30 Ağustos 2012 Perşembe

30 AĞUSTOS

30 AĞUSTOS

Korkunç ıssız bir gece yer kara gökler kara
Ufuklar benzemekte tunç yüzlü bir hisara
Dinmeyen bir sarsıntı uğultulu bir rüzgar
Bir lav akını gibi dökülen yıldırımlar
Her yanda halka halka zincirleşen bir yangın
Her bastığı toprağı yakan yıkan bir akın
Bir akın ki sonunda muhakkak bir ölüm var
Kurtuluş ümitleri, sönük, bir hülya kadar.
Fakat bir gün oldu ki baş gösterdi doğudan
Bir güneş kadar nurlu inançlı bir kahraman
O güneşin nuruyla zulüm yere kapandı
Gönüllerde sönmez bir inan meş'ali yandı.
Ulus da şaha kalktı güç bir küheylan gibi
Döküldü cephelere sonsuz bir tufan gibi.
Atanın buyruğuyla her Türk bir ateş oldu
Ateş değil kükreyen volkanlara eş oldu.
Doğu, güney, Sakarya ve birinci İnönü
Gösterdi varlığını acuna Türk budunu.
Fakat bitmiş değildi henüz ülkülerimiz
Kızıl bir tan isterdi yalın süngülerimiz
Bir sabahtı, ufukta sökerken o gerçek tan
Ateş! Emrini verdi orduya başkomutan.
Bir kızıl alev gibi titrerken Türk Bayrağı
Her cephe kesilmişti bir yıldırım kaynağı
O sabah gün doğmadı karardı gök dumandan
Bataryalar farksızdı kudurmuş bir volkandan
O sabah yer sallandı kıyamet kopar gibi
Türk ordu yürürken çelik bir duvar gibi.
O sabah dize geldi haksızlığın günahı
Ah! O sabah, o sabah, o kurtuluş sabahı.
Kulaklar durdu seri tabyaların sesinden
Gece bastı düşmanı şarapnel gölgesinden
Yedi yılda yıkılmaz dedikleri siperler
Yedi saat geçmeden oldu yerle beraber
Hedef Akdeniz asker diyen sesin inanı
Mermi gibi fırlattı pusudan her aslanı
Granitler çatladı hamurlaştı çelikler
Issız kaldı düşmanın beklediği her siper.
Akarken piyadeler bentler yıkan sel gibi
Kanatlandı atlılar keskin esen yel gibi
O gün batının kolu bir yay gibi büküldü
Bükülmeyenler ege sularına döküldü
Ogün hak dile geldi batılın ensesinde
Dinmez bir hınç bir onur kabarırken sesinde
O gün sular duruldu gözlere çarptı kara
O tan ışıkları sardı karanlıklara
O gün değişti tarih, değişti başlar o gün
O gün eğildi türkün gücü önünde acun.
26 ağustosta başlayan bu güçlü hız
Yadellerden çıkardı anayurdu tertemiz
Bu öyle bir zafer ki yok tarihlerde eşi
Bu zaferle sönmedi sönmez hakkın güneşi
Bu zafer kanlı zafer, bu zafer şanlı zafer
Bu zafer ki Ağustos 30 unvanlı zafer.
Bu zafer volkanları yıkıp söndüren zafer
Bu zafer düşündükçe başlar döndüren zafer
Bu zafer kalelerle saraylar yıkan zafer
Bu zafer ta ezelden ebede akan zafer
Bu kutsal gün kazandı koca Türk bu zaferi
Bu gün astı ta arşa kılıcını Türk eri
Bu gün acunun Türk'e boyun eğdiği gündür
Bu gün başlarımızın göğe değdiği gündür
Ey tarihi şerefle şanla dolu yüce Türk!
Ve sen ey bin beladan arta kalan koca Türk!
Yüz yıllarca çarpıştın gelmedi sırtın yere
Bütün dünya birleşip sınadılar kaç kere
Tarih şahit ki ey Türk aslan oğlu aslansın
Bu zaferinle artık inanmayan insansın
Eğilmeyen başınla bin yaşa binler yaşa
Gücün her an işlesin çeliğe tunca taşa
Sana selam ve sevgi ey güçlü Türk ordusu
Sana içten saygılar ey ulu Türk ordusu.
Göklerde kartal, yerde aslan, suda kaptansın
Her yönden kudretlisin, erkinsin, kahramansın.
Ey bu zafer yolunda kanını döken erler
Ey namusu uğrunda canın veren asker
Ey hür yaşamak için şehir düşen Türk oğlu
Sen şehit oldun fakat kurtuldu Anadolu
Ölmedin, sönmedin sen yaşayacak özvarın
Senin saygınla çarpan gönlümüzdür mezarın
Ey yıllarca ayrılıp öz baba ocağından
Yerinden yuvasından dükkanından bağından
Erkekçe dövüşerek yolda süngü süngüye
Gazililikle eren bu zafere bu ülküye
Bizimçin önünden geçmek hakkı yok bu gün
Huzurunda eğilmek ödevdir bizim içün
Bin yaşa onurunla binler yaşa sanınla
Kahraman ulusunla yüce komutanınla
Ey yokluklar içinde varlık çıkaran önder
Azminle inanınla yarattığın bu zafer
Tarihin görmediği bu şeref ve şan senin
Gönül senin, can senin, damarlarda kan senin
Yüreğimiz sevginle saygınla dolu Ata
Başımızda bin yaşa, bin yaşa ulu Ata.

