1 Haziran 2016 Çarşamba

HAZİRAN

Bu hazan, bu haziran...
sonra işte bir kaç çocuk daha bıraktık geride
ve gelecek günlere bir kaç şarkı yazdık
ortasında dökülen ipek, ağlayan nar, gülen ayva
üstümüzde kalpten kalbe yağan
ne yağması, ağlayan
bir ikindi yağmuru gibi kalakaldık
suyunda çocuklar, çamurunda çocuklar
güneşinde çocuklar, oynayıp ışıldadıkça
elbette tükenmeyecek hasret ve ümit
bir kudümün isyanı, bir kalemin yoldaşlığı
bir kağıdın odlardan od devşirmesi
ve her çocuğun yitirildiği yere bölünüp
bir uzun ağıda kesilmesine benzeyecek
elbette benzeyecek, hayat yakışsın
ve biz yakışalım diye hayata
benim gidenlerimden
ve yok ki aradıklarımdan başka
işte bir ilkyaz daha geçiverdi üstünden
ve eklendi geçip giden nice kışlara
anneler çığlığına saygıdan susmakta kumru
babaların dalıp gitmesi durdurmakta kumun telaşını
bir çocuk kaç yerinden vurulursa
nasıl koparılmışsa simurgun alev kanayan kanadı
bir soru, bin soru ve milyon yanıtsızlık
işte öyleyim bunca hayatsızlık
gibi kaldım bu cehennem ortasında
işte bir ilkyaz daha geçiverdi üstünden
ve eklendi geçip giden nice kışlara
ve bir temennidir öldürülen çocukların
elinden kopup karışan rüzgara
eklenen bir şarkıdır artık her hazirana
berkin nihavent, ethem caz mesela
kim demiş çocuklar ölür
kim demiş yaz bir hazan
biz o meseleyi çoktan çözdük
ol dileğim ve yok başka dileğim
sen beni
yalnız bırakma bu kavgada...
Haluk Isık
28 Mayıs 2014, direnYeryüzü

