1 Şubat 2012 Çarşamba

BATI EDEBİYATI İLE TÜRK EDEBİYATININ ÇELİŞİK GİDİŞİ… ALPER AKÇAM


ALPER AKÇAM

BATI EDEBİYATI İLE TÜRK EDEBİYATININ ÇELİŞİK GİDİŞİ…

Meksikalı kültürbilimci, şair Octavio Paz, aşk, erotizm ve cinsellik arasındaki ilişkileri görünür kılmaya çalıştığı, aşk ile şiir arasındaki tarihsel koşutlukları değerlendirdiği Çifte Alev adlı yapıtında, modernitenin iki sabahını tanımlar… Birincisinde Hegel ve kuşağının yaşadığı 1789 Burjuva Devrimi ile onun 50 yıl sonrasını, ikincisinde I. Dünya Savaşı ile başlayıp II. Savaşla biten bir dönemi işaret etmektedir. İkinci sabahta, Gerçeküstücülüğün Endülüs kökenli Provans şiirden Dante ve Petrarca’ya süren geleneğini omuzlayan çabası, dönemin isyankâr aşkını şiirleştirmiştir. Bu ikinci sabahta, Batı kültürü, sabah meleği Lucifer’in belirsiz ve şiddetli simgesel ışığıyla aydınlanmıştır. Walter Benjamin, gerçeküstücü akımı,“Gerçeküstücülük: Avrupa Aydınının Son Fotoğrafı” başlıklı bir makale ile selamlamıştı. (Michael Löwy, Sabah Yıldızı –Gerçeküstücülük ve Marksizm-, Çeviren Aslıhan Aydın, U. Uraz Aydın, Versus Kitap, Şubat 2009, s 33.)
Her iki sabahta da arka planda uyanan emekçi yığınların hayatın geleceğine uzanan kalkışması gözlenmektedir.
II. Dünya Savaşı bitiminde ise, kara bulutlar toplanmaya başlamıştır düşün ve kültür dünyasının üzerine… Hitler ve Stalin’in birey karşısındaki ağır vuruşlarıyla kapanan bir dönem, 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra ilk yarıyla çok farklı, hatta ona ters bir kültürel değişime tanıklık etmektedir. Octavio Paz, “Yineliyorum: Yirminci yüzyılın ikinci yarısında verilen yapıtlar, ilk yarısındaki yapıtlardan farklıdır, hatta onlara karşı oldukları bile söylenebilir” diyor. (O. Paz, Çifte Alev, Aşk ve Erotizm, Çeviren: Tomris Uyar, Okuyan Us Yayınları, Birinci Baskı, Ekim 2002).
Anadolu’da ise, sabah yıldızı yeni doğmuş gibidir…
Anadolu halk kültürü, Köy Enstitüleri’nde üzerindeki külü atmış, farklı bir düşün ve değişim dünyasına giden yolu açmıştır.  Kaynağında imececi, dayanışmacı, yenilikçi halk kültürü olan enstitülerin özgür okuma, araştırma, yöntem tartışmalı üretken havasında, cinsler ayrımı, kır ve kent emeği, kafa ve kol emeği arasındaki ayrımlar en aza inmiştir. Batı kapitalizminin kışkırttığı “yabancılaşma” henüz Anadolu köy emeğine ulaşmayı başaramamamıştır. Enstitülerde, toprağıyla, hayvanıyla “baba” duygusuyla büyümüş köy çocukları, evrensel estetik ve bilgiyle karşılaşmışlar, büyük bir değişimin oyuncuları olmaya hazırlanmaktadır. Yaşamı dört elle kucaklayan, kendisiyle ve gelecekle barışık kuşaklar yetişmektedir. Enstitülü öğrenci, yaşamıyla da, ürettiği ürünle de, yetiştirmeye çalışacağı öğrenciyle de kendisini bir ve bütün olarak duyumsamaktadır. Enstitülü öğretmen, gittiği yoksul Anadolu köyünde üç kuruş maaşla çalışırken öğrencisinin saçındaki biti temizlemekte, önlüğünü dikmekte, okulunun badanasını yapmakta, kendisini yaşam boyunca örnek bir üretici olarak görmektedir. Kapitalist toplumda yabancılaşma kavramının kuramsal çözümlemesini yapmış Karl Marks’ın izleyici olduğunu söyleyen sosyalist ülkelerde bile Köy Enstitüsü ölçüsünde yabancılaşma sorununun çözülememiş olduğu görülecektir.
