Saygı ve özlemle anıyorum 😔
16 Eylül 2024 Pazartesi
9 Eylül 2024 Pazartesi
9 EYLÜL İZMİR, KURTULUŞ
1 Eylül 2024 Pazar
1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ
Bugün Bir eylül dünya barış günü. Dünyayı kasıp kavuran , şimdiye kadar olan savaşlardan en çok ölüm , yıkım ve onarılmaz acılar veren İkinci Dünya Savaşının sona erdiği gün. Bir savaş ki başlama ve bitiş tarihi ayni tarihlere rastlasın.İsterdim ki bir daha savaş olmasın. Bir eylül Dünya Barış günün bunun için kutlanıyor .Oysa 1945 den bu yana görüp yaşadığımız kaçıncı savaş. Dünya ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI çığlıkları atmaya başlamışken...
Dünyayı BARIŞA ancak kadınlar götürebilir. Savaştan maddi manevi en çok zarar gören kadın olduğuna göre en çok barışı o ister. Bunu gerçekleştirmek için cabası ,yönetimde söz sahibi olması olmalıdır. Türk ve Dünya kadınları dünyayı yönetme yetkisine sahip olduklarında Savaşlar olmayacaktır.
Yüce Atatürk der ki"Dünyada güzel olan herşey kadının eseridir" ve Livaneli'nin dediği gibi GÜZELLİK kurtaracaktır Dünyayı.Svaştan ve tüm çirkinliklerden.
Sözlerimi yine Atatürk 'ün sözüyle bitiriyorum"Yurta Barış,Dünyada Barış "
Arzu Sarıyer
Fotoğraf:Tan Oral T24
26 Ağustos 2024 Pazartesi
26 AĞUSTOS BÜYÜK TAARRUZ
26 Ağustos Büyük Taarruz 'un yıl dönümünde yüce Atatürk ve silah arkadaşlarına saygı ve minnetle anıyorum...
26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLER İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR
VE İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ’E BAKAN NEFER
Saat 2.30.
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için
ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın, daha küçük kaldığı için
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten evimize,
aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe’den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık tepesi olmasa
Afyon Karahisar şehrinin ışıklan gözükecek.
Kuzeydoğuda Güzelim dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:
Akarçay belki bir akar su, belki bir ırmak, belki küçük bir nehirdir
Akarçay Dereboğazı’ında değirmenleri çevirip ve kılçıksız yılan
balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar.
Ve kocaman çiçekten eflatun kırmızı beyaz ve sapları
bir, bir buçuk adam boyundaki haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde
Altıgözler köprüsünün altından gündoğuya dönerek
ve Konya tren hattına rastlayıp
yolda Büyükçobanlar köyünü solda
ve Kızılkilise’yi sağda bırakıp, gider.
Düşündü birdenbire kayalardaki adam bu kaynakları
ve yolları
ve düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük,
ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu, yalnız,
Yunan’dan önce ve Seferberlik’ten evvel
Selimşahlar çiftliğinde ırgatlık ederken Manisa’da geçerdi
Gediz’in sularını başı dönerek.
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında O’nu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu
Paşalar: “Üç”, dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.
Saat 3.30.
Halimur – Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir.
İzmirli Ali Onbaşı (Kendisi tornacıdır) karanlıkta göz yordamıyla
sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer sarışındı, ikinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyleyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
tezkere alıp Urfa’ya girdiği akşam.
Altıncı, inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu
mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona “Deli Erzurumlu” derdiler.
Yedinci Mehmet oğlu Osman’dı.
Çanakkale’de, İnönü’nde, Sakarya’da yaralandı
ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci İbrahim korkmayacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar.
Saat: 4
Ağzıkara-Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, mekanizmalar Üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı, mevzideki biricik silahsız adam: ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru, durdu boyun büküp
el kavuşturup sabah namazına, içi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır.
Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenabı rabbülâlemîne şühedâyı.
Saat: 4.45.
Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu:
dizkapaklarında kan, kantarmasında köpük…
İkinci Süvari Fırkası’ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü.
Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü.
Karşı dağlar ardında,
düşman elinde kalan bir başka horoz vardır;
Balta ibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar her hal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır.
Saat beşe on var.
Kırk dakka sonra şafak sökecek.
“Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak”
Tınaztepe’ye karşı Kömürtepe güneyinde.
On beşinci Piyade Fırkası’ndan iki ihtiyat zabiti
ve onların genci, uzunu,
Darülmuallimin mezunu
Nureddin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynayarak konuşuyor:
-Bizim İstiklâl Marşı’nda aksayan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam,
Akif, inanmış adam,
fakat onun, ben, inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın
“Gelecektir sana vadettiği günler Hakkın”
Hayır, gelecek günler için gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz vadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair.