24 Mayıs 2016 Salı

CEM KARACA - BEKLE BENI







BEKLE BENİ ŞİİRİNİN ÖYKÜSÜ | SENİN YÜZÜN BENİM KADERİM
Konstantin Mikhailovich Simonov
Dünyanın en tanınmış, en bilinen savaş şiiri olan Bekle Beni ‘Zhdi Meny’, Konstantin Mikhailovich Simonov’un Valentina Serova’ya yazdığı şiirdir.
Simonov, Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazetelerinde çalışırken İkinci Dünya Savaşı başlamış, Alman orduları Avrupa’nın büyük bir bölümünü işgal ettikten sonra Sovyetler Birliği’ne girmişti. Moskova ile Stalingrad kuşatma altına alındı. Simonov, gazetesi tarafından savaş muhabiri olarak Stalingrad cephesine gönderildi. Cepheye ayak bastığı günlerde partiye de kaydoldu. Simonov böylece İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı günlerinin yaşandığı Stalingrad cephesinde sadece bir gazeteci değil, aynı zamanda hem de yarbay rütbeli bir asker oldu. Aynı zamanda parti komiseriydi.
Derken bir gece, diğerleri gibi cehennemi andıran bir gece, yarı beline kadar çamura battığı, sağına soluna top ve şarapnel parçalarının düştüğü, başının üzerinden vızır vızır mermilerin uçuştuğu bir gece, her zamanki gibi sevdiği kadını, güzeller güzeli Valentina Serova’yı düşünürken, bu kadına karşı duyduğu aşk ve hasretin dayanılmaz bir hale geldiğini hissetti. Bütün eti, bütün kemikleri, bütün sinirleri, elleri, gözleri, beyni o anda hemen oracıkta Serova’yı istiyordu. Simonov çok sonraları o geceyi anlatırken, "çıldırmak üzere olduğumu anladım ve bunu önleyebilmenin tek yolu Valentina ile konuşmak, ona aşkımı ve hasretimi anlatmak ve mutlaka geri döneceğimi söylemekti" diye konuştu. Ünlü Bekle Beni şiiri işte o gece yazılmaya başlandı. Simonov o sıralarda henüz yirmi beş yaşındaydı ve önünde Valentina ile birlikte yaşanacak uzun yıllar olduğuna yürekten inanıyordu. İzne çıkan bir askere şiirini verdi ve yolu düşerse şiiri gazeteye bırakmasını söyledi. Sonra da savaşın acımasızlığı her yanını kuşattı ve Simonov şiirinden herhangi bir haber alamadı. Oysa asker şiiri gazeteye ulaştırmış, şiir gazetenin savaşın henüz sıçramadığı şehirlerden birindeki baskısında yayımlanmıştı. Sonra bir gün askerlerden biri şiiri görmüş, onu kesmiş ve Stalingrad yakınlarındaki bir kasabada yaşayan nişanlısına göndermişti. Şiirden çok duygulanan genç kız da bunu arkadaşlarına gönderince, ortaya o ünlü Bekle Beni fırtınası çıkmıştı. Bütün bir savaş boyunca cephenin göbeğinde savaşanlardan, Rusya’nın çok uzak ve griler içindeki Kuzey limanlarında görev yapan bahriyelilerine kadar bütün bir Sovyet ordusunda bu şiir hem subaylar hem de erler tarafından ezberlendi. Yüzlerce değişik biçimde ama hep hüzünlü bir tonda bestelendi. O dönemde cephede vurulup ölen ya da yaralanan tüm Sovyet askerlerinin tam kalplerinin üzerine denk gelen göğüs ceplerinde, ya gazeteden kesilip çoğaltılmış ya da kargacık burgacık harflerle yazıya dökülmüş Bekle Beni şiiri çıktı. Bu şiirin, Ortadoks kutsal metinlerinden sonra Rus halkı tarafından en çok okunan ikinci yazı olduğu söylendi.
Valentina Serova
Simonov, yaşadığı süre boyunca sevmekten bir an bile vazgeçmediği Valentina Serova’yı ilk kez Moskova yakınlarında bir tren istasyonunda gördü. O zamanlar yirmi bir yaşında ve Sovyet sinemasının oldukça ünlenmiş bir sanatçısı olan Serova, sarı saçlı, ince ve uzun boylu güzel bir kadındı. O yaz günü Moskova yakınlarındaki Kolomenskoye istasyonunda tesadüfen Valentina’yı gören Simonov, genç kadına hemen o anda vurulduğunu hep anlattı. Simonov’un anlattığına göre, Bolahnin dantelleri ve Gorodets işlemeleriyle süslü gök mavisi bir elbise giymiş olan Valentina, uçuşan sarı saçları, yaramazca havalanan eteği ve boynundaki beyaz inci gerdanlığıyla, çok güzel bir kadındı ve ona âşık olmamak imkansızdı. 