Bu koşullarda yetişen enstitülü yazarların edebiyata yaklaşımı da yaşamın en canlı yerinden olacaktır. Rönesans ve Dostoyevski çoksesli romanı üzerine derinlikli incelemeleri olan Mihail Bahtin, Batı Rönesansı’nın kapı açıcısı saydığı Rabelais romanı için şöyle diyor. “Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Başından sonuna kadar romanın tamamı, yazıldığı zamanın hayatının ta derinlerinden çıkıp yeşermiştir. Rabelais’in kendisi de o hayatın bir parçası, o hayata ilgi duyan bir tanıktır.” (Rabelais ve Dünyası, s 471) Bahtin’in Rabelais’e yönelik bu saptaması, Türkiye’de Köy Enstitüsü kökenli yazarlarda gözlenecektir. Enstitülü yazarların metinleri, yaşamla olağanüstü iç içe geçmiş öğeler barındırırlar.
Cumhuriyet sonrasının köklü kültürel değişimi içinde, enstitü kökenli yazarlar dışında, önce Sebahattin Âli’nin arkasından Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi adların yazınsal alana taşıdığı Anadolu gerçekliği ve yazınsal yenilikler, Nazım Hikmet’in ölçü yerine derin dokuyu ve ritmi öne çıkaran serbest vezinli şiiri, Marko Paşa dergisi ve ardıllarının sürdüreceği gülmece kültürü çok önemli başlıklar olarak anılmalıdır.
İkinci Dünya savaşı bitiminden başlayarak ortaya çıkan yeni Anadolu kültürü, bir yanıyla, ayağını kendi toprağına basmış, halk kültürünün grotesk gücünün doğurganlığıyla umudun, ileriye bakışın ifadesi de olmuştur. Anadolu’daki bu yeni kültür ve özellikle edebiyat değişimi, Batı’daki karanlık gidişin tersine bir evrilme içindedir.
Aydınlık, umutla dolu bir yazın ve kültür ortamı oluşmuştur. Bu yeni kültür, Köy Enstitülü öğretmenlerin sendikalaşma ve siyaset sahnesinde de etkin yer almasıyla hızla kitleler arasında yayılmaya başlayacak, 1950 sonrasında değişecek olan politik yapıyla da çatışmaya girecektir. 12 Mart 1971 darbesinin mimarı Memduh Tağmaç’ın faşist önlemlere gerekçe olarak öne sürdüğü, “sosyal gelişme ekonomik gelişmenin önüne geçmiştir” sözü bu gerçeğin itirafı gibi de okunabilir.
Enstitülü yazarların toplumun sosyal ve siyasal yaşamına katkıları 12 Eylül 1980 darbesine kadar önemli ölçüde kendisini duyumsatacaktır.  Yetmişli yıllar, aynı zamanda, bireye yabancılaşmış modernist yaşamın yazınsal yaşamdaki yansıması olarak da görülebilecek, metnin kendi içine dönüklüğünü görünür kılan, bilinç uçuşmalı, ironi ve metafor kullanımının yaygın olduğu yeni ve daha zengin bir edebiyatın doğuşuna da tanıklık edecektir. Oğuz Atay, Yusuf Atılgan gibi yazarlar, İkinci Yeni şiirinin başat duruma geçmesi dönemin önemli satır başları olarak anılmalıdır.
