27 Temmuz 2014 Pazar

Vatan Nasıl Sevilir?Işıl Özgentürk



Bu ülkede kime sorsan, “Ben bu vatanı çok seviyorum” der. Şimdi sorularımızı sıralayalım: 
- Hiç Güneydoğu ya da Doğu’ya giden bir tura katıldınız mı? 
- Anadolu’nun en önemli uygarlığı Bin Tanrılı Hititlere dair kaç heykel gördünüz ve kaç kent gezdiniz? 
- Hasankeyf’i biliyor musunuz? Gittiniz mi? Orada yapılacak barajın neleri su altında bırakacağını biliyor musunuz? Bununla ilgili herhangi bir yere imza atınız mı? Herhangi bir protesto eylemine katıldınız mı? 
- Selçuk-Efes’e gittiniz mi? Kentin muhteşem genelevine hayretle baktınız mı? İlk tuvaletleri gördünüz mü? 
- Bodrum Kalesi ve Sualtı Müzesi’nde hayallere daldınız mı? 
- Konya’daki Mevlana şenliklerine gittiniz mi? 
- Kayseri’deki Selçuklu medreselerine, camilerine hayran oldunuz mu? 
- Uluslararası bir çabayla kurtarılan Zeugma kenti mozaiklerinin sergilendiği Antep’teki muhteşem müzeyi gördünüz mü? 
- Peygamberler kenti Urfa’da Balıklıgöl’e yem attınız mı? 
- Zılgıt çeken kadınların bu işi nasıl başardıklarını düşünüp hiç zılgıt çekmeye çalıştınız mı? 
- Antakya’da üç dinin bir arada yaşamasına tanıklık ettiniz mi? 
- Maveraünnehir nereye denir? 
- Bir sabah vakti Karadeniz yaylalarında uyanıp, o günü size bağışlayan hayata teşekkür ettiniz mi? 
-Antalya’ da Antalya Müzesi’ne gidip yorgun Herkül’le bir fotoğraf çektirdiniz mi? 
- Mimarların mimarı Koca Sinan’ın kaç eserini gördünüz? 
- Sevdiğiniz ve etkilendiğiniz beş romancının adları nelerdir? 
- Klasik Türk müziğinde nam salmış beş şarkıyı söyler misiniz? 
- Beş halk ozanı sayabilir misiniz? 
- Türk sinemasından en sevdiğiniz beş filmi sayabilir misiniz? 
- Karadeniz’de Sümela manastırında duvarları süsleyen belki de ilk zenci İsa’yı gördünüz mü? 
- Anadolu uygarlıklarından Likya uygarlığının toprak yollarında yürüdünüz mü? 
- Türkiye denizlerinde kaç cins balık yaşar? 
- Türkiye topraklarında kaç bin endemik bitki yaşar? 
- Türkiye topraklarında kaç çeşit endemik canlı türü yaşar? 
- Lüferin soyunun tükenmemesi için elinize bir mezura alıp balıkçılarda sarıkanat boylarını ölçtünüz mü? 
- Hiçbir hayvan barınağına gidip gönüllü çalıştınız mı? 
- Türkiye’nin yeraltı zenginlikleri nelerdir? 
- Termik santral nedir? Zararları nelerdir? Biliyor musunuz? Hiçbir termik santral yapımını protesto eden bir eyleme katıldınız mı? 
- Türkiye’nin altının silme altın madeni olduğunu biliyor musunuz? 
- Hiç inatla bölgenizdeki bir eski binanın resimlerini çekip, binanın yaşatılması için gerekli yerlere başvurdunuz mu? 
- Anadolu Medeniyetleri Müzesi kimin emriyle kurulmuştur? Hiç gittiniz mi? 
- Osmanlı’dan beri sürgün yeri olan Sinop Cezaevi’nde kaç muhalif yazar yatmış biliyor musunuz? 
- Adana neden Yılmaz Güney’lerin, Yaşar Kemal’lerin, Orhan Kemal’lerin yurdudur, hiç düşündünüz mü? 
- En son hangi protesto eylemine katıldınız? 
Sorularımız bunlar, daha da çoğaltılabilir, öyle “vatan sevmek” kolay değil. Her şey gibi o da tanınmak ister, bilinmek ister ve emek ister. 
Sevgilerle, hadi kalemi alıp sorulara yanıt verin. 
Bu soruları sizlere ilk kez 1 Nisan 2013 tarihinde sormuştum, sorulara nasıl yanıt verdiniz bilmiyorum ama ben birkaç soru daha ekledim. İzninizle: 
- Göbeklitepe nerededir ve arkeoloji tarihini nasıl değiştirmiştir? 
- Frikya uygarlığı ve Frikya Vadisi ülkemizin hangi yöresindedir? 
- Sinan’ın en güzel eserlerinden Rüstem Paşa Camii nerededir? Gördünüz mü? 
- Ani harabelerinin hikâyesi nedir? Hiç gittiniz mi? 
Sizlere kolay gelsin, ben şöyle bir Moğolistan’a gidip geleceğim. Bayramınız şen olsun...  
27 Temmuz 2014 Cumhuriyet