1943’de evlendiler. Simonov, Valentina’ya "senin yüzün benim kaderim" diyordu ve bu kaderi severek yaşıyordu. Sonra savaş yılları geldi. Simonov, cephelerde kanlı savaşların içinde Valentina’ya yazmayı hiç aksatmadı. Bekle Beni’den sonra Seninle ve Sensiz, Kızma Yazarsam adlı uzun şiirlerini hep bu dönemde ve tabii Valentina Serova için yazdı. Bunları gönderip gönderememek, Valentina’nın bunları okuyup okumaması değildi önemli olan. Önemli olan onun Valentina’ya olan aşkını her gün, her dakika, her sabah, her akşam fısıldayabilmesiydi. Gerisi önemsizdi ve Simonov daha sonra da söylediği gibi, bunu yapamazsa çıldıracağını biliyordu.
Savaş bitti. Simonov, Valentina’nın yanına döndü. Bazı şeylerin yolunda gitmediğini de işte ilk kez o günlerde anladı. Yaşam, insanlar, ilişkiler zaten değişmek zorundaydı ve savaş bu değişimi daha da hızlandırmıştı. Valentina, Sovyet sinemasının en ünlü yıldızlarından biriydi artık. Simonov ise sanki Stalingrad cephesinde yaşıyordu hâlâ. Uğruna ölümlere gidip geldiği, sadece ona kavuşmak umuduyla hayatta kalabildiği bu kadını artık pek tanıyamıyordu. O hâlâ ılık bir yaz gününde muzip bir rüzgarın eteklerini havalandırdığı, sarı saçlı bir kadın görmek istiyordu ama göremiyordu. Nedir, aşkından ve sevgisinden de asla vazgeçmiyordu. Valentina’nın dedikodulara yol açan bir hayat sürmesi, ortalıkta bazı yakışıklı sinema aktörlerinin adının dolaşması da Valentina’ya olan aşkını zerre kadar azaltmıyordu ama bir insan olarak etkilenip günün birinde bu canı kadar sevdiği kadını incitebileceğinden de korkuyordu. Belki de böyle bir şey yapmamak için, Valentina’yı kırmamak için 1957’de hiçbir açıklama yapmadan onu terk etti. Konstantin Simonov, bir zamanlar beklemesi için yalvardığı kadını karlı bir Moskova sabahı bırakıp gitti ve bir daha hiç geri dönmedi. Yazmayı yoğunlaştırdı. Albayın Aşkı, Savaşsız Yirmi Gün, Günler ve Geceler, Savaş Günleri, İnsan Asker Doğmaz ve Silah Arkadaşları gibi kitapları yazdı. Sovyet Yazarlar Birliği Başkanı seçildi. Türkiye de dahil, bir çok ülkeye gitti.
Valentina Serova 1975 yılında öldü. Simonov cenazeye katılmadı. Ertesi sabah Serova’nın mezarının üzerinde bir saksı içinde mavi hareli, sarı yapraklı bir hercai menekşe çiçeği bulundu. Kırmızı saksıya küçük beyaz bir kağıt yapıştırılmıştı ve kağıtta işlek bir el yazısıyla ‘Zhdi Meny’ yani bekle beni yazıyordu. Bu çiçeği kimin bıraktığı ve küçük notu kimin yazdığı daha sonraki günlerde Simonov’a defalarca soruldu. Simonov her defasında acı bir şekilde gülümsemekle yetindi ve cevap vermedi.Yıllar önce "sağ kalışımın sırrını yalnız senle ben bileceğiz, bütün sır senin beklemeyi bilmende" diye yazmıştı ve sevdiği kadın da onu beklemişti. Şimdi bekleme sırası ondaydı.
Konstantin Mikhailoviç Simonov, 28 Ağustos 1979’a kadar bekledi. Sonra kendisini bekleyen sevdiği kadının yanına gitti.
Bekle Beni
Bekle beni, döneceğim ben.
Çok çok, bıkmadan bekle!
Sarı yağmurların
Hüznü basınca,
Kar kasıp kavururken,
Kızgın sıcaklarda – bekle.
Uzak yerlerden mektuplar kesilince
Bekle beni.
Birlikte bekleyenlerin beklemekten
Usandığına bakma, bekle.
Bekle beni, döneceğim.
Unutmak zamanı geldiğini
Ezbere bilenleri
Hayırla anma!
Varsın oğlum, anam
Hayatta olmadığıma inansın,
Dostlarım beklemekten usansın,
Ocak başında toplanıp
Acı şarapla
Yad etsinler beni.
Sen bekle. Onlarla birlikte
İçmekte acele etme.
Bekle beni; döneceğim,
Bütün ölümleri çatlatmak için döneceğim!
‘Şansı varmış…’ desinler,
Beklemedikleri için,
Beni bekleyerek
Düşman ateşinden nasıl
Koruduğunu anlayamazlar.
Sağ kalışımın sırrını yalnız
Senle ben bileceğiz-
Bütün sır -senin
Başkalarının bilmediği gibi beklemeyi bilmende.
Konstantin Mihavloviç Simonov
(Çev.: N.Yalaza Taluy)