İhsan OZANOĞLU (Zaferden Zafere)
KASTAMONU

16 Ağustos 2012 Perşembe

MÜŞFİK KENTER'E SAYGILAR



















1932 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Müşfik Kenter, 1947'de Ankara Devlet Tiyatrosu Çocuk bölümünde tiyatroya başladı. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nde eğitim gördü; okulu 1955 yılında yüksek derece ile bitirdi ve devlet tiyatrosuna girdi. Sanat yaşamı, devlet tiyatrosunda oynadığı Oğuz Ata oyunu ile başlar..
Kenter, 1959 yılında Devlet Tiyatrosu'ndan ayrıldı ve İstanbul'a giderek
 kardeşi Yıldız Kenter ile beraber Muhsin Ertuğrul ile çalıştı. Birlikte Küçük Sahne'de oyunlar sergilediler. Şükran Güngör ve Kamuran Yüce ile bu dönemde biraraya geldiler ve dörtlü olarak birlikte uzun yıllar tiyatro yaptılar.
Kenter Tiyatrosu:
1960-1961 yılları arasında Site Tiyatrosu'nu kurdular. 1962'de adını Kent Oyuncuları olarak değiştirdiler. İki kardeş ve Şükran Güngör, 1968'de İstanbul'da Kenter Tiyatrosu'nun binasının inşaatını tamamladılar.
İngiliz Kültür Heyeti ve Rockefeller'den burslar alarak Amerika ve İngiltere'de tiyatro araştırmaları yapan ve incelemelerde bulunan Kenter, İngiltere, Amerika, Fransa, Almanya, Yugoslavya, Kıbrıs gibi bir çok ülkede oyunlar sergiledi.
Murathan Mungan'ın Orhan Veli şiirlerinden düzenlediği Bir Garip Orhan Veli isimli tiyatro oyunu 25 sene sergilendi.
Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı`ndan emekli olduktan sonra, Haliç Üniversitesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü Başkanlığı'nı ve Bakırköy Belediyesi Şehir Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmenliği görevlerinde bulundu.

Unutulmaz filmler
Sanatçı, tiyatro oyunculuğunun yanı sıra sinema oyunculuğu da yaptı. Sevmek Zamanı, Üç Arkadaş, Seni Kalbime Gömdüm gibi unutulmaz filmlerde rol aldı. Kenter, 1966 yılında Antalya Film Festivali'nde, 'Bozuk Düzen' filmiyle 'En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu' ödülünü kazandı.