12 Eylül 1980 sonrasında, ABD’den programlanan bir kültür politikası, oradan gönderilen paralarla çıkarılan dergiler, bedava dağıtılan gazeteler bir anda ortalığı kaplayacaktır. CİA paralelinde çalışan NED adlı kuruluşuyla dirsek temasındaki Yeni Forum Dergisi, Türkiye Gazetesi, İlim Yayma Cemiyeti üyelerinin, CİA ajanları ile birlikte aynı dergide yazı yazan aynı toplantılara katılan Aydın Yalçın’ın onun düşünce arkadaşları olan Turgut Özal’ın, Nevzat Yalçıntaş’ın başını çektiği Türk-İslâm sentezci bir anlayış, arkasından 1996 yılında ABD’de doğrudan başkana bağlı olarak kurulmuş ACRFA (Dış Ülkeler Din Hürriyeti Danışma Komitesi) ve Georgtown Üniversitesi’ndeki Tursish Studies gibi kültürel merkezlerle ilişkili yeni bir ekip kültür alanında etkili olmaya başlayacak, Cumhuriyet Kurucu düşüncesini otopsi masasına yatıran birçok ABD kökenli tezin yer aldığı kitaplar, dergiler kitapçı raflarını dolduracak, komünistlik suçlaması ile kapatılmış Köy Enstitüleri bu kez “faşist”  ilan edilecek, halk kültürünü üst kültüre taşıyan ve Anadolu kırsalında ortaçağ korkusuna karşı gülmeceli halk kültürünün savaşını vermiş enstitülü yazarların yapıtları “köy romanı” yaftası ile edebiyat alanının dışına atılacaktır.   
21. yüzyıla yirmi yıl kala daha sonra ABD Başkanı Baba Bush’un “our boys” diye andığı paşaların yaptığı 12 Eylül faşist darbesi ile başlayan ve beş on yıl öncesinde doruğa ulaşan bu değişim, edebiyat yapıtlarının da emperyal amaçların karşısındaki ulusal direnişin kırılması için araç edilmiş olduklarına tanıklık etmemize yol açacaktır. Yazarı Nobel ödülü kazanmadan önce de ABD’de çoksatarlar içinde ilk on yapıt arasına girmeyi başarmış Kar romanı bu bakımdan örnek bir yapıttır.
Ekonomik alanda üretim yerine tüketimin geçtiği, iğneden ipliğe, Anadolu’nun en kuytu köşesinde kendi başına akan şirin dereciklerden köprülere, otoyollara her şeyin satışa çıkarıldığı yeni çağda edebiyatın imgesi de kendi nesnel karşıtlığıyla olan bağını iyice koparmıştır. Baudrillard’ın Simulacr dediği “kopyanın kopyası”, yalnızca televizyon reklamlarının değil, her yazınsal yapıtın da baş tacı ettiği kaynak durumuna gelecektir.
Postmodern toplumun televizyon ekranlarından kışkırtılan arzusu, nesnesini ele geçirmekten çok tükenmeyen bir iştahla ışıklı vitrinlerde, reklam filmlerinde durmaksızın dolaşmayı yeğlemektedir.  
 Yazarlarımız edebiyatın hayatla ilişkisini kopararak metafizik, fantastik bir dünyada birbirleriyle yarışmaktadır. Dini öğeler, Mevlâna, Mevlevilik, tasavvuf, özüne inilmeden cımbızla parçalar çekilerek günümüz romanına taşınmaktadır. Orhan Pamuk’un Kara Kitap ve benim Adım Kırmızı’da başlattığı bu geriye dönüş, günümüzde egemen siyasal anlayış nedeniyle çoksatar olabilmenin telaşındaki yazarlarla sürmektedir. Elif Şafak’tan İskender Pala’ya bu tür öğeleri kullanan yazarlar televizyon ekranlarından hiç inmezlerken, modaya Ahmet Ümit gibi polisiye türüyle ün kazanmış olanlar da katılmaktadır.  