27 Ağustos 2011 Cumartesi

ÇOCUKLARIMIZA KİTAP ÖNERİLERİ ÜLKÜ TAMER

ÇOCUKLARIMIZA KİTAP ÖNERİLERİ

Bu soruyu soran çok kişi var. Geçen hafta bir okuru...m, “Tatil bitti bitecek,” dedi. “Çocuğuma hangi kitabı alayım?”

Okunması (ya da okutulması) gereken o kadar çok kitap var ki... En iyisi, sayıyı beşle sınırlamak, kendi önerilerimi iletmek...

***

İlköğretim düzeyi için ilk seçimim Andersen Masalları.

Masallar yoğun öykülerdir. Hızla akıp giden olaylardan örülmüşlerdir. Çocuk okurun dikkatini, ilgisini dağıtmazlar. Onu başka edebiyat türlerinin okuru olmaya hazırlarlar. Bu yüzden ilk seçimim bir masal kitabı oldu.

Peki ama, neden Grimm Kardeşler, Perrault, Dede Korkut ya da Keloğlan masalları değil de Andersen?

Hans Christian Andersen edebiyata en yakın masalcıdır da ondan.

Sözünü ettiğim öteki masallar derlemedir. Halk arasında anlatılan yaygın masallardır. Andersen ise özgün yapıtlar üretmiştir. Amacı bir öykü aktarmak değil, bir öykü yaratmaktır. Anlatımı da anlattıkları kadar özgün ve ilginçtir. Dede Korkut’u okuduktan yıllar sonra Deli Dumrul’un köprübaşını tutmasını hatırlarsınız; ama Andersen’in Kibritçi Kız’ını gençliğinize, olgunluk çağınıza sadece düşleriyle değil, yüreğinizin bir köşesine ilişmiş hüznüyle de taşırsınız.

***

Küçük Prens. İkinci seçimim Antoine de Saint-Exupéry’nin yapıtı.

Küçük Prens büyükler için yazılmıştı aslında. Ama her yaşta okurun ilgisini çekmiş, kısa sürede birçok dile çevrilmiş, çocukların da ellerinden düşürmedikleri bir kitap olarak ölümsüz yapıtlar arasında yerini almıştı.

Çocuklar için onu önermemin iki nedeni var.

Birincisi, yedek subay öğretmenliğim döneminde Küçük Prens’i okuyan öğrencilerimin daha sonra benden başka kitaplar istemeleriydi.

İkincisi, düşgüçlerinin harekete geçmesi, kendi küçük prensliklerini (ya da prensesliklerini) yaşamaya başlamalarıydı.

***

Odysseia. Ortaöğretim düzeyindeki çocuklara (ve ilkgençlik dönemlerini yaşayanlara) önereceğim birinci kitap Homeros’un destanı.

Homeros, şiirle öyküyü olağanüstü bir ustalıkla bağdaştıran sanatçıların başında gelir bence. Öyküyü izlerken büyük bir şiir tadı alırsınız.

Peki, neden İliada değil de Odysseia?

Odysseia serüven açısından daha zengindir. Kısa öykülerden örülmüştür sanki. İlginizi daha diri tutar. Homeros’u sevmenizi, klasiklere ısınmanızı sağlar.

***

İnce Memed. Bu kitabı seçmemin nedeni de üç aşağı beş yukarı aynı. Yaşar Kemal’in çok daha fazla sevdiğim romanları var. Ama günümüzün en güçlü yazarının yapıtlarına ve çağdaş Türk edebiyatına ilk adımı atacaksanız, bence bu kitapla başlamalısınız.

İnce Memed, hem konu, öykü, serüven zenginliği, hem anlatım bakımından hemen sarar okuru; yazarın öteki kitaplarını okuma ve başka yazarların yapıtlarına yönelme isteğini uyandırır onda.

***

Memet Fuat’ın Antolojisi. Okulda şiir okurluğuna Fuzuli’yle, Cenap Şahabettin’le, Mehmed Emin Yurdakul’la başlamak öğrenciyi edebiyattan da soğutur, canından da bezdirir. Arapça, Farsça sözcüklerle boğuşmak, aruz kalıplarını kestirmeye çabalamak, “Şair bu mısrayla ne demek istemiştir?” sorusunu yanıtlamaya çalışmak “zor zanaat”tir doğrusu.

