sonra işte bir kaç çocuk daha bıraktık geride ve gelecek günlere bir kaç şarkı yazdık ortasında dökülen ipek, ağlayan nar, gülen ayva üstümüzde kalpten kalbe yağan ne yağması, ağlayan bir ikindi yağmuru gibi kalakaldık suyunda çocuklar, çamurunda çocuklar güneşinde çocuklar, oynayıp ışıldadıkça elbette tükenmeyecek hasret ve ümit bir kudümün isyanı, bir kalemin yoldaşlığı bir kağıdın odlardan od devşirmesi ve her çocuğun yitirildiği yere bölünüp bir uzun ağıda kesilmesine benzeyecek elbette benzeyecek, hayat yakışsın ve biz yakışalım diye hayata benim gidenlerimden ve yok ki aradıklarımdan başka
işte bir ilkyaz daha geçiverdi üstünden ve eklendi geçip giden nice kışlara anneler çığlığına saygıdan susmakta kumru babaların dalıp gitmesi durdurmakta kumun telaşını bir çocuk kaç yerinden vurulursa nasıl koparılmışsa simurgun alev kanayan kanadı bir soru, bin soru ve milyon yanıtsızlık işte öyleyim bunca hayatsızlık gibi kaldım bu cehennem ortasında
işte bir ilkyaz daha geçiverdi üstünden ve eklendi geçip giden nice kışlara ve bir temennidir öldürülen çocukların elinden kopup karışan rüzgara eklenen bir şarkıdır artık her hazirana berkin nihavent, ethem caz mesela kim demiş çocuklar ölür kim demiş yaz bir hazan biz o meseleyi çoktan çözdük ol dileğim ve yok başka dileğim sen beni yalnız bırakma bu kavgada...
Dünyanın en tanınmış, en bilinen savaş şiiri olan Bekle Beni ‘Zhdi Meny’, Konstantin Mikhailovich Simonov’un Valentina Serova’ya yazdığı şiirdir.
Simonov, Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazetelerinde çalışırken İkinci Dünya Savaşı başlamış, Alman orduları Avrupa’nın büyük bir bölümünü işgal ettikten sonra Sovyetler Birliği’ne girmişti. Moskova ile Stalingrad kuşatma altına alındı. Simonov, gazetesi tarafından savaş muhabiri olarak Stalingrad cephesine gönderildi. Cepheye ayak bastığı günlerde partiye de kaydoldu. Simonov böylece İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı günlerinin yaşandığı Stalingrad cephesinde sadece bir gazeteci değil, aynı zamanda hem de yarbay rütbeli bir asker oldu. Aynı zamanda parti komiseriydi.
Derken bir gece, diğerleri gibi cehennemi andıran bir gece, yarı beline kadar çamura battığı, sağına soluna top ve şarapnel parçalarının düştüğü, başının üzerinden vızır vızır mermilerin uçuştuğu bir gece, her zamanki gibi sevdiği kadını, güzeller güzeli Valentina Serova’yı düşünürken, bu kadına karşı duyduğu aşk ve hasretin dayanılmaz bir hale geldiğini hissetti. Bütün eti, bütün kemikleri, bütün sinirleri, elleri, gözleri, beyni o anda hemen oracıkta Serova’yı istiyordu. Simonov çok sonraları o geceyi anlatırken, "çıldırmak üzere olduğumu anladım ve bunu önleyebilmenin tek yolu Valentina ile konuşmak, ona aşkımı ve hasretimi anlatmak ve mutlaka geri döneceğimi söylemekti" diye konuştu. Ünlü Bekle Beni şiiri işte o gece yazılmaya başlandı. Simonov o sıralarda henüz yirmi beş yaşındaydı ve önünde Valentina ile birlikte yaşanacak uzun yıllar olduğuna yürekten inanıyordu. İzne çıkan bir askere şiirini verdi ve yolu düşerse şiiri gazeteye bırakmasını söyledi. Sonra da savaşın acımasızlığı her yanını kuşattı ve Simonov şiirinden herhangi bir haber alamadı. Oysa asker şiiri gazeteye ulaştırmış, şiir gazetenin savaşın henüz sıçramadığı şehirlerden birindeki baskısında yayımlanmıştı. Sonra bir gün askerlerden biri şiiri görmüş, onu kesmiş ve Stalingrad yakınlarındaki bir kasabada yaşayan nişanlısına göndermişti. Şiirden çok duygulanan genç kız da bunu arkadaşlarına gönderince, ortaya o ünlü Bekle Beni fırtınası çıkmıştı. Bütün bir savaş boyunca cephenin göbeğinde savaşanlardan, Rusya’nın çok uzak ve griler içindeki Kuzey limanlarında görev yapan bahriyelilerine kadar bütün bir Sovyet ordusunda bu şiir hem subaylar hem de erler tarafından ezberlendi. Yüzlerce değişik biçimde ama hep hüzünlü bir tonda bestelendi. O dönemde cephede vurulup ölen ya da yaralanan tüm Sovyet askerlerinin tam kalplerinin üzerine denk gelen göğüs ceplerinde, ya gazeteden kesilip çoğaltılmış ya da kargacık burgacık harflerle yazıya dökülmüş Bekle Beni şiiri çıktı. Bu şiirin, Ortadoks kutsal metinlerinden sonra Rus halkı tarafından en çok okunan ikinci yazı olduğu söylendi.
Valentina Serova
Simonov, yaşadığı süre boyunca sevmekten bir an bile vazgeçmediği Valentina Serova’yı ilk kez Moskova yakınlarında bir tren istasyonunda gördü. O zamanlar yirmi bir yaşında ve Sovyet sinemasının oldukça ünlenmiş bir sanatçısı olan Serova, sarı saçlı, ince ve uzun boylu güzel bir kadındı. O yaz günü Moskova yakınlarındaki Kolomenskoye istasyonunda tesadüfen Valentina’yı gören Simonov, genç kadına hemen o anda vurulduğunu hep anlattı. Simonov’un anlattığına göre, Bolahnin dantelleri ve Gorodets işlemeleriyle süslü gök mavisi bir elbise giymiş olan Valentina, uçuşan sarı saçları, yaramazca havalanan eteği ve boynundaki beyaz inci gerdanlığıyla, çok güzel bir kadındı ve ona âşık olmamak imkansızdı. 1943’de evlendiler. Simonov, Valentina’ya "senin yüzün benim kaderim" diyordu ve bu kaderi severek yaşıyordu. Sonra savaş yılları geldi. Simonov, cephelerde kanlı savaşların içinde Valentina’ya yazmayı hiç aksatmadı. Bekle Beni’den sonra Seninle ve Sensiz, Kızma Yazarsam adlı uzun şiirlerini hep bu dönemde ve tabii Valentina Serova için yazdı. Bunları gönderip gönderememek, Valentina’nın bunları okuyup okumaması değildi önemli olan. Önemli olan onun Valentina’ya olan aşkını her gün, her dakika, her sabah, her akşam fısıldayabilmesiydi. Gerisi önemsizdi ve Simonov daha sonra da söylediği gibi, bunu yapamazsa çıldıracağını biliyordu.