Ahmet Ümit’in Doğan Kitap’tan yayınlanan “Bab-ı Esrar”ında "Bilinmez acılar gizemli bir dehliz gibiydi" (s.59),"Zaman zaman olduğu gibi paranoyak bir histeriye mi kapılmıştım" (s.83) gibi tümcelerle bir Yeşilçam melodramı havası içinde çalakalem ve tüm bilimsel kavramlar altüst edilerek Mevlâna’nın ve tasavvufun kendi gerçekliği adeta yağmalanmaya çalışılmaktadır. Yazınsallığından yaşam fışkıran Faruk Duman, 2010 Şubat’ında yayınlanan ve bu yapıtla Yunus Nadi Roman ödülü alacak olan, Anadolu groteskinin çeşitli boyutlarını kapsayan İncir Tarihi’ne başlarken Keykavus’tan alınmış gibi yaptığı mistik bir girişle, algı dünyasını karıştırarak, sanki kervana bir yerden yetişme kaygısına düşmektedir. Anlatıcısı sıralıyor:“Nedenler tersine döndü” (s 13), “Nedenlerin kaynağı karışık” (…)  “bizim bilemediğimiz, göremediğimiz yerden gelir” (s 14). “Ne gerçek yaşamı, ne de gerçeğin işaretleri ile bezenmiş olağanüstü olaylar dünyasını deneylerle kanıtlayabiliriz” (s 17)…
Günümüz edebiyatının içinde bulunduğu bu kararsızlık, özellikle medya tarafından pompalanan yazar ve şairlerimizin ne denli piyasa ve gösteri toplumu etkisinde kalmış olduklarının bir işareti de sayılabilir. Hemen burada, modern edebiyat konusunda ayrıntılı ve çok yönlü çalışmaları olan Octavio Paz’ın söylediklerini anımsamakta yaran olacak. “Kapitalizm insanlara birer makine gibi davranmıştır; sanayi-sonrası toplum onlara birer gösterge gibi davranmaktadır” (O. Paz, Çamurdan Doğanlar, s 145) Rasyonel Batı aklına ve onun piyasa ve gösteri toplumu sembolleriyle yönlenen yazınsal yavanlık, okuru bir satış noktası olarak değerlendirir.
Kapitalizmin ve modern çağı ironi-eleştiri silahı ile karşısına almış modern sanat, birey için bir sığınma alanı da olmuştu. Çağımızda, bu sığınma alanının ve burayı korumak işlevini üstlenmiş görünen düşünsel ve yazınsal karşıtlığın da piyasa ve gösteri toplumu tarafından işgal edilmekte olduğunu izlemekteyiz. Her okur ya da dinleyici bir parasal eder ya da reyting malzemesi olarak değer taşımaktadır.
20 yüzyıl edebiyatını değerlendirirken Octavio Paz’ın “Çifte Alev –Aşk ve Erotizm” kitabından aldığımız bir karşılaştırmayı kullanmıştık… Paz, cinsellik, erotizm ve aşk üzerine ve doksanlı yılların başında (1993) yıllarda yazdığı bu kitapta aşkla şiir arasındaki koşutlukları da tarihsel bir dizgelem içine almaya çaba gösteriyor… O günlere, yani seksenlere geldiğinde şöyle diyor: “Bizim dönemimiz ise, tam tersine, basit yüzeysel ve acımasızdır. Yüzyılımız ideolojik sistemlere tapınır olduktan sonra, Nesneler’e tapınmaya vardırmıştır işi. Böyle bir dünyada aşkın yeri olabilir mi?” (O. Paz, Çifte Alev, s 143)
Ne tarım, ne sanayidir artık, eğitimde, edebiyatta özlenen, dile gelen… Kendi yaşamının edilgen bir izleyicisi olmuş kitleler; yaşamsal deneyimleme ile değil, televizyon ekranlarından öğreneceklerdir yapılması gerekeni; oradan seçeceklerdir okunacak kitapları, beğenilmesi gereken yazarları… Giderek azalan paylarla da birileri karınlarını doyuracak, sırtlarını giyindirecek, karşılığında da onlardan itaat isteyecektir. 
Kısacası, Türk Edebiyatı, 12 Eylül 1980 sonrasında, bir kültür zorbalığı ile yenilikçi, değişimci gücünden yoksun bırakıldı. Batı edebiyatı ile at başı giden bir taklitçilik, piyasa mantığı başat duruma geçti. Her şeye karşın, farklılığımızın ve tarihsel zenginliğimizin ayrımında olmalıyız. 
