7 Ocak 2015 Çarşamba

ATATÜRK VE LENİN



LENİN VE M.KEMAL GERÇEKLERİ...
LENİN daha doğrusu Sovyetler Birliği Merkez Komitesi, Ocak 1922’de “askerlik işlerinden” anlayan Litvanya büyükelçisi Semiyon İvanoviç Aralov’ u Ankara’ya Sovyetler Birliği Büyükelçisi olarak görevlendirir. Lenin, Aralov’a yeni görev yerini anlatırken Anadolu’nun ve Mustafa Kemal Paşa’nın portresini çizer. Bu arada Mustafa Kemal’in ve Anadolu kurtuluş hareketinin siyasal yönelimleri hakkında tespitlerde bulunur; Aralov’a gittiği ülke (Türkiye) ile ilişkilerinde nelere dikkat etmesi gerektiğini anlatır. Ancak Lenin, sözlerinde devrim ihracına yönelik en ufak bir beklentiye yer vermez; onunki, emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesi veren bir halka karşı 17 Ekim devrimiyle birlikte evrenselleşen insani duygulardır.
Atatürk’le diplomatik sınırları aşan, dostluk düzeyinde bir ilişki geliştiren Aralov, anılarında Lenin’in Atatürk ve Kurtuluş Savaşı hakkında kendisine söylediklerini şöyle anlatır:
“Türkler, millî kurtuluşları için savaşıyorlar. Emperyalistler Türkiye'yi soyup soğana çevirdiler, hâlâ da soyuyorlar. Köylüler ve işçiler buna katlanamadılar ve baş kaldırdılar. Sabır bardağı taştı, gerek Doğu halkları gerek biz, emperyalist kuvvetlere karşı savaşıyoruz. Sovyetler Birliği emperyalistlerle olan işini bilirdi. Onları bozguna uğrattı ve memleketten kovdu. Onların dişlerini söktük, keskin tırnaklarını vücudumuza geçirmelerine izin vermedik.
Mustafa Kemal Paşa. tabii ki sosyalist değildir ama, görülüyor ki, iyi bir teşkilatçı... Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılabımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya'ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Kapitalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikle silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona, yani Türk halkına yardım etmemiz gerekiyor. İşte, sizin işiniz budur. Türk hükümetine, Türk halkına saygı gösteriniz. Büyüklük taslamayınız. Onların işlerine karışmayınız. İngiltere onların üzerine Yunanistan'ı saldırttı. İngiltere ile Amerika bizim üzerimize de sürü ile memleket saldırttı..
Kendimiz fakir olduğumuz halde Türkiye'ye maddi yardımda bulunabiliriz. Bunu yapmamız gereklidir. Moral yardımı, yakınlık, dostluk, üç kat değeri olan bir yardımdır. Böylece, Türk halkı yalnız olmadığını hissetmiş olacaktır. İngiliz işçileri ve öteki ülkelerin işçileri bize yakınlık gösterdikleri, grev yaptıkları, bizimle savaşan Polonya'ya gönderilmekte olan silahları gemilere yüklemedikleri zaman, bu bizim için büyük bir yardımdı. Bu bize mücadelemizde büyük bir güç katmıştır. Bundan işçilerimiz moralce büyük bir güç kazanmışlardır.
Çarlık Rusyası, yüz yıl boyunca Türkiye ile savaşmıştır. Bu tabii, Rusya'nın, Türkiye'nin amansız düşmanı olduğuna dair yapılan propagandalarla, halkın hafızasında derin izler bırakmıştır. Bütün bunlar, Türk köylüsünde, küçük ve orta mal sahiplerinde, tüccarlarda, aydınlarda ve idareci çevrelerde Ruslara karşı dostça olmayan duygular ve güvensizlik uyandırmıştır. Bilirsiniz ki, güvensizlik ağır geçer. Bunun için de sabırlı, dikkatli, sakıncalı bir çalışma gerekmektedir. Eski Çarlık Rusyası ile Sovyet Rusya arasındaki ayırımı, sözle değil işle göstermek ve anlatmak gerekmekledir. Bu bizim ödevimizdir. Siz de bir elçi olarak, Sovyetler Birliği'nin, Türkiye'nin işlerine karışmamak politikasının, halklarımız arasında samimi bir dostluğun savunucusu olmak zorundasınız. Türkiye, bir köylü, bir küçük burjuva ülkesidir. Sanayii çok azdır. Olanı da Avrupa kapitalistlerinin elindedir isçisi çok azdır. Bunu dikkate almak gerekmektedir. Bir kez daha tekrar ediyorum, dikkatli ve sabırlı olunuz!.. Hükümet temsilcileriyle, halkla konuşmalarınızda her zaman nazik ve güleryüzlü olunuz!..
En önemlisi halka saygı göstermektir, Emperyalistlerin yağmacı, istilacı politikalarına karşılık bizim, hiçbir çıkara dayanmayan dostluk ve memleketin iç yaşamına karışmama durumumuzu açıklayınız! İşte sizin ödeviniz!.. Ne gibi yardımlarda bulunacağımızı da bildirelim: en kuvvetli bir ihtimalle silah yardımında bulunacağız. Gerekirse başka şeyler de veririz.”
Kurtuluş Savaşı’na yardımları
Sovyet resmi verilerine göre Kurtuluş Savaşı döneminde Rusya’nın Türkiye’ye yaptığı askeri ve nakdi yardımlar:
39.000 tüfek,
327 makineli tüfek,
54 top,
63 milyon fişek,
147.000 top mermisi vs.,
2 avcı botu,
Doğu sınırlarından eski Rus ordusunun bıraktığı askeri malzemeler,
Ankara’da iki barut fabrikasının kurulmasına yardım,
Fişek fabrikası için gerekli teçhizat ve hammadde sağlama,
200 kilo külçe altın
100.000 altın Ruble (kimsesiz gazi çocukları için yetimhane kurulması amacıyla)
20.000 Lira (basımevi ve sinema teçhizatı alımı için)
10 milyon altın Ruble
Her ulusal günde, yabancı ülke politikacılarının ve basınının Atatürk’le ilgili övücü sözlerine yer verilir. Ancak Sovyetler Birliği’nin savaşın sonucunu olumlu yönde etkileyen yardımlarından ve Lenin’in Mustafa Kemal hakkındaki görüşlerinden söz edilmez. Ders kitaplarında “Kara Fatma”nın sırtında top mermisi taşıyan resminin altına komünizm övgüsü olur diye bu “mühimmat”ların nereden geldiği yazılmaz. Bundan dolayı TIME dergisinin Atatürk’ü “kapak” yaptığını biliriz de Sovyet yardımlarını bilmeyiz.