Öğrenciye şiiri sevdirmek, onun şiir okuru olmasını sağlamak istiyorsanız, önce Cumhuriyet döneminin nitelikli sanatçılarını sunacaksınız ona.

Çağdaş Türk şiirini en iyi yansıtan yapıt Memet Fuat’ın derlemesidir bence. Yapıtın ölçütü “nitelikli edebiyat”tır. Ayrıca, şairler üstüne öğrencilerin büyük ölçüde yararlanabilecekleri bilgileri, değerlendirmeleri içermektedir.

ülkü tamer. selam olsun. cumhuriyet. 27.08.2011

2 Ağustos 2011 Salı

TUTUNAMAYANLAR MUSTAFA BALBAY

Mustafa Balbay

Tutunamayanlar...

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanını bizim kuşak 1980’lerin ortasında keşfetti. 1970’te TRT Roman Ödülü kazanan Atay’ı 1980 sonrasında yeniden güncel kılan belki de 12 Eylül

ortamının yarattığı büyük toplumsal yıkımdı.

O dönemde İzmir’de mesleğe usul usul damgasını vurmaya başlayan kuşağın önemli bir bölümü 12 Eylül öncesinin politize ortamından etkilenmiş, içinde yer almıştı. Meslek büyüklerimiz onları kendi bakış açıları ve ağabeylikleriyle, Türk toplumunun gerçekleriyle tanıştırıyordu.

Arkadaşlardan biri Tutunamayanlar’ı okuduğunu söyleyince bir ağabeyimiz şakayla karışık takılımıştı:

“Ula oğlum önce tutunanları okusana.”

***

Oğuz Atay’ı o yıllarda hep gençlik hayallerimizin gölgesinde okumuştum.

Temmuzda yeniden bir başka gözle okudum. Atay, 20. yüzyılın ortasındaki devlet yapımızı, aydınlarımızı, gençlerimizi, toplumsal değerlerimizi acımasızca ama sanki bütün bunların acısını içinde hissederek anlatıyor. Roman kahramanları Selim ve Turgut’un kişiliğinde ve etrafında bütün toplum ve insan perdelerini indiriyor. Mizahı da öyle bir kullanmış ki hani “öfkeli mizah” diye bir kavram ortaya atılsa yeridir.

Selim, Turgut, arkadaşları sanki etrafımızda yaşayan insanlarmış gibi ete-kemiğe bürünüyor.

Yaşamın içini doldurmaya çalışırken söyleniyorlar:

“Hayatın başı ve sonu belli; hiç olmazsa ortasını kaçırmamalıydım...” (sy. 447)

Genel tarihe bakışı alaya aldıktan sona “ciddi” bir karakterin davranışını tarif ediyor:

“Aklını başına toplamak için saçlarını tarar.” (sy. 239)

Şarkılar yazan Selim, dönemin eğitim anlayışına, Atatürk’e bakışına gönderme yapar:

“Ve büstlerinden yalnız göğsüne kadar tanıdığım Atatürk...” (sy. 119)

Toplumun her kesimini deşeleyen Atay, elbet köşe yazarlarına da dokundurmalıydı:

“... Fıkra köşesine adını bile bulmuş, köşe kapmaca diyecekmiş.” (sy. 487)

Turgut uzun uzun Dickens, Dostoyevski, Ömer Seyfettin, Goethe, Beethoven bilgisi parçaladıktan sonra kendisini tarif ediyor:

“Ben de okumadığım kitaplardan en iyi anlayan insanım bu dünyada.” (sy. 581)

Bir insanın kendisini tükenmiş hissetmesinin Atay’ca tarifi şöyle:

“Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: Mürekkeple yazmışlar oysa. Ben, kurşunkalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.” (sy. 598)

Atay, kahramanlarını “dün” ile “yarın” arasında sert ifadelerle tartıştırıyor:

“Bir gün öncesine korkak bir bezirgânlıkla sarılmadan yaşayabilecek miyiz? Yoksa, yarından korktuğumuz için düne köle gibi bağlanacak mıyız?” (sy. 350)

Selim’in yazdığı şarkılardan bir kesitle noktayı koyalım:

“Şol cennetin ırmakları, akar Allah deyu deyu / Öğle namazında güneş, yakar Allah deyu deyu / Geç katıldı bu kervana, Allahım yakındır sana / Bir o yana bir bu yana, bakar Allah deyu deyu.” (sy. 131)

***

Atay, insanı, içinde onlarca oda, yüzlerce dolap, raf, kiler bulunan kocaman bir evi tek tek tarif eder gibi anlatıyor.