Dişi Kurt (1960)
Sessiz Harp (1961)
Dişi Örümcek (1964)
Murtaza (1965)
Şetanın Kurbanları (1965)
Sevmek Zamanı (1965)
Bozuk Düzen (1966)
O Kadın (1966)
Üç Arkadaş (1971)
Seni Kalbime Gömdüm (1982)
Hayallerim Aşkım ve Sen (1987)
Rumuz Goncagül (1987)
Piano Piano Bacaksız (1990) (sesiyle)
Lebewohl, Fremde (1991)
Moon Time (1994)
Dar Alanda Kısa Paslasmalar (2000)

Yerli, yabancı TV filmlerinde, belgesel ve reklamlarda seslendirme yaptı. En unutulmazlarından biri de 'Alf'teki seslendirmesiydi.

6 Temmuz 2012 Cuma

Füsun Akatlı Olabilmek...Ahmet Cemal


Füsun Akatlı Olabilmek...
“Yakında görüşelim, Ahmet Cemal!”
Ne zaman olduğunu hatırlayamadığım son telefon görüşmemiz de bu dilekle noktalanmıştı. Bütün öncekiler gibi.
Hattın öteki ucundaki, bu dileğin sıradan bir “konuşma sonlandırması”olmadığını her harfte ayrı vurgulayarak karşı tarafa ileten toklukta ve inandırıcılıkta bir sesti.
Görüşmeyi gerçekten istediği konusunda tam anlamıyla inandırıcı,“Konuşulacak neler var!” cümlesinin müjdesini daha baştan veren bir ses.
Bütün öncekiler gibi. Füsun Akatlı ile son konuşmamız da böyle noktalanmıştı:
“Yakında görüşelim, Ahmet Cemal! Şu işler bir hafiflesin...”
İşlerden kastedilen, sıradan günlük işler değildi. Yaşamakla ve ölümle ilgiliydi. Hastalığının önemli bir dönüm noktasını daha geride bırakmıştı. “Şu işler”in bitmesiyle, o dönüm noktasının sarsıntılarını geride bırakmayı dile getiriyordu.
Olmadı. O konuşmanın ardından her şey hızlanarak gelişti. Ve bir gün geldi, ben kendime: “Füsun Akatlı’yı en son ne zaman ‘bir daha artık hiç göremedim?” diye sormaya başladım. Ve anladım ki, o günden sonra onu her düşündüğümde de artık aynı soru ile yaşamaya başlayacağım: Nasıl Füsun Akatlı olunur?
Ölümünden bu yana geçen iki yılda aklıma çok sık takılan, yaşadığımız iklimde ise neredeyse umarsız bir soru.
Hem insan olabilmek, hem kadın olabilmek, bu kadarı ile de yetinmeyip,“düşünen kadın”lığın kavgasını verebilmek - ve ardından, yani üstüne üstlük - bir de “felsefeci kadın” olabilmek.
Bu ülkede çok ender yetişen bir başka felsefe insanı, Prof. Dr. Nermi Uygur,“Felsefenin Çağrısı” başlıklı denemeler kitabındaki bir yazısında felsefe hocasının misyonunu “hayata felsefe sorusu yöneltebilen gençler yetiştirmek” diye tanımlar. Yani, hayatın hiçbir olgusu karşısında “Demek böyleymiş!” tavrıyla kollarını kavuşturup kalmayan, “Neden böyle?” ve “Başka türlüsü de olabilir mi?” sorularının rehberliğinden hiç kopmamayı asıl yaşamak sayan gençler yetiştirmek.
Füsun Akatlı, hep böyle yaptı. Bütün yazılarıyla, denemeleriyle, eleştirileriyle, konuşmalarıyla hayatı hem kendisi sorguladı hem de karşısındakilere - yaşadıklarına gerçek anlamda “hayat” demek istiyorlarsa eğer! - sorgulamaktan başka çıkar yol tanımadı.
Beni, bir zamanlar Tiyatro Bölümü Başkanlığı’nı yaptığı Yeditepe Üniversitesi’ne öğrencileriyle buluşturmak üzere davet ettiğinde ve ben konuşma öncesinde öğrencilere nelerden söz etmemin iyi olacağını düşündüğünü sorduğumda, şöyle demişti: “Bunun seçimini tamamen sana bırakıyorum, yeter ki onları sorularına vereceğin her yanıt ile daha başka soruların kapılarının çalınması gerekeceğine inandır!”
Füsun Akatlı da hep böyle yaptı. İster yazılı, ister sözlü olsun, bütün söylemlerinin harcına kendinden emin yanıtların güvencesinin yanı sıra, ufukta bekleyen yeni soruların tedirginliğini de kattı. Derin bir edebiyat kültürü temeli üzerine kaynağını doğrudan kendini sorgulamaktan kaynaklanan bir bilgeliği kullanarak inşa ettiği bütün, aslında hep insan olabilmenin öteki adı ve koşulu oldu.
“Bir daha artık hiç görüşemediğimizden” bu yana, böyle bir insana hem bir anne hem de bir dost olarak sahip olduğu için, açık söyleyeyim, sevgiliZeynep Altıok’u kıskanmayı sürdürüyorum...
6 Temmuz 2012 - Cumhuriyet