http://www.thewhitetree.org/forum/viewtopic.php?t=9358#wrapheader


YENİ YIL -ÇAM AĞACI SÜSLEMESİ*



 *Üç yazar ve üç yazı

NARDUGAN SÖYLENCESİ
Bedros Dağlıyan
http://www.halkinnabzi.com.tr/?p=7081
Eski Türkler Akçamları süsler altına da hediye bırakırlardı. Peki, bunca asır neredeydiler kutlamak için… Nardugan bayramından söz ediliyor. Ön Türkler’de ve İslam’a kadar olan Türkler ile Sümerlerde de aynı adla anılan yeni yıl bayramıymış. Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor. Bunun tepesi, gökyüzünde oturan Tanrı Ülgen’in sarayına kadar uzanıyor, buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimiz de görebiliriz.
Ülgen, insanların koruyucusu, o sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, Güneş’i yönetiyor. Eski Türklerde Güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık’ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. Güneş’in yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor Türklerde. Bayramın adı Nardugan, nar=Güneş, tugan, dugan=doğan. Doğan Güneş. Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor.
İşte bu Güneş’in zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar. Güneş’i geri verdi diye Ülgen’e dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan. İnanca göre bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş. Bu bayram için, evler temizleniyor, güzel giysiler giyiliyor, ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar. Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.
Yazılana göre akçam ağacı yalnız Orta Asya’da yetişiyormuş. Filistin’de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden bu olayın Türklerden Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa’ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor. İsa’nın doğumu ile hiç ilgisi yok. Doğum, Güneş’in yeniden doğuşu… Tabii ki Noel ve yılbaşı ile ilgisi hiç yok.
Meydan Larousse’da, İsa, evrenin nuru olarak algılanıyor ve bu olayın Pagan halklardan alınıp İsa’ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternette yazılanlara göre, İmparator Konstantin (324-337) zamanında İznik’te toplanan konsülde, 22 Aralık’ta Güneş’in doğumu için yapılan bu Pagan Bayramı’nı İsa’nın doğumu olarak 24 Aralık’a alınıyor ve Noel Bayramı deniliyor. Batı kilisesi ise, yani Katolikler 25 Aralık’ta kutluyorlar bunu. 6 Ocak gününü de Hz. İsa’nın vaftizi olarak kutlarlar. Çam süsleme ise ilk 1605’te Almanya’da görülüyor, oradan Fransa’ya geçiyor.
Bu geleneğin yine anayurtları Orta Asya da olan ve türlü nedenlerle Mezopotamya’ya göçen Sümerlere Türklerden geçtiği oradan da Anadolu aracılığıyla Eski Roma’ya değin uzandığı ve günümüze kadar gelip günümüzdeki 1 Ocak yılbaşının temelini oluşturduğu sanılmaktadır. Türk kültüründe bir de Ayaz Ata vardır, Soğuk Han’dır, Kış Babası’dır, kışın ortaya çıkar kimsesizlere ve açlara yardım eli uzatır. Torunu Kar Kızı, Kar Güzeli de hediyeler dağıtır. Tıpkı bugünkü Noel Baba gibi… Bu gelenek keşke unutulmasaydı da Anadolu’da halen kutlanılıyor olsaydı inanın kültürlere saygım gereği çok sevinirdim.
Bir defa, bu eski bir Türk âdeti olsaydı Farsça ile başlamazdı. Büyük ihtimal bu bayram İrani kavimlerden geçmiştir. Eski Türk gelenekleri olsaydı unutulmaz ve bu güne dek kutlanırdı. Kırgızistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan dâhil hiçbir Türki cumhuriyet de böyle bir bayramdan söz edilmediği gibi kutlanmıyor da. Amacım Türk unsurunu karalamak değil ancak illa bütün her şey Türklerden geçmiştir tezi Güneş-Dil Teorisi gibi Sümerleri, Hititleri Türk yapma zihniyetinden geçer kanımca.
Uzun süre Yılbaşı, Noel ile bağdaştırılarak, Hıristiyan geleneği diye kutlanması engellenmeye çalışıldı. Oysa Yılbaşı doğal bir olay, Noel ise dinsel temalıdır.
Noel kelimesinin kökeni Latince natalis /doğum kelimesidir. Bir diğer iddiaya göre Noel kelimesi, Galya dilinde (Keltçe) yeni anlamına gelen “noio” ile Güneş manasına gelen “hel”in birleşmesiyle oluşmuştur ve “yeni güneş” anlamına gelmektedir. Noel kelimesi o devrin pagan toplumunda yeni yılın başlangıcında yapılan şenliklere ad olmuştur. Roma İmparatorluğu döneminde halk, mutlu bir olayı karşılamak ve kutlamak için, duygularını “noel, noel” diye bağırarak dile getirirdi. Noel kelimesinin kökeni ile ilgili bir diğer açıklama ise Fransızca “haber” anlamındaki “nouvelle” kelimesinden geldiğidir. Noel ayrıca Almanca’da “kutsal gece” anlamındadır. Günümüzde başta İngilizce konuşan coğrafya olmak üzere bazı Batılı ülkelerde Noel anlamında kullanılan Christmas ve benzeri diğer kelimeler ise Yunanca Khristos (Mesih) ve Latince miss (yollanmış, gönderilmiş) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur
NOEL BABA: Hıristiyanların Noel Baba dedikleri Aya Nikola, Antalya’nın Patara kasabasında Myra(Demre)’da yaşamış bir azizdir. Rumca ’da Aya, aziz demektir. Avrupa’da Saint denir. Kudüs’e giderken çıkan bir fırtınayı dindirdiği için denizcilerin koruyucusu sayılır. Demre’de fakirlere, bilhassa çeyizi olmadığı için evlenemeyen kızlara yardım ettiği anlatılır. Kendisini gizlemek ve fakirleri rencide etmemek için gece fakirlerin evine girip para bırakırmış. Pataralı bir zengin fakir düşmüş; kızlarına çeyiz yapamayacak hale gelmiş. Aya Nikola, gece evin penceresinden bir kese para bırakmış. Sabah büyük kız keseyi bulup sevinmiş. Diğer iki kızın çeyiz paralarını da pencereleri kapalı olduğu için bacadan atmış. Kese, kuruması için ocağa asılı çorabın içine girmiş. İkonalarda Aya Nikola bu sebeple elinde üç altıntop tutarak resmedilir. Noel Baba’nın hediye atması için ocağa çorap asılması geleneği buradan kalmadır. Aynı iyi şansa ulaşma umuduyla bu gelenek, yüzyıllardır sürdürülmektedir.
Aya Nikola’nın Noel Baba haline sokulması ilk önce Almanya’da görüldü. Bu efsanevi gelenek zamanla Avrupa ülkelerinde yayıldı. Noel Baba’nın şişman, neşeli, kırmızı ve beyaz piskoposluk giysileri içindeki tasvirleri Amerikalılar tarafından gündeme getirildi. Noel Baba olarak bilinen Nikola’nın bazen yalnız, bazen yardımcısıyla ata binerek, bazen de sekiz Ren geyiğinin çektiği arabasıyla evlerin damlarında dolaştığı efsanesi yaygınlaştı.
NOEL AĞACI :Yaprak dökmeyen ağaçların, ölümsüz yaşamın simgesi olarak benimsenmesi çok eskiye dayanır. Türkler, Çinliler, Mısırlılar, Avrupa’daki Pagan topluluklar ve Yahudiler aynı düşünceyle bu ağaçlara dinî ritüellerinde yer vermişlerdir. Süslü Noel ağacı geleneği en çok Almanya’da yaygındı. 1605’te başlayan çam süslemesi daha sonra Avusturya, İsviçre, Polonya ve Hollanda’da yayıldı.
Nardugan Bayramını eski Türk geleneğidir diyerek ortaya çıkaran Muazzez Hanım Sümerolog olabilir. Hayli severim, her kitabını da okudum. Ancak tarihçi değil. Yalnız bir şeyi de söylemeden geçemeyeceğim. Bu geleneğin Anadolu’dan geçtiği söylencesi bir Anadolulu olarak bana çok sıcak geliyor. Ancak Türklerden geçmesi biraz zorlama gibi sanki. Sümerler ise neden olmasın diyebilirim.
Halkı yılbaşı gününü eğlenerek kutlamasından vazgeçiremeyince, Kutlu doğum haftası ve Nardugan gibi bir günü ortaya çıkarıp ehveni şer olarak kutlanmasını sağlamak ve bu günü Türkleştirmek, İslamlaştırmak daha kolay geliyor sanki egemenlere…

************************************************************************************************************************************************
ALPER AKÇAM

Noel’den öte, yılbaşı kutlamalarının da bizim kültürümüzde olmadığını, dinimizce bunun günah sayılacağını söyleyen dünya kadar açıklama dinledik, gördük geçtiğimiz zaman dilimi içerisinde.
Çağımıza yakın bir zamanda, ancak 19. Yüzyıl’da moda olan Noel ağacı süslemesine Batı dünyasında ilk kez 1521’de Alcaste’da rastlanır. 24 Ocak’taki Adem ile Havva Yortusu’nda, Güney Almanya’da evlere bir cennet ağacı dikilmesi ve üzerine kutsanmış ekmeği simgeleyen, ince, hamursuz ekmek parçaları asılması da bilinen bir gelenekti zaten. Ancak 16. Yüzyıl’da, bildiğimiz Noel piramidi olarak biçimlenme görülmüş ve bu süsleme sonradan tüm Batı dünyasına yayılmıştır (Yıldız Cıbıroğlu, Adam Sanat dergisi, Kasım 2004, sayı 226, Mumdan Gemiyle Ateşten Denizi Geçmek başlıklı yazı).


Ağaca tapınma, onu mum ve meyveyle süsleme geleneği ise, çok eski tarihlere, pagan (çok tanrılı, animist) toplumlara kadar dayanmaktadır. Anadolu’da da belki binlerce yıldır süregelmekte olan bu gelenek, günümüzde de kimi yörelerde, düğün alaylarında, “nahıl bezeme”yle kendini göstermektedir. Batı kültüründeki Noel sözcüğünün yerine Doğu’da “nahıl”ı bulmaktayız. Nahıl yerine “dodo”, “dudu dudu” ya da benzer sözcükler kullanan yörelerimiz de vardır.


“Frigler döneminde Afyon ve Konya dolaylarında, yılın belli günlerinde, çoğu kez ilkbaharda yapılan dinsel törenlerde alaylar önünde nahıl taşınırdı; bu erkeklik gücünü simgeleyen phallustu. Bu simge bazen çelenk biçimini, bazen de çam dalı görünümünü almıştır.” (Özdemir Nutku, Tarihimizden Kültür Manzaraları, s 70) Özdemir Nutku, Evliya Çelebi’den Osmanlı dönemiyle ilgili bir alıntı yapar:“Süleymaniye minaresi biçimindeki balmumundan, renk renk kâfurilerden ve tellerden, göklere uzanan minareler gibi ışıklı, parlatılmış nahıllar yapılıyor ve her birini iki yüz prangalı tutsak taşıyordu.” (agy, s 70)


Yılbaşı kutlamalarıysa, ilkel toplumlardan bu yana, tüm dünyada mevsimsel bir kuttöre, özel bir ritüel olarak yaşatılmıştır. Kışın yarılanmış olduğunu, günlerin artık uzadığını muştulayan bu ritüelde, Anadolu’da, Köse, Saya, Arap oyunları düzenlenir, ateşli, kılık değiştirmeli, şölen sofralı şenliklerde ayrı kültürlerin içinde yaşayan tüm halklar birlikte eğlenirdi. Metin And’ın Oyun ve Bügü adlı araştırma kitabından, yılbaşından birkaç gün önceye denk düşen günlerde (25-28 Aralık gibi...) yılbaşı kutlamalarının Erzurum köylerini de içermek üzere Anadolu’nun birçok yöresinde yakın zamanlara kadar yapılageldiğini anlamaktayız. Artvin, Posof ve Ardahan köylerinde 31 Aralık gecesi yılbaşı kutlamaları yapıldığına ilişkin derlemeler de vardır (Mehmet Çokal, Artvin’in Madenler Köyünde Yılbaşı Karşılaması; Gülali Aydınoğlu, Poshof’un Yaylaaltı Köyünde Yılbaşı, Türk Folklor Araştırmaları, sayı 127, 1960, alıntılayan: P. Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, s 285).


“Kış yarısı”, yılbaşı ya da değişik adlarla kutlanan dönemsel bayram için Anadolu’da değişik tarihler kullanılmaktaydı. Söz gelimi, Divrik’in Çamşıklı köylerinde Kış Yarısı Bayramı 15 Ocak’ta kutlanmaktadır (Feyzullah Çınar’dan alıntılayan P. Naili Boratav, 100 Soruda Anadolu Folkloru, s 284). Yine yakın tarihlere kadar, 24 Aralık-15 Ocak günleri arasındaki değişik günlerde, şenlikler düzenlenirdi. Tarih konusunda Hıristiyan Batı dünyasında da tam bir birlik yoktur. Katolik ve Protestan kiliseleri İsa’nın doğum günü olarak 25 Aralık’ı kabul ederken Ortodoks Kilisesi için bu tarih 7 Ocak’tır.