Tutunamayanlar’ı okurken ille de bir yere tutunmanız gerekmiyor, zaten o sizi geçmiş, gelecek, bugün arasında bir salıncak gibi yolculayıp duruyor.

Atay, 40’lı yaşlarda yitirdiğimiz edebiyatçılarımız arasında. Yaşasaydı Tutunamayanlar’ın arkasını getirecekti.

Toplum bugün nasıl?

Temmuzun ikinci yarısında Prof. Yılmaz Esmer başkanlığında yapılan “Dünya Değerler Araştırması”nın Türkiye sonuçları şu başlıkla açıklandı:

Türk halkı mutlu.

İnsanlarımızın yüzde 77’si mutluyum demiş.

Ne güzel...

Gazetelerde yer aldığı kadarıyla sonuçların ayrıntılarına baktım.

Yüzde 63, parlamentoyla, seçimlerle uğraşmak zorunda kalmayalım, güçlü bir lider ülkeyi yönetsin, demiş.

İnsan haklarına büyük ölçüde saygı gösterildiğine inananların oranı sadece yüzde 15.

İşini kaybetme endişesi içindekilerin oranı yüzde 68.

Çocuklarına iyi bir eğitim sağlayamama endişesi duyanların oranı yüzde 76.

Kadına şiddet gereklidir diyenlerin oranı yüzde 30.

Ve halkımız mutlu...

Atay gibi toplumun karaciğerine kadar inecek, her şeyi tüm çıplaklığıyla gözler önüne serecek edebiyatçılara gereksinmemiz var.

Oğuz Atay bu yüzden günceldir...

1 Ağustos 2011 Pazartesi

NEDEN SEVİNEMİYORUZ ERDAL ATABEK

Neden Sevinemiyoruz?

İnsanın evrensel altı duygusunun bütün kültürlerde ortak olduğu anlaşılıyor:
...
MUTLULUK,

ÜZÜNTÜ,

ŞAŞKINLIK,

KORKU,

ÖFKE,

İĞRENME.

Bu altı duygu, yerinde, zamanında ve ölçüsünde olduğu zaman canlının yaşamını kurtarıyor.

Ama çoğu kez duyguların harekete geçememesi ya da tersine yanlış yerde ve zamanda harekete geçmesi de yaşamı zorlaştırıyor.

Toplumumuzda nicedir egemen olan duygulara bakınca, “üzüntü”nün, “korku”nun, “öfke”nin yaşandığını görüyoruz.

Örneklerini de her gün görüyoruz.

***

Öfke

İşte, çok yaygın olarak yaşamımızı güdüleyen duygu.

Başbakan’da önceleri “bir hitabet biçimi” idi, artık bir “siyaset biçimi” oldu.

Öfke, haklı nedenlere dayandığı zaman cesareti harekete geçiren duygudur. Haksız nedenlere bağlı olursa, şiddetin asıl kaynağı.

Ayrıldığı karısını sokak ortasında öldüren eski koca da kendisini haklı göstermeye çalışır.

Toplumumuzun bir “şiddet toplumu” olduğunu anlamak için uzağa gitmeye gerek yok.

Trafiğe çıkın ve bakın, durumu anlamaya yeter.

***

Korku

İnsanımızın en yaygın duygusu.

Geleceğinden korkma. Gençlerde yaygın.

Üniversiteye girememe korkusu.

İş bulamama korkusu.

Yeterli geliri elde edememe korkusu.

Evsiz kalma korkusu.

Aç kalma korkusu.

Yaşlanma korkusu.

Yalnız kalma korkusu.

Hastalanma korkusu.

Hapse girme korkusu.

Öfke, iktidar olunca,

Korku, yönetilene kalır.

“Korku toplumu” olmamıza şaşılmamalı.

***

Şaşkınlık

İnsan beklemediği bir şeyle karşılaşınca şaşırır.

Biz de önceleri birçok şeye şaşırırdık.

Artık hiçbir şeye şaşırmıyoruz.

Her an her şey olabilir.

Çocuk her şeye şaşırır.

Onun için her şeyi sorar.

“Gökyüzü neden mavi anne?”

“Güneş batınca nereye gidiyor?”

Şaşırmak, öğrenmenin anahtarıdır.

Merak, bilginin kapısını açar.

Artık hiçbir şeye şaşırmıyoruz.