http://www.insanokur.org/dunyanin-en-taninmis-savas-siiri-olan-bekle-beni-siirinin-oykusu-senin-yuzun-benim-kaderim/

1 Mayıs 2016 Pazar

1 MAYIS ve MÜGE ÇİÇEKLERİ -Mine G. Kırıkkanat


1 MAYIS ve MÜGE ÇİÇEKLERİ
Bir Mayıs, Pir Mayıs "
Fransa’da 1 Mayıs üstüne ilk “kan” zamanımızdan 118 yıl önce küçük sanayi kenti Fourmies’de damladı.
Bölgede çok eski zamanlardan kalma bir 1 Mayıs geleneği vardı ve genç nişanlıların yüzyıllardan beri birbirlerine "çiçekli akdiken dalı" verdikleri bu özel gün, 1889 yılından öteye “işçi bayramı” olarak kutlanıyordu.
Ama tatil değil iş günüydü ve on üç, on dört yaşındaki çocuklar da “deneyimli” işçi sayılıyorlar, tekstil atölyelerinde her gün on iki saat bir lokma ekmek parası karşılığında çalıştırılıyorlardı.
Yaşlı genç Fourmies işçileri, bayram günü “sekiz saatlik” mesai istemiyle grev yapmaya karar verdiler. 1891 yılı 1 Mayıs sabahı, grevciler, sokaklarda “bize 8 saat, 8 saat gerek” sloganını açık saçık bir Fransız şarkısının bestesine uydurarak neşeyle dolaştılar.
Dokuma atölyelerinin önünde jandarmayla hafif bir dalaş yaşandı ve birkaç işçi tutuklandı. Öğleden sonra grevciler, tutuklanan yoldaşlarını kurtarmak üzere hapsedildikleri belediye binasının önünde toplandılar.
Kadın işçiler, sabahki şarkının sözlerini “Bize erkeklerimiz, erkeklerimiz gerek…” diye değiştirmişlerdi. İtiş kakış sırasında, jandarmaya takviye gelen askerlerin yavaş yavaş gerilediğini gören bir piyade subayı, grevcilerin üstüne “Ateş!” emrini verdi.
9 kişi öldü, 33 kişi yaralandı. Aralarında, otuz yaşını aşkın sadece bir işçi vardı. Diğerleri, dokuma atölyelerinde çalışan işçi çocuklardı…
Ölülerden biri, Maria Blondeau adlı bir genç kız, ellerinin arasında kanlı bir “akdiken” dalı tutuyordu. Nişanlısı, henüz o sabah vermişti kendisine sevgililerin simgesi bu çiçekli dalı.
Fourmies kentinde yaşanan dram, ordu ve hükümetin şiddetle eleştirilmesine yol açtı ve 8 Kasım 1891 seçimlerinde, Karl Marx’ın damadı Paul Lafargue’ı tarihin ilk “sosyalist” milletvekili olarak meclise taşıdı! 8 saatlik mesai için 17 yıl daha beklemek gerekti ve Fransız işçileri bu hakkı ancak 1918’den sonra kazandı.
1 Mayıs’ların “akdiken” çiçeklemesi ise “un brin de muguet”, bir sap müge, geleneğiyle sürdürülüyor. Mayısın birinci günü insanlar, tüm Fransa ve özellikle Paris sokaklarında, yakınlarına mutlaka ve çoğu kez yabancılara da birer sap müge çiçeği armağan ederler. Müge çiçeğiyle 1 Mayıs, o zaman bu zamandır birbirinden ayrılmaz, birlikte anılırlar. Dünya yarılsa, nisan ayının son haftası dışında müge satılmaz Paris sokaklarında…
Kışın kiraz, yazın portakal yediren küresel tarım ve güneş görmeyen diyarlarda domates patlıcan yetiştiren teknoloji düzeneği bile “sürümlük” müge yetiştirememiştir. Narin müge, adeta 1 Mayıs’a adamıştır varlığını.
1 Mayıslar dünyada da kanla yazılmış, 1886’da Chicago’da dört sendikacının katliyle başlayan kanlı dizin, Fransa’dan Polonya’ya, İngiltere’den Meksika’ya uluslararası işçi haklarının şiddet tarihçesidir. Arjantin’de bir değil iki kez kana bulanmıştır 1 Mayıslar. 1909 ve 1985’te…
Türkiye de bu gerçeğin dışında kalmamıştır.
Yurdumuzda ilk kez 1912 yılında kutlanan 1 Mayıs’ı 1935’ten öteye hem kutlamak kolay olmamış, hem de uğrunda epeyce çile çekilmiş, çokca kan dökülmüş, faili hâlâ meçhul şiddet, 1 Mayıs 1977’de Taksim’de toplanan masum kalabalığın üzerine açılan ateşle zirve yapmıştır.
Ancak dünyada 1 Mayıslar için verilen canlar ve dökülen kanlar karşılığında işçiler daha fazla hak, daha geniş güvenceler kazanırken, Türkiye’nin farkı, provokatörler tarafından kana bulanan 1 Mayısların işçi haklarını budamak, sendikacılığı yok etmek için kullanılmış olmasıdır.
21. yüzyıl Türkiye’sinde yüz binlerce çocuk, 19. yüzyıl Avrupa’sının koşullarında çalıştırılıyor hâlâ. Özelleştirilen limanlarda birbiri ardından ölümcül kazaya uğrayan işçilerin çalıştırıldığı insanlık dışı koşullar, 1885’te ABD’de, 1889’da İngiltere’de greve başlayan “docker”lardan farklı değil. Umarım 1 Mayıslar artık kansız ve şiddetsiz kutlanır, böylece gerilemeye değil, ilerlemeye yarar.
Hepinize iyi bayramlar…
"Mine G. Kırıkkanat"