Macar tarihçi Huizinga, insanlık kültürünün ana kay
nağını, “oyun” olarak tanımlıyor. İnsana yakıştırılan niteliksel adlar içinde “homo sapiens” (düşünen yaratık), “homo faber” (üreten yaratık) gibi adlardan çok Huizinga’nın “homo ludens”i (oynayan yaratık) adlaması yakışır görünüyor. Ünlü halkbilim araştırmacımız Metin And, Oyun ve Bügü adlı yapıtında tüm insanlık kültüründe de aynıları ya da benzerleri bulunan oyunlarımızın kaynak ve yayılımlarıyla ile ilgili ayrıntılı bilgiler veriyor. Gaziantep’te Mangala adıyla, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde de değişik adlarla bilinen oyunun oynandığı ülkeleri şöyle sıralıyor:“Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Hindistan, Maldiv Adaları, Bengladeş, Seylan, Zaire, Malezya, Tayland, Vietnam, Moğolistan, Çin, Endonezya, Filipinler, Habeşistan, Somali, Kenya, Mısır, Moritanya, Senegal, Zambia, Sierra Leone, Liberya, Mali, Guyana, Antiller, Haiti, Zengibar, Sudan, Tanzanya, Uganda, Ruanda, Burundi, Malavi, Rodezya, Güney Afrika, Brezilya, Nijerya, Niger, Togo, Fildişi Sahili, Yukarı Volta, Kamerun, Gabon, Madagaskar, Gine, Ghana, Dahomey vb.” (Metin And, Oyun ve Bügü, s 343-344) 


Kenya, Türkiye ve Kazakistan’da da aynı adla oynanmaktadır bu oyun...
Kavimlerin yer değiştirmesi ile zorunlu veya istemli göçler gibi, yaşanılan sosyal çevre ve içinde bulunulan üretim ilişkileri de benzer bir kültürel yapının farklı toplumlarda aynı anda doğup büyümesine yol açıyor… Anadolu’dan Amerika’ya uzanan yaratıcı imgelem, Kızılderilileri Türk, Türkleri Kızılderili kılmak için kolları sıvıyor! Dil, davranış biçimleri ve diğer kültürel göstergelerin toplumsal iletişimle olan iç içeliği, toplumsal iletişim biçimlerinin maddi yaşamla olan bağlılığı ortaya çıkıyor. “Modern antropolojideki araştırmalar göstermiştir ki, benzer sözlü edebiyat ürünlerinin ille de birbirinden alınmış olması gerekmez. Benzeyen iki fıkranın bir milletten ötekine geçmiş olması zorunlu değildir. Aynı sosyal ve ekonomik gelişme düzeyindeki toplumlar, birbirinden habersizce benzer folklor ürünleri yaratabilirler.” (İlhan Başgöz, Folklor Yazıları, s 141)


Batı dünyası, kendi kültürünü Roma-Yunan kültürüyle, hatta Ana
dolu ve Sümer mitolojisindeki kimi öğelerle bütünleştirip, kendi içinde sürekliliği olan kültürel bir sistem oluşturmuş gibi görünmektedir. Hıristiyan inancındaki İsa’yla ilgili birçok dönemsel tarihle, pagan çağlardan bu yana sürdürülmüş mevsimsel, zamandizgisel ritüeller koşutluk göstermektedir. İsa’nın doğumu kış yarısı kutlamalarına, İsa’nın ölümü ve yeniden dirilişi Nevruz öncesi ve sonrasına (21 – 25 Mart) denk gelmektedir.
Mitolojik araştırmalara göre Nevruz, Mezopotamya’daki Aşk Tanrıçası İnanna ile Çoban Tanrısı Dumuzi’nin aşkından ortaya çıkmıştı. İnanna, kendisine ihanet eden Dumuzi’yi yeraltına göndermişti. Dumuzi yalnızca bahar aylarının başında yeryüzüne dönüp İnanna ile birleşebiliyordu. İnanna-Dumuzi ilişkisiyle Orta Doğu ve Yakın Asya kültürlerindeki Attis-Kybele, Astarte-Adonis, İsis-Osiris birliktelikleri arasında bir özdeşlik vardır. Bu zaman, yeryüzünün bir enlem kuşağında, soğukların, yoklukların bittiği, bereketin filizlendiği, güneşin ısıtmaya başladığı bahar mevsimini de haber veriyordu. 22 Mart günü kutlanan Nevruz, İran için ulusal bir bayramdır. Ayrıca birçok Asya halkı için de aynı günler baharın geldiğini müjdeleyen şenliklerle kutlanır.


Nevruz günü, Tahtacı Alevilere göre Ali’nin doğum günüdür. Başka Alevi topluluklarında Ali’nin halifeliğinin yıldönümü olarak da kutlanır (Kars). Nevruz’a denk gelen 21-22 Mart günleri, Anadolu’nun değişik yerlerinde de benzer kutlamalar yapılır. Mudurnu’daki “Betnem” törenleri, Ankara yöresindeki “Hasır Küfrü” aynı günlere rastlar. Bu tören Hıristiyan ve Müslümanlar tarafından ortak kutlanırdı. Attis’in yeniden diriliş tarihi sayılan 22 Mart, İsa’nın ölümü 23 Mart, yeniden diriliş 25 Mart tarihleri, Çoban Tanrısı Dumuzi’yle ilintili Nevruz kutlamalarının aynı dönemlere denk gelmesi mitoloji ve ritüeller arasında tüm dünyaya yayılmış bir şenlikçi gelenek olarak anılabilir.


Aynı günler Hıristiyanlar için Paskalya Yortusu’dur; Hıristiyan dünyası için İsa’nın yeniden yaşama dönüşünün, dirilişin kutlandığı günlerdir. Anadolu Müslümanları da eş zamanlı şölenler düzenlemişlerdir. Çocuklar kırmızı boyanmış yumurtaları tokuştururlar... Betnem’de dağlardan toplanan ardıç dalları yakılır, Hasır Küfrü’nde eski hasırlar ateşe verilir... Aynı günler, İran’ın resmi bayramıdır.


Doğu toplumlarındaysa, derebeylik kesintileri nedeniyle bu süreklilik sağlanamamıştır. Her derebeyi, var oluş felsefesi gereği, tarihi de estetiği de kendisiyle birlikte başlatmaya kalkışmıştır.


İslamiyet’in tarihi, kendisinden önceki Cahiliye dönemi ile başlatması, daha önceki Sami-Arap kültürünü ve sanatını yok sayması, kendisinde var olan devrimci niteliğin üzerini tamamen örtememiş olmalıdır. Endülüs imgelem yaratıcılığı, Avrupa Rönesans sanatının temellerinden olan Provans şiirinin en önemli kaynağı olmuştur. “Müslüman İspanya’daki emirlerle büyük beyler, kendilerini sevdiklerinin hizmetkârları, köleleri ilan etmişlerdi. Provans şairi, bu Arap göreneğini benimsedi; cinslerin geleneksel ilişkilerini ters yüz etti, soylu hanıma ‘efendim’ dedi, kendisine de onun hizmetkârı (…) Kadınla erkeğin geleneğin yücelttiği imgelerini altüst etti. Ahlâk anlayışını etkiledi, söz dağarcığına geçti ve dil yoluyla dünyanın görüşünü değiştirdi.” (Ocatavio Paz, Çifte Alev, Aşk ve Erotizm, s 80)


Karl Marks’tan yüzyıllar önce, toplumsal değişimlerin derininde yatan gücün üretim ilişkileri olduğunu görebilmiş İbn-i Haldun da o kültürün içinden doğmuş bir bilgeydi.
    
ALPER AKÇAM 30.Aralık 2011    

************************************************************************************************************************


Noel bayramının kökeni....
İnanabilir misiniz, yüzyıllardır Hıristiyanların İsa'nın doğuşu olarak kutladığı Noel bayramının, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramı olduğuna? Nereden nereye, inanılacak gibi değil, değil mi? Ben de ne yazık ki, yeni öğrendim.

Bu senenin galiba ilk başlarında idi Adnan Atabek imzalı bir e-mail aldım. Çok ilginç gelmişti, Hıristiyanların Noel bayramını tamamıyla Türklerden almış olduğunu gösteriyordu. Fakat üzerinde durmaya vaktim olmadı, hem de Noel zamanına doğru ele almayı düşünmüştüm. Bu arada Türk devletlerinden başka birilerine aynı konuyu bilip bilmediklerini sordum. Bana İran'ın Azerbaycan bölgesinden İsmail Bey'den yanıt geldi, verdiği yanıt birebir aynı olmasa da çok uyduğunu gördüm.  Olay şöyle:

Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor. Bunun tepesi, gökyüzünde oturan Tanrı Ülgen'in sarayına kadar uzanıyor, buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz. Ülgen, insanların koruyucusu, o sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor Türklerde. Bayramın adı Nargudan, nar=güneş, tugan, dugan=doğan. Doğan güneş. Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar. Güneşi geri verdi diye Ülgen'e dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya
gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan. İnanca göre bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş. Bu bayram için, evler
temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar. Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.

Yazılana göre akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş.  Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden bu olayın Türklerden  Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden
sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok. Doğum, güneşin yeniden doğuşu.