24 Temmuz 2014 Perşembe

SÖYLEV'DE LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI



SÖYLEV'DE LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
"İtilaf Devletleri’nin Türkiye’ye uygulamak istediklere koşullarla, ulusal eylem sonunda elde ettiğimiz sonuç arasındaki farkı açıkça belirtmek için, Sevr ile Lozan arasında bir karşılaştırma yapmak yararlı olacaktır:

Ülke sınırları açısından Sevr, Trakya sınırımızı Çatalca yakınından geçiriyorken, Lozan’da Meriç nehri sınır oldu. Sevr’e göre İzmir bölgesinde Türkiye egemenlik hakkının kullanılmasını Yunanistan’a bırakacak, bölge meclisi de beş yılsonunda İzmir bölgesini Yunanistan’a katabilecekti. Lozan’da böyle bir şeyin sözü bile edilmemiştir. Suriye sınırı, Sevr’e göre Karataş burnundan başlayarak Osmaniye, Gaziantep, Urfa, ve Mardin’in epey kuzeyinden geçiyordu. Lozan’da 20 Ekim 1921 günlü Ankara Anlaşması’ndaki gibi kaldı. Sevr, Kafkasya’da Türk-Ermeni sınırının saptanmasını Amerikan Cumhurbaşkanı Vilson’a bırakmış, O da Giresun’un doğusundan, Erzincan’ın batı ve güneyinden Bitlis ve Van gölü güneyine giden çizgiyi sınır olarak göstermişti. Lozan’da bu sorun ortadan kalkmıştır.

Sevr, Boğazlar da asker bulundurma ve askeri hareketler yapma yetkisini yalnız İtilaf Devletlerine tanıyordu. Lozan’a göre hiçbir yerde İtilaf Devletleri’nin işgal kuvveti kalmadı.

Sevr, Fırat’ın doğusunda ve Ermenistan, Suriye ve Irak arasında bir özerk Kürt bölgesi öngörüyordu. Lozan’da elbette söz konusu ettirilmemiştir.

Sevr; Faransa ve İtalya’ya sömürü bölgeleri tanımaktaydı. Lozan’da söz konusu bile edilmemiştir.

Sevr, antlaşma doğru uygulanmazsa İstanbul’un bile bizden alınmasını kabul ediyordu. Lozan’da böyle bir şey sözkonusu değildir.

Sevr İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, hatta Ermenistan ve Yunanistan’a yargısal, ekonomik ve mali ayrıcalıklar tanıyorken, Lozan bu gibi bağlayıcı hükümlerin tümünü kaldırmıştır.

Saygıdeğer Efendiler, Lozan Barış Antlaşması, Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın yıkılışını anlatan bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri bulunmayan bir siyasal zaferdir.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

7 Temmuz 2014 Pazartesi

RIFAT ILGAZ


RIFAT 'A 
Ilgaz,Anadolu 'nun sen yüce dağısın
Eteklerinde kitaplar....
CAN YÜCEL
Saygı ve özlemle anıyorum..

1918... Mehmet Rıfat ( Rıfat Ilgaz ) Cide de ilk okul öğrencisi '"21 numara "



Sevgili Dostlar ;
Bugün Rıfat Ilgaz'ın ölümünün 21 yılı . Madımak olayları sonrası onu kaybettik.Yaşamından bir bölümü ölümünden dört ay önce,Türk Hava Yolları'nın Sky Life dergisine anlatmıştı .Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederiz.Çınar Yayınları
ACILARI GÜLMECEYE DÖNÜŞTÜREN YAZAR / Füsun Özbilgen

RIFAT ILGAZ

Türkiye'nin belki en çok üreten yazarı. Binlerce öykü, şiir, roman, oyun, anı, makale, 60'tan fazla kitap... Gülmece eserlerinin en ünlüsü ise öğrenci - öğretmen ilişkileri ve okul sıralarından bir kesit sunan Hababam Sınıfı.
Rıfat Ilgaz'ın nüfus kağıdı Türkiye Cumhuriyeti'nden eski. 1911 yılında Karadeniz'in küçük, şirin bir ilçesinde Cide'de dünyaya gelmiş. 1908 yılında Meşrıtiyet ilan edildiğinde "Hürriyet geldi" denilmiş. Şöyle anlatıyor:

"-Ben Hürriyet'in ilanından hemen sonra dünyaya gelmiştim. İlk Hürriyet çocuklarındanım sizin anlayacağınız.

Hürriyet çocuğu olmam, üç-beş yıl sonra Vahdettin gibi bir adam tahta çıktığında "Padişahım çok yaşa" diye bağırmama hiç de engel olmadı. Hem Hürriyet çocuğuydum hem de nerede olursa olsun bağırtılıyordum:

_ Padişahım çok yaşa..

Ama Osmanlılığım çok sürmedi. Ancak 7-8 yaşıma kadar. Sonra Harbiye'nin kapatılmasıyla okulumuza gelen genç bir Harbiyeli'nin isteğine uyarak kırmızı fesimi yere çaldım, bir kalpak geçirdim başıma oldum bir Kuvayı Milliye'ci.."