17 Nisan 2016 Pazar

KÖYDEN ENSTÜTÜYE GELİP KAYDINI YAPTIRAN YALIN AYAKLI BOZKIRIN ÇİÇEKLERİ*



           Kuruluşunun 76.Yılı kutlu olsun!

KÖYDEN ENSTÜTÜYE GELİP KAYDINI YAPTIRAN YALIN AYAKLI BOZKIRIN ÇİÇEKLERİ
Yüzlerindeki aydınlığı
Yarına taşımak için
Umuda yürüdü köy çocukları
Yüreğini avuçlarına alan düştü yollara
Uyansın diye köylü çiftçiler
Halkın yanan ışığıydı köy Enstitüleri!
O ışığa meşale olmak için geldiler
Hürriyetin adını yazmak için dağlarıma!
Geldiler,
Yalın ayaklarıyla,
Sıkılı yumruklarıyla.
Acılar içinden bilenerek
Yalın bir kılıç oldular
Ülkemin yarınını aydınlatmak için
Yırtık mintanlarıyla geldiler,
Ezilmiş, halkların öfkesiyle
Sömürülen, çiftçinin yürek sesiyle
Sevdalarını dağlarına yazmak için ülkemin!
Horlanmış, işçinin çekiç sesiyle, geldiler
Geldiler
İş içinde eğitimi
Eğitim içinde üretimi yükseltmek için
Sürekli eğitim, sürekli üretim
Sonra çiçeklenecekti yurdum.
Geldiler
Gürül gürül akıttılar suyunu, hayatın
Hasan oğlanda yarına adı yazıldı umudun!
Mozart dinlediler
Betehoven çaldılar.
Balzac Tolostoyu okuyup anlattılar
Sağır kulaklara ses
kör gözlere ışık olmak için geldiler..
Bir kıvılcım olup
Dokundular alçakların karanlığına..
Börklüce oldular,
Baş kaldırdılar padişahların zulmüne
Bedrettin yiğitleri..
Bilgi kuşandılar eridi çelik namlular
Dil yalın kılıç yürüdüler karanlığın üstüne..
Geldiler
Bazen çakırcalı oldular
Bazen Köroğlu!
Kafa tuttular Bolu Beylerine.
Karanlığı ayaklandırdılar güneşe yürüdüler
Bir baştan bir başa örgütleyerek bu yurdu
Yıktılar saltanatını karanlık yüzlü ağaların.
Aldı sazını eline Veysel
Düştü aşk yollarına
Kısaldı uzun ince yollar
Aydınlığa bir adımlık yol kalmıştı….
Güneşten korkanlar
Başladılar karanlığın içinde saldırıya
Umut fakirin ekmeğiydi
Ki onlar ekmeğe saldırdılar önce
Açlığa doysun diye halklar…
Balık baştan kokmaya başladı
Ertelendi. Yarına umut
Ertelendi aşk ve hürriyet
Ertelendi yurdumun çiçeğe durması..
Yaz gecelerinde yıldızları karartarak
Çektiler kirli hançerlerini
Gecenin duvarlarına dayanarak
Yürüdüler aydınlığın üzerine..
Aydınlıktan korkan karanlıkların savaşıydı
Ülkemin geleceğine saldıran
Yurdumun aydınlık yüzlü köy çocuklarını
Kahpece vurdular sırtlarından...
Yıktılar emekçi hakların umudunu
Yarınlarımızı dinamitlediler ki
Ucuz köleler yaratacaklar,
Sağır kulaklar
Kendine yasak olmalıydı ezilen insanın elleri..
Karanlığın duvarlarını arkasına alarak
Sardı yaldızlı bitler her yanımızı
Sevdamızı üşüttüler soğuk namlularla
Her fidan bir umuttu
onlar umudu söküp attılar topraktan!
Karanlığın süngüsüne asılı kaldı hürriyet….
Oysa köy enstitüleri halkın yarına büyüttüğü bir umuttu kahpece arkadan vurulup düşmeden….
Abdullah Oral