“Kim bilir belki yarın…”
Saat beşe beş var.
Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı:
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes macerada, ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.
Topçu evvel mülâzimi Hasan’ın yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi, kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük.
Öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü
ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.
Yüzbaşı sordu:
– Saat kaç?
– Beş.
– Yarım saat sonra demek…
98956 tüfek ve şoför Ahmet’in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün aletleriyle
ve vatan uğrunda,
yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve ikinci Ordu’lar
baskına hazırdılar.
Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde, beygirinin yanında duran sarkık,
siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nureddin Eşfak baktı saatına:
– Beş otuz…
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz…
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar: Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihata ettik
Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar.
Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyi külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis:
alaturka sopa yemiş bir temiz
ve sırmaları kopuk firenk uşağı…
Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nureddin Eşfak’ın ayağı.
Nureddin dedi ki:
“Teselyalı Çoban Mihail”
Nureddin dedi ki:
“Seni biz değil,
buraya gönderenler öldürdü seni…”
Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü ordularımız İzmir’e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu.
Devrildi. Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı, baktı karşıya. Gözleri hayretle yandılar:
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra.
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken
kederinden yüzlerini toprağa döndüler.
Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı,
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da.
Ve kılıçların, nalların, ellerin ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu:
“Dörtnala gelip uzak Asya’dan Akdeniz’e
bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benze yen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim…”
Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinde gelip öfkeden, sevinçten,
Ümitten ağlaya ağlaya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz’i.
“Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık, havada kuş kadar çokturlar,
korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar
ve kahreden yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların maceraları vardır…”
Nazım Hikmet
Kuvayı Milliye Destanı
AHMET SALTIK
Kaynak:http://ahmetsaltik.net/2014/08/25/26-agustos-gecesinde-saatler-iki-otuzdan-bes-otuza-kadar/
14 Kasım 2023 Salı
Ölüm yıldönümünde saygıyla, özlemle anıyorum.
Daha önce hiç okumadığım Orhan Veli şiirini burada paylaşmak istedim...
AÇSAM RÜZGARA Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş Mavilerde sefer etmek! Bir sahilden çözülüp gitmek Düşünceler gibi başıboş. Açsam rüzgara yelkenimi; Dolaşsam ben de deniz deniz Ve bir sabah vakti, kimsesiz Bir limanda bulsam kendimi. Bir limanda, büyük ve beyaz... Mercan adalarda bir liman.. Beyaz bulutların ardından Gelse altın ışıklı bir yaz. Doldursa içimi orada Baygın kokusu iğdelerin. Bilmese tadını kederin Bu her alemden uzak ada. Konsa rüya dolu köşkümün Çiçekli dalına serçeler. Renklerle çözülse geceler, Nar bahçelerinde geçse gün. Her gün aheste mavnaların Görsem açıktan geçişini Ve her akşam dizilişini Ufukta mermer adaların. Ne hoş. ey Tanrım, ne hoş, İller, göller, kıtalar aşmak. Ne hoş deniz deniz dolaşmak Düşünceler gibi başıboş. Versem kendimi bütün bütün Bir yelkenli olup engine; Kansam bir an güzelliğine Kuşlar gibi serseri ömrün.
Orhan Veli KANIK
Kırk beş yıl önce Ege Bölgesi'nin en doğu Şehrinin küçük ilçesinde öğretmendim. Seksen öncesi herşey boz bulanık,her gün olaylar yaşanırken biz öğretmenler ikişer üçer aynı çatı altını paylaşıyorum. İlk evimiz İlçe meydanın bir arka sokağında, fırın üstündeydi. İlk gelen Küçük kömür sobasını yakar,kocaman salonumuzu ısıtmaya çalışırdı. Geç vakit akşam yemeğimizi yerdik.Bazan öğretmen arkadaşlarımız da yemek konuğumuz olurdu. Neşeli günlerimizde çay faslında o yıl kış boyu şiir okuduk. En güzel Hülya okurdu Orhan Veli şiirlerini. Dinlemekle kalmaz dizeleri yaşardık... Az perdeyi aralar gökyüzüne bakardık lapa lapa kar yağar mutlu olurduk... Arzu Sarıyer
11 Eylül 2023 Pazartesi
9 Eylül 2023 Cumartesi
9 EYLÜL İZMİR
101.YIL KUTLU OLSUN!