Rıfat Ilgaz, bir imparatorluğun yıkılışını, Kurtuluş Savaşı ve yeni Cumhuriyet'in doğuşunun kendi çocukluk yaşamındaki yankısını böyle dile getiriyor. Onu Kuvayı Milliye'ci yapan genç öğretmeni Hilmi Bey ise 1980'li yıllarda T.B.M.M. Başkanı olan Kaya Erdem'in Ve Araştırmacı Tarhan Erdem ‘in babası Hilmi Erdem imiş..

Genç cumhuriyetin ilk yıllarını da şöyle anlatıyor:

"Ortaokulu Kastamonu'da okurken Mustafa Kemal'in emri ile Kuvayı Milliye kalpağını çıkarıp şapkayı geçirdim başıma. Fes gitti, kalpak gitti. Derken birkaç tokat karşılığında öğrendiğim eski harfler de gitti. Latin harfleri gelmişti. Devrimler sürüp gidiyordu. Vereme yakalanıp da Yakacık Sanatoryumu'na düştüğüm günlerde Mustafa Kemal öldü. Devrimlerin de hızı kırıldı..

İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. Şair olmuştum. Gerçekçi, toplumcu, devrimci şair."

Rıfat Ilgaz'ın yaşamının toplam 8 yıllık bir bölümü verem hastalığı nedeni ile çeşitli sanatoryumlarda geçmiş. Kalan zamanlarında ise öğretmenlik, daha sonra da gazetecilik yapmış.

1930 yılında Kastamonu Öğretmen Okulu'nu bitirip Adapazarı ve İstanbul'da Türkçe öğretmenliği yapıyor, 1938 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü'nü bitiriyor. Çileli bir yaşam içinde Rıfat Ilgaz acıları mizaha dönüştürmüş. Acıklı, hüzünlü, acı çeken insanları yansıtan konular yerine yaşamın gülmece yanlarını yansıtmaya çalışmış.

Öğretmenliği bırakmak zorunda kalıp Babıali'ye geldiği yıllarda da önce en zor işten, dizgiden başlamış, entertip ustalığı derken mizah dergileri çıkarmaya başlamış. Markopaşa ve Adembaba dönemin en ünlü mizah dergileri. Taş, Dolmuş, Karikatür, Şaka gibi mizah dergilerine de yüzlerce yazı yazmış. İstanbul'da Ataköy'de kocaman bolok apartmanlarından birinde oğlu, gelini ve torunlarıyla birlikte yaşıyor bugün.

Birkaç yıl önce Kıbrıs'ta geçirdiği kaza nedeniyle bacağını rahat hareket ettiremediği için çıkıp dolaşamamaktan yakınıyor. Ama tüm duyu organları gepgenç, mizahı, gülmecesi de yerli yerinde.

Mizah üzerine konuşuyoruz. Binlerce gülmece, roman, öykü yazan usta yazar düşündüklerini şöyle anlatıyor:

"Mizah diye bir yazı türü yoktur. Yazı türü romandır, öyküdür, köşe yazılarıdır, anılardır. Mektup bile bir yazı türüdür de, mizah bir yazı türü değildir. Tür olsaydı tekniği olurdu.

Mizah bir biçemdir. Topluma bakış açısıdır. Mizah şiir, öykü, roman olabilir: Tür değil, biçimdir. Mizacımızdan gelen bir özelliktir, bir çeşnidir. Yazı türleri beceri ister, teknik ister. Bunları sağladın mı başarı tamdır. Mizah ne ister? Mizah insanın mizacından geldiği için bilgi değildir, edinilemez. Teknik de değildir. İnsanın yaradılışında bu özellik varsa mizah başarılı olabilir."

Hababam Sınıfı, Rıfat Ilgaz'ın en ünlü mizah eseri. Oğlunun okul maceralarını anlatması ile yavaş yavaş oluşmuş. Hafta sonlarında Aydın eve gelip okul maceralarını anlattıkça Rıfat Ilgaz da öykü haline dönüştürmeye başlamış. Kuşkusuz bunları kaleme alırken kendi öğretmenlik yıllarının anı ve gözlemleri de üstüne eklenmiş.

Rıfat Ilgaz'ın öykülerinde bazen en dikkatli vergi uzmanının bile farkedemiyeceği bir vergi kaçırma tekniğinin nasıl uygulandığını öğrenirsiniz. Yahut bir uluslararası dış kredi öyküsü yakalarsınız. Bu ince teknikleri nereden ve nasıl öğreniyor şaşıp kalırsınız. Uzmanların bu kadar iyi bilemeyeceği karışık ve karanlık konuları nereden öğreniyor? Soruyoruz, gülümsüyor:

"Gider, Çiçek Pasajı'na otururum. Bir bira içerim. Birileri gelir, sohbet başlar. Bira söylerim. Şurdan buradan konuşuruz. Biraz konuları dürtüklerim. Bir iki saat oturur işte bunları anlatır gider. Sonra 5,5 yıl süreyle hapishanelerde birlikte kaldığım kibar hırsızlar, kabadayılar. Hastanelerde koğuş arkadaşları. Çeşit çeşit insan tanıdım."