21 Mart 2016 Pazartesi

Bir Nevruz hikayesi



Bir Nevruz hikayesi..
ZALİM ZAHHAKLAR OLDUKÇA
DEMİRCİ KAWALAR DA OLACAK..
Tarih öncesi bir kraldı..
Zalim bir diktatördü..
Yarı şeytandı..
Tam bir canavardı..
Zahhak derlerdi bu zalimin adına..
Bazıları da Dehak..
Arap bir Tiran'dı..
Omuzlarında iki yılan taşırdı..
Bu iki yılanı beslemek için her gün halktan iki çocuğu sarayına kurban olarak getirtiyordu..
Sonra çocukların beyinlerini yılanlarına yediriyordu..
Öyle acımasız, öyle gaddardı ki, ilkbaharın gelmesini bile engelliyordu..
Zahhak'ın ülkesi hep kara kıştı..
Zavallı halk çareler arıyordu..
Sonunda iki gönüllü kahraman çıktı ortaya..
Armayel ve Garmayel..
Bu ikili zalim kralın sarayına aşçı olarak girmeyi başardı..
Hergün gizlice bir koyun beynini bir insan beyni ile karıştırarak yılanları beslerken, bir çocuğun hayatını kurtardılar..
Kurtulan çocuklar zaman içinde binleri geçti...
Bu çocukları eğiten Kawa isminde bir demirci müthiş bir ordu yarattı..
Sonunda Kawa'nın liderliğindeki bu ordu bir 20 Mart sabahı zalim kralın sarayına saldırdı.
O günün akşamında Demirci Kawa çekiciyle kral Zahhak'ı kafasını ezdi ve öldürdü..
Bu zafer her yerde ateş yakılarak kutlandı.
O günden sonra her 20-21 Mart tarihinde ülkeye ilkbahar geldi..
*. -*. -*
Bir Mezopotamya efsanesidir bu..
Nevruz'un hikayesidir..
Kökü Persler'e kadar dayanır..
İlk tek tanrılı kitap Avesta da bile yer alır..
İsmi Farça'dan gelir..
Nev/nava yeni anlamındadır..
Ruz ise gün ışığı..
Nevruz "Yeni Gün" demektir..
Bu inanış Persler'den Kürtler'e, Kürtler'den bölgedeki tüm halklara yayılmıştır..
Afganistan'dan Çin'e, Ukrayna'dan Makedonya'ya kadar geniş bir coğrafyada hüküm sürer..
Bu toprakların binlerce yıllık geleneğidir; Nevruz..
Azeriler Novruz der..
Kazaklar Nawrız..
Kırgızlar Nooruz..
Özbekler Navro'z..
Tatarlar Navrez..
Kürtler Newroz..
Türkmenler Nowruz..
Hangi dile söylenirse söylensin Nevruz baharın müjdesidir..
Baharın habercisidir..
Ve tıpkı efsanedeki gibi..
Zalim Zahhak'lar olduğu sürece mutlaka kahraman Kawa'lar da olacaktır..
(Sedat Kaya)