Tam da bu noktada, evrensel ve insancıl estetikle bütünleşmeyi başaran, kendi kültür ve edebiyatımızın piyasa akıntısına karşı direnme gücünü çoğaltan bir estetik anlayışın önde tutulması, ekonomik ve politik geleceğimizin açıkça tartışılacağı ve seçimlerin buna göre yapılacağı bir tartışma ortamının sağlanması gerekiyor. Demokrasinin de, özgürlüğümüzün de önkoşulu budur.
Anadolu’nun yüzlerce yıl kendi konuşma dilini yazıda kullanma olanağı bulamamış halk kültürü dünyası ile Engizisyon mahkemesinin üç yüz yıl boyunca Avrupa romanını yasak ettiği Latin Amerika kültürünün 1940lı yıllardan sonra birbirine koşutmuş gibi gelişen yazınsallığı içindeki önemli benzerlikler kültür ve edebiyatımızın geleceği açısından önemli ipuçları vermektedir.
G. Garcia Marquez’in zaman içinde gezinen Yüzyıllık Yalnızlığı ile Yaşar Kemal’in Akçasazın Ağaları ikilemesinde kullandığı zaman geri-ileri gidiş gelişler birbirini andırır. Faruk Duman’ın sözlü anlatıları ve halk kültüründeki grotesk tarzı tüm yapıtlarına içirmiş biçemi, son ödüllü yapıtı İncir Tarihi'nde de, kanımca Keykavus’tan alınmış olduğu söylenen skolastik yorumla örselenmiş o kötü girişi dışında, mitin, hikâyenin, değişik formların, hikâyesini yitirmiş Batı roman tarzı karşısında groteskin, büyülü gerçekçiliğin heyecanını yazınsal alana taşımayı başarır.  
Modern romanın sildiği diğer formlar, Latin Amerika ve Anadolu yazınsalında canlılığını korumayı başarmıştır.
Tüm bu seçenek ve düşünsel olanaklar içinde, Avrupa’nın çevreyi kirleten sanayi kuruluşlarının 2001 krizinde çoğalan bir ivmeyle Anadolu’ya taşındığı, coğrafyamızın yer altı ve yerüstü tüm kaynaklarının en uzak koyaklarda akan en şirin dereciklere kadar yağmalanmaya çalışıldığı bir dönemde yaşadığımızı da görerek, dikkatlerimizi kendi toprağımıza ve doğal zenginliklerimize çevirmek zorundayız.    
1950’lerden başlayarak Türkiye içine yuvarlandığı büyük yanlıştan an geçirmeksizin geriye dönmeli, tarımda teknolojinin kullanımı, doğal kaynakların korunup geliştirilmesi ve üretici örgütlenmesi bakımından ileri atılımlar yapılmalıdır.
Üstyapıdaki seçkinci bazı çatışmalarda güç ve zaman yitirmek yerine halkın içinde olmayı başarılmalıdır. Çarşafıyla, türbanıyla HESçi yağmacılara direnen Tortumlu kadınların mücadelesi asla unutulmamalıdır. Bu noktada Köy Enstitüleri gerçeğinden hareketle yeni bir kültür politikası oluşturmak ve bu geniş yığını halkçı bir kültürle kavramak zorundayız.
Ayrıca, yeniden doğaya ve kendi gerçekliğimize dönüşü amaçlayan yeni bir kültürel dönüşüm için siyasal iktidarın yapısına bakmaksızın geleceğe yönelik öncü çalışmalar başlatılmalı, emperyalist, gerici politikalara karşı olan yerel yönetimlerin, meslek odalarının, demokratik kitle örgütlerinin ve parasız eğitim istediği için aylarca zindanlarda tutulan devrimci gençliğimizin güçlerinin birleştirilmesi, oluşturulacak imececi kültür ve üretim işliklerinde adı belki de “kent enstitüleri” olması gereken bir yol tartışılabilmelidir. Şimdiki gündem bu olmalı…
Boşluktan toprağa dönüşün yolu…