Meydan Larousse'da, İsa evrenin nuru olarak algılanıyor ve bu olayın  Pagan halklardan alınıp İsa'ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternette yazılanlara göre, İmparator Konstantin (324-337) zamanında İznik'te toplanan konsülde,  22 Aralık'ta güneşin doğumu için yapılan bu Pagan Bayramı'nı İsa'nın  doğumu olarak 24 Aralık'a alınıyor ve Noel Bayramı deniliyor. Batı
kilisesi ise, yani Katolikler 25 Aralık'ta kutluyorlarmış bunu. Çam süsleme ise ilk 1605'te Almanya'da görülüyor, oradan Fransa'ya geçiyor.

Ne kadar ilginç değil mi? Batı, en büyük bayramını göçebe, ilkel olarak tanımladığı Türklerden yürütmüş. Yeni yapılmakta olan çalışmalarla Batı'ya Türklerden kimbilir daha nelerin geçtiği ortaya çıkacak? Belki de yazının ve dillerin anası Türkler olduğu kanıtlanacak.

Muazzez İlmiye Çığ 18.12.2007

ÇAM SÜSLEME GELENEĞİ

Hıristiyanların İsa'nın doğuşu olarak kutladığı Noel bayramı, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramıdır.  Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor.  Buna hayat ağacı diyorlar.   Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz.

Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı
22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar.   Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor.

Bayramın adı Nargudan.   (nar=güneş, tugan, dugan=doğan)    Doğan güneş
Güneşi geri verdi diye Tanrı Ülgen'e dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan.  Bu bayram için, evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar. Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.

Akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş.  Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden bu olayın Türklerden  Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor.  İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok.
Doğum, güneşin yeniden doğuşu.                          
 
 Sümerolog Muazzez İlmiye ÇIĞ
 

24 Aralık 2014 Çarşamba

TEVFİK FİKRET

Tevfik Fikret'i doğumunun (24 Aralık 1867) 147. yılında sevgiyle anıyor, özlemle arıyoruz!
Bir hüzün yorgunu / Serol Teber
19 Ağustos'ta yitirdiğimiz Tevfik Fikret yapıtlarında kendisini anlatma, benliğinde esen fırtınaları şiirlerine yansıtma yürekliliğini
gösteren ilk büyük şairdi. 'Resmini Yaparken'
şiirinde (Asım Bezirci'nin uyarlamasıyla):
Karşında açığa vuruyorum işte: En
düşkün,
Bir yaşayışla yıkık ve kaygılıyım;
Bu dünyaya daha az bağlıyor beni her
geçen gün,
Her gün biraz daha ölen bu kararsız
hayatım!"
diye yazabiliyordu... 2 Şubat 1898 tarihinde Süleyman Nazif'e yazdığı mektubunda,
"Üzüntü, üzüntü, üzüntü... Üzgünüm kardeşim; şiddetli bir öfke bunalımı içinde sönüyorum. Sebebini söyleyeyim mi?.. Koca bir alem içinde yalnızım Nazif.. En samimi arkadaşlarımın arasında (bile) sokağa çıplak çıkmış bir adam hissi içinde titriyorum..." diye yazar.
Yaşadığı konumu, 'Tasalanma' şiirinde (1895)
"Mezar işkencesine benzer gizli bir acı;
Gönlüm yıkık zayıf gövdem kadar yıkık...
Korkunç ölümden bile korkunç bu
kaygı"
diye anlatabilir. Ve ardından 'Perişan Şiir'de (1895)
"Şu anlattığım yaratık benim
durumumdur,
Bu bir perişan şiirdir ki anlamı
sonumdur."
Fikret'in başkaldırıları, inkârları, acıları ve oluşturduğu melankolik dünyası boşuna değildir. Anneannesi Sakız Adası'ndan getirilmiş, müslüman olmaya zorlanmış. Annesi ne denli koyu bir Müslüman olduğunu kanıtlamak için çok genç yaşta Hacca gitmiş, orada bir salgın hastalıktan ölmüş. Babası, nedeni bugün bile bilinmeyen anlamsız bir jurnal yüzünden Abdülhamit tarafından yaşamboyu sürgüne gönderilmiş ve bir daha İstanbul'u, oğlunu göremeden ölmüş. Kızkardeşi zorla evlendirildiği sarhoş bir koca tarafından dövüle dövüle çok genç yaşta öldürülmüş... Fikret'in kendisi en az üç kez tutuklanıp sorgulanmış; evi sürekli gözetim altında tutulmuş. En yakın arkadaşları Sarayla, Abdülhamit'le anlaşmışlar, küçük çıkarlar uğruna her bir şeylerini feda etmişler. 1908 Meşrutiyet'in ilanından sonra, hiç olmazsa bir şeylerin değişebileceğini umdukları zamanlarda bile toplum eskisinden beter felaketlerin içine sürüklenmiş. Soygunlar, etnik gruplara karşı olan baskılar ve kırımlar çok daha beter artmıştır. Bu koşullarda Fikret yapayalnız Aşiyan'a çekilmiş. Oradan 'toplumun vicdanı' olarak her biri ayrı bir toplumsal başkaldırı olan ve tanrıyı, dini, devleti, despotu inkar eden muhteşem şiirlerini yazmış. Bu tavrıyla kanımca Tevfik Fikret, Osmanlı - Türkiye kültüründe yetişmiş ilk entelektüel insan olarak tanınma onurunu taşımaktadır. Özellikle 'Sis' şiirinde alegori sanatının -kanımca bugüne değin aşılamayan- eşsiz örneğini sergilemiştir.
Fikret'in acılı yaşamının belki de en mutlu dönemi ölmeden önce geçirdiği son birkaç haftasıdır. Bu dönem içinde Ressam Mihri Müşfik Hanım sık sık Aşiyan'a gelir. Fikret'in portrelerini yapar. Saatler boyu konuşurlar. Mihri Hanım, Fikret'in başyapıtı niteliğindeki 'Rubab - ı Şikeste' (Kırık Saz) içindeki şiirleri ezberden okur. Bunların yorumlarını yapar. Fikret'in kendi tanımlamasıyla, inanılması olanaksız bir beceriyle Fikret'i Fikret'e anlatır... Aralarında yoğun bir duygusal bağlantının oluştuğu kesindir, ama bu bir aşka dönüşmüş müdür? Bilemiyoruz. Tüm yaşamı boyunca aşka büyük saygı duymuş olan Fikret'in bu ilk ve son olanağı değerlendirecek - artık - ne cesareti vardır, ne de gücü... Sadece Mihri Hanım'a karşı olan hayranlığını anlatabilir...
Mihri Hanım da Fikret gibi geleneksel toplum koşulları içinde 'tutunamayanlar'dan biridir. 1885/6 yılında Kadıköy, Bahariye semtinde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Rasim Paşa'nın dillere destan güzellikteki Rum kökenli eşinden doğan Mihri Hanım da çok güzel bir kadındır; iyi bir eğitim görmüştür; akıllıdır, çok okur, iyi bir ressamdır. Türkiye'nin ilk kadın ressamı olarak tanımlanır. Bağımsız, özgür bir kadın, iyi bir ressam olmak, başına buyruk yaşamak ister. İstanbul'da bunun olanağı yoktur. İlk kez İtalya'ya kaçar. Sonra Fransa'ya Paris'e gider. Montparnasse'a yerleşir. O ara Sorbonne'da siyasal bilimler öğrenimi gören Bursalı Selami Paşa'nın oğlu Müşfik Bey'le tanışır. Evlenirler. Bundan sonra Mihri Müşfik Hanım olarak tanınır.
1908 yılında Meşrutiyet'in ilanından sonra Paris'te Maliye Bakanı Cavit Bey'le tanışır. Ve bizzat Cavit Bey tarafından İstanbul'a gelmesi önerilir. İstanbul'a dönen Mihri Müşfik Hanım, Güzel Sanatlar Akademisi'ne ilk kadın öğretim üyesi olarak kabul edilir. Kısa zamanda dönemin ileri gelenleriyle dost olur. Ama özellikle Tevfik Fikret ile olan arkadaşlıkları özel bir boyut alır. Mizaç olarak da Tevfik Fikret'e çok benzeyen hiçbir yerde huzur bulamayan, kendisini
'evinde duyumsayamayan' Mihri Hanım mutlu olabilmek 'kendisini bulmak, kendisi olmak' umuduyla hep yer değiştirir. Hep kaçar. Ama hiçbir yerde tutunamaz...
Son günlerinde hep Fikret'in yanı başındadır.
Bu ara yakınlarının sağlığının giderek bozulduğunu, zayıfladığını, güçsüzleştiğini söyleyenlere Fikret, her zamanki öfkeli bir coşkuyla "Öleceğim, öleceğim... Kurtulmak için sevine sevine öleceğim..." dediği, ruhsal/psişik acılar içinde kıvrandığı, kendisinin bu anlamsız dünyada ne denli fazla ve 'saçma' bir varlık olduğunu söyler ve yazar... Son dizeleri şöyledir:
"Artık yaşam için yetişir bunca gücenme,
Dinlenmek isterim ki hüzün
yorgunuyum;
Artık vücudu boş, gönlü boş, hayali boş,
Dünyada şimdi ben daha bir fazla
varlığım."
19 Ağustos 1915 gecesi Tevfik Fikret'in sıkıntıları büsbütün artar. Yorgun dalgınlığı zaman zaman şiddetli huzursuzluğa dönüşür... 'artık yıkılıyorum...' der. Gece saat ikiyi yirmi geçe kendinden geçer. Eşi seslenir, yanıt alamayınca bayıldığı sanılır. Yandaki odadan doktor Terziyan gelir. Öldüğünü söyler. Aşiyan'dan ayrılmayan Mihri Hanım odaya ilk giren olur. Ruşen Eşref Ünaydın kitabında, "Mihri Hanım, siyah çarşafı, siyah peçesi ile simsiyah bir kelebek gibi, şairin matem rengine bürünmüş ilhamı gibi çırpınıyor, hıçkırıyor, ellerini kollarına, alnına koyuyordu... Ağlıyordu. Ağlıyordu..." diye yazar.
Rıza Tevfik Bölükbaşı anılarında, "Mihri Hanım ağlaya ağlaya benden rica etti, Fikret'in yüzünün maskesini ve sağ elinin kalıbını almak istedi. Merhumun yazı odasında görmüş olduğum tamamlanmamış portreleri de o yapmış ve bunun için de on beş gün kadar Fikret'in misafiri olmuştu... Kuşkusuz, ricasını hemen kabul ettim. Zaten alçı ve vazelini yanında hazır getirmişti... Su ve kap hazırladık, gözümüzün önünde o kalıpları hazırladı ve Fikret'in henüz sırtında bulunan gömleğini de pek kıymetli bir anı/armağan olarak saklayacağını söyleyip almak istedi... Merhumun eşinin de iznini alarak Mihri Hanım'a verdim..." diye anlatır.
Ünaydın'ın tanımlamasıyla, bu büyük adam, o gece tüm yorgunluklardan, acılardan, toplumsal karabasanlardan uzak, kahramanlara özgü bir tavırla ölüme ve yaşama gülümseyerek, belki de doğduğu günden beri özlediği dinginliğe kavuşuyordu...
Topluma karşı son inkârı, başkaldırısı,
'hayır'ı yüzündeki ironik melankolik gülümsemesiydi... Fikret, yaşamboyu özlemini çektiği ve sonunda kavuştuğu ölüm anında son bir edimle, hem dünyanın ve hem de kendisinin trajikomik çaresizliğine, saçmalığına gülümsemişti... Onun salt bu tavrı bile 'tutunamayanlar'ın bir örneği olarak içinde yaşadığı kültürün benlik bilincinin oluşmasının, daha doğrusu bir türlü oluşamamasının nedenlerine ışık tutacak niteliktedir.