AŞIK VEYSEL

Gözleri görmüyordu..Tek arzusu Gazi'nin sesini duymaktı.. Nasip olmadı.
GÖRGÜSÜZ TABAKADAN AŞIK VEYSEL
ANKARA'YA NEDEN SOKULMADI?..
Yıl 1933..
Aylardan Ekim..
Türkiye'nin her yerinde Cumhuriyetin 10. yılı kutlanıyor..
Sivas'ta da büyük bir tören var....
Her taraf bayraklarla donatılmış..
Marşlar söyleniyor, şiirler okunuyor..
Sivas'ın Sivrialan Köyünün Akçakışla nahiyesinden de aşıklar gelmiş...
Bağlamalarını çalıyorlar, yanık türküler yakıyorlar..
Aralarında biri var ki, o farklı..
Sazı farklı, sözü farklı..
Üstelik gözleri görmüyor..
Cumhuriyet'in 10.Yılı için yazdığı destanı okuyor..
"Gazi Paşa Hazireti bir kişi
Ne kadar cesaret tuttu bu işi
Sarmıştı vatanı düşman ateşi
Esirgedi bizi ziyanımızdan "
*. *. *
Veysel Şatıroğlu'ydu bu destanı okuyan..
Tanınan ismiyle Aşık Veysel'di..
Sazı, sözü çok beğenilmişti.
Sivas Belediye Başkanı ve ilin önde gelenleri o an karar verdi...
Veysel Angara'ya gitmeli, bu destanı mutlaka Mustafa Kemal'e okumalıydı..
Aylar süren bir çalışma yapıldı..
Heyet kuruldu..
Yol için para toplandı...
Ama Angara uzun, ince bir yoldu..
Motorlu taşıt yoktu..
Veysel, arkadaşı İbrahim Tutiş ile yola koyuldu..
*. *. *
Angara'nın yolları taştandı..
Tabana kuvvet dediler..
Cumhuriyet ve Mustafa Kemal aşkına...
Günlerce yürüdüler..
Patikaları, dereleri geçtiler..
Dağları, tepeleri aştılar..
Aylar sonra Angara'ya varabildiler..
Tarih 1 Nisan 1934 idi.
Üstlerinde köylü kıyafetleri vardı..
Altlarında potur.
Ayaklarında çarık..
Toz toprak içindeydiler..
Sorup soruşturdular..
Gazi Mustafa Kemal'in huzuruna nasıl çıkabiliriz?.
Tam Kızılay'da vardılar ki, iki polis çıktı karşılarına..
-Nereye hemşerim?
-Biz Sivas'tan geliyoruz, halk ozanıyız.. Gazi'nin huzuruna çıkacağız..
-Olmaz..
-Neden olmaz?..Atatürk'e bir destan yaptık..Ona okumak istiyoruz..
-Yasak hemşerim..Bu kıyafetle değil Gazi'nin huzuruna çıkmak, Kızılay da bile dolaşamazsınız...Yasak..
-Üç aydır yollardayız..İzin verin de geçelim..
-Kesin emir var..Yasak dedim size.. Köyünüze geri dönün..
*. *. *
Polisin dediği dedik, astığı kestikti..
Gerçekten de o günlerde Ankara Kızılay'da böyle kıyafetlerle dolaşmak yasaktı..
Yasağı Ankara Valisi Nevzat Tandoğan koymuştu..
Kızılay yabancı devlet adamlarının ve turistlerin gezdiği bir bölgeydi....
Üzerinde Türkiye Cumhuriyeti'ne yakışır kıyafet olmayanlar giremezdi.
Vali efendi 'Hırpani kıyafetlileri sokmayın' demişti..
Cumhuriyetin "Köylü Milletin Efendisidir" sloganı Ankara'da geçerli değildi..
Aşık Veysel ve arkadaşı üzerlerindeki köylü kıyafetleri nedeniyle Kızılay'a sokulmamıştı..
*. *. *..
Üzgün ve kırgındılar..