Savaş bitti. Simonov, Valentina’nın yanına döndü. Bazı şeylerin yolunda gitmediğini de işte ilk kez o günlerde anladı. Yaşam, insanlar, ilişkiler zaten değişmek zorundaydı ve savaş bu değişimi daha da hızlandırmıştı. Valentina, Sovyet sinemasının en ünlü yıldızlarından biriydi artık. Simonov ise sanki Stalingrad cephesinde yaşıyordu hâlâ. Uğruna ölümlere gidip geldiği, sadece ona kavuşmak umuduyla hayatta kalabildiği bu kadını artık pek tanıyamıyordu. O hâlâ ılık bir yaz gününde muzip bir rüzgarın eteklerini havalandırdığı, sarı saçlı bir kadın görmek istiyordu ama göremiyordu. Nedir, aşkından ve sevgisinden de asla vazgeçmiyordu. Valentina’nın dedikodulara yol açan bir hayat sürmesi, ortalıkta bazı yakışıklı sinema aktörlerinin adının dolaşması da Valentina’ya olan aşkını zerre kadar azaltmıyordu ama bir insan olarak etkilenip günün birinde bu canı kadar sevdiği kadını incitebileceğinden de korkuyordu. Belki de böyle bir şey yapmamak için, Valentina’yı kırmamak için 1957’de hiçbir açıklama yapmadan onu terk etti. Konstantin Simonov, bir zamanlar beklemesi için yalvardığı kadını karlı bir Moskova sabahı bırakıp gitti ve bir daha hiç geri dönmedi. Yazmayı yoğunlaştırdı. Albayın Aşkı, Savaşsız Yirmi Gün, Günler ve Geceler, Savaş Günleri, İnsan Asker Doğmaz ve Silah Arkadaşları gibi kitapları yazdı. Sovyet Yazarlar Birliği Başkanı seçildi. Türkiye de dahil, bir çok ülkeye gitti.
Valentina Serova 1975 yılında öldü. Simonov cenazeye katılmadı. Ertesi sabah Serova’nın mezarının üzerinde bir saksı içinde mavi hareli, sarı yapraklı bir hercai menekşe çiçeği bulundu. Kırmızı saksıya küçük beyaz bir kağıt yapıştırılmıştı ve kağıtta işlek bir el yazısıyla ‘Zhdi Meny’ yani bekle beni yazıyordu. Bu çiçeği kimin bıraktığı ve küçük notu kimin yazdığı daha sonraki günlerde Simonov’a defalarca soruldu. Simonov her defasında acı bir şekilde gülümsemekle yetindi ve cevap vermedi.Yıllar önce "sağ kalışımın sırrını yalnız senle ben bileceğiz, bütün sır senin beklemeyi bilmende" diye yazmıştı ve sevdiği kadın da onu beklemişti. Şimdi bekleme sırası ondaydı.
Konstantin Mikhailoviç Simonov, 28 Ağustos 1979’a kadar bekledi. Sonra kendisini bekleyen sevdiği kadının yanına gitti.
Bekle Beni
Bekle beni, döneceğim ben.
Çok çok, bıkmadan bekle!
Sarı yağmurların
Hüznü basınca,
Kar kasıp kavururken,
Kızgın sıcaklarda – bekle.
Uzak yerlerden mektuplar kesilince
Bekle beni.
Birlikte bekleyenlerin beklemekten
Usandığına bakma, bekle.
Bekle beni, döneceğim.
Unutmak zamanı geldiğini
Ezbere bilenleri
Hayırla anma!
Varsın oğlum, anam
Hayatta olmadığıma inansın,
Dostlarım beklemekten usansın,
Ocak başında toplanıp
Acı şarapla
Yad etsinler beni.
Sen bekle. Onlarla birlikte
İçmekte acele etme.
Bekle beni; döneceğim,
Bütün ölümleri çatlatmak için döneceğim!
‘Şansı varmış…’ desinler,
Beklemedikleri için,
Beni bekleyerek
Düşman ateşinden nasıl
Koruduğunu anlayamazlar.
Sağ kalışımın sırrını yalnız
Senle ben bileceğiz-
Bütün sır -senin
Başkalarının bilmediği gibi beklemeyi bilmende.
Fransa’da 1 Mayıs üstüne ilk “kan” zamanımızdan 118 yıl önce küçük sanayi kenti Fourmies’de damladı.
Bölgede çok eski zamanlardan kalma bir 1 Mayıs geleneği vardı ve genç nişanlıların yüzyıllardan beri birbirlerine "çiçekli akdiken dalı" verdikleri bu özel gün, 1889 yılından öteye “işçi bayramı” olarak kutlanıyordu. Ama tatil değil iş günüydü ve on üç, on dört yaşındaki çocuklar da “deneyimli” işçi sayılıyorlar, tekstil atölyelerinde her gün on iki saat bir lokma ekmek parası karşılığında çalıştırılıyorlardı.
Yaşlı genç Fourmies işçileri, bayram günü “sekiz saatlik” mesai istemiyle grev yapmaya karar verdiler. 1891 yılı 1 Mayıs sabahı, grevciler, sokaklarda “bize 8 saat, 8 saat gerek” sloganını açık saçık bir Fransız şarkısının bestesine uydurarak neşeyle dolaştılar.
Dokuma atölyelerinin önünde jandarmayla hafif bir dalaş yaşandı ve birkaç işçi tutuklandı. Öğleden sonra grevciler, tutuklanan yoldaşlarını kurtarmak üzere hapsedildikleri belediye binasının önünde toplandılar. Kadın işçiler, sabahki şarkının sözlerini “Bize erkeklerimiz, erkeklerimiz gerek…” diye değiştirmişlerdi. İtiş kakış sırasında, jandarmaya takviye gelen askerlerin yavaş yavaş gerilediğini gören bir piyade subayı, grevcilerin üstüne “Ateş!” emrini verdi.
9 kişi öldü, 33 kişi yaralandı. Aralarında, otuz yaşını aşkın sadece bir işçi vardı. Diğerleri, dokuma atölyelerinde çalışan işçi çocuklardı…
Ölülerden biri, Maria Blondeau adlı bir genç kız, ellerinin arasında kanlı bir “akdiken” dalı tutuyordu. Nişanlısı, henüz o sabah vermişti kendisine sevgililerin simgesi bu çiçekli dalı.
Fourmies kentinde yaşanan dram, ordu ve hükümetin şiddetle eleştirilmesine yol açtı ve 8 Kasım 1891 seçimlerinde, Karl Marx’ın damadı Paul Lafargue’ı tarihin ilk “sosyalist” milletvekili olarak meclise taşıdı! 8 saatlik mesai için 17 yıl daha beklemek gerekti ve Fransız işçileri bu hakkı ancak 1918’den sonra kazandı.