"Yıldız Karayel" romanıyla 1982 Madaralı Roman Ödülü alan Rıfat Ilgaz'ın kitaplarından "Hababam Sınıfı" önce tiyatroda oyun, sonra da kendisinden izinsiz olarak film yapılmıştı. "Karartma Geceleri" ise geçtiğimiz yıllarda ödüller alan bir film oldu.

Kitaplarını bugün oğlunun kurduğu Çınar Yayınları yayınlıyor. Yine de yüzlerce öykü ve yazısı Babıali'nin çeşitli dergilerinde yok olmuş.

Rıfat Ilgaz ile Skylife için yaptığımız bu söyleşide biraz da gökyüzünden, uçmaktan ve dünyadan söz ediyoruz. İlk kez 1968 yılında Özbekistan'a gidip Moskova'ya dönmüş uçakla. Türkiye'den Moskova'ya trenle, daha sonra da uçakla Özbekistan'a.

"Uçmak güzel de, gidiyorsun saat hiç değişmiyor. Sonra dönerken de acısı çıkıyor gün devriliyor," diye anlatıyor ilk izlenimlerini.

Güneşle aynı yöne giderken değişmeyen zaman, güneşin aksine uçuşlarda günü geceyi deviriyor. Peki ya aşağıda gördüğümüz portakal kadar küçülmüş dünya?

Usta yazarımız bugünkü dünyamızı yine genç bir bakış açısı ile geleceğe dönük olarak şöyle değerlendiriyor:

"Dünyaya artık yerellik değil, evrensellik egemen oluyor.

Bugün kaderi ortak olan insanlığı din, dil, ırk gibi konularda ayırıp birbirinden koparanlar var. Ama insanlığın kaderi ortak. Çevre kirliliğini ele alalım. Artık bu konularda devletlerin sınırları yok. Dünya devletleri mahalle muhtarlıkları gibi birbirine bağlı. Giderek tek bir dünya görüşü egemen olacak. Bu da dostlukla ve kültürle olacak.."   (Skylife - Şubat 1993 - Sayı 118)