Kayıtsızız.

Aldırmıyoruz.

Bize değmiyor.

Yavaş yavaş haşlanmış kurbağanın aymazlığıdır bu.

***

Üzüntü

Günlük ruh durumumuzdur.

Hep üzülürüz.

Neye üzüldüğümüzü bilsek de üzülürüz, bilmesek de.

Hep içimizde bir sıkıntı vardır.

Gülmeye korkarız.

Çok güldük, herhalde ağlayacağız.

Üzgünüz, üzüntülüyüz.

Ama elimizden bir şey gelmez.

Ben, tek başıma ne yapabilirim ki?

Baksana, kimselerin elinden bir şey gelmiyor.

Kimse bir şey yapmıyor, hayret.

Kimselerin bir şey yapmamasına şaşarız.

Kimselerin bir şey yapmamasına kızarız.

Ben mi?

Kimse bir şey yapmıyor da bir ben mi kaldım?

Ben ne yapabilirim ki?

Tek başıma.

İşte, üzülüyorum, görüyorsun.

Üzül, üzül, işe yaramıyor da ne yapayım ki?

Esnaf kan ağlıyor.

Bizim orada her gün bir iki dükkân kapanıyor.

Kime sorsam şikâyetçi.

Peki, bu oyları kimler veriyor, anlamadım gitti.

Ramazan geldi, gene fiyatları yükseltirler.

Pidenin fiyatı artmıyormuş.

Göz boyamadır o, gramını düşürürler.

Bilmiyorum vallahi, üzgünüm.

***

Mutluluk

Ah işte, çocukken mutluyduk.

Hiçbir şeyimiz yoktu ama mutluyduk işte.

Her taraf ağaçtı, sokakta oynardık.

Otomobiller yoktu o zaman.

Alışveriş merkezleri de yoktu.

Üzümü bağda yerdik. Eriği ağaçtan alırdık.

Ne televizyon vardı, ne gofret reklamları.

Ev reçelleri yapılırdı. Turşular küpe basılırdı.

Mutluyduk.

Yoksul sayılırdık, şimdilere bakınca.

Çok güvenliydik ama.

“Türk’üm doğruyum çalışkanım”ı söylerken göğsümüz kabarırdı.

İstiklal Marşı’nı duyunca olduğumuz yerde çakılırdık.

Gururluyduk.

Atatürk vardı.

Mutluluk mu?

Anıtkabir’de yatıyor.

Atatürk’le gömüldü...

24 Temmuz 2011 Pazar

24 TEMMUZ 1923 LOZAN Emre Kongar


Unuttuklarımız!

24 Temmuz 1923, Lozan:

Anadolu’da yeni bir devlet kuruldu…

Aradan seksen sekiz yıl geçti…

Bu devletin kuruluş koşullarını unuttuk!

1920’li yıllarda Anadolu’nun nüfusu 11-12 milyon kadar…

Yani bugünkü İstanbul’un nüfusundan daha az.

Bu nüfusun ancak yüzde onu okuma yazma biliyor…

Yaklaşık bir milyon kişi…

Onların da yarısı ancak adını yazabiliyor.

Nüfusun yarısına yakın bölümü hasta:

Trahom, verem, sıtma.

Tüm nüfus aslında uzun süren savaşların sonunda kılıç artığı:

Yorgun, bezgin, aç, hasta, genellikle kadın ve çocuklardan oluşuyor.

İşte yirminci yüzyılın en büyük siyasal ve kültürel mucizevi projesi böyle bir nüfusla gerçekleştiriliyor.

***

Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları büyük devletler tarafından cetvelle harita üzerinde çizilmedi:

Yüz binlerin kan ve gözyaşı ile yoğrulmuş savaşlar sonunda belirlendi.

Sadece İstanbul’u ve Anadolu’yu işgal eden galip devletlerin silahlı kuvvetlerine, İngiliz, Fransız, İtalyan ordularına karşı değil…

Batıdan çıkarma yapan taze kuvvet Yunanistan ordularına karşı…

Doğudan saldıran taze kuvvet Ermenistan ordularına karşı…

İçteki Halife taraftarlarının isyanlarına karşı…

İçteki Ermeni çetecilerin saldırılarına karşı…

Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, Anadolu halkının “ölümüne verdiği” bir mücadele ile çizildi bu sınırlar.