1 Mayıs’ların “akdiken” çiçeklemesi ise “un brin de muguet”, bir sap müge, geleneğiyle sürdürülüyor. Mayısın birinci günü insanlar, tüm Fransa ve özellikle Paris sokaklarında, yakınlarına mutlaka ve çoğu kez yabancılara da birer sap müge çiçeği armağan ederler. Müge çiçeğiyle 1 Mayıs, o zaman bu zamandır birbirinden ayrılmaz, birlikte anılırlar. Dünya yarılsa, nisan ayının son haftası dışında müge satılmaz Paris sokaklarında…
Kışın kiraz, yazın portakal yediren küresel tarım ve güneş görmeyen diyarlarda domates patlıcan yetiştiren teknoloji düzeneği bile “sürümlük” müge yetiştirememiştir. Narin müge, adeta 1 Mayıs’a adamıştır varlığını.
1 Mayıslar dünyada da kanla yazılmış, 1886’da Chicago’da dört sendikacının katliyle başlayan kanlı dizin, Fransa’dan Polonya’ya, İngiltere’den Meksika’ya uluslararası işçi haklarının şiddet tarihçesidir. Arjantin’de bir değil iki kez kana bulanmıştır 1 Mayıslar. 1909 ve 1985’te…
Türkiye de bu gerçeğin dışında kalmamıştır.
Yurdumuzda ilk kez 1912 yılında kutlanan 1 Mayıs’ı 1935’ten öteye hem kutlamak kolay olmamış, hem de uğrunda epeyce çile çekilmiş, çokca kan dökülmüş, faili hâlâ meçhul şiddet, 1 Mayıs 1977’de Taksim’de toplanan masum kalabalığın üzerine açılan ateşle zirve yapmıştır.
Ancak dünyada 1 Mayıslar için verilen canlar ve dökülen kanlar karşılığında işçiler daha fazla hak, daha geniş güvenceler kazanırken, Türkiye’nin farkı, provokatörler tarafından kana bulanan 1 Mayısların işçi haklarını budamak, sendikacılığı yok etmek için kullanılmış olmasıdır.
21. yüzyıl Türkiye’sinde yüz binlerce çocuk, 19. yüzyıl Avrupa’sının koşullarında çalıştırılıyor hâlâ. Özelleştirilen limanlarda birbiri ardından ölümcül kazaya uğrayan işçilerin çalıştırıldığı insanlık dışı koşullar, 1885’te ABD’de, 1889’da İngiltere’de greve başlayan “docker”lardan farklı değil. Umarım 1 Mayıslar artık kansız ve şiddetsiz kutlanır, böylece gerilemeye değil, ilerlemeye yarar.
KÖYDEN ENSTÜTÜYE GELİP KAYDINI YAPTIRAN YALIN AYAKLI BOZKIRIN ÇİÇEKLERİ
Yüzlerindeki aydınlığı
Yarına taşımak için
Umuda yürüdü köy çocukları
Yüreğini avuçlarına alan düştü yollara Uyansın diye köylü çiftçiler Halkın yanan ışığıydı köy Enstitüleri!
O ışığa meşale olmak için geldiler
Hürriyetin adını yazmak için dağlarıma!
Geldiler,
Yalın ayaklarıyla,
Sıkılı yumruklarıyla.
Acılar içinden bilenerek
Yalın bir kılıç oldular
Ülkemin yarınını aydınlatmak için
Yırtık mintanlarıyla geldiler,
Geldiler
İş içinde eğitimi
Eğitim içinde üretimi yükseltmek için
Sürekli eğitim, sürekli üretim
Sonra çiçeklenecekti yurdum.
Geldiler
Gürül gürül akıttılar suyunu, hayatın
Hasan oğlanda yarına adı yazıldı umudun!
Mozart dinlediler
Betehoven çaldılar.
Balzac Tolostoyu okuyup anlattılar
Sağır kulaklara ses
kör gözlere ışık olmak için geldiler..
Bir kıvılcım olup
Dokundular alçakların karanlığına..
Börklüce oldular,
Baş kaldırdılar padişahların zulmüne
Bedrettin yiğitleri..
Bilgi kuşandılar eridi çelik namlular
Dil yalın kılıç yürüdüler karanlığın üstüne..
Geldiler
Bazen çakırcalı oldular
Bazen Köroğlu!
Kafa tuttular Bolu Beylerine.
Karanlığı ayaklandırdılar güneşe yürüdüler
Bir baştan bir başa örgütleyerek bu yurdu
Yıktılar saltanatını karanlık yüzlü ağaların.
Aldı sazını eline Veysel
Düştü aşk yollarına
Kısaldı uzun ince yollar
Aydınlığa bir adımlık yol kalmıştı….
Güneşten korkanlar
Başladılar karanlığın içinde saldırıya
Umut fakirin ekmeğiydi
Ki onlar ekmeğe saldırdılar önce
Açlığa doysun diye halklar…
Balık baştan kokmaya başladı
Ertelendi. Yarına umut
Ertelendi aşk ve hürriyet
Ertelendi yurdumun çiçeğe durması..
Yıktılar emekçi hakların umudunu
Yarınlarımızı dinamitlediler ki
Ucuz köleler yaratacaklar,
Sağır kulaklar
Kendine yasak olmalıydı ezilen insanın elleri..
Karanlığın duvarlarını arkasına alarak
Sardı yaldızlı bitler her yanımızı
Sevdamızı üşüttüler soğuk namlularla
Her fidan bir umuttu
onlar umudu söküp attılar topraktan!
Karanlığın süngüsüne asılı kaldı hürriyet….
Oysa köy enstitüleri halkın yarına büyüttüğü bir umuttu kahpece arkadan vurulup düşmeden….