13 Nisan 2012 Cuma

FORMALI ANILAR

Yetmişli yıllar bizim kuşağın çocukluktan ilk gençliğe adımlarıyla başlar.Ortaokul ,lise,yüksek okul ve meslekte ilk  yıllar yetmişlerin içindedir.Bu yazımda ortaokul yıllarımdan  anılarımdan birkaçını yazmak istiyorum,atmışlı yılların sonu yetmişli yılların başı.İlkokuldan sonra ortaokula başlamak  ne  büyük mutluluk;sanki büyüyüverdik hemen ...Oysa siyah önlüklüydük ilkokuldaki gibi.Nedir büyüklük göstergesi ?... siperli şapka! (subay ve polis şapkaları biçiminde) ilkokula giderken şapkalı ablalara ağabeylere imrenerek bakardım; bir gün ben de giyeceğim diye hayaller kurardım.Olduk ortaokullu,kayıttan sonra ilk iş şapka almak olmuştu babacığımla .Lacivet arkası hafif kalkık güzel bir şapka beğenmiştim  babamın şapkacısından.Aynaya baktığımda çok yakıştırmıştım kendime.Sanırım biraz pahalıydı ;anımsadığım kadarıyla uzun pazarlık yapmıştı babam.Sonunda istediğim şapka alınmıştı.

Okullar açıldığında siyah önlük beyaz yaka ilkokuldan farklı olarak şapkayla okula gitmek pek gurur vericiydi.Sabah okula girişlerde şapka  yoklaması yapılıyordu , biz küçükler hevesle giyerken şapkaları üst sınıflar giymek istemiyorlardı ,unuttum sözlerini çok duyardık.Bir ay giydik giymedik derken ilk bayramımız Cumhuriyet bayramından sonra zorunlu şapka giyme durumu kaldırıldı.Çoğunluk giymeyince  bizler de  alaya alınmamak adına giyemez olduk şapkalarımızı.Binbir hevesle alnan güzelim şapkam bir kağıda sarıldı dolabın en üst köşesinde durdu yıllarca.Bügün hüzünle anımsıyorum ;şapkamla çekilmiş  bir fotoğrafım bile yok .

