet ediyorlar ama hala bunun anlaşılmaması sonucunda, kavga çıkıyor ve mecnun işgal ettiği meydandan geri çekilmek zorunda kalıyor..
Şu andaki durum, güllabici ile başa çıkamayan mecnunun, uzaktan bağırarak, aslında hizaya gelmedim, senin dediğini yapmayacağım, ilk fırsatta yine orayı kendimin ilan edeceğim diyerek inatlaşmasına benziyor. Ama herkes farkında ki o bahçe sadece mecnunun değil ve güllabiciler en iyi bildikleri yöntem olan mizahla mecnun idare etme, adam avutma yoluyla bu zıvanadan çıkmış devlet otoritesini yola getirecekler...
Üzücü olan ise aradan 300 yıl ve bunca badire geçmiş olmasına rağmen, Süleymaniye bimarhanesinin güllabici-mecnun ilişkisi paterninden, vatandaş-demokratik devlet aşamasına geçememiş olmamız.. Hep idare edilmesi gereken bir mecnun gibi davranan ve bir türlü akilleşip rasyonel çözümler üretemeyen bir devlet otoritesine kaç sene daha mecbur kalacağız?
http://t24.com.tr/

20 Haziran 2013 Perşembe

Çapulcu Olmak Olmamak?OKTAY AKBAL

Çapulcu Olmak Olmamak?

“Birkaç çapulcunun...”
Başbakan Erdoğan’ın son konuşmalarından birinde kullandığı bir söz: “Birkaç çapulcunun dediklerine bakarsanız...”
Baktım sözlüğe “çapul” diye bir şey yok. Yalnız “çapulcu” var... Çapulculuk ne yaptığını ettiğini bilmeyen, yalnız kendi çıkarını düşünen birisi demek...
Böyleleri bizde çok...
Vurdulu kırdılı çaldığı, aparttığı, yuttuğu, cebe attığı... Daha neler neler...
Bir Başbakan söylediği sözlere özen göstermeli, ağzına her geleni ortaya dökmemeli. Bir erdemi, bir haysiyeti, bir saygınlığı olmalı bir politika adamının, hele bir de Başbakanlık gibi bir üst düzeyde ise...
Beni aldı nerelere götürdü? Vaktiyle çapulculuk diye bir söz var mıydı bilmiyorum, ama çapulculuk her zaman vardı. Özellikle politika alanında. Kolayca seçilir miydi ne olduğu bellisiz kişiler. Kim sokardı onları listelere? Halk mı, seçmen mi?..
Bir partinin lideriydi adayları belirleyen. Kendi kafasına, mizacına, keyfine uygun olanları seçerdi o da. Sonra bir bakarsın Meclis onlarla dolmuş, büyük adam sayılan liderin emrinde bir kalabalık...
Ben yıllardan beri hep yazarım. Türk milleti adına milletvekili seçilecek kişileri önce gerçek bir sınavdan geçirmeli. Buna bir önseçim mi derler, ki vaktiyle vardı. Aday adayları arasından liderin istediği adaylar öne alınır, listelerin ön yerlerine yerleştirilirdi. Bense başka bir yöntem önerirdim; aday adayları önce eğitim, öğretim, bilgi, deney, görgü, saygı gibi özelliklerden incelenmeli, bir çeşit siyasi tecrübe kazandıktan sonra aday olmalı!
Önüne gelen, bir liderin eliyle baş köşelere aday olarak oturtuluyor hâlâ... Evet demokrasi dedik ama bu demokrasinin gerektirdiği ilkeleri uygulamakta zorlandık. Halk tarafından yönetim... Bir masal oldu. Belirli grupların, hiziplerin, çıkarcı toplulukların elinde bambaşka bir biçime girdi. Ama uygarlıkta belli bir düzeyi aşmış Batı ülkelerinde böyle bir tehlike yok. Ancak Doğu ülkeleri tek adamlı yönetimlere alışkın olduklarından, bizdeki gibi bocalama içindeler.
Yasalar baştan başa değişmeli. İngiltere’de, Fransa’da, Amerika’da seçimler hangi yasaya göre yapılıyorsa onu biz de kullanmalıyız. Her işimiz zaten yabancıları taklit değil mi? Varsın seçim yasası da Batı’dan alınsın.

Cumhuriyet 20.06.2013
EVET/HAYIR
Oktay Akbal