Bir Nevruz hikayesi.. ZALİM ZAHHAKLAR OLDUKÇA DEMİRCİ KAWALAR DA OLACAK.. Tarih öncesi bir kraldı.. Zalim bir diktatördü.. Yarı şeytandı.. Tam bir canavardı.. Zahhak derlerdi bu zalimin adına.. Bazıları da Dehak.. Arap bir Tiran'dı.. Omuzlarında iki yılan taşırdı.. Bu iki yılanı beslemek için her gün halktan iki çocuğu sarayına kurban olarak getirtiyordu.. Sonra çocukların beyinlerini yılanlarına yediriyordu.. Öyle acımasız, öyle gaddardı ki, ilkbaharın gelmesini bile engelliyordu.. Zahhak'ın ülkesi hep kara kıştı.. Zavallı halk çareler arıyordu.. Sonunda iki gönüllü kahraman çıktı ortaya.. Armayel ve Garmayel.. Bu ikili zalim kralın sarayına aşçı olarak girmeyi başardı.. Hergün gizlice bir koyun beynini bir insan beyni ile karıştırarak yılanları beslerken, bir çocuğun hayatını kurtardılar.. Kurtulan çocuklar zaman içinde binleri geçti... Bu çocukları eğiten Kawa isminde bir demirci müthiş bir ordu yarattı.. Sonunda Kawa'nın liderliğindeki bu ordu bir 20 Mart sabahı zalim kralın sarayına saldırdı. O günün akşamında Demirci Kawa çekiciyle kral Zahhak'ı kafasını ezdi ve öldürdü.. Bu zafer her yerde ateş yakılarak kutlandı. O günden sonra her 20-21 Mart tarihinde ülkeye ilkbahar geldi.. *. -*. -* Bir Mezopotamya efsanesidir bu.. Nevruz'un hikayesidir.. Kökü Persler'e kadar dayanır.. İlk tek tanrılı kitap Avesta da bile yer alır.. İsmi Farça'dan gelir.. Nev/nava yeni anlamındadır.. Ruz ise gün ışığı.. Nevruz "Yeni Gün" demektir.. Bu inanış Persler'den Kürtler'e, Kürtler'den bölgedeki tüm halklara yayılmıştır.. Afganistan'dan Çin'e, Ukrayna'dan Makedonya'ya kadar geniş bir coğrafyada hüküm sürer.. Bu toprakların binlerce yıllık geleneğidir; Nevruz.. Azeriler Novruz der.. Kazaklar Nawrız.. Kırgızlar Nooruz.. Özbekler Navro'z.. Tatarlar Navrez.. Kürtler Newroz.. Türkmenler Nowruz.. Hangi dile söylenirse söylensin Nevruz baharın müjdesidir.. Baharın habercisidir.. Ve tıpkı efsanedeki gibi.. Zalim Zahhak'lar olduğu sürece mutlaka kahraman Kawa'lar da olacaktır.. (Sedat Kaya)
Gözleri görmüyordu..Tek arzusu Gazi'nin sesini duymaktı.. Nasip olmadı. GÖRGÜSÜZ TABAKADAN AŞIK VEYSEL ANKARA'YA NEDEN SOKULMADI?.. Yıl 1933.. Aylardan Ekim.. Türkiye'nin her yerinde Cumhuriyetin 10. yılı kutlanıyor.. Sivas'ta da büyük bir tören var.... Her taraf bayraklarla donatılmış.. Marşlar söyleniyor, şiirler okunuyor.. Sivas'ın Sivrialan Köyünün Akçakışla nahiyesinden de aşıklar gelmiş... Bağlamalarını çalıyorlar, yanık türküler yakıyorlar.. Aralarında biri var ki, o farklı.. Sazı farklı, sözü farklı.. Üstelik gözleri görmüyor.. Cumhuriyet'in 10.Yılı için yazdığı destanı okuyor.. "Gazi Paşa Hazireti bir kişi Ne kadar cesaret tuttu bu işi Sarmıştı vatanı düşman ateşi Esirgedi bizi ziyanımızdan " *. *. * Veysel Şatıroğlu'ydu bu destanı okuyan.. Tanınan ismiyle Aşık Veysel'di.. Sazı, sözü çok beğenilmişti. Sivas Belediye Başkanı ve ilin önde gelenleri o an karar verdi... Veysel Angara'ya gitmeli, bu destanı mutlaka Mustafa Kemal'e okumalıydı.. Aylar süren bir çalışma yapıldı.. Heyet kuruldu.. Yol için para toplandı... Ama Angara uzun, ince bir yoldu.. Motorlu taşıt yoktu.. Veysel, arkadaşı İbrahim Tutiş ile yola koyuldu.. *. *. * Angara'nın yolları taştandı.. Tabana kuvvet dediler.. Cumhuriyet ve Mustafa Kemal aşkına... Günlerce yürüdüler.. Patikaları, dereleri geçtiler.. Dağları, tepeleri aştılar.. Aylar sonra Angara'ya varabildiler.. Tarih 1 Nisan 1934 idi. Üstlerinde köylü kıyafetleri vardı.. Altlarında potur. Ayaklarında çarık.. Toz toprak içindeydiler.. Sorup soruşturdular.. Gazi Mustafa Kemal'in huzuruna nasıl çıkabiliriz?. Tam Kızılay'da vardılar ki, iki polis çıktı karşılarına.. -Nereye hemşerim? -Biz Sivas'tan geliyoruz, halk ozanıyız.. Gazi'nin huzuruna çıkacağız.. -Olmaz.. -Neden olmaz?..Atatürk'e bir destan yaptık..Ona okumak istiyoruz.. -Yasak hemşerim..Bu kıyafetle değil Gazi'nin huzuruna çıkmak, Kızılay da bile dolaşamazsınız...Yasak.. -Üç aydır yollardayız..İzin verin de geçelim.. -Kesin emir var..Yasak dedim size.. Köyünüze geri dönün.. *. *. * Polisin dediği dedik, astığı kestikti.. Gerçekten de o günlerde Ankara Kızılay'da böyle kıyafetlerle dolaşmak yasaktı.. Yasağı Ankara Valisi Nevzat Tandoğan koymuştu.. Kızılay yabancı devlet adamlarının ve turistlerin gezdiği bir bölgeydi.... Üzerinde Türkiye Cumhuriyeti'ne yakışır kıyafet olmayanlar giremezdi. Vali efendi 'Hırpani kıyafetlileri sokmayın' demişti.. Cumhuriyetin "Köylü Milletin Efendisidir" sloganı Ankara'da geçerli değildi.. Aşık Veysel ve arkadaşı üzerlerindeki köylü kıyafetleri nedeniyle Kızılay'a sokulmamıştı.. *. *. *.. Üzgün ve kırgındılar.. Arkadaşı İbrahim Veysel'e "Bari bir gazeteye gidelim, derdimizi anlatalım..Belki Gazi gazeteyi okur, bizi çağırtır" dedi.. Soluğu Hakimiyet-i Milliye gazetesinin matbaasında aldılar.. Dertlerini anlattılar.. Veysel sazını çıkardı 10. Yıl Destanını okudu.. Fotoğrafları çekildi.. Ertesi gün 2 Nisan 1934 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesi'nde çıkan haber şöyleydi. “Dün gazetemize Anadolu’nun saz şairlerinden biri geldi. Sivrialan köyünden olan bu yanık yüzlü adamın iki gözü de görmüyordu. Bu saz şairinin yeni yazdığı koşmalar, inkilabın halkın en görgüsüz tabakalarına kadar nasıl işlemiş, anlaşılmış ve sevilmiş olduğuna en büyük delildir.” Görgüsüz tabakadan Aşık Veysel Ankara'da uzun süre haber bekledi.. Günlerce ne arayan, ne soran oldu.. Çünkü Hakimiyet-i Milliye gazetesinde Veysel'in Atatürk ile görüşme isteğinden satır yoktu.. Gazi'nin haberi bile olmadı.. Sonunda paraları bitti.. Boynu bükük Sivas'a döndüler. Ama ne cumhuriyete, ne de Mustafa Kemal'e inançlarını hiç yitirmediler.. *. *. * Aradan yıllar geçti.. 