Tevfik Fikret ve Atatürk Üzerindeki Etkileri / M. Vehbi Tanfer
Düşünce, kararlılık, eylem ve öncü kişilik gibi yönleriyle Tevfik Fikret, gerek Türk tarihi ve gerekse dünya tarihi içindeki mümtaz yerini almıştır. ‘Tevfik Fikret kimdir? diye bir soru sorulsa, bu soruya verilebilecek en gerçekçi cevap, sanırım, ‘Türk İnkılâbı denilen köklü değişimin tarihsel kökenleri içinde, düşünce alanındaki en büyük temel taşlarından birisidir’ diye verilecek cevap olabilir. Gerçekten de, hiç tereddütsüz söylenebilir ki, Türk İnkılâbı’nın önderi, yaratıcısı Mustafa Kemal Atatürk’ün düşünce yapısının oluşumunda, en etkili rolü oynayanlardan ve O’na ışık tutanlardan birisi de, Tevfik Fikret’tir1.
Sadece bu yönüyle bile, Türk Milleti Tevfik Fikret’e çok şey borçludur.
O, sadece yaşadığı dönemin ve ortamın insanı değildir. İlerici ve çağdaş düşünceleriyle günümüzde yol gösteren, gelecekte de yol gösterecek bir insandır.
Gerçek adı Mehmet Tevfik olan büyük şair, 1 Ocak 1867’de, İstanbul’da doğmuştur. 18 Ağustos 1915’te, henüz 48 yaşında iken hayata gözlerini kapamıştır2 . Fikret’in yaşadığı dönem, Türk tarihinin tanık olduğu belki de en çalkantılı dönemdir. Daha açık bir deyimle bu dönem, siyasal ve askerî yönlerden Osmanlı Devleti’nin büyük bir çöküntüye uğradığı, kültürel ve toplumsal yönlerden de, köklü bir değişim ve dönüşümün yaşandığı, arayışların hızlandığı bir dönemdir. Bu dönemin en göze çarpan yönü, II. Abdülhamit’in baskı rejimi ve bu baskıya karşı Türk aydınlarının mücadelesidir. Pek çok alanda görülen gerileme, sosyal yaşamdaki aksaklıkların ortaya çıkmasına, genel ahlâkın bozulmasına, rüşvet, iltimas, sansür, ihbar vb. kötü öğelerin belirmesine neden olmuştur. Pek çok Türk aydını, bu kötü durumun düzelmesi için fikir üretmiş, çetin mücadeleler vermiştir. Baskı rejimine karşı örgütlü bir muhalefet oluşturma, sosyal ve siyasal bozuklukları ortaya çıkarıp eleştirme, geleneksel yapıyı devam ettirmek isteyenlere karşı yeni bir düzen arayışına yönelme, anayasal rejimin gerçekleşmesi için mücadele, bu dönemin belli başlı özellikleridir. Bir anlamda entellektüel Türk aydını, gerçek yönden bu dönemde ortaya çıkmıştır3. Tevfik Fikret de, kendi döneminin ve toplumunun bir aydını olarak, böylesine karmaşık unsurların etkisi altında, istibdat rejimine karşı baş kaldırmış, sosyal problemlerin çözümü için düşünceler üretmiş, bu çabalarında ise, akıl ve bilimi rehber olarak almıştır. Bağnaz ve geri düşünceye karşı vermiş olduğu mücadele ile de, devrinin aydınları içindeki mümtaz yerini almıştır.
Ülkücü bir şair olan Tevfik Fikret, düşüncelerini, arzularını, kırgınlıklarını ve doğruluğuna inandığı şeyleri, şiirleriyle dile getirmiştir. Biz, O’nun ne derecede güçlü bir şair olduğunu ele alma amacında değiliz. O’nu edebiyat tarihçileri kuşkusuz ki baş köşeye oturtacaklardır. Burada amaç, O’nun dönemini ve geleceği etkileyen düşünce ve kişilik yapısını ele almak ve bu özelliklerinin Mustafa Kemal Atatürk üzerindeki etkilerine değinmeye çalışmaktır.
Bugüne kadar, Türk Düşünce Tarihi’nin en önemli simaları arasında, Tevfik Fikret’in de yer almasının nedeni, O’nun toplum sorunlarına yaklaşımındaki ileriye dönük özellikleridir. İçinde yaşadığı topluma iletmeye çalıştığı bildiriler, günümüze kadar uzanan tartışmalara zemin hazırlamıştır. Batı dünyasına bakışı, düşünce özgürlüğü anlayışı, insana ve insanlığa verdiği değer, eğitim anlayışındaki çağdaşlık gibi konuları içeren özgün yorumları, çağında olduğu kadar günümüzde de ilgiyle anılmaktadır. Toplumsal yapının çürümesinde süregelen bir hastalık olan rüşvet, adam kayırma, bağnazlık, düşünceye ve özgürlüğe vurulan zincir gibi olumsuz etkenleri şiirlerinde, özel yaşamındaki tutum ve davranışlarıyla ele alan, böylece toplum içinde bireyin, toplum sorunlarıyla ilgilenmesi çağrısında bulunan kişidir Tevfik Fikret. Kişisel çıkarlarını kamu çıkarlarının üstünde gören, bu nedenle de gerçek görevlerinden çok, kendi keselerini doldurmak için çalıp çırpan asalak zümrelere söylediği şu dizeler oldukça anlamlıdır:
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın gider ayak,
Yarın bakarsınız söner, bugün çatırdayan ocak,
Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştaha sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, patlayıncaya kadar yiyin.
Toplumun bünyesini kemiren bu tür hastalıklar, O’na göre geri kalmışlığın başlıca nedenidir. Toplum baskı, gerilik, yobazlık, adaletsizlik yüzünden ezilmiştir. O’nu bu sefil durumdan kurtarmak için, gerikalmışlık çemberinden çıkarmak, bunun içinde aklı ve bilimi rehber olarak almak gerekmektedir. Ama bunu, istibdat rejiminin baskısı altında ezilmiş toplum, mevcut durumuyla nasıl becerebilirdi? İşte bu noktada Fikret, Türk Düşünce Tarihi’nde ilk kez “Gençlik” kavramını ele alarak, toplumun yenibaştan düzenlenmesinde büyük bir misyon yüklemiştir. İlk kez O, eski düzenin savunuculuğunu yapan eski düşüncelerin bir umut kaynağı olamayacağını görmüş, yepyeni bir ülküye yönelmiş gençliğin toplumsal yapıyı yeniden kuracağına inanmıştır. Nitekim, Halûk’un Defteri ve Rübâb-ı Şikeste adlı şiirlerinde, gençliğe yol gösterme düşüncesi egemendir. Edebiyat tarihçisi Mehmet Kaplan’ın da vurguladığı gibi; Fikret, oğlu Halûk’un nazarında bütün bir Türk gençliğini düşünür ve memleketin onlar sayesinde ilerleyeceğine inanır. “Ferda” şiirinde, o günün gençlerine seslenir. II. Meşrutiyet hareketi ile memlekette yeni bir devir açılmıştır. Yapılan “teceddüt” ve “inkılâp” gençlik içindir. Gençlerin elinde, geleceği yaratmak için cennet kadar güzel bir vatan vardır ama, onun varlığı tehlikededir. Vatanı korumak, gençlerin vazifesidir. Gelecek, ancak onlar için vardır4.
Gerçekten de Tevfik Fikret’in şiirlerinde işlediği konuların başında, gençlik kesimine ait olanlar özel bir yer tutar. Çünkü O, eskimiş zihniyetleri bütünüyle terketmesini istediği dinamik gençlik grubunun, toplum sorunlarına yeterince eğilecek bilince erişememiş oluşunun acısını yüreğinde duyar. “Genç” demek, kuşkusuz ki “genç fikirli” demektir. “Genç fikirli” ise, yenilik rüzgârlarını içine sindiren, ahlâklı olan, yılmadan usanmadan doğru bildiği yolda yürüyen, asla ve asla boyun eğmeyen, bütün yaşamında yalnızca aklı ve bilimi rehber edinen kişidir. Böylesine vasıflarla donanmış “fikri hür, irfanı hür,vicdanı hür” gençlik, Tevfik Fikret’in umut bağladığı tek güçtür. Arzuladığı, idealindeki gençlik budur; kafasında hep, bir gün bu gençliğin dünyayı yeniden kuracağı düşüncesini muhafaza eder. Yaşça genç olanlar çoktur; ama ne var ki, O’nun arzuladığı genç insan tipinin uyanmasına köhne sistem, geri unsurlar, çağdışı eğitim, Ortaçağ devlet düzeni bir türlü izin vermemektedir. Fikret, böyle bir gençliğin uyanmasının bu denli gecikmiş olmasının acısını yoğun biçimde duymaktadır ve:
Siz, ey fezâ-yı ferdanın,
Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın,
Ümidimiz bu,ölürsek de biz yaşar mutlak,
Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak.
dizeleriyle adeta haykırır5.
Toplumsal değişmeler, toplum kesimlerindeki değişme bilincinin oluşmasıyla gerçekleşebilir ve bu, bir insanın yaşamına göre oldukça uzun bir süredir. Açıkça şunu söyleyebiliriz ki, Tevfik Fikret’in umut bağladığı güneş, Mustafa Kemal’den başkası değildir. Ancak Mustafa Kemal Atatürk ve O’nun gerçekleştirdikleri, Tevfik Fikret’in arzularmı yerine getirebilmiştir.
Ünlü “Ferda” şiirinin sonunda Fikret şöyle sesleniyor:
Yükselmeli, dokunmalı alnın semalara,
Doymaz beşer dedikleri kuş itilâlalara,
Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır,
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır6.
Gençlik, yani Fikret’in deyişiyle o “fezâ-yı ferdanın küçük güneşleri” birer birer nasıl uyanacaklardı? Her genç bir güneş gibi parladığında, dünya aydınlığa boğulacak, karanlıklar sona erecekti. Ama, bu güneşlerin karanlığı sona erdirmeleri için neler yapmak gerekiyordu? Bu, noktada Fikret, millî ve çağdaş eğitimin gerekliliğine inanır. Kendisi de, şiirleriyle gençliğe rehber olan, ışık tutan bir eğitimciydi. O zamana değin kimsenin bu denli yalın biçimde seslenme gereğini ve cesaretini bulamadığı toplumsal sorunlara cesaretle eğilmiş, bu sorunların düzeltilmesi için gençliği göreve çağırmıştır. Arzu ettiği toplumsal düzeni kuracak olan gençliğe, gelecekte oynayacakları rol hakkında, onlara cesaret ve umut verecek dizelerle seslenmiş ve gelecek günlerin oluşumunda, gençliğin olumsuz rollere de alet olabileceğini hesaba katarak, onları şu dizelerle uyarma gereğini duymuştur7:
Ferda senin dedim, beni alkışladın; hayır,
Her şey senin değil, sana ferda vediadır,
Her şey vediadır sana, ey genç unutma ki
Senden de bir hesap arar, ati-i müşteki.
Maziye şimdi sen bakıyorsun pür-intibah,
Ati de senden eyleyecek böyle iştibah.
Buna benzer uyarılarını çeşitli dizelerinde yineleyen Fikret, yıllar sonra ölümsüz bir seslenişte anıtlaşacak olan Atatürk’ün Türk Gençliği’ne Hitabe’sindeki inanç ve güven dolu anlatımını da müjdeler gibidir. Gerçekten Fikret, bu inanç ve güvenle gençlere: “Gençler, bütün ümid-i vatan şimdi sizdedir” diye seslenir8 .
Geleceği elleriyle kuran gençlik, ancak çağdaş bir eğitimle yetiştirilirse, istenilen misyonu üstlenebilir. Bu nedenle gençliğe bilimin en son buluşları öğretilmelidir. Gençlik çalışmalarında bilimsel yöntemi benimsemelidir. Çalışmanın ve bilimin gösterdiği yolda ilerlemenin önemine değinirken, Batı Dünyası’nın bilim yolunu izleme ve çalışma yöntemlerine de parmak basan Tevfik Fikret, bir gün fennin şu siyah toprağı altın yapacağına, “irfan” gücüyle her şeyin olacağına inanır.
O, güçlü bir dava adamıdır. Belirgin bir özelliği, inandığı bir davayı azimle ve inançla sürdürmek ve öncülük etmektir. “Halûk’un Vedaı” adlı şiirinde, oğluna şöyle seslenmektedir:
Koşan elbet varır, düşen kalkar,
Kara taştan su damla damla akar,
Birikir, sonra bir gümüş göl olur,
Arayan hakkı en sonunda bulur9 .
O’nun inandığı bir dava uğrunda, ne denli güçlü bir kişiliğe sahip olduğunu, gazeteci-yazar Hüseyin Cahit Yalçın şöyle anlatır: “Padişah II. Abdülhamit’in tahta çıkışı yıldönümüne rastlayan bir gecede yaptığım mehtap gezisini kendisine anlatayım dedim. Aldığım karşılık şu oldu: ‘Ben böyle gecelerde evimde mum bile yakmam’. İşte Fikret, böylesine güçlü ve inançlı bir dava adamıdır. O, bütün yaşamını vatanına, milletine hasretmiş bir fedai ve bir büyük idealisttir.
Millî Eğitim eski bakanlarından Hasan Âli Yücel de, Tevfik Fikret’in üzerinde durduğu konuları “ahlaksal, siyasal, dinsel alanlar” diye sıralar ve O’nun bu alanlarda bir ömür boyu sürdürmüş olduğu savaşımı üç bölüme ayırır: 1- Bağnazlığa karşı savaş, 2- Baskı yönetiminden nefret, 3- Ahlâksızlığa karşı açtığı savaş10.
Türk Milleti’nin kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ölümsüz önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün düşünce yapısının ve kişiliğinin oluşumunda, Tevfik Fikret’in büyük bir rolü olmuştur. Öyle ki, her ikisinin de düşünce ve eylemlerinin karşılaştırılmasının sonucunda, Fikret’in arzuladığı genç tipinin Atatürk’te toplandığı ve Türk Devrimi’nin de, Fikret’in istediği sosyal değişmelerin gerçekleştiği bir hareket olduğu ileri sürülebilir.Daha başka bir deyişle; “Siz ey feza-yı ferdanın küçük güneşleri / Artık birer birer uyanın” diye haykırırken Fikret’in, o küçük güneşlerden yapmalarını istediği şeyler, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk İnkılâbı’nı gerçekleştirmesiyle yerine gelmiştir.Kaldı ki, Fikret’i düşünce bütünlüğü ile Atatürk o derece benimsemiştir ki; “Fikret kimdir biliyor musunuz? O’nu tanıyanlar, benim ne yapmak istediğimi kavrayacak kimselerdir” sözü, Atatürk’e aittir11. Enver Ziya Karal da, düşünce alanında Atatürk üzerinde en çok etki yapmış olan kişinin Tevfik Fikret olduğunu belirtir ve O’nun Sis, Tarih-i Kadim ve Ferda manzumelerini Atatürk’ün gönlüne yazdığını söyler12. Atatürk’ün pek çok özel toplantıda bu şiirleri ezbere okuduğu bilinmektedir. Saadettin Kaynak’ın aktardığı bir anekdottan da görüldüğü gibi; “Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadim’i yok mu; işte O, dünyada yapılması gereken bütün inkılâpların kaynağıdır” değerlendirmesini Atatürk, büyük bir coşku içinde yapmıştır13.
Atatürk’ün öğrencilik yıllarında Tevfik Fikret’i okuduğu ve ondan daha bu genç yaşlarındayken büyük ölçüde etkilendiği bilinmektedir14. O, I. Dünya Savaşı’nda XVI. Kolordu Kumandanı iken, Doğu Anadolu’da, 7 Kasım – 25 Aralık 1916 günleri arasında, Tevfik Fikret’in Rübab-ı Şikeste’sini okumuştur15. Özel kitaplığında ise, Fikret’in Rübab-ı Şikestesi ile, Haluk’un Defteri adlı eserlerini görmek mümkündür16. Osmanlı Devleti’nin ve Türk Milleti’nin en karanlık günlerini yaşadığı Mütareke Dönemi’nde, yani 1918’de, Fikret’in ölümünün üçüncü yılında, yanında Süleyman Nazif ve Faik Ali de olduğu halde, Fikret’in müze haline getirilen evini, yani Aşiyân’ı ziyaret etmiş; arkadaşlarıyla birlikte, müzedeki özel deftere şunları yazmıştır: “Tavâf-ı tahatturunda bulunmakla mübâhi perestişkârân-ı Fikret”. Günümüz Türkçesi ile anlamı şudur: “Anma ziyaretinde bulunmakla kıvanç duyan Fikret dostları”17.
Kendisine “Fikret dostu” deyimini yakıştıran Atatürk, bu ziyarete giderken, Harbiye’den Manej Hocası Emin Bey’e rastlamış ve “Ben inkılâb ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette ki Aşiyân gelir” demiştir18.
Atatürk’ün düşünce ve kişilik yapısının oluşumunda, Tevfik Fikret’in ne derecede büyük bir rol oynadığını açıklamaya, verilen bu örnekler yeterli gelir. Ama, Atatürk’e yakın olmuş kimi kişilerden günümüze ulaşmış bazı anılar vardır ki, O’nun Fikret’e verdiği değeri ve duyduğu hayranlığı bütün açıklığıyla gözler önüne serer:
Mehmet Akif (Ersoy)’in ölümünde, ona resmî merasim yapılmadı diye, bazı gençler hareketlerde bulunurlar. Atatürk gençler arasına gelir, teessürlerini bildirir. Daha sonra Atatürk gençlere, Tevfik Fikret’in büyüklüğünü ortaya koyan şu konuşmayı yapar:
- “Gençler, sorarım size; bu milletin ve memleketin şan ve şerefle medenî dünya milletleri arasında yaşayabilmesi için lâzım gelen her şeyi yazan, düşünen ve hayatını feda edenlerin başında kim gelir?”
Gençler cevap verirler:
- “Hamit”.
- “Hayır”.
- “Namık Kemal”.
- “Hayır”.
- “Ziya Gökalp!”
- “Hayır bilemediniz”. Ve Atatürk kendisine has Rumeli şivesiyle cevap verir:
- “Fikret be çocuklar, Fikret be çocuklar”. Ve sırasıyla Ferdâ’yı, Sis’i ezbere okur ve şiirlerin tahlilini yapar. En sonunda da sözlerini şöyle bitirir:
- “O, bizden çok ilerisini gören bir insandı. Ne yazık ki biz ona hâlâ yetişemedik”19.
Yine Çankaya’da, Atatürk’ün sofrasında bulunan davetlilerden birisi, edebiyat üzerine konuşulurken, Fikret’in iyi bir şair olmadığını söyleyecek olur. Atatürk büyük bir iğbirarla kaşlarını çatarak, Fikret’ten şu dizeyi okur:
Milyonla barındırdığın ecsâd arasından,
Kaç nasiye vardır çıkacak; pak ü dırahşân.
Dize; “milyonla sakladığın cesetler arasından alnı temiz ve pırıl pırıl çıkacak olan kaçtır?” anlamına gelmektedir. Dizeyi okuduktan sonra Atatürk hiddetle devam eder: “O, karanlıklar içinde bir nur gören ve halkını o nura doğru götürmeye çalışan Fikret bu feryadı koparırken, sizler nerelerdeydiniz? Niçin içinizden kimse O’nun gibi feryat etmedi? Ben Fikret’e yetişemedim. O’nun sohbetinden istifade edemedim… Fakat O’nun bütün eserlerini okudum. Birçoğu da ezberimdedir. O, hem büyük bir şair, hem de büyük bir insandır. Efendiler! Zaten parmakla gösterilecek kadar az olan büyük adamlarımızı küçültmeye kalkışmayalım”20.
Atatürk’e ait bazı sözlerle, Tevfik Fikret’in bazı dizeleri arasında, şaşılacak kadar büyük benzerlikler vardır. Hakkı üstün tutan, bilimi rehber alan; çalışmayı öğütleyen; müstebide karşı direnmeyi, kadına insan olma onurunu kazandırmaya çalışan; bütün ümidini gençliğe bağlayan Fikret’in dizeleri, Mustafa Kemal Atatürk’ün bazı sözlerinin kaynağı olmuştur. Atatürk’ün düşünce yapısının oluşumunda Fikret’in önemli rolünü ortaya koymaya yarayacak bazı örneklerle, bu benzerliği saptamakta büyük yarar bulunmaktadır.
Tevfik Fikret:
Kimseden ümid-i feyz etmem, dilenmem perr ü bâl,
Kendi cevvim, kendi eflakimde,kendim tariim.
İnhina, tavk-ı esaretten girândır boynuma,
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim21.
Atatürk:
“Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister”.
Tevfik Fikret:
Haktadır, haktır en büyük kuvvet,
Ey yarının inkılâb ordusunda çarpışacak kahraman,
Öğren işte: Kuvvet Hak,
Zulmün topu var, güllesi var, kal’âsı varsa,
Hakkında bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Haksızlık eden başları bir gün koparırlar.
Atatürk: “Şunu benimsemek gerekir ki, dünyada bir hak vardır. Ve hak gücün kat kat üstündedir”.
Tevfik Fikret:
Bir şey ki akla, mantığa uyar o dindir,
Hayatta en hakiki mürşit, ilimdir.
Atatürk:
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlmin dışında mürşit aramak gaflettir, dalâlettir, cehalettir”.
Tevfik Fikret:
Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer.
Atatürk:
“Hanımlarımız, hatta erkeklerimizden daha münevver olmalıdır. Eğer milletin hakiki anası olmak istiyorlarsa. Burada Fikret’in cümlece malum olan bir sözünü hatırlatırım:
Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer”.
SONUÇ
Buraya kadar anlatılanlardan çıkarılacak sonuç şudur: Tevfik Fikret, Mustafa Kemal’in en çok etkilendiği Türk edib ve düşünürlerinden birisidir. O; “Ben inkılâp ruhunu ondan aldım”, “Tevfik Fikret’i tanıyanlar, benim ne yapmak istediğimi kavrayacak kimselerdir” sözleriyle, ilham aldığı kişilerin başında, Fikret’in geldiğini vurgulamıştır. Hatta o kadar ileri gidilebilir ki, Tevfik Fikret: “Ey feza-yı ferdanın küçük güneşleri; artık birer birer uyanın” diye seslenirken, gelecekte Mustafa Kemal Atatürk gibi bir Türk evladının doğmasını istemiş ve Mustafa Kemal Fikret’in dediklerini ve davranışlarını doğrulayan Türk genci olmuştur demek, hiç de mübalâğa olmaz. Bu nedenle, Türk İnkılâbı’nın düşünce evrelerinde, Tevfik Fikret’in düşünceleri, yeri doldurulamaz derecede büyük rol oynar.
Bu konuyu, Tevfik Fikret ve Namık Kemal’in anısına yazmış olduğum bir şiirimle noktalamak istiyorum:
NAMIK KEMAL İLE TEVFİK FİKRET’E
Kalemleri kılıçtan da keskindi,
Şiirleri bize güç ve ruh verdi.
Namık Kemal ile, O Tevfik Fikret,
Zulmün pençesinde inlerken millet,
Özgürlük ve adalet istediler,
Biz hür yaşar, hür ölürüz dediler.
Atatürk onlardan ilham almıştı,
Kuleli’deyken aklında kalmıştı,
O çok ünlü beyti, Namık Kemal’in.
O’nunla içti Atatürk, andını istiklâlin.
Unutulmaz Fikret ve Kemal adı,
Onlar bize özgürlük aşıladı.
Aşiyan’dan Fikret sesleniyor bak,
Bolayır’dan Namık Kemal muhakkak,
Diyorlar ki bize, özgür olunuz.
Her an ilme açık olsun yolunuz.
________________________________________
1. Tevfik Fikret’in düşünsel yönden Atatürk üzerindeki etkisi için bkz: Şerafettin Turan, Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar, TTK yay., Ankara, 1982, ss. 6-8.
2. Yaşam öyküsü için bkz.: Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret, K.B. yay., Ankara, 1986; İslam Ansiklopedisi. “Tevfik Fikret” maddesi.
3. Bkz.: Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul, t.y.; Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, TTK yay., Ankara, 1984.
4. Mehmet Kaplan, a.g.e., s. 30.
5. Rübab-ı Şikeste’den; feza-yı ferda: geleceğin dünyası, uzayı.
6. Haluk’un Defterinden; beşer: insanlık, itilâ: yükselme.
7. Haluk’un Defteri’nden; müşteki: şikayetçi; İntibah: uyanma; İştibah: şüpheleniş.
8. Haluk’un Defterinden.
9. Haluk’un Defteri’nden.
10. Cumhuriyet, 18 Ağustos 1957.
11. Bkz.: Seyit Kemal Karaalioğlu, Atatürk: Hayatı, İlkeleri, Devrimleri, İstanbul, 1984, s. 158.
12. Enver Ziya Karal, Atatürk ve Devrim, Ankara, 1980, s. 9.
13. S.K. Karaalioğlu, a.g.e., s. 159.
14. Şu eserlere bkz.: Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, İstanbul, 1967, s. 30; Asım Gündüz, Hatıralarım, istanbul, 1973, s. 15 ve d.
15. Bkz.: Şükrü Tezer, Atatürk’ün Hatıra Defteri, TTK yay., Ankara, 1972, s. 72; yine bkz: Ş. Turan, a.g.e., s. 7.
16. Atatürk’ün Özel Kütüphanesinin Katalogu, Millî Ktb. Gn. Md. yay., Ankara, 1973; yine bkz.: Ş. Turan, a.g.e., s. 8.
17. Bkz.: Ş. Turan, a.g.e., s. 8.
18. S.K. Karaalioğlu, a.g.e., s. 150.
19. A.g.e., ss. 157-158.
20. A.g.e., s. 154.
21. “Kimseden ilham ümid etmem, kol kanat gerilmesini istemem. Kendi çekirdeğimle, kendi gökyüzümde kendim görünürüm. Eğilmek, boynuma geçecek esaret gerdanından ağırdır. (Ben) düşüncesi özgür, bilgisi özgür, vicdanı özgür bir şairim”.