alperakcam@gmail.com, www.alperakcam.com



21 Ocak 2012 Cumartesi

NARCİSSUS=NERGİS=NARSİST





NERGİS'İN HİKAYESİNİ BİLİYOR MUYDUNUZ?

NARCİSSUS=NERGİS=NARSİST


... 5000 yıl önce ırmak tanrıçası Nana İzmir Mordoğan Mimas dağı eteklerinde badem ağaçları altında çıplak yatarken uykuya dalmış.Efsane bu ya uyandığında hamile kaldığını anlamış.Dokuz ay on gün sonra kainat güzeli Narcissus'u dünyaya getirmiş.

Tanrı Zeus son derece çapkın bir tanrıdır. ancak aynı anda evlidir de. karısı Herayı meşgul etmek için bir peri olan Echoyu görevlendirir. Zeus ne zaman çapkınlık yapmaya çıksa, Echo Hera'yı lafa tutup, meşgul eder. ancak Hera bu olayı farkeder ve Echoyu cezalandırır. Echo artık sadece karşısındaki kişinin son sözlerini tekrar edebilecektir...Gel zaman git zaman:......


Narcissus büyümüş bütün kızların aşık olduğu, genç bir delikanlı olmuştur. Ancak güzel olduğu kadar da kalpsizdir. Karşısına eğer onu öpmezse kendisini öldüreceğini söyleyen bir kıza bir kılı uzatacak kadar kalpsiz...

Günlerden bir gün Echo ile Narcissus ormanda karşılaşırlar. Echo onu görür görmez aşık olur ama aşkını dile getiremez ve suskun suskun önüne bakar. Narcissus "merhaba"der, Echo tekrarlar "merhaba". Narcissus devam eder, "ne kadar da güzel bir gün değil mi?", Echo da devam eder, "...değil mi?". Narcissus duraksar, "iyi misin sen?" der. Echo yapabildiği tek şeyi yapar, "...misin sen?". Narcissus biraz sinirlenir tabi, "sen benimle dalga mı geçiyorsun?, Echo kendini durduramaz, "...dalga mı geçiyorsun?". Narcissus artık çok sinirlenmiştir, "git buradan!" diye bağırır, Echo'nun kalbi kırılmıştır. "git buradan!"'ın tekrar ederek kaçar onun yanından ve Mimas dağının eteğindeki bir mağaraya saklanır, ağlar, ağlar, eriyip gider. vücudu ve kemiklerinin yitmesine rağmen sesi mağarada kalır. ondandır ki dağlara bağrılındığında echonun sesi eskiden yaptığı gibi sizi taklit edermiş.

Echonun başına gelenler aşk tanrıçası afrodit için bardağı taşıran son damla olmuş. Yüzlerce kızın kalbini kıran bu adamı cezalandırma zamanı gelmiştir artık. "Aşk acısının ne olduğunu öğrenme vakti geldi..." der .Narcissus yine bir gün Mimas dağı eteklerindeki ormanda dolaşırken Başpınar'ın önündeki gölden su içmeye gider. Tam suya eğilirken kendisini görür ve tam anlamıyla büyülenir. Ellerini yansımasına uzatır ama elleri suya değer değmez görüntüsü kaybolur.

Narcissus önce üzülür ama suyun durulmasıyla görüntü tekrar oluşunca gölün kıyısına oturup bütün gün kendisini izler. Annesi Nana ve babası onu aramaya ve evine geri götürmeye gelirler ancak Narcissus "hayatının aşkından" ayrılmayı reddeder. Bir gün Narcissus yansımasına sarılmak için suya eğilir ancak göle düşer ve boğulur. Bunu duyan Afrodit pişmanlık duyar ve Narcissus'un ölü vücudunu gölden çıkartıp, bir çiçeğe dönüştürür.İşte Bahar ile birlikte İzmir/Mordoğan dağlarından toplanılıp gelen ve pazarlarda ,köşe başlarında ,çiçekçilerde satılan aşk kokulu NERGİS'in hikayesi bu.



Bir nergis çiçeği ölmüş. Çayırdaki çiçekler, ırmaktan birkaç damla su istemişler, 
ona gözyaşı dökmek için.
“Bendeki tüm su damlaları gözyaşı olsa, nergis için dökeceğim yaşlara yetmez.
Onu çok severdim” demiş ırmak.
“Nergisi kim sevmezdi ki? O kadar güzeldi ki…” 
diye yanıt vermiş çayırdaki çiçekler.
“Gerçekten güzel miydi?” diye sorunca ırmak, 
“Senden iyi kim bilir bunu? Kıyında eğilip suyunda kendi güzelliğine bakardı her gün” demişler. Irmağın yanıtı şöyle olmuş:
“Onu sevmemin nedeni, bana eğilip baktığında, suyumun yansımasını görmemdi gözlerinde…”

Oscar Wilde



8 Ocak 2012 Pazar

KIZLAR DA YANMAZ”IN TANIKLIĞI -ADNAN BİNYAZAR

K

IZLAR DA YANMAZ”IN TANIKLIĞI

Eğitim sorunumuz, hemen her hükümet döneminde keyfi uygulamalarla tıkanma noktasına geldikçe, tartışma konusu yapılan köy enstitüleri yerin dibine batırılıyor. Bu kuruluşların 1946’lardan bu yana ulusal eğitim konularına önyargılı yaklaşan bağnazların düşmanca duygularının hedefi olduğu biliniyor. Kötünün soyu tükenmez; bu düşmanca tutumu sürdürenler günümüzde de eksik değil.