Siyah önlükle orta birinci ve ikinci sınıflarda okumuştum.Ortaokul son sınıfa geçtiğim yıl forma giysiye geçiş olmuştu .Hemen zorunlu yapmadılar isteğe bağlı kademeli geçiş yapıldı.Bordo renkte jile, beyaz dik yakalı  gömlek yeni giysimiz.Pek beğenmiştik orta son olmuşuz,liselilere özeniyoruz.Bir dönem giydik bordo okul giysilerimizi.İkinci dönem Okul müdürü değişti ,yeni müdür beğenmedi formalarımızı.Derhal siyah önlüklere dönüş emrini verdi..Şimdilerde düşünüyorum da bordo rengi seçen müdür 68 kuşağının devrimci fikirlerini mi yansıtmak istemişti? Sonra gelen müdür  kızıldan hoşlanmayan ,rengi bile tahammülü olmayan faşist duygu ve düşünceli miydi?...Okulun bitmesine dört ay kalmış siyah önlük dikdirmek zorunda kaldık ,önceki önlüklerimiz elden çıkarılmıştı.  Hoş olsa da küçük gelirdi hızla büyüyorduk o yıllarda.Bordo formam askıda kaldı uzun süre doya doya giyemeden .Liseye geçtiğimde lacivet formam unutturacaktı belkide...

Ortaokul diplomamız da ilkokul diploması gibi siyah önlük, beyaz yakamızla çekilen fotoğraflı diploma oldu.  Şapka ve forma ortaokul yıllarımda kısa süreli giydiğim ;hevesi kursağımda kalan  okul kıyafetlerimdir. 


Yıllar sonra öğretmen olup, yöneticilik görevleri üstlendiğim yıllarda  ani kararlardan hep  çekindim.Hiçbir çocuğun küçücük de olsa hüzün duyacağı anısı olsun istemedim...


Arzu

9 Nisan 2012 Pazartesi

MERAL OKAY



        Ölüm haberi  ile sarsıldık yine bu sabah : Meral OKAY 'ı kaybettik... Çok üzüldüm ,üzüntümü belki bir kaç satır yazamakla anlatabilir miyim bilemiyorum. Her ölüm erken ölüm ve büyük acı.Ayrılık,kaybediştir ölüm ;anılarda,eserlerde yaşatılacak olsa da...Haber kaynaklarında görüyorum Meral Okay'ın ölümü ayrılık, kaybediş olsa da bir kavuşma.. Kavuşma ! ...Ondokuz yıl önce ölüm ile ayrı düştükleri eşi Yaman Okay 'a kavuşma. Bir yorum dikkatimi çekti" Bugün en mutlu olan Yaman Okay'dır" diyordu.Sarsıldım bir kez daha ,demek onca yıl hasret sona eriyordu .Can Dündar geçen yüzyılın büyük aşklarını bir kitapta yazmıştı ;ölümlü kavuşmalardan Melih  Kibar -Çiğdem Talu beni en çok etkileyen kavuşmalardandı.Şimdi ikincisi Meral Okay -Yaman Okay kavuşması  da eklenmiş oldu .Yirmibirinci yüzyılın aşklarını yazacak bir yazar umarım bu büyük aşkı da yazar...


Sevgili Meral Okay sizi ;"Yeditepe İstanbul" dizisinde cefakar anne olarak tanıdım;iki evladını 12 Eylül zulmünde canlı canlı kaybeden ,bilge kadın ."İkinci Bahar" dizisinde beni güldüren güzel kadın ;Kasap kadın...Asmalı konak  masalını da çok sevdirmiştin. Kusura bakma "Hürrem" i izlemiyordum. Yaman Okay'ı en son bizimkiler dizisindeki hali ile anımsıyorum.Nurlar içinde kavuşmalarınız olsun,sizi özleyeceğiz büyük sevdanın güzel sanatçıları. Saçtığınız ışık eserlerinizde ışıldasın sonsuza kadar,hiç unutulmayın. Özlemle...