1938 yılının başlarıydı.. Atatürk Dolmabahçe'de İstanbul Radyosunu dinliyordu.. Programda Aşık Veysel vardı.. Çok etkilendi.. "Bu ozanı bana getirin" dedi.. Emir subayları hemen radyoya gittiler.. İstanbul Radyosu Müdürü Mesut Cemil Bey’e Aşık Veysel'i sordular.. Maalesef Veysel binadan çıkmıştı ve gittiği yer bilinmiyordu.. Ertesi gün Veysel tekrar radyoya gitti. Radyo Müdürü Cemil Bey "Gazi seni görüp, dinlemek istedi ama bulamadık..Al bu mektubu yarın Dolmabahçe'ye git, seni Mustafa Kemal ile görüştürsünler" dedi. Veysel sabah erkenden arkadaşı İbrahim Tutiş ve mektupla birlikte soluğu Dolmabahçe Sarayı'nda aldı.. Bu kez üstlerinde pantalon, ceket ve fört şapka vardı.. Nöbetçi askere “Akşam Atatürk bizi aratmış, şimdi duyduk, geldik” dedi.. İçeri aldılar.. Kendilerini Yaver Şükrü Bey karşıladı.. Şükrü bey mektubu açtı, okudu. "Gazi şu an çalışıyor, haber veremem..Siz adresinizi bırakın, müsait olduğunda sizi aldırırız" dedi. Saraydan üzgün ama umutlu döndüler.. Yine günlerce haber beklediler.. Ama yine ne arayan oldu, ne soran.. Çünkü Mustafa Kemal rahatsızlanmıştı.. Bir süre sonra da hayata gözlerini yumdu.. Aşık Veysel yıllarca bu buluşmayı beklemişti.. Nasip olmadı.. Anılarında bu olayı şöyle özetledi. "Kulaklarımla Mustafa Kemal'in sesini işitmeyi candan arzu ettim ama kısmet olmadı" *. *. * Malum Dünya Şiir günü.. Aynı zamanda Veysel'in ölüm yıldönümü.. Kendi mısralarıyla analım, büyük ozanı. "Beni hor görme gardeşim.. Sen altınsın ben tunç muyum, Aynı vardan var olmuşuz.. Sen gümüşsün ben sac mıyım?." (Sedat Kaya) ---------------------------- https://sedatinadresi.wordpress.com/…/gorgusuz-tabakadan-a…/
GELİNCİK TOZLARI
Okumadan atladığın sayfalar,
Hayatının kırık notlarıdır...
Anılar, şimdi o yorgun sular;
Bu şiirin kanayan rüzgârıdır...
Her ırmak kendi göğüne yaslanır,
Her kuş kendi göğünü gök sanır...
Sahiplenerek yürüdüğün o ömür var ya;
Havada uçuşan gelincik tozlarıdır..
Bülent Tezcan
Seyrüsefer Defteri 184
-
Senaryo Kampı (27-31 Ekim).++ Gajab Raat (2026) saçma bir kalabalığı var,
ama polisin bu kadar kirli anlatılması bana her zaman ilginç geliyor (26
Ekim)....
Yeni Milenyumda Lovecraft
-
“Lovecraftian Korkunun Yeni Medyada Yeniden İnşası: Yapay Zekâ, Mekân ve
Sinematografik Temsiller” başlıklı kitap bölümüm, uluslararası akademik
yayınevler...
Derin İzler 3. Yazıyorum
-
Rüyamda almanca dersindeyim. Öğretmen seksenlerden fırlamış gibi, yüzünde
kocaman kolormatik gözlükler, hardal rengi fitilli kadife ceket, takım renk
dar i...
Türk edebiyatının bohemleri kimlerdi?
-
“Bohem” deyince akla Paris gelir. Türkiye’de bohemler olabileceği, üstelik
bunların Necip Fazıl Kısakürek, Peyami Safa, Mahmut Yesari ve Aka Gündüz
gibi...
VİTAMİN ALALIM DA!
-
* VİTAMİN ALALIM DA, BU KADAR REKLÂM FAZLA DEĞİL Mİ?*
Bir vitamin meselesidir gidiyor… Hangi mekâna girsem, kiminle konuşsam
bir vitamin tavsiyes...
103. YAŞINDA CUMHURİYET
-
Cumhuriyetimizin her yeni yaşında coşkuluyuz ve gururluyuz! Coşkumuz ve
gururumuz düşünmemizin önünde engel dğil. Son çeyrek yüzyılda belirginleşen
“cumhur...
!از انتظار گذشتم
-
Bu şiirin Farsçasını Ekim 2008 tarihinde söyledim. Türkçesini yazarken
temel tema aynı kaldığı halde Farsça versiyonunda iki dilli (Farsça ve İran
Türkçesi...
Büyük Devrimin Ayak Sesleri Mi? // Borges Defteri
-
Avrupa’dan yankılanan sesler yeni bir yaşamın tüm koordinatlarını ve derli
toplu bir programı mı müjdeliyor? Kısa cevap: Hayır! Avrupa genelinde tek
bi...
Online Yaratıcı Yazarlık Eğitimi Kış Dönemi
-
Yaratıcı Yazarlık Eğitimi’nde güz dönemi başlıyor Murat Gülsoy’un 2003
yılından beri sürdürdüğü Uygulamalı Yaratıcı Yazarlık Eğitimi’nin yeni
dönemi 1 ve 2...
Anne Carson hakkında bilmediğiniz 10 şey
-
2026 Nobel Edebiyat Ödülü’nü Kocanın Güzelliği: 29 Tangoda Kurgusal Bir
Deneme ve Kırmızının Otobiyografisi adlı kitaplarıyla tanıdığımız Anne
Carson kaz...
BİR 9 EKİM DAHA...
-
BİR 9 EKİM DAHA...
*İki yıl önce bugünlerde Facebook sayfamda “Laf Salatası” başlıklı bir yazı
yazmıştım.*
*Özetle şunu söylemiştim:*
*Atatürk’ün Nazil...
Nadir Sergi’ye Dair Cevapsız Sorular
-
İzmir Büyükşehir Belediyesi ile *İzmir Milli Kütüphane* iş birliğinde
hazırlanan *“Belgesel Mirasın İzinde: İzmir’in Nadir Eserleri” sergisi* 18
Eylül...
1 EYLÜL 1939 — Değişen Yüzler, Değişmeyen Faşizm
-
Bu yazı, 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’ya saldırısıyla başlayan
İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze uzanan süreçte faşizmin değişen yüzünü ve
aşırı sağ...