Arkadaşı İbrahim Veysel'e "Bari bir gazeteye gidelim, derdimizi anlatalım..Belki Gazi gazeteyi okur, bizi çağırtır" dedi..
Soluğu Hakimiyet-i Milliye gazetesinin matbaasında aldılar..
Dertlerini anlattılar..
Veysel sazını çıkardı 10. Yıl Destanını okudu..
Fotoğrafları çekildi..
Ertesi gün 2 Nisan 1934 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesi'nde çıkan haber şöyleydi.
“Dün gazetemize Anadolu’nun saz şairlerinden biri geldi. Sivrialan köyünden olan bu yanık yüzlü adamın iki gözü de görmüyordu. Bu saz şairinin yeni yazdığı koşmalar, inkilabın halkın en görgüsüz tabakalarına kadar nasıl işlemiş, anlaşılmış ve sevilmiş olduğuna en büyük delildir.”
Görgüsüz tabakadan Aşık Veysel Ankara'da uzun süre haber bekledi..
Günlerce ne arayan, ne soran oldu..
Çünkü Hakimiyet-i Milliye gazetesinde Veysel'in Atatürk ile görüşme isteğinden satır yoktu..
Gazi'nin haberi bile olmadı..
Sonunda paraları bitti..
Boynu bükük Sivas'a döndüler.
Ama ne cumhuriyete, ne de Mustafa Kemal'e inançlarını hiç yitirmediler..
*. *. *
Aradan yıllar geçti..
1938 yılının başlarıydı..
Atatürk Dolmabahçe'de İstanbul Radyosunu dinliyordu..
Programda Aşık Veysel vardı..
Çok etkilendi..
"Bu ozanı bana getirin" dedi..
Emir subayları hemen radyoya gittiler..
İstanbul Radyosu Müdürü Mesut Cemil Bey’e Aşık Veysel'i sordular..
Maalesef Veysel binadan çıkmıştı ve gittiği yer bilinmiyordu..
Ertesi gün Veysel tekrar radyoya gitti.
Radyo Müdürü Cemil Bey "Gazi seni görüp, dinlemek istedi ama bulamadık..Al bu mektubu yarın Dolmabahçe'ye git, seni Mustafa Kemal ile görüştürsünler" dedi.
Veysel sabah erkenden arkadaşı İbrahim Tutiş ve mektupla birlikte soluğu Dolmabahçe Sarayı'nda aldı..
Bu kez üstlerinde pantalon, ceket ve fört şapka vardı..
Nöbetçi askere “Akşam Atatürk bizi aratmış, şimdi duyduk, geldik” dedi..
İçeri aldılar..
Kendilerini Yaver Şükrü Bey karşıladı..
Şükrü bey mektubu açtı, okudu.
"Gazi şu an çalışıyor, haber veremem..Siz adresinizi bırakın, müsait olduğunda sizi aldırırız" dedi.
Saraydan üzgün ama umutlu döndüler..
Yine günlerce haber beklediler..
Ama yine ne arayan oldu, ne soran..
Çünkü Mustafa Kemal rahatsızlanmıştı..
Bir süre sonra da hayata gözlerini yumdu..
Aşık Veysel yıllarca bu buluşmayı beklemişti..
Nasip olmadı..
Anılarında bu olayı şöyle özetledi.
"Kulaklarımla Mustafa Kemal'in sesini işitmeyi candan arzu ettim ama kısmet olmadı"
*. *. *
Malum Dünya Şiir günü..
Aynı zamanda Veysel'in ölüm yıldönümü..
Kendi mısralarıyla analım, büyük ozanı.
"Beni hor görme gardeşim..
Sen altınsın ben tunç muyum,
Aynı vardan var olmuşuz..
Sen gümüşsün ben sac mıyım?."
(Sedat Kaya)
----------------------------
https://sedatinadresi.wordpress.com/…/gorgusuz-tabakadan-a…/