"İZMİR İÇİN NE YAZARSAM, SANA ADIYORUM"
Atilla Köprülüoğlu
18 Eylül 2022 Pazar
Alsancak bir semtin adı değildir.
O semte adını veren,
al sancağımızı anlatır bize.
Çanakkale Savaşın da 57. Alay Marşı olarak bilinen, Rıfat Bey'in bestelediği güftenin ilk satırları şöyledir.
'Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı,
Al sancağı teslim etti, Allah'a ısmarladı'.
'Alsancak' adı, verildiği semte Milli Kurtuluş Savaşımız'ın simgesi olarak verilmiştir.
İzmir; semt, meydan ve cadde adlarıyla adeta bir Milli Kurtuluş Savaşı Müzesi gibidir.
Türk süvarileri 9 Eylül'de kente şimdi Yenişehir'de olan Kervan Köprüsü üzerinden girdiler...
Onun için o caddenin adı 'Gaziler.'
Sonra Altınpark yolu üzerinden hükümet konağına indiler...
Onun için Altınpark'tan başlayan caddenin adı
'Anafartalar'.
ekran-goruntusu-2022-09-18-222921.png
Basmane yolu üzerinden de bir başka süvari gurubu girdi...
Onun için o caddenin adı
'Mürsel Paşa'.
Devamı,
“'Fevzi Paşa'.
'Kapılar'da kente girişi sağlayan ana arterler vardı...
'Kapılar' adı da oradan geliyor...
Sonra Basmane'de Altınpark'ın tam girişinde
'Muzafferiyet-i Milliye' fırını var...
'Ali Çetinkaya Bulvarı',
'Fahrettin Altay Meydanı',
'Vasıf Çınar Meydanı',
'Lozan, Montrö Meydanları'...
Ve tabi ki
'Cumhuriyet Meydanı'...
Fuar'ın olduğu yer eski İzmir'de Ermeni mahallesiydi.....
Büyük İzmir yangınından sonra orası imar edildi...
'Kahramanlar' semti doğdu...
Sonra;
'Alsancak'...
fb-img-1663489873104-001.jpg
Fuarın iki kapısına
'Lozan ve Montrö' dendi...
Diğerlerine;
'26 Ağustos ve 9 Eylül'...
Sonra,
'Mustafa Kemal Sahil Bulvarı' ve
'Atatürk Stadı'...
Sonra Hatay ana vatana katılınca İzmirliler sevinçten 'Hatay' semtini kurdular...
Ne mi anlatıyorum değerli dostlar?
Türkiye'nin hiç bir kentinde
'Milli Mücadeleyi ve Cumhuriyeti', sokağında, bulvarında, caddesinde, meydanında, semtinde bu denli yansıtan başka bir kent bulamazsınız...
İzmir, canlı ve açık bir
'Kuvay-ı Milliye ve Cumhuriyet' müzesidir."
******************************
**
Bu yazı;
İzmir aşığı,
Cumhuriyet sevdalısı
rahmetli akademisyen
Dostumuz
Oktay Gökdemir'indir!
Gökdemir, Tarih, Tarihsel Olaylar ve Kişiler, Türkiye ve Cumhuriyet Tarihi kategorilerinde eserler yazmış bir yazardır da.
Bir kez daha özlemle anıyoruz Oktay Hoca'yı...
****
Evet, İzmir bir kale!
Peki neyin kalesi?
Çağdaşlığın, modernliğin, özgürlüğün ve hoşgörünün kalesi!
Gülümseyen insanların...
Yeni ve çağdaş olan her şeye duyulan saygının dayanılmaz hafifliğinin kalesi.
Her daim statükoya karşı çıkanların kalesi.
Cumhuriyete ve onun kurucu Ata’sına ilelebet bağlılığın kalesi.
“Özgürlüğüme dokunma” diyenlerin, “Ne olursan ol asla teslim olmam” diyenlerin kalesi.
Nazlı ve edalı bir Cumhuriyet çiçeğidir...
Onun için yıllardır direniyor...
****
Urlalı şair-yazar
Necati Cumalı 'nın "İthaf"ından bu dizeler...
İzmir, İzmirli, İzmir'e gönül verenlere gelsin yazıyla;
"Aşklarının tarihi bir şehrin tarihidir diyorum
Gün gelir aşklarıyla anılır şehirler anılırsa
Niyetim sevdalı sözler etmek de olmasa
İzmir için ne yazarsam sana adıyorum!.."
https://www.yurtgazetesi.com.tr/yazarlar/atilla-kopruluoglu/izmir-icin-ne-yazarsam-sana-adiyorum-18926