ANILAR, BİLGİSAYAR 1
-
* 2008 yılına kadar ne bilgisayar ne de internet dünyasına dokunuyordum.
Doksanlı yılların sonunda bilgisayar öğrenme kursuna gitmeyenleri
dövüyorlar...
Kitabımız çıktı
-
Yazarları arasında kulunuzun da bulunduğu, sosyal bilgiler öğretmenleri
başta olmak üzere, eğitim camiasına ve konuyla ilgilenenlere hitap eden
kitabımız...
“Yabancı” ile Tuhaf Bir Gezinti – Muazzez Çörtelek
-
İnsan genellikle bir edebiyat eserini her okuduğunda ya da bir filmi her
seyredişinde başka şeyler hisseder. Edebiyat metninin sinema filmine
dönüşmesi dur...
MAVİSEL YENER İLE ÇOCUK VE ŞİİR
-
Ayşegül Sözendağ tarafından sunulan Çocuk Olma Sırası’nın 23. bölümüne
Mavisel Yener konuk olarak katıldı. “Çocuk ve Şiir” konulu bu keyifli
söyleşiyi bura...
Eurocature 2026 Austuria
-
Eurocature 2026 grup fotografı. Dünyanın her yerinden portre karikatür
ustaları ile dolu dolu geçen etkinlikler, sunumlar, canlı çizimler ve ortak
payl...
yorgun bir ırmak gibi
-
Burası nicedir kapısını çalmadığım bir oda. Aslında oda demek istemiyorum.
İç avlu daha çok. Oda kadar yalıtılmış değil, olmasın. Bir yerlerden sesler
gel...
Yaşam, Sosyal Adalet ve Halkların Egemenliği İçin
-
Çeviri: Can SAKARYALI Brezilya: 22. Agroekoloji Konferansı’nda yayınlanan
mektupta “Sosyal adaletin ve iklim kriziyle mücadelenin yolu
agroekolojidir” deni...
Bu mu aşktan nasibimiz söyle bana güzelim
-
Bu mu aşktan nasibimiz söyle bana güzelimBu Mu Aşktan Nasibimiz söyle bana
Güzelim Gel Kederden Gamdan uzak sevdalarda gezelim Bir yudum sanki
kadehten Aşk...
Hello world!
-
Welcome to WordPress. This is your first post. Edit or delete it, then
start writing!
The post Hello world! first appeared on yedek cad tips.
Önce AKP/FETÖ, şimdi AKP/MHP
-
Orhan Bursalı
[image: Orhan Bursalı]obursali@cumhuriyet.com.trSon Yazısı / Tüm Yazıları
Önce AKP/FETÖ, şimdi AKP/MHP
16 Mayıs
Türkiye sürekli iktidar kav...
Onur Yürüyüşü Üzerine
-
Son iki seneki yürüyüşler, devlete, sahip olduğu tüm güce ve mevziye rağmen
etrafının lubunyalarca çevirili olduğunu göstermiş oldu.
Erich Fromm Hayatı ve Eserleri
-
Sosyal psikolog, psikanalist ve filozof Erich Fromm, şarap tüccarı Naphtali
Fromm ve Rosa Krause Fromm’un tek çocuğu olarak 23 Mart 1900’de Almanya’nın
Fra...
EMILY DICKINSON HAKKINDA BİLİNMEYEN 17 GERÇEK
-
Edebiyatla daha önce ilgilendiyseniz, Emily Dickinson’ın ismi size yabancı
gelmeyecektir. Amherst Güzel Kadını olarak bilinen
The post EMILY DICKINSON HA...
MGC Medya Başarı Ödülleri 12 Ocak’ta Dağıtılacak
-
Muğla Gazeteciler Cemiyeti 2023 yılı “Medya Başarı Ödülleri” sahiplerini
buluyor. Ödül Gecesi 12 Ocak’ta Demircioğlu Park Hotel’de yapılacak. Gecede
“Onur ...
여우 알바 구인
-
In today’s digital age, the 여우 알바 구인 demand for skilled professionals in
the field of computer science and information technology (IT) continues to
skyro...
Destinasi Pantai Di Batam Bikin Hati Adem
-
Destinasi Pantai Di Batam Bikin Hati Adem – Batam dikenal sebagai salah
satu kota yang terletak di provinsi Kepulauan Riau. Kota Batam terdiri dari
beber...
Vavada Casino
-
Vavada промокод для выгодных игр и бонусов Vavada промокод Проверьте это!
Специальные условия, которые активно увеличат ваш банк и подарят
разносторонние п...
GAZHANE BELLEĞİ ÖYKÜLERİ
-
Pazartesi14 Ilık bir Kasım akşamı, 6 Kasım Pazar günü NEYYA Edebiyat olarak
bir yıldır üzerinde çalıştığımız Gazhane Belleği öyküleri kitabımızın
tanıtımı ...
Fatma Işık’a 4 soru | Mehmet Özçataloğlu
-
[image: Fatma Işık’a 4 soru | Mehmet Özçataloğlu]
Neden çocuklar için yazıyorsunuz? Çocukluk insanın ilklerinin saklı olduğu
bir dönem. İlk adım, ilk gül...
Cevanşir: Küçük bir tarih notu
-
Cevanşir Farsça bir isim, “genç arslan” demek. Bu ismi taşıyanların ilki ve
en ünlüsü 7. yy’da Greklerin Albania, Ermenileri Ağwank, Arapların Arran
adın...
Hata Ayıklayan Şiirler: Eskiden Buralar
-
Günlük yaşantıdaki kurallar çoğu zaman, yazılan eserler için de geçerlidir.
Zorla gerçekleşen, kendine biçilen rolden fazlası istenen veya aşırıya
kaçan ...
Demirci’nin Hükümet Tabibi; Dr. Nihat Yörükoğlu
-
Demirci’nin Hükümet Tabibi, Dr. Nihat Yörükoğlu Nihat Yörükoğlu,1911
yılında Manisa’nın Ulucami Mahallesinde dünyaya gelir. Babası Tarih
Öğretmeni Nihat ...
VİCDAN-VİCDANSIZLIK
-
Vicdan kavramından benim anladığım;akıl, sağduyu, adalet ve merhamet(acıma)
duygularının toplamı olduğudur.
Bazı batı dillerinde vicdan(concience/consien...
Filiz Yavuz: Göçmek Ne Garip Şey Anne!
-
‘Gidenler, geleceklerini bu sıradanlaşmış kötülüğün içinde kurmak
istemiyor.’ “Boğaz havası mıydı içime çektiğim, İstanbul’un kiri pası mıydı
yoksa? Ya da ...
Epidemien øker, Paris Marathon kansellert
-
Hetebølgen slutter i Frankrike, men Covid-19 vet ingen pusterom: Paris
Marathon planlagt for november har blitt kansellert mens samtaler blir
presserende...