***

Çok kişinin aşırı milliyetçi, şovenist duygularını gıcıklayan bu gerçekler, yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni ırkçı, faşist bir diktatörlüğe yöneltmedi:

Tam tersine, yeni Cumhuriyet, ırk, din, dil, mezhep farkı gözetmeksiniz “Bu sınırları çizen, bu devleti kuran halka Türk halkı denir” anlayışıyla, siyasal bilince ve bireysel tercihe dayalı bir vatandaşlık kavramı üzerinde yükselen “Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olmayı hedefledi.

Bugün bütün dünyaya, Batı’yla, Yunanistan ve Ermenistan’la dostluğumuzu geliştirmeye...

Türk vatandaşı olan tüm azınlıkları, başta Yahudi, Rum ve Ermeniler olmak üzere herkesi eşit yurttaşlar olarak bağrımıza basmaya çalışıyoruz.

***

Lozan, Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalananlar arasında devam eden tek barış antlaşmasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, Birinci Dünya Savaşı’ndan bugüne kadar varlığını, gelişerek sürdürmüştür.

Kadın-erkek, Türk-Kürt, Sünni-Alevi, iktidar-muhalefet, sivil-asker, zengin-yoksul, türbanlı-türbansız ayrımcılıkları ve çatışmalarıyla bu gelişmenin durdurulmasına izin vermeyelim.

Demokrasi ve insan haklarının, bütün bu farklılık ve çatışmaların panzehiri olduğunu unutmayalım.

Farklılıklarımızı koruyarak bir arada yaşamanın, gelişmenin nimetlerinden, bu toprakların güzelliklerinden eşit ve adil bir biçimde yararlanmanın yollarını bulalım.

Birbirimize, haksız ve adaletsiz bir biçimde, ayrımcı bir vicdanla bakmayalım.

Kinci ve intikamcı olmayalım.

İnsanları haksız ve adaletsiz muamelelere tabi tutmayalım; vicdanlarımızda veya adalet mekanizmasında yargısız infazlar yapmayalım!

Lozan’ın seksen sekizinci yıldönümü, içerdeki ve dışardaki tüm okurlarıma kutlu olsun!
 

4 Temmuz 2011 Pazartesi

AZİM VE İNAT ERDAL ATABEK


Erdal Atabek
Azim ve İnat Arasında Ne Fark Vardır?..

Üç yaşında bir çocuk, oyuncakçı dükkânında tepinmeye başladığı zaman anne baba birbirlerine bakarlar:

...“Gene başladı bizimki”.

Gene başlamıştır.

İlle de o istediği oyuncak alınacaktır.

İstediği oluncaya kadar tepinir, kendini yerlere atar.

Bizim kültürümüzde çaresiz kalınır, ele güne ayıp olmasın diye oyuncak alınır, çocuk susturulur.

Bir İngiliz annesi o oyuncağı almaz, çocuğun tepinmesini sadece seyreder ve bitmesini bekler.

Çocuk da üç yaşında her istediğinin olmayacağını öğrenir.

Çocuk eğitiminin en önemli aşamalarından birisi budur.

***

Azim, akıllı inattır.

İnat, akılsız azim.

Azim ile inat arasında üç belirgin fark vardır:

Azimde mantık öndedir, inatta öfke duygusu.

Azim sınırı bilir, inat sınır bilmez.

Azim durmasını bilir, inat durmasını bilmez.

***

İkinci Dünya Savaşı.

Adolf Hitler, gücünü artırdığı Almanya’yı dünya egemenliği hayaliyle savaşa soktuğu zaman ‘azimli’ sanılmıştı.

İngiliz Başbakanı Chamberlain, Versay Antlaşması değiştirilip bazı ödünler verilirse Hitler’in duracağını tahmin ederek bu ödünleri verdi.

Oysa Winston Churchill, Hitler’i daha iyi tanımış, ne yapmak istediğini daha iyi anlamıştı.

Hitler’in ancak savaşarak durdurulabileceğini söylüyordu.

Ancak savaştan korkanlar beklemeyi yeğlediler.

Hitler ‘Blitzkrieg-Yıldırım Savaşı’ ile Avrupa’yı ele geçirince Churchill İngiltere Başbakanı oldu ve savaşı ele aldı.

İkinci Dünya Savaşı dikkatle okunmalıdır.

Hitler’in inadı 14-15 yaşındaki Alman çocuklarını bile savaşa sokarak Berlin sokaklarında ölümlerine yol açmıştır.