Arzu




 Meral Okay diyor ki:
Aşk bir sızma halidir...http://www.dipnot.tv/27511/iste-Meral-Okayin-esini-anlattigi-yazisi.aspx


Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman”ın eşyaları var… Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma halidir… Yaman o kadar temiz bir adamdı ki ona kızamazdınız. Bir o kadar da yiğitti. Ben derdim ki; bu adam ne zaman yorulacak! Meğer acelesi varmış. Herşeyi o kadar yoğun, hızlı ve coşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu. Ben köşeleri çok olan bir insandım. Yaman beni eğitti… Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden ”biz” olabilme halidir…İnsan egosu denetlenmesi en güç şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz… Biz birbirimize karşı çok saygılıydık… Eee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik… Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi… Aşk bazen de bir kıyamama halidir… Şunu çok açık yüreklilikle söyleyebilirim, o benden daha iyi bir insandı… O kadar bebek, o kadar adam, o kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar temiz yaşamayı öğrenmeye çalıştım. Buradan bir öğretmen öğrenci ilişkisi anlaşılmasın… O, o kadar ahlaklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız. Böyle bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana… Bu ateşle yanma hali o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın… Yaman’la her günümüz sevgililer günüydü… Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır… Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken boğaz’ı turlardık. Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda eksik aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır… Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıklardaki tutku kutsanır hep… Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre sahibiz biz..

Meral OKAY



Meral Okay oyuncu olarak Bir Bulut Olsam, Alia, Beynelmilel, O Şimdi Asker, Hiçbiryerde, Koltuk Sevdası, Yeditepe İstanbul, İkinci Bahar dizilerinin yanısıra Seni Seviyorum Rosa filminde oyuncu olarak yer almıştı.
Okay, Yasemince, Asmalı Konak, Fedai, Bir Bulut Olsam dizilerinin senaryosunu yazmıştı. Okay son olarak Muhteşem Yüzyıl dizisinin senaryosunu yazıyordu.


7 Nisan 2012 Cumartesi

BİR İNTİHARIN ANATOMİSİ... / AHMET CEMAL




BİR İNTİHARIN ANATOMİSİ...

20. yüzyıl Batı edebiyatının en büyüklerinden olan ve özellikle deneme alanında, Montaigne ile başlayan çizgiyi doruklara çıkaran Avusturyalı yazar Stefan Zweig (1881-1942), bundan yetmiş yıl önce, 23 Şubat 1942 tarihinde, Brezilya’nın Petrópolis şehrinde eşi ile birlikte intihar etmişti.

Dünya, İkinci Dünya Savaşı’nın ortalarındaydı. Ama Zweig, bu cehennemin Nazilerin ve bombaların erişemeyeceği kadar uzağındaydı. Ayrıca çok varlıklıydı. Bu koşullara rağmen hayatına kendi eliyle son vermesi, sonraki yıllarda ‘aşırı karamsar’ ya da ‘zayıf iradeli’ gibi değerlendirmelerle de karşılaştı.

Aslında karamsar olmaması ya da dünyaya ‘iyimser’ bakması için hiçbir neden yoktu. Brezilya’da iken arkadaşı Victor Wittkowski ile yaptığı bir söyleşide şöyle der: “Bir İngiliz şehrine şu kadar bomba yağdırıldığını, Atlantik Okyanusu’nda bir Fransız gemisinin torpillendiğini ve şu kadar yolcu ile battığını okuduktan sonra nasıl çalışabilirim? Artık gazeteleri açamıyorum, çünkü böyle haberleri okuduğumda, böyle sayıların dile getirdiği o dev insani yıkım karşısında ürperiyorum, ve üstelik bu yıkımın daha önce olanların, şimdi de her gün devam edenlerin ancak çok küçük bir yüzdesi olduğunu da biliyorum. Düşünülebilecek en anlamsız yıkımın dünyayı kasıp kavurduğunu, binlerce ve binlerce masum insanın o yıkıma kurban gittiğini bildikten sonra nasıl soluk alabilirim, uyuyabilirim, yemek yiyebilirim ve çalışabilirim? Çünkü yaratmak, bir şeyler inşa etmek demektir, ve şeytani bir yıkımın sürüp gittiğini bildikten sonra, bu bilgi ile eşzamanlı olarak nasıl bir şeyler inşa edebilirim!”