Şiirini Al Gel! – Ekim
-
Akademi Nar, kültür sanat alanında yedi yılda binlerce kişiye ulaşmış
eğitim – öğretim deneyimini, bu sonbaharda iki yeni ve sürekli macerayla
sürdürüyor. ...
Yazı Yolculuğuna Çıkanlara Önerilerimiz
-
Alberto Manguel, Okumanın Tarihi, YKY Andrew Bennett ve Nicholas Royle,
Edebiyat, Eleştiri ve Kurama Giriş, Ayrıntı Yayınları Berna Moran, Edebiyat
Kura...
ŞENGÜL CAN'DAN YENİ BİR ÖYKÜ KİTABI: "DEVAMSIZ"
-
*Şengül Can, kimi zaman Anadolu ağızlarından beslendiği kimi zaman da ince
ince ayrıntılarla bezediği şiir tadındaki öykülerinden
oluşan Devamsız’da ok...
Safınız Belli Olsun
-
Toplumların asırlar boyunca medeniyet adı altında ortak yaşam temellerini
köklü bir gelişim ve değişimden geçirmelerinin bir sebebi var. İyi ya da
kötü, do...
Doğu Ekspresi köprüde oynayan çocuğa çarptı
-
Doğu Ekspresi Kars’ta, köprü üzerinde oyun oynayan 13 yaşındaki engelli
çocuğa çarptı. Trenin çarptığı çocuk köprüden düştü. Yaralanan çocuk tedavi
altın...
Fosil Anılar
-
-Bu kaset ne Haydar Abi? -Çok iyi bir müzisyendir, son albümü, al dinle,
sende kalsın. Kaset kapağında değişik buğulu bir çizimle bir adam resmi
vardı ve a...
Dr. Inge Genefke, Eren Erdem’e Selam gönderiyor…
-
Dostum Cengiz Yıldırım gazetede odama gelince duvardaki renkli boncuktan
yapılmış saate baktı: “Dr. Inge Genefke” adı yazılmıştı boncukla. Ben de
açıklama ...
13 kadından çinilerin dünyasına yolculuk
-
Çinicilik sanatına gönül veren 13 kadın sanatçıdan oluşan “Sırlar Dünyası”
topluluğunun “Toprak ve Ateş” isimli karma çini sergisi, Maltepe Belediyesi
Prof...
BOLTON’LARA KARŞI BİZ
-
1980’den beri neo-liberal siyasetin çökertip yok ettiklerini, hem zihniyet
hem de kurumlar bakımından tutup ayağa kaldırma zamanı geldi.
*
*Dünyada “serb...
Kestane Karası-Mustafa ASLAN
-
KESTANE KARASI Engin Aktel’in ilk romanı adını bir fırtınadan alan Kestane
Karası’dır. Bu, yazarın ikinci romanı Son Eylül’ün öncesini oluşturan bir
yapıt ...
Yıldız Sertel’in üç kitabı tekrar raflarda
-
2009 yılında hayata vedan eden Yıldız Sertel’in daha önce farklı
yayınevleri tarafından basılan üç kitabı, Can Yayınları etiketiyle tekrar
raflarda. Ardımd...
CUMHURİYET VE ELEŞTİREL DÜŞÜNCE...
-
Erdal Atabek, 24 Eylül tarihli Cumhuriyet’te yayınlanan *“Eleştirel Düşünce
Olmayınca…”* başlıklı yazısında “eleştirel düşünceyi” şöyle tanımlıyor:
*“Ned...
ENSAR PROTOKOLÜ NE OLACAK?
-
Danıştay 8 Dairesi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın, çocuk istismarının odağı
haline Ensar Vakfı ile imzaladığı protokolün, “kamu hizmeti olan eğitim
öğretim hi...
Ramazan Bingöl'den Marka Olma Stratejileri
-
Marka olmak gerçekten çok zor bir yolculuk. Bu işte çok kısa bir sürede
başarılı olan ve* "Ramazan Bingöl"* markasıyla ülkemizin en önemli
isimlerinde...
Marcel Duchamp ve İşin Reddi
-
Marx’ın doğumunun iki yüzüncü yılına geldik (5 Mayıs 1818). Almanya’da
doğduğu ev Trier’de şimdi bir müze. Bir Cumartesi gittik gördük Trier’i ki
müze Marx...
YENİ ADANA GAZETESİ 100. YAŞINDA
-
Mustafa Gazalcı mgazalci@gmail.com 24 Aralık 2017 tarihinde “Yeni Adana
Gazetesi” 100. kuruluş yıldönümünü güzel bir toplantıyla kutladı.
Toplantıya ülkeni...
BABIÂLİ KİTAPÇILARI
-
Burhan Arpad, ki yaşamı Babıâli’de geçmiştir, Cumhuriyet gazetesindeki
köşe yazısında, (13.01.1981) o tarihten yarım yüzyıl önceki Babıâli
yokuşunun fotog...
-
KÖY ENSTİTÜLERİ
TARİHSEL ÖZET
Köy Enstitüsü Hareketi ile ilgili gelişmeleri izleyebilmek için, önemli
tarihleri satırbaşlarıyla anımsamak pratik yararlar s...
Cem Sultan’dan Beyaz Saray’a!
-
2009’da Unesco’nun Dünya Kültürel Miras Listesi’ne giren beş buçuk asırlık
dokumacılık geleneğiyle Fransa’nın Aubusson şehri, bu yaz açılan
Uluslarararası ...
YANKO’NUN OĞLU AHMET VE İSTİKLALE BAŞ KOYANLAR
-
Bir 30 Ağustos Destanı “Onlar uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven
insanlardı ki; sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için,
hiç ki...
Asiye nasıl kurtulur
-
İAsiye sadece bir kadın değil, sadece etini satarak yaşamak zorunda
bırakılan bir insan değil, sadece cinsel kimliklerimizi sorgulayacağımız
bir içbükey ay...
KIRMIZI SAÇLI KADIN - ORHAN PAMUK
-
* Yaz ayları da gelince bloklar iyice ihmal ediliyor. Sıcaklar, ülkede
meydana gelen tatsız olaylar yüzünden bir soğukluk geldi. İnşallah
geçicidir, aca...
Yön Haber-Söyleşi
-
Ercan Kesal, 25 yıl önce hekim olarak atandığı Keskin’de yaşadığı bir
gecenin uluslararası alanda ödül alan bir sanat yapıtına dönüsmesini
izlemis bir sana...
Veda Mektubu
-
Bu bir veda mektubu. “Her şeyin bir iç zamanı vardı. Kıpırtının, savruluşun
ve durmanın. Her şeyin bir zamanı,” diyor Birgül Oğuz, Hah’ta. Her şeyin
bir iç...
2016 World Fantasy Award Adayları Belli Oldu
-
Nebula, Hugo, Locus derken ödül sezonunda sıra World Fantasy Awards’a
geldi. Ödülün kazananları 27-30 Ekimde Ohio’da yapılacak olan Dünya
Fantazya Kongresi...