Churchill’in azmi onu savaşın baş galibi yapmıştır.

Azim her zaman sonunda inadı yener, yenmiştir, yenecektir.

***

Yakın tarihimizden iki örnek de Mustafa Kemal Paşa ile Enver Paşa’dır.

Mustafa Kemal, bütün hayatı boyunca azmin seçkin bir örneğidir.

Akıllıdır.

Sınır çizmesini bilmiştir.

Nerede duracağına doğru karar vermiştir.

“Selanik’i alalım paşam, avucumuzun içinde” diyenlere, ‘hayır, Selanik çizdiğimiz sınırın dışındadır’ demiş, doğduğu yeri alıvermek gibi bir hevese kapılmayarak ders vermiştir.

Ama ‘Cumhuriyeti ilan etmek’ konusunda hiç duraksamamış, sonuna kadar giderek azminin gücünü göstermiştir.

Enver Paşa ise inatçı yapısının tuzaklarından kurtulamamış, yaptığı birçok iyi işi de hatalarının çukuruna gömmüştür.

Sarıkamış muharebesi, daha savaşa giremeden doğa koşullarına yenilen, donarak ölen 90 bin askerin kaybıyla büyük bir yenilgi olmuştur.

Azim ve inat arasındaki farkı anlamak kimi zaman uzun bir süre alır.

İkinci Dünya Savaşı’nda altı yılın sonunda (1939-1945) ve 50 milyon ölü, daha fazla sayıda yaralı ve sakatla bu fark anlaşılmıştır.

Bizim tarihimizde de Birinci Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı arasındaki fark inatla azmin farkını ortaya koyar.

***

Kimi zaman inatçı davranış azim, azimli davranış ise inat sanılır.

Oysa bu üçlü ölçüte bakınca neyin ne olduğu kolayca anlaşılır:

Akıl mı? Duygusal öfke mi?

Sınır konuyor mu, konmuyor mu?

Durulacak yer biliniyor mu, bilinmiyor mu?

Azim de belli olur, inat da.

Zararı mı?

Ne yazık ki zararın bedelini sadece inatçılar değil, herkes öder.

Tarih bu bedelin gözyaşlarıyla, acılarıyla, kanlarıyla çizilmiştir.

Sonunu başından görmeyenlerin yazgısıdır bu.

Kişiler için de toplumlar için de...