Zweig, arkadaşı Berthold Viertel’e intiharından bir ay kadar önce, yazdığı 30.1.1942 tarihli mektubunda ise, yukarıdaki satırlardan yansıyan karamsarlık ile adeta bir hesaplaşmaya girer: “Artık sadece melankoliye kapılmamak veya delirmemek için çalışıyorum. Bir zamanlar gücümün kaynağını oluşturmuş olan şey şimdi, bu yaşadığım zamanlarda ancak mutsuzluğumun kaynağı olabiliyor: Yani berrak ve uzak görüşlü düşünebilmek, kendime yalan söylememek ve gerek kendimi gerekse başkalarını yanılsamalarla ve boş sözlerle aldatmamak. Bizim kuşağımızın hayatının kaderi artık kesinleşti, olayların akışını etkileyebilme gücünden yoksunuz ve kendi kuşağımızda bunca iflas ettikten sonra, bir sonraki kuşağa öğütler verme hakkına da sahip değiliz …Aramızdan hayatlarına sessizce son verenler, belki en bilge olanlardı, onların artık tamamlanmış birer hayatları var, bizler ise artık sadece kendi kendimizin gölgeleri olup çıktık...”

Stefan Zweig, ‘berrak ve uzak görüşlü’ düşünebilmesinden ötürü, bir olgunun farkındaydı. 1933’ten, yani Adolf Hitler’in Almanya’da iktidara gelişinden sonra olanlar, ‘Dünün Dünyası’ olan Avrupa’yı ve Erasmus’un mirası olan bir ‘Avrupa Düşüncesi’ni yıkmıştı. Böylesine radikal bir yıkımın ardından günün birinde sanki o yıkım hiç yaşanmamışçasına yola devam edilebileceği düşüncesi ise, yine Zweig’a göre, ancak bir ütopya olabilirdi.

Zaman, Zweig’ı haklı çıkardı…

Ve - ölümünden sonra kendisini çok iyi tanıyanların nitelendirmesiyle - ‘Son Avrupalı’, ya da Erasmus’un kurduğu Batı hümanizminin son sancaktarı Stefan Zweig, ölmeden önce kaleme aldığı son başyapıtı “Montaigne”de bir zamanlar Avrupa’yı Avrupa kılmış olan düşünce mirasının son bir özetini çıkardıktan sonra, hayatını büyük bir soğukkanlılıkla ve kendi eliyle noktaladı. Misyonunun artık bittiğine, gücünün ise tükendiğine inanmıştı. Dostlarına son bir mektupla: “Sizler yeni bir gündoğumunu bekleyebilirsiniz, benim ise buna gücüm kalmadı!” diye seslendikten sonra, noktayı koydu.

Böylesi, ne bir irade zaafıdır ne de bir ‘sendrom’dur; yalnızca, hayatının her anıyla hesaplaşabilmiş birinin erişilmesi çok zor irade gücüdür!