Film Nedir
-
*Film*, hareket eden grafiklerin veya görsellerin elektronik sinyali
sonucunda hazırlanan, başta eğlence, eğitim ve farklı konularda hazırlanan
görsel sey...
Daha Fotojenik Olmanın 7 Yolu
-
Fotojenik olmadığınızı düşündüğünüz için selfielerden nefret etmiş
haldeyseniz doğru yerdesiniz! Nasıl “Çirkin kadın yoktur, bakımsız kadın
vardır” düşünce...
En Yüksek Gişe Hasılatı Yapan 10 Film
-
Popüler olan her zaman iyi midir? sorusu yıllardır özellikle de sanat
eserleri söz konusu olduğunda sorulan bir sorudur. Pek tabii insandan
insana değişebi...
YARINA DOĞRU… Cem Yağcıoğlu
-
Kürt düşmanlığı ile Türkçülüğü harmanlamaya çalışmak.. zaten amaçlanan
hedefe hizmet etmektir!. yine takip edenler iyi bilir, ara-ara sağ-sol
üzerine denem...
Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum
-
Uzun zaman ara verince nasıl başlanır bilirsin "bloguma uzun zamandır
yazmıyordum bir uğrayayım dedim, özlemişim..." falan filan. İşin açığı
ÖZ...
Mind-boggling Chelsea FC Brief History
-
If you like to watch football game at the tv on the range of domestic until
international game, I believe which you just get your own team choice which
you...
Ayşegül Kitap Fuarında
-
34. İstanbul Kitap Fuarı
Bir gece öncesinden sandviç, meyve ve kuruyemiş hazırladım. Yedek alışveriş
poşetleri, ıslak mendil, baş ağrısı hapları, bozuk ...
-ADETTENDİR-
-
''Kadınların,kocalarını başka kadınlardan veyahut etkilendiğini düşündüğü
kadın olan erkek annesinden uzak tutup kendilerine bağlayabilmek
geliştirdikle...
bilbao ve guggenheim müzesi
-
"*Onu ilk gördüğümde aman Tanrım, ben bu insanlara nasıl bir şey yaptım
böyle dedim. Tasarladığım bir yapıyı ilk gördüğümde böyle oluyor,
battaniyenin al...
Yalnızlama Senfonisi
-
Kocaman ve şükredilesi mutlulukların içerisine, dayatılan ve gözüne gözüne
sokulan “mutsuz ol” algısıyla yaşam sürerken koca şehirlerde, kısmetse
uyanırsın...
Tavsiye Evi’nde Mathazone…
-
Merhaba Sevgili Melekler, 11 Nisan 2015 tarihinde
#TavsiyeEvinde Meleklerimiz ile bu sefer çocuk meleklerimize Mathazone
tekniği ile Matematik sevgisini...
Orhan Pamuk’a göre yazarlık!
-
*Yaratıcı yazarlık seminerine katılan Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk
yazarlığın herkesin bildiği şeyi, herkesin bilmediği şekilde anlatmak
olduğunu söyle...
IZANSIZ MAHALLE / MEHMET ÜNVER (III)
-
izan.. anlayış .. kavrama yeteneği anlamına gelen bir sözcük.. izansız
mahalle bir roman.. roman.. insanların serüvenlerini.. iç dünyalarını..
toplumsal bi...
Sol Dergi Yazı
-
Bardağın dolu yanı: Acaba ‘örtünme evrimi’ nasıl başladı, ‘incir
yaprağı’yla mı?
Türban da “yetmez ama evet” konusu oldu! Balıkesir Müftü Yardımcısı,
...
SATICININ ÖLÜMÜ - ARTHUR MILLER
-
(Flütle çalınan bir ezgi duyarız. Ağaçlardan, çimenlerden ve ufuktan söz
eden güzel bir şarkıdır. Perde açılır. Karşımızda satıcının evi vardır.
Evin arka...
Dikkat "sahte" şiir! Dikkat "sahte" Can Yücel !
-
*pR*
İnternette sahte şiirler dolaşıyor...“Şiir gibi (!)” ama şiir olmayan,
saçma sapan, kafiyeli cinaslı mani kıvamında duygusal sözler, ucuz
romantik, ...
Kitap (Sahilden Bostancı) / Çağlayan Çevik
-
*Kitap (Sahilden Bostancı) / Çağlayan Çevik – Hürriyet Keyif / Temmuz
20.2014*
Çağdaş Türk öyküsü deyim yerindeyse kıpır kıpır. Daha yılın ortasına
geldiğ...
-
*Anton Pavloviç Çehov*
*Martı*
*Yabancı dilden çevrilen kitaplarda çeviri çok önemlidir. Tiyatro
oyunlarında ise daha da önemlidir. Şiirsel anlatımı,sö...
İlker Başbuğ tahliye edildi.
-
Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, tahliye kararının
ardından Silivri Cezaevi’nden çıktı. Başbuğ, “Biz tek bir şey istiyoruz,
adalet i...
KİTAPLIK KURDU YAYIN HAYATINA SON VERİYOR..
-
kitaplık kurdu..
sevgili leylakdalı'nın kendi blogunda kendi kitaplığının fotoğrafını
yayınlayıp..
sizin kitaplığınız nasıl diye sormasıyla başlayan..
v...
-
Google Maps'de meydana gelen değişiklikler nedeniyle verilerin haritaya
yüklenmemesi üzerine ZeeMaps üzerinde bir harita oluşturdum. Verilerin
geldiği n...
Küçükçekmece Forumu’ndan notlar 21 Ağustos
-
Küçükçekmece Dayanışması her pazartesi, çarşamba ve cuma Tepeüstü Meydan
75. Yıl Parkı’nda forumlarını gerçekleştirmeye devam ediyor. Geçtiğimiz
hafta b...
GÜNLERDEN CUMARTESİ MEYDANLARDAN TAKSİM
-
Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Bale’sinin kapatılarak, kurumların
müdürlüklere bağlanması gibi saçmasapan bir tasarıyı protesto etmek üzere
çıktık ...
-
*TEPEMİZDE SALLANAN BİR SORU *(*)
Ali BULUNMAZ
Artık “Hayatın anlamı nedir?” gibi “sıradanlaşmış” sorular ne sıklıkta
soruluyor bilinmez ama bu ve benz...
Duyduk Duymadık Demeyin Kütüphane Haftası Başlıyor
-
*48. Kütüphane Haftası tüm Türkiye’de dolu dolu etkinliklerle kutlanacak.*
Kamuoyunda kütüphane konusunda olumlu çağrışım oluşturmak; kitap, kütüphane
ve o...
ASIL KÜRESEL DAYANIŞMA
-
Gerçek sanatseverler biliyordur, bu ara İstanbul’da geniş boyutlu bir
belgesel film şenliği sürüyor: 1001 Belgesel Film Festivali.
Bu şenlikte, Küba belgese...