24 Kasım 2014 Pazartesi

12 Kasım 2014 Çarşamba

BİR DEMET PAPATYA...// Ayten Mutlu ŞAİR RÜŞTÜ ONUR'UN ANISINA


BİR DEMET PAPATYA...// Ayten Mutlu
ŞAİR RÜŞTÜ ONUR'UN ANISINA
Bir süredir içim burkularak okuyorum şiirlerini. 22 yıla sığan kısacık yaşamının ve senin zamanda hâlâ silinmemiş olan izlerini bulmaya çalışarak. Salah Birsel senin için “uzunca boyluydu esmer, yağız bir yüzü vardı. Sevgisine hiçbir sınır çizmemişti. Onu bol bol dağıtıyordu mektuplarında kendinden çok çevresindekilerden, arkadaşlarından laf açardı” diyor.
Ne yazık ki mahzun bakışlarını gizleyemeyen soluk bir fotoğrafından başka bir suretini bulamadım. Gerekmiyor da zaten. Ben bir şairin şiirlerinde gizlenip şiirleriyle kendini ifşa ettiğine hâttâ haykırdığına inanırım. Şiirlerinin pek çoğuna ulaşamadım. Ama bulabildiklerim, senin yaşama olan tutkunu, sevincini ve hüznünü ve böylesine erkenden gitmek zorunda kalmasaydın, Garip şairleri arasında dörtnala şiir koşturacak olan sağlam şiir bilgini anlamama yetti. Evet içim burkularak okuyorum şiirlerini ve birr kez daha şaşıyorum hayatın bu denli acımasız oluşuna. Kemal Uluser, Muzaffer Tayyip Uslu’ya yazdığı bir mektupta şiire gönül verme serüvenini şöyle anlatıyor;
“... Onunla nasıl tanıştım. Kastamonu Lisesi’nde idik, o vaktin iyi sanat dergilerini getiriyor, sınıflara dağıtıyordum. 4-B’de 113 Rüştü bu dergilere en candan bir ilgi gösteriyor, ay başlarını iple çekiyordu. Günlerden bir gün Sabahattin Batur, elinde bir şiir, çıkageldi. ‘Bu dedi, bizim Rüştü’nün bir mecmuada neşrettirmek istiyor, ne dersin?’ Bu manzumecik henüz ilk adımlarını atıyordu. Bir dergide boy gösterecek kadar değildi. ‘Bana kalırsa dedim, şimdilik neşretmesin.’
O günden sonra onların mütalaasında geceleri Sabahattin, O, ben toplanır, en arka sıraların birinde şiirden, şairden konuşur, gece nöbetçisinin bilmem kaçıncı ihtarıyla ancak yerimizden kalkar, yataklarımıza giderdik.
Çingenelere bayılırdı. Onu ne vakit arasam çingene mahallesinde bulurdum. ‘Bilmezsin Kemal’ derdi, ‘Bu insanlarda hayat bambaşka. Ben gerçek yaşamayı onlarda buldum.’ Osman Kaygılı’nın ‘Çingeneler’ine galiba bunun için tutkundu.
O sıralarda gene ‘Muhakkak bir şiir kitabı çıkarmalıyım’ diye tutturdu. Günlerce çıkaracağı kitabın neşesiyle gezdi durdu.
Ama göremedin kitabını. Eline alıp sıcacık bir somun gibi koklayamadın. Eğer görebilseydin, elinde kitapların caddelerde koşturacak, çocuklar gibi sevinç çığlıkları atarak hoplayıp zıplayacak ve şehrin bütün insanlarına dağıtacaktın, biliyorum. Garip şiirinin manifestosunu getiren posta gemisini Zonguldak limanında karşıladığında büyük bir heyecan ve ürpertiyle çarçabuk okuyarak, 1941 yılında Salah Birsel’e yazdığın bir mektupta : “Mektubunuzu ve Orhan Veli’nin Garip adlı eserini aldım. Bugün benim için bayram oldu. Garip çok güzel. O benim kitabım oldu. Ve ben onu parasız herkese dağıtmak gibi bir his duyuyorum. Bir gün limanda veya istasyonda kucağımda bir yığın Garip olduğu halde beklesem. Ve yeni çıkan yolculara bu şehrin insanlarını tanımaları için birer tane versem. Ondan herkeste olsa. Bende olduğu gibi… Emin ol Salah, şiirden hiçbir zaman, bugünkü kadar bahsetmedim. Ve beni bugün saat 4′te caddeden bir çocuk gibi koşarak, hatta zıplayarak geçtiğimi görenler garip buldular. Evet artık ben Garip’im. Süleyman Efendi’yle akrabalığımız anadan geliyor.” demiştin ya, işte öyle. Ama ne yazık hayat bu kadarcık bir sevinci bile esirgedi senden.
Sen ki buruk ama yaşama sevdalı bir yürek taşıyordun göğsünde. O yürek şimdi bize bıraktığın dizelerin arasında çarpmaya devam ediyor. Ne kadar da sevgi dolu üstelik. İşçileri, neyin varsa hepsini ona bırakacak kadar denizi, geceleri,kabuğunun içindeki midyeyi, kuşları, kovanındaki arıyı, insanları, mızıka çalmayı, çingeneleri, güzelim dünyayı ama ille de Mediha’yı, hani şimdi Ortaköy Mezarlığı'nda boğazın mavi sularına karşı, yanında gömülü olduğun “o ince dal gibi kızı…nasıl da sevmişsin… Öylesine bir sevdaymış ki, ancak on gün dayanabilmişsin onun gidişine.. Muzaffer Tayyip demiş ki, "Rüştü'nün karısı esmer bir Beşiktaş kızı idi, kocası onu anlatırken 'dal gibi' derdi. Annesi şimdi, Beşiktaş'ta siyah başörtüsü ile marul satar, durur. Her görüşümde kızını mı hatırlar, damadını mı bilmem, gözleri nemlenir. Yaşadığımdan utanır gibi olurum." İşte bu esmer Beşiktaşlı kızı nasıl da sevmişsin!
Geçen gün Şair Leyla Sokağını aradım Beşiktaş’ta. Buldum.Soydan turşucu dükkanını, Beşiktaş köftecisi ve Beşiktaş spor Kulübünün ilk amigosu kafa Sabahattin'in işlettiği köfteci dükkanını, Beşiktaş köftecisinin hemen karşısındaki pasajda yer alan müthiş korsan cd dükkanını da gördüm. Ama arabacığında yanında nişanlışıyla salatalık satan kimseye rastlayamadım.Sen yoktun. Sebze sattığın tezgahın da yoktu. Bulabilseydim seni neler konuşurduk hayata dair. En çok da şiire dair. Ne diyordun Salah Birsel’e yazdığın bir mektupta: "Biz her gün sıtma geçiriyoruz. şiir sıtması. daha doğrusu nöbet geliyor." Devrek’de bir büstün olduğunu duymuştum. Aslında sen Beşiktaşlı da sayılırsın. Beşiktaş’daki şairler parkında neden senin de bir heykelin, en azından bir büstün ya da şiirlerinden birkaç satır yok?
Beni rahat bıraksa,
Toprağın altında kertenkele
Kabuğun içinde kurt
Ve uyusam
Mavi bir deniz ortasında başım.
Diyorsun bir şiirinde. Bu ölümü nasıl bir ürküntü ve benimsemeyle içselleştirmedir? Hem de 40’lı yılların yoksul yaşam koşulları ve yoksunluklar ortasında 18 yaşında yakalandığı tüberkülozun bir Azrail gibi kılıcını her an boynunda gezdirmekte olduğunu bilerek bir memnuniyet şiiri nasıl yazılabilmiş?
Memnuniyet
Benden zarar gelmez
Kovanındaki arıya
Yuvasındaki kuşa;
Ben kendi halimde yaşarım
Şapkamın altında.
Sebepsiz gülüşüm caddelerde
Memnuniyetimden;
Ve bu çılgınlık delicesine
İçimden geliyor.
Dilsiz değilim susamam
Öyle ölüler gibi
Bu güzel dünyanın ortasında.
Hakkındaki yorumlardan biri şöyle “Eğer rahmetli onur,22 yaşında ölmeseydi,bugün Orhan Veli kadar büyük bir şair olabilecek kadar yetenekliydi.bu görüşü bir çok edebiyatçı paylaşıyor. günlük konuşma dilinin rahatlığı, yalınlığı ile. Şiir dilindeki bu tutumu, onun dizelerine insanı hemen kucaklayan bir sıcaklık ve içtenlik katar. 1940’lı yıllarda şiirimizde başlayan ve o zaman “Garip Akımı” diye adlandırılan şiir akımının önemli birer temsilcisi sayıldı”
En çok içimi acıtan da, Oktay Rifat’a, Melih Cevdet’e, en azından Orhan Veli’ye verilen zaman kadarının bile hayat tarafından senden esirgenmiş olması…
19.2.1940 tarihli bir mektubunda şöyle demişsin: “Ben daracık kalıplar içinde kalacak değilim. Hem ben hece ile yazarken bile şekli unuttuğum çok olmuştur. Bugün öz sanat Cahit Sıtkı, Sabahattin Kudret, Cahit Saffet, Orhan Veli ve arkadaşları, hatta Ahmet Muhip gibi genç elemanların elinde olgunlaşacaktır.”
Orhan Veli’ye gönderme yaptığın bu şiir bir meydan okumaydı yeteneğinin farkında olan bir şair olarak;
SEN
Yağmur ol, bulut ol, şarkı ol
Yalnız esirgeme kendini bizden.
İçinde yüzdüğün denizden
Daha derindir gecemiz
Kemal Uluser, Muzaffer Tayyip Uslu’ya yazdığı bir mektupta senin için; “Şiiri taparcasına benimsemişti. Düşüncesiyle, eti ve kanıyla sanatın malı olduydu. En güzel şiirleri yazacağına kani idi” diyordu.
Ne yazık ki, yazamadığın şiirler de Ortaköy mezarlığına gömülüp gitti seninle beraber.
Rahat Uyu Sevgili şair. Furuğ’un dediği gibi eminim şimdi sen toprağa, yağmura, ve cümle yaradılmışa okuyorsundur bizden zamanın esirgediği şiirlerini. Belki bana da fısıldarsın birkaçını. Sana bir gün bir demet papatya ve birkaç şiir getirdiğimde.
Bekle beni olur mu?
Ayten Mutlu
Kaynak:https://www.facebook.com/ayten.mutlu.351/posts/530499083752041