O kafada olanlar; umarım Tonguç ve Enstitüleri adlı incelemesiyle 1998 yılında Türkiye İş Bankası’nca düzenlenen “Toplum ve İnsan Bilimleri Büyük Ödülü”nü alan Pakize Türkoğlu’nun; altı yaşındaki bir köylü kızın nereden nereye geldiğini anlatan Kızlar da Yanmaz adlı kitabını okuyup, düşmanca duygularının bir işe yaramadığını anlarlar...

Türkoğlu, kitabına neden Kızlar da Yanmaz adını vermiş?

“Cumhuriyetin onuncu yılıydı. Eğitimin uğramadığı, okulu olmayan bir dağ köyünde, ‘Ben de okumaya gideceğim!’ diye tutturduğumda, ‘Okuyan kızlar başını örtmezmiş. Yarın ahrette cayır cayır yanarsın!’ diyen komşumuz Cemiş teyzenin yüzünü gözünü tırmaladığımda ve eşek sırtında götürüldüğüm nahiyede başka bir aile yanında kalarak ilkokula başladığımda henüz altı yaşında bir köylü kızıydım.”

İnsan, ortamın ürünüdür. Aydınlanma kökten beslenirse dal verir. Küçük Pakize, Millet mektebi çıkışlı annesinin, teyzelerinin asker mektuplarını okuduklarını görüyor, dayısının kızı Münevver’in Pazarcı’ya okumaya gittiğini duymuş. Onlara bakarak kızların da okuyabileceği bilincine varıyor.

Kırgız yazarı Cengiz Aytmatov’un Öğretmen Duyşen’i yıllar önce yayımlandığında, köy gerçeğini kavrayamayan kesimlerce göklere çıkarılmıştı. Bir yazımda bizde Öğretmen Duyşen romanının kahramanı Altınay gibi nice kadınlar yetiştiğini savunduğumu anımsıyorum. Antalya-Gazipaşa’nın Göksenir yaylasında doğup, “İlkokul benim devrimimdi,” diyen küçük Pakize o nicelerden biridir.

Toplumlar gibi, insanların da iç devrimleri vardır. Türkoğlu, bireysel iç devrimini küçük bir kızken yaşıyor: “İlkokuldan sonra eğitime devam etmekten umudumu keserek köye dönüp örtülenmişken, kendimi Aksu Köy Enstitüsü’nde cennet gibi bir eğitimin kucağında buldum.”

Köy enstitüleri, küçük Pakize’ye cehennemi cennet eylemiştir...

Cumhuriyet’in bu kurumları, devlet desteğinden yoksun köy çocuklarını eğiterek, insanımızı gerçek anlamda yurttaş kılmanın en önemli atılımıydı. Ülkenin tüm olanaklarını tekeline alan patronlar, insanımızı parmaklarında kukla gibi oynatan politikacılar, geniş toprak sahipleri, aşiret ağaları, din bezirgânları aralarında güç birliği yaparak içlerine sindiremedikleri bu çağdaş atılımın önünü kesmişlerdir.

Köy enstitülerinde ancak altı yıl özgürce eğitim yapılabildi. Başta dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel gibi gerçek bir aydın, İsmail Hakkı Tonguç gibi bir eğitim devrimcisi olmak üzere, öğretmenini, öğrencisini uydurma eylemlerle suçladılar. Oysa enstitüler, sanatsal yaratının, bilimsel düşüncenin, evrensel insanlık değerlerinin eğitim laboratuvarıydı.

Pakize Türkoğlu, alt başlığı “Genç Cumhuriyet’te Köy Çocuğu Olmak” adlı anılarında, çevresinin insanlarını da duyarlıkla gözleyerek o günleri yaşarken, aynı coşkuyu okuruna da yaşatıyor. Kitabın başındaki “önsöz”, bitimindeki “sonsöz”le de eğitim tarihimizdeki inişleri çıkışları irdeleyerek, yaşanılan çöküşü gözler önüne seriyor.

Kızlar da Yanmaz, Aksu Köy Enstitüsü’nde “cennet gibi bir eğitim”le kucaklaşınca, başındaki örtüyü atıp aydınlanma ışığına bürünen küçük bir kızın öyküsüdür.

ADNAN BİNYAZAR. Pazar Yazıları. Cumhuriyet. Dergi 08.01.2012