30 Mayıs 2011 Pazartesi

ÖFKELENİN ERDAL ATABEK



  • Öfkelenin...
Aklın çığlığıdır bu.
Dünyanın çilesini çekmiş bir aklın çığlığı.
Stéphane Hessel.
Yazarın 93. yaşında yazdığı bir kitap. Yazar halen 95. yılında.
Cumhuriyet yayınlarından yeni çıktı.
Stéphane Hessel, Alman asıllı, Fransız uyruklu.
İkinci Dünya Savaşı’nda Fransız Direniş Örgütü’nde çalışıyor.
Gestapo tarafından yakalanıp Buchenwald toplama kampına gönderiliyor. Oradan kaçıyor.
Çile çekmiş bir akıl.
ÖFKELENİN diyor.
Direnişin Nedeni Öfkedir.
Çok yoksullar ve çok zenginler arasında hiçbir zaman bu kadar derin bir uçurum olmamıştı; paraya hücum, rekabet hiç bu kadar teşvik edilmemişti.
Kayıtsızlık: En Kötü Tavır.
Doğrudur, öfkelenme nedenleri bugün o kadar açık seçik olmayabilir ya da dünya çok karmaşıktır. Kim emir veriyor? Kim karar veriyor? Bizi yöneten akımlar arasında bir ayrım yapmak her zaman kolay değildir. Büyük bir dünyada yaşıyoruz ve böyle bir dünyada her şeyin birbirine bağımlı olduğunu hissediyoruz. Bugüne dek görülmemiş bir bağımlılık içinde yaşıyoruz. Ama bu dünyada katlanılması mümkün olmayan şeyler var. Bunları görmek için iyi bakmak, aramak gerekir.
GENÇLERE SESLENİYORUM:
BİRAZ ARAYIN, BULACAKSINIZ.
EN KÖTÜ TAVIR KAYITSIZLIK, İLGİSİZLİKTİR,
‘BİR ŞEY YAPAMAM,
ELİMDEN BİR ŞEY GELMEZ,
BEN KENDİ İŞİME BAKARIM’ DEMEKTİR.
BÖYLE DAVRANDIĞINIZDA,
 İNSANLIĞI OLUŞTURAN TEMEL DEĞERLERDEN BİRİNİ
YİTİRİRSİNİZ.
BUNUN İÇİN GEREKLİ OLAN DEĞERLERDEN BİRİNİ
ÖFKELENME YETENEĞİNİ
YİTİRİRSİNİZ.
Böyle söylüyor Stéphane Hessel.
Dünyayı yaşamış çileli bir aklın sesini bize ulaştırıyor.
Sözlerinin arkasını da getiriyor Hessel:
Direnişin ilk aşaması öfkelenmek, yaşanan haysiyetsizliklere kayıtsız kalmamak, infial duymaksa, ikinci ve belirleyici aşaması eyleme geçmektir.
Yazar insanları şiddete çağırmıyor, tem tersine şiddetten kaçınmalarını öneriyor.
Onun eylem çağrısı ÖRGÜTLENMEdir.
İnsanları mahalle derneklerinden Attac, Amnesty International gibi uluslararası sivil toplum kuruluşlarına, sendikalardan siyasi partilere örgütlenmeye çağırıyor.
Tarihin hiçbir döneminde paranın, sermaye sahiplerinin bu denli egemen iktidar olmadıklarını söylüyor. İnsanlar ve toplumlar arasındaki farklılıkların hiçbir devirde böylesine derin uçurumlara dönüşmediğini ve üstüne basa basa, “Çağımızın en baş düşmanının malileştirilmiş ekonomiler, yalnızca kâr ve verimlilik hırsıyla hareket eden sermayeler olduğunu” haykırıyor.
Filistin halkının uğradığı haksızlıklara karşı çıkıyor:
Direnmek yaratmaktır.
Yaratmak direnmektir.
Bir söyleşide Jean Michel Helwig soruyor:
Direniş Gecesi’nde yaptığınız konuşmada, sahnede 94 yaşında ne kelime, 24 yaşında genç bir adam vardı. Sürekli hareket halinde, neşeli ve umutlusunuz. Nedir bunun sırrı?
İşte Stéphane Hessel’in cevabı:
Ben hayatım boyunca sosyalist oldum. Öyle öleceğim.
Ama öncelikle mutlu bir insanım.
Bu mutluluğumu, kadınlara, başta da anneme borçluyum.
Annem, Daima, her koşulda mutlu olmayı bileceksin, mutluluk bulaşıcıdır, sen mutlu olursan etrafındakiler de mutlu olur, bu da yine senin mutluluğunu arttırır’ derdi.
Hep annemin sözünü tuttum.
***
Dünyada, böyle insanların da yaşadığını bilmek, güç veriyor, mutlu ediyor.
ÖFKELENİN
KABUL ETMEYİN
HAREKETE GEÇİN...
CUMHURİYET GAZETESİ

24 Mart 2011 Perşembe

ERDALİZMA


Erdalizma...
Şubatın son haftasındaki Silivri duruşmalarında, dinleyiciler bölümünden, içinde üç kitabın bulunduğu bir torba ulaştırdılar. Özenle

seçilmiş kâğıt torbanın ağzı da renkli kurdele ile bağlanmış.

Şöyle bir baktım. Bu, zarf bir kadından gelmiş olmalı, diye düşündüm.

Yanılmamışım. Sevinç İnönü’den.

Prof. Halis Odabaşı’nın derlediği, ‘Anılarla Prof. Dr. Erdal İnönü’, Can Dündar’ın ‘Anka Kuşu, Erdal İnönü Anlatıyor’ ve Erdal İnönü’nün kendi konuşmalarından oluşan ‘300 Yıllık Gecikme’.

Sevinç Hanım kitapların yanında şu notu düşmüş:

“Erdal İnönü hayatta olsaydı, ‘Bu da geçer yahu, dayanın’, derdi, hiç kuşkum yok.”

Can Dündar’ın kitabını televizyonda sürükleyici bir belgesel izliyormuş havasında bir çırpıda okudum.