Fotoğraf
Cumhuriyet Gazetesi

30 Haziran 2014 Pazartesi

Kış Uykusu / Nilgün Cerrahoğlu



Ufukta seher/günbatımı çizgisi… Rüzgârla dalgalanan otlar…
Uçuşan yapraklar, topluca kanatlanan kuşlar, gümüş bulutlardan süzülen mehtap, çatıya vuran yağmur, uzaktan gelen köpek sesleri…
Perdede beliren tek başına güzel kadının, birden yelle havalanan saçları…
Bir Zamanlar Anadolu’da, böyle sürekli bir var, bir yok atmosferi, bir “büyülü gerçekçilik var, demiştim.
Kış Uykusu’nda işte o büyü ve o “şiirsellik” yok.
Ama aynı uçsuz bucaksız, ezici, büyük “doğa ve bozkırın yalnızlığı; karakterlerin aynı oranda yoğun ve derin “yabancılaşması”, bu filmde de olanca gücüyle hissediliyor…
Nuri Bilge Ceylan yabancılaşma” duygusunu bu kez, önceki filmlerindeki gibi uzun boşluklar ve sessizliklerle vermek yerine açıkça sözlere döküyor.Yerel bir gazeteye (“Bozkırın Sesi!”) yazı yazan başkarakter Aydın’a, kardeşiNecla’nın tokat gibi çarptığı şu sözler mesela: Eskiden biz sana hayrandık. Senin önemli işler yapacağını ve önemli biri olacağını düşünürdük. Ama öyle olmadı. Bu senin suçun değil. Çıtayı yukarda tutan bizdik!
Yenilenlerin öyküsüKış Uykusu” da, “Bir Zamanlar Anadolu’da olduğu gibi tıpkı yenik düşen insanların öyküsü.
Ceylan bunu bir önceki filminde alttan alta dokundurarak ve hissettirerek verirken bu defa karakterlerine bağırta bağırta söyletiyor...
İki film arasında benim kişisel tercihim, ilki… 
Bir Zamanlar Anadolu’da”ya tek kelimeyle
 bayılmıştım.O filmin, Türk sinemasının gelmiş geçmiş en iyi filmi olduğunu düşündüm, hâlâ da öyleolduğunu düşünüyorum…
Kış Uykusu, kuşkusuz ki çok güçlü, sıra dışı ve iyi bir film.
Üç saat, 16 dakika boyunca hiç sıkılmadan, ilgi ve beğeniyle izledim. Ancak “Bir Zamanlar Anadolu’da”ki gibi beynimden ve yüreğimden vurulmadım...
Edebiyata güzelleme!’Filmi, sinemada tesadüfen yan yana düştüğümüz Sevgili Füruzan’la izledik.
O benim aksime “Edebiyata harikûlade bir güzelleme” olarak gördüğü “Kış Uykusu”ndan çok etkilendiğini söyledi.ÇehovShakespeareDostoyevski üzerinden katman katman soyularak izlenebilen filmden, Füruzan gibi bir edebiyatçının aldığı tat farklıydı.
Hapisten henüz çıkan, Nejat İşler’in oynadığı işsiz İsmail karakterinin örneğin; “hayırsever Nihal’in bağışladığı paraları ateşe vermesi…
Firuzan, bu sahnenin hemen Dostoyevski’nin Budala’sındaki Nastassya Filippovna’nın kendisine verilmiş olan paraları ateşe atmasına yapılan bir gönderme olduğunu söyledi.
Örnekleri böyle çoğaltmak mümkün…
Bu bağlamda “Kış Uykusu”nu, “edebiyatı”, sinema diline” bir aktarma egzersizi olarak da okuyabiliriz.
‘Yol’dan bu yana...Filmde beni en çok etkileyen “mimarisi” ve karakterlerin hemen hepsinin, merkezde “Aydın karakteri” etrafında ve yörüngesinde belirlenmesi oldu.
Baştan sona “iç gözlemlere” dayanan, dış öykünün olmadığı filmde, izleyicinin ilgisini üç saat boyunca diri tutmak zor.
Ceylan bunu, tüm karakterler için dev “iç gözlem aynası” gibi kullandığı “Aydın”ı merkeze yerleştirerek yapıyor.
Düş kırıklıklarını ve başarısızlıklarını hepten Aydın”a yansıtan “mutsuz kız kardeş” Necla’yı, benzer şekilde kişisel ihtiraslarının ve yenilgilerinin faturasını Aydın’a çıkaran “mutsuz eş” Nihal’i; imam Hamdi ve baltaya sap olamayan İsmail kardeşleri; Aydın’ın hep tuttuğu aynadan tanıyoruz.
Tek mimik ve ses tonunda “faul” vermeyen Haluk Bilginer’in mükemmel ötesi, ölçülü oyunculuğu olmasa bu mimari çökebilir ama çökmüyor. Bilginer çünkü söylediği her sözcük ve bakışıyla bizi alıp Kapadokya’nın bunalımlı Otello otelinin içine taşıyorKış Uykusu”nu izlerken Türk sinemasına 32 yıl önce ilk “Altın Palmiye”yi kazandıranYol’u da düşündüm. İster istemez aklımda bir karşılaştırma yaptım.
Yol”, İtalyan neorealizminin en üst düzey örnekleriyle karşılaştırılabilecek bir filmdi…
Kış Uykusu”, karakterlerin olduğu denli, Türk toplumunun “iç gözlemlerine” dayanıyor ve yaşanan büyük “değerler krizini” irdeliyor.
Kış Uykusu”nda, çok daha müreffeh bir toplumun sorunları karşımıza çıkmakla birlikte; 32 yıl öncesinin Yol”undaki fakirlik de olanca çaresizliğiyle orada duruyor.
Film en çok, bu iki uç Türkiye arasında kapanmayan, bilakis açılan farkı önümüze koyuyor.
Erdoğan Türkiyesi’nin son 12 yılda büsbütün açtığı makası, TÜSİAD’ın gazetelerdeki şu son açıklaması gayet net tanımlıyorTürkiye gelir eşitsizliğinde Şili ve Meksika’dan sonra, dünyadaki en kötü üçüncü ülke!

29 .Haziran 2014 Cumhuriyet  

29 Haziran 2014 Pazar

Sait Faik... Fazıl Say... Sevmekle Başlayan...ZEYNEP ORAL

Fazıl Say’ın “Sait Faik’i Hatırlamak” eserini Burgaz Adası’nda izleme mutluluğunaerişen şanslılar arasında değildim. Ama Burgaz Adası kalktı bana İstanbul’un Avrupayakasına geldi. Hem de ne geliş! Kıyıya vuran dalgaları, rüzgârı, lodosu, kokusu,insanları, balıkları, martılarıyla topyekûn gelip önce sahneye, sonra yüreğime yerleşiverdi. Bu bir müzik - edebiyat buluşmasıydı. Bu bir Klasik Batı Müziği - Türk Sanat Musikisi buluşmasıydı.
Bu
 buluşmalardan güneş doğdu, aydınlık doğdu.
Mevsimlerden kıştı 
“Kış, Ada’ya lodosla beraber gelmişti... Kocaman kayıklar, kocaman şehre durmadan balık götürür; adaya para pul, bir iki çuval un getirirdi...”
İşte müzikle birlikte öyküye giriverdik. “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” öyküsüne...
Artık bu andan sonra Fazıl Say’ın bestesi; Borusan Yaylı Sazlar Dörtlüsü; HakanGüngör (kanun), Derya Türkan (kemençe), Aykut Köselerli (vurmalı sazlar) ve piyanosunun başında Fazıl Say; bizi öykünün içine çekmeye başladı.
Kış ne kadar çok, ne kadar uzun olursa olsun, balık ne kadar az çıkarsa çıksın;beklenen yaz yine de gelecekti. Ama yaz gelinceye kadar da Stelyanos ve torunuTrifon “ötekiler” olarak yaşamayı sürdürecekti. Dede, anıları ve torunuyla soluk alıp vererek; 12 yaşındaki çocuk ise denizle iç içe yaşayarak, denizden öğrenerek, gemiler yaparak başka denizlere açılacağı günü düşleyerek sürdürecekti...
İnsana - doğaya - hayata dair 
Sevgili okurlar, birkaç gündür bu konuda bu sayfalarda çok yazı okudunuz. Tekraradüşmemeye çalışıyorum. Ama hatırlayın Fazıl Say’ın şu sözlerini:“Bu müzik tamamı makamsal (hicaz) olacağı için benim için de bir ilktir ve özeldir... Ve de sanırım tarihte de ilk olacak bir klasik müzik bestecisinin Türk sanat musikisine bu kadar yakınlaşmak istemesi: Piyano ile kanunun, viyolonsel ile kemençenin diyalog ve bütünleşme halinde olacağı bir ilk yaratmak istiyorum...”
Sahnenin en arkasında güneş batıyordu ama benim sözünü ettiğim buluşmalardan doğan aydınlık bu “ilk”ten, bu yeniden doğuyordu ve benim için heyecan vericiydi.
Sait Faik’te ne varsa bu bestede de vardı: Sonsuz bir şiirsellik... Hem çok yerel hem de evrenseldi. Sahiciydi. Samimiydi. Hüzün vardı ve de yaşama sevinci... Göz nuru, emeğe saygı vardı... İnsana, doğaya, hayvanlara sonsuz sevgi vardı... Her şeysevmekle başlıyordu ya...
Müzikteki sevgi ve anlatımı sahnede yer alan iki muhteşem sesli vokalist sopranoZeynep Halvaşi ile Serenad Bağcan ve üç muhteşem oyuncu Demet Evgar, Songül Öden, Esra Bezen Bilgin sürdürüyordu. Öyküye ilk sözü ve son sözüekleyen, şarkı sözlerini yazan ve aynı zamanda sahneye koyan usta tiyatro yazarıÖzen Yula’ydı. Dramatik yapının altını çizen, gerilimi artıran bir anlatım...
Gökyüzünden 3 elma düşmezse 
Vokalistler ve oyuncular kâh öykünün içine girip kâh çıktılar. Her an müzikle ve birbirleriyle diyalog halinde. Ustalıklarına diyecek yoktu. Işığı, aydınlığı ve umudu çoğalttılar...
Ah bir de... İçimden geçirdiğimi sizle paylaşmazsam olmaz: Bir de reji çabası, bunca haykırmasaydı; bunca benzetmeci olmasaydı. Keşke Grek mitolojisi ya datragedyaları anımsatan tavır takınmasa; sesini bunca yükseltmeseydi... Müziğinizlediği sakinliği ve fısıltıyı sürdürebilseydi...
Masallarda her zaman gökyüzünden üç elma düşmez! Trifon, gemisini bitirdi. Gemisimavi gözlü bir kız gibiydi... Gemisini yüzdürdüğü ilk gün, kimi çocuklar (hatta Japonmağazasından, oyuncakçı dükkânlarından alınmış gemilere sahip çocuklar) onubatırdılar. Ötekine düşmanlık hiç mi bitmeyecek?Ama bize müzik diyordu ki, gökyüzünden 3 elma düşmese bile, ütopyalar bitmez...Trifon yeni gemiler yapacak... Denizlerden denizlere, insanlardan insanlara ... Yenigemiler yapacağız.
Bu eseri Fazıl Say’a ısmarlayan İKSV ve emeği geçen, katkıda bulunan herkesi kutluyorum: İyi ki varsınız da sayenizde yaşama tutunabiliyoruz...  

CUMHURİYET 29 Haziran 2014

19 Haziran 2014 Perşembe

Julius ve Ethel Rosenberg

ROSENBERG ler asla unutulmamalı!...
Julius ve Ethel Rosenberg, 19 Haziran 1953'te,
New York'ta idam edildiklerinde, casusluk nedeniyle idam edilen ilk ABD yurttaşları oldular. Suçlu olup olmadıkları uzun süre tartışıldı. Bugün, idamları McCarhty döneminin baskıcı havasına yorulmaktadır.
18 Haziran'da idam edileceklerdi.Evlilik yıldönümleriydi...19 Haziran'a bırakıldı infaz...Onlar ''Bir çift Güvercin''di...Ethel ve Julius ROSENBERGler...Düzmece tutanaklarla idam cezası aldılar...İki çocukları vardı.6 ve 10 yaşında...Çocuklarıyla şantaj yaptılar...''Suçu kabul edin serbest bırakalım,çocuklarınıza kavuşun'' dediler...Ama onların suçsuzluğuna inanmış milyonlarca çocuk vardı sokaklarda...Boyun eğmediler ve dediler ki ''Ya dışarıda suçsuzluğumuza inanan çocuklar...Onlar da bizim çocuklarımız değil mi?...Satar mıyız hiç onları!...'' Satmadılar da...Dostlar Bir Çift Güvercindi onlar ve asla unutulmamalılar...
Şimdi yüreğimizi Ethel ROSENBERG'in sesine verelim...
bir gün öğreneceksiniz evlatlarım, öğreneceksiniz,
neden kestik şarkımızı yarıda,
neden kitabımızı açık bıraktık, işimizi tamamlamadan
neden gittik toprak altında uyumaya
ağlamayın artık evlatlarım, ağlamayın.
yalanlar ve pislikler neden sarmış dört bir yanı?
neden bu gözyaşları, bu zulüm neden?
öğrenecek bir gün bunu bütün dünya.
yeryüzü gülümseyecek, evlatlarım, gülümseyecek
ve sevinçler yeşerecek mezarımızın üstünde
savaşlar sona erecek, dünya mutlu olacak
kardeşliğin ve barışın koynunda.
çalışın evlatlarım, çalışın ve bir anıt dikin;
sevgiye ve sevince bir anıt,
insanlık onuruna ve inanca,
sizin adınıza koruduğumuz ve çocuklarınız adına!..
ETHEL ROSENBERG

ANI
Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil 

Değil bu anılacak şey değil 
Apansız geliyor aklıma 
Neredeyse gün doğacaktı 
Herkes gibi kalkacaktınız 
Belki daha uykunuz da vardı 
Geceniz geliyor aklıma 
Sevdiğim çiçek adları gibi 
Sevdiğim sokak adları gibi 
Bütün sevdiklerimin adları gibi 
Adınız geliyor aklıma 
Rahat döşeklerin utanması bundan 
Öpüşürken bu dalgınlık bundan 
Tel örgünün deliğinde buluşan 
Parmaklarınız geliyor aklıma 
Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm 
Kahramanlıklar okudum tarihte 
Çağımıza yakışan vakur, sade 
Davranışınız geliyor aklıma 
Bir çift güvercin havalansa 
Yanık yanık koksa karanfil 
Değil unutulur şey değil 
Çaresiz geliyor aklıma. 

Melih Cevdet ANDAY

15 Haziran 2014 Pazar

BABALAR GÜNÜ*

BABAMIN KARA SEVDASI
Baba çok sevilen bir sözcüktür. Yardım isteyenler, “Yap bir babalık” diye yalvarırlar. Boylu boslu, cesur kişilere babayiğit deriz. Eski Türk filmlerinin ünlü sözlerinden biri şöyledir: “Size baba diyebilir miyim?” Hiç çocuğu olmayanlara bile baba deriz biz. Süleyman Demirel bu tür politikacılarımızdandır. Futbolculardan Recep Adanır “Baba Recep” diye tanınmıştı. Hakkı Yeten de böyle anılmıştır. Şarkıcılarımız da babadır: Orhan Gencebay “Orhan Baba”, Müslim Gürses “Müslim Baba”, Erkin Koray “Erkin Baba”...
Öfkeli kişilerin babaları tutar, babalanırlar, ona buna bağırırlar. Atatürk’ün ünlü “Türk, övün, çalış, güven” sözünü “Övün, çalış, babana bile güvenme” diye çevirmişlerdir. Bir babaya çocuklarını sormuşlar. “Hiç sormayın, demiş. Oğlan baba parasıyla yaşıyor, kız da para babalarıyla...” Babaların günahını evlatları çekermiş. Ünlü sözdür; Baba oğluna, “Ben sana vali olamazsın demedim, baba olamazsın, dedim” demiş. Baba oğluna bir bağ bağışlamış, oğul babasından bir salkım üzümü kıskanmış. Çingeneye beylik vermişler, önce babasını asmış! Babanın eski adı pederdir. Eşimizin babasına kayınpeder deriz.
Türlü çeşitli baba vardır: Mafya babası, iskele babası, Şam babası( tatlısı da var), para babası, dert babası... Bir de devlet baba vardır. Bektaşi büyüklerine baba derler, onlardan söz edilirken baba erenler diye söze başlanır. Evliyalar baba adıyla anılırlar: Beşiktaş’taki Tuz Baba bir semte adını vermiştir. Telli Baba evlenemeyen genç kızlara koca bulur! Nur Baba, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun bir romanına konu olmuştur. Urfa’daki Kaşıkçı Baba, üniversite sınavlarına hazırlanan öğrencilere yardım ediyormuş. Bunun için kalemi türbe duvarına sürtmek gerekiyormuş! Gaziantep’teki Ali Baba da öyleymiş. Ali Baba deyince aklıma geldi. Ali Baba ve Kırk Haramiler öyküsünü bilmeyen yoktur. Ayrıca Ali Baba’nın bir çiftliği vardır, bu çiftlikteki evcil hayvanlar çocuklara kendilerini çıkardıkları seslerle tanıtırlar ve onları güldürürler. Gül Baba şimdiki lisenin bulunduğu yerde yetiştirdiği sarılı kırmızılı çiçeklerle ün salmış ve Galatasaray kulübüne renk vermiştir...
Taraftarlar tuttukları kulübü “Bir baba hindi” diye başlayan sözlerle överler. Nazım Hikmet, “Ben babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim” diyor. Ama çağımızdaki kimi evlatlara bakıyorum da babalarının tırnakları bile olamadıklarını görüyorum. Klasik baba tipi otoriterdir. Döver söver, tehdit eder, çocuklarını korkutur. Anneler, yaramaz çocuklarını, “Akşam baban geldiği zaman ettiğin şeyleri kendisine söyleyeceğim” diye uyarırlar! Babanın bu korkutucu özelliğinden olacak; iktidara geçen partilerin liderleri baba pozuna bürünürler, kendilerini eleştirmeye kalkan vatandaşları azarlarlar, hadlerini bildirirler...
Benim babam böyle ceberut babalardan değildi. Biz çocuklarına, anneme bağırmaz, kızdığı zaman dövmeye kalkmazdı. Aslında Sinop Ayancık kökenlidir ama babasının kendisini okutmaması üzerine İstanbul’a, ablasının yanına kaçmış, doğduğu köye bir daha gitmemiş. Ablası bir gazeteciyle evliymiş. Enişte bey onu üç beş yıl okutmuş. Babam onlara yük olmamak için işe girmiş, geçici ve az paralı birkaç işte çalışmış. Derken Sümerbank Basma Fabrikalarında çalıştırılmak üzere işçi arandığını duymuş, hemen başvurmuş. Kursta başarı kazanınca usta olarak Kayseri’ye yollamışlar. Burada beş yıl kadar kalmış. Oradan yeni açılan Nazili Basma Fabrikasına gönderilmiş. Annemle evlenince emekli oluncaya dek Nazilli’den ayrılmamış ama çok sevdiği İstanbul’a her yıl gezmeye gitmiştir.
Maddi zorluklar yüzünden İstanbul’da yerleşememek kendisini öyle etkilemişti ki, evimizin bütün duvarları çeşitli İstanbul resimleriyle doluydu. İstanbul sevgisi onda karasevdaya dönüşmüştü. Milli Piyango bileti alır, çıkan büyük ikramiyeyle İstanbul’da bir eve sahip olmak hayali güderdi. Ama ne yazık ki biletine ancak amorti çıkardı. Yılmak bilmez, umudunu hiçbir zaman yitirmez, “Gün doğmadan neler doğar” diye kendini avutur, gene bilet alırdı. Kıldığı namazlardan sonra ettiği dua İstanbul duasıydı.
Babam namazını, orucunu hiç kaçırmayan, dindar bir kişiydi ama bağnaz, tutucu bir insan değildi. Okumayı çok sever, genellikle tarih kitapları okurdu. Bir merakı da yabancı dil öğrenmekti. Emekli olduğu zaman bile yabancı dil öğrenme çalışmalarını sürdürmüştü. Ayrıca sinemaya çok düşkündü. Televizyonda film izlerken konuşanlara kızar, bağırırdı. Fabrikada çalışırken elinde kocaman bir çanta taşır, onun içine öğleyin orada yemek için evden yemek koyardı. Bu çantada küçük kitaplar da olurdu. Çantası sağlık memurlarının çantasına benzediği için çoğu kişi onu sağlık memuru ya da sünnetçi sanırdı. Fabrikada çıkan öğle yemeğini bir arkadaşına verirdi. Kimi zaman börek, baklava gibi yiyecekler verildiğinde orada yemeyip eve getirir, bizimle paylaşırdı...
Ben İstanbul Edebiyat Fakültesini kazanınca İstanbul kapısı açıldı diye çok sevinmişti. Üniversiteyi bitirip Nazilli lisesine atanmıştım ama babamın aşıladığı İstanbul sevgisi içimde yer etmişti. Gözüm İstanbul’daydı. En sonunda dayanamayıp emekliliğime yakın bir zamanda İstanbul’a tayinimi istedim. İsteğim yerine gelince babama müjdeyi verdim Babam sanki kendi gidiyormuşçasına bayram etti. Oysa hastaydı. Uzun bir yolculuğu kaldıracak durumda değildi. İstanbul kendisine çok uzaklardaydı artık. Arada aşılması güç karlı dağlar vardı. Ama o bu gerçeği kabullenemiyor, umudunu hep taze tutuyordu...
Sonradan öğrendiğime göre, anneme, “Arkasından biz de gideriz değil mi?” diye sormuş. Annem gözyaşlarını içinde saklayarak, “Tabii gideriz. Birlikte bir ev tutarız” demiş. Bunu duyunca babamın üstüne bir canlılık gelmiş. Çocuklar gibi sevinmiş. Yattığı yataktan doğrulmak istemiş. Annem, kendisini yormamasını söylemiş ve mutfağa gitmiş. Bir süre sonra geri geldiğinde babamı duvardaki İstanbul resmine mutlulukla bakarken bulmuş. Yüzünde bir gülümseme varmış ama çoktan son nefesini vermiş...
İşte babamın kara sevdası bu. Annemden ve İstanbul’dan başka sevgilisi yoktu.
Bu sevda içinde öyle yer etmişti ki, başka sevdalara karnı toktu...
Erhan Tığlı
erhantigli@mynet.com

*Lise Edebiyat öğretmenimdir Erhan TIĞLI