Cumhuriyet 06.04.2012
ODAK NOKTASI
Ahmet Cemal
ahmetcemal@superonline.com

31 Mart 2012 Cumartesi

Ortalık Barbara Cartland’lardan Geçilmiyor / ÜLKÜ TAMER

Ortalık Barbara Cartland’lardan Geçilmiyor

31 Mart 2012 - Cumhuriyet
Bir zamanlar ülkemizde best seller türünün simge adı Barbara Cartlanddı. Romanları Altın Kitaplar tarafından dilimize aktarılır, yayımlanırdı. Yayınevinin yöneticisi dostum Dr. Turhan Bozkurt hiçbirini okumazdı o kitapların. Yazarı küçümserdi. Adını bile Türkçe yazıldığı biçimde, Cyi C olarak, Cartı çatlatarak Cartland diye söylerdi.
Ne yapayım derdi. Cartlandları yayımlamasak klasikleri de yayımlayamayız herhalde. Doğru dürüst kitaplarımızın giderlerini onun romanları karşılıyor.
***
Best seller denilince sadece pembe kitaplar ve kadın yazarlar gelmesin akla. Bu türün ülkemizde en ünlüsü Kerime Nadirdi elbette. Ama bir Esat Mahmut Karakurt, bir Abdullah Ziya Kozanoğlu da kendi alanlarında önderdiler.
Satış açısından ilk sıradaydılar hep. Ama sanat-edebiyat ya da kalıcılıkterazisine vurulunca bugün baktığımız yerdeydiler.
Yanlış anlaşılmasın, best sellerları küçümsemiyorum. Pembe diziler olmasa bile, gerilim türünde anılabilecek nicelerini okudum. Okudum ve unuttum. Okurken bana verdikleri keyifle yetindim. Ama bir Çehovu, bir Hemingwayi yaşamımın bir yanına yerleştirdim.
***
Best seller okuru ya zamanla okumayı bütün bütüne bırakır, eviyle, işiyle, televizyonla, bilgisayarla yetinir ya da pembe dizi tiryakiliğini sürdürür
Ya da onları bir basamak olarak kullanıp nitelikli edebiyat yapıtlarına geçer.
Bunun birinci dereceden tanık olduğum örneği annemdi. Kerime Nadirlerle,Muazzez Tahsinlerle başlayan okuma tiryakiliği, onu önce Reşat Nuri Güntekinlere, sonra Dostoyevskilere sürüklemişti. Hıçkırıkla başlayıpRüzgâr Gibi Geçtiyle, Şahikayla süren okuma serüveni Suç ve Cezayla noktalanmıştı.
***
Bugün bakıyorum da ortalık Barbara Cartlandlardan geçilmiyor.
Olabilir. Neden olmasın? Onlar da belirli bir okuma gereksinimini karşılıyor.
Benim takıldığım bir nokta var:
Yazarların kendilerini Virginia Woolf ya da James Joyce saymaları.
Yazdıklarını has edebiyat örnekleri sanmaları.
Kerime Nadir bugün yaşasaydı herhalde Hıçkırıkta demir atmayacaktı. Gözyaşlarını sevdiğinin mendiline silip verem olan kızlar yerine, daha karmaşık aşklar yaşayan gençleri anlatacak, arada entelektüel yorumlar döktürecekti.
Bilgisayar çağına ayak uyduracaktı.
Bugünün birçok yazarını Kerime Nadirin uzantısı olarak görüyorum. Ama kendileri, kendilerini öyle görmüyorlar. Dergilerde, gazetelerde, televizyonlarda has edebiyat temsilcileri olarak boy gösteriyorlar.
En büyük dayanakları, yapıtlarının çok satması.
***
Çok geriye gitmeyelim. Üç yıl öncesinin best seller listelerine bakalım. O listelerde başı çeken kitapların bugün hangileri okunuyor, hangileri hatırlanıyor?
Batıda öyle değil mi? ABDde, İngilterede, Fransada bir süre önce ortalığı kasıp kavuran kitaplar unutulmuş. Aşk Hikâyesinin Erich Segali nerede? Ama Ernest Hemingway kitapçı raflarındaki yerini koruyor.
Çok satan bütün kitapların edebiyat değerlerinin olmadığını söylemiyorum. Sözgelimi, Murathan Munganın yapıtları hem satış hem sanat değeri olarak üst düzeyde
Ama ortalığı kasıp kavuran yazarların çoğu yarın hatırlanmayacak diye düşünüyorum.
Kimler mi?
Üstüne alınmak isteyen varsa buyursun alınsın.