Prof. Odabaşı’nın derlediği anılar İnönü’nün bütün renklerini barındırıyor. Feza Gürsey’in “Erdalizma”sının bir bölümünü paylaşmak isterim:

“Ben derim bize lazım Erdalizma/ Erdalizma her balonu patlatır/ Büyüğü küçültür, küçüğü büyütür/ Akıllıyı büyüler, ukalayı ürkütür./ Hikmeti çok, zararı az/ Dostlarına tadı unutulmaz/ Şeytani bir cennet yaratır./ Dağ başında dört beş ulema/ Beş on zorba, on on beş deli ile/ Kurmuşsun mecburi bir aile,/ Sakin ol, göz kırp, var mı bak cebinde/ Hakikati süzen o alaycı prizma/ Gizli silah Erdalizma.”

***

Bugün ülkeyi yönetenlerin üslubuna bakınca Erdal İnönü’nün siyaset dilini ayrıca anımsadım. İnönü’nün siyasette aktif olduğu dönemde sık yapılan değerlendirmelerden biri şuydu:

“Erdal Bey siyasi kişilik olarak Türkiye koşullarına fazla, İskandinav ülkelerinde cumhurbaşkanı olacak adam.”

İnönü, fazla diyene, eksik diyene gerekli yanıtı kendine has üslupla verip, özünü hiç bozmadan siyaset sahnesinde yerini aldı ve çekilmeyi düşündüğü an çekildi.

Sevinç Hanım’ın gönderdiği üçüncü kitap, “300 Yıllık Gecikme”, İnönü’nün tarih, kültür, bilim ve siyaset üzerine konuşmalarından oluşuyor.

300 yıllık gecikme tahmin edileceği gibi Batı ile aramızdaki fark. Pek çok kişi bu gecikmeyi matbaanın bize 300 yıl geç gelmesi olarak algılar. Ancak İnönü buna katılmıyor, şöyle diyor:

“Matbaa, mevcut bilginin yayılmasını sağlar, bu bakımdan çok etkilidir. Ama asıl önemli olan, insanı doğaya egemen kılan bilginin üretilme yolunun bulunmasıdır. Bu ilerleme 1600’lü yıllarda Orta ve Batı Avrupa’da, gözleme ve deneye dayanan matematiksel ifadelerden yararlanan bilimsel araştırma ve geliştirme yönteminin birkaç araştırıcı tarafından uygulanmaya başlamasıyla gerçekleşmiştir. Osmanlı dünyası ise bu yeni yöntemle hiç ilgilenmemiştir. Bilimsel araştırma yöntemi bir devlet politikası olarak Türkiye’ye ancak Cumhuriyet döneminde 1930’lu yıllarda geldi. Biz hâlâ bu üç yüz yıllık gecikmenin doğurduğu olumsuz etkileri ortadan kaldırmaya çalışıyoruz.”

İnönü’nün bu saptamalarıyla bugün ülke yönetimine egemen olan siyasi anlayışı karşılaştırdığımızda söylenecek çok şey var.

Bugün Osmanlıcılık üretmeye çalışanlar tarihe bir de İnönü’nün gözüyle bakabilirler mi?

Erdal Bey bugünleri görseydi, belki de şöyle derdi:

“Savcılarımızı kutluyoruz. Bilgi çağını yakalamışlar. Her bilgiden suç üretmeyi başarmışlar. Öyle anlaşılıyor ki tamam bilgi çağını yakaladık, bırakmayalım demişler, tutuklamışlar.”

***

Birazcık teması olan herkesin İnönü ile bir anısı vardır. Sevinç Hanım’ın kitapları beni de 1980’li yıllara götürdü.

İnönü, İzmir’den milletvekili seçildiği için sık gelirdi. Kimi gezilerini de ben izlerdim. Yaz tatillerinde de kısa sürelerle Marmaris Bozburun’a gelirdi. Sevinç Hanım, hiç değilse tatilde Erdal Bey’i bizimle fazla paylaşmak istemezdi. Karşılıklı bir anlaşma yapmıştık. Günde bir saat Erdal Bey bizimle sohbet edip demeç verecek, sonra hiç karışmayacağız. Bu bizim de işimize gelirdi. Kaldıkları yer de Prof. Korel Göymen’in küçük bir pansiyonu. Bir gün sohbet uzadı. Tatil havasının da getirdiği yumuşak ortamda bir ıslık sesi duyuldu. Odaların birinden geliyordu. Erdal Bey, “Sevinç Hanım” dedi. Az sonra bir ıslık daha gelince ayağa kalktı, “Çocuklar” dedi, “artık gitmeliyim, ben odaya varmadan üçüncü ıslık çalarsa, yardıma gelin.”


MUSTAFA BALBAY